Teheccüt namazı

İnsanın yaratılışında; daima Allah’a karşı duyduğu sevgi, saygı ve bağlılığını gösterme arzusu vardır. Bu yüzden kişi çeşitli düşünce, duygu ve davranış biçimleriyle O’na yaklaşmaya çalışır. O’nun hoşnutluğunu ve rızasını kazanmak ister. Bu bağlamda Yüce Allah’a yapılan itaat, kulluk ve boyun eğme gibi rızasına uygun her eylem ibadettir. Şüphesiz ki her dinin kendi mensuplarına göre ön gördüğü bir ibadet tarzı vardır. Biz bu konunun detayı üzerinde durmayacağız. Esas itibarıyla yazımızda; İslam’ın sıkça vurgu yaptığı farz namazlarının önemine dikkat çektikten sonra ağırlıklı olarak teheccüt namazını anlatmaya çalışacağız. Farz namazları dururken niçin gece namazı, diye bir soru akla gelebilir. Hemen hatırlatalım ki her fırsatta farz namazlarının önemi ve fazileti anlatılmaktadır. Biz de bu konunun bir nebze de olsa altını çizeceğiz. Fakat teheccüt namazının zamanı, şekli ve yerine getiriliş tarzı biraz daha farklıdır. Özellikle bu namaz, gösterişten uzak, sessiz ve sakin bir ortamda ifa edilmektedir. Dolayısıyla beş vakit namazını kılan, her zaman ve istediği an gece namazını da rahatlıkla gündemine alabilir.

Kur’an-ı Kerim; namazın önceki peygamberlere ve toplumlara da emredilen ortak bir ibadet olduğunu haber vermektedir: “Onları bizim emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlar işlemeyi, namazı dosdoğru kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar sadece bize ibadet eden kimselerdi.” (Enbiya, 73) Bazı ayetlerde de namazın açık özelliği olan rükû ve secdeye vurgu yapılmıştır. Bir kısmında ise onun sahibini kötülüklerden alıkoyduğu, iyiliklere yönelttiği ve gönülden gelen bir bağlılıkla Allah’ın huzurunda durmayı sağladığı haber verilmektedir: “(Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor.” (Ankebut, 45) Tıpkı günde birkaç kez alınan maddi bir azıkla insanın yemek ihtiyacı karşılandığı gibi kılınan namaz sayesinde de ruhun manevi gıdası alınmaktadır. Zira namaz, sadece manevi hayatımızı değil çevremizi, maddi ve sosyal hayatımızı da disipline etmektedir. Bu itibarla namaz baştan sona kadar bir temizlik, güzellik ve mutluluktur. Bu hazzı sıkça yaşamak isteyen Allah’ın sevgili elçisi büyük bir arzu ve iştiyakla beklediği namaz vakti yaklaşınca; “Ey Bilal kalk, ezanı oku da bizi ferahlat.” buyurmuştu.

Hz. Peygamber (s.a.s.); öncelikle namazı, dinin direği, müminin miracı ve gözünün bebeği olarak kabul etmiştir. Vaktinde kılınmasını ise en hayırlı bir davranış olarak müjdelemişlerdir. (Buhari, Evkatü’s-Salat, 8/5) Bir başka hadiste ise beş vakit namaz, müminin evinin önünde akan bir nehre benzetilmiştir. Günde beş kez bu temiz suda yıkanan kişinin bedeninde kirden eser kalmayacağı gibi beş vakit namaz kılanın da üzerinde günah kalmayacaktır. Öyle ki kılınan namazlar bu hataları siler götürür. (Buhari, Evkatü’s-Salat, 8/6) Yine Selman-ı Farisi, Sünen-i Nesai’nin namaz bölümünde yer alan şöyle bir olayı nakletmektedir: Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.) ile birlikte bir ağacın gölgesinde oturuyorduk. O esnada eline kuru bir ağaç dalı aldı ve yaprakları dökülünceye kadar salladı. Sonra şöyle buyurdu: “Ey Selman! Niçin böyle yaptığımı merak etmedin mi?” dedi. Ben de ona, niçin öyle yaptınız ya Rasulallah, diye sorunca şu cevabı verdi: “Bir Müslüman güzelce abdestini alıp beş vakit namazını kıldığı zaman üzerindeki hatalar, aynen bu ağacın yapraklarının döküldüğü gibi dökülür.” Sonra şu ayetin mealini okudu: “(Ey Muhammed!) Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir. Bu öğüt alanlar için bir öğüttür.” (Hud, 114) Şüphesiz ki bu ayet, namaz vakitlerine işaret etmektedir. Gündüzün iki tarafından maksat, güneşin tepe noktasına gelmeden önceki ve sonraki dilimleri çağrıştırmaktadır. Buna göre sabah namazı, gündüzün bir tarafında, öğle ve ikindi namazları da öbür tarafta olmaktadır. Gecenin gündüze yakın vakitleri ise akşam ve yatsı vakitleridir. (Diyanet; Kur’an Meali, s. 233)

Kişi namaz sayesinde, doğrudan Allah ile gönül bağını kurmakta ve O’na yalvarma ve yaklaşma fırsatını bulmaktadır. Böylece hayatın sıkıntılarına ve zorluklarına karşı direnme gücünü elde etmektedir. Dr. Alexis Carrel, müminin namazla kazandığı bu kuvvetin insan ve hayatı üzerindeki olumlu etkisini şöyle açıklamaktadır: “Diyebilirim ki namaz, günümüze kadar bilinen kuvvet ve hareket kaynaklarının en büyüğüdür. Ben şahsen doktor olmam nedeniyle tedavi ettiğim hastalar üzerinde bunun birçok örneklerini bizzat müşahede ettim. Nice hastalar gelmiştir ki ben onların tedavisinde aciz kalmışımdır. Ancak namaz âdeta onların hayatına “radyum” ışınları saçan bir maden gibi büyük bir enerji ve hareket kaynağı olarak devreye girmektedir.” (Yusuf el Kardavi, İbadet, 314)

Şimdi okuyucularımızla paylaşmayı düşündüğümüz teheccüt namazından söz etmek istiyoruz. Teheccüt; kelime olarak hem uyumak hem uyanmak anlamına gelir. Kur’an ve hadislerde zikredildiği şekliyle genel olarak namaz kılmak ve Kur’an okumak maksadıyla geceleyin uyanmak demektir. Böylece teheccüt, geceyi ihya amacıyla kılınan namazın adı olmuştur. Bu namazın, bir süre uyuduktan sonra kalkılarak imsak vaktine kadar devam eden süre içerisinde kılınması gerekir. Buna gece namazı da denir. Geceleyin uyanıp namaz kılan kimseye de müteheccit denir. Söz konusu namazı kılmak isteyenler en az iki, en fazla sekiz rekât olarak kılabilir. Bilindiği gibi gece namazlarında genel olarak iki rekatte bir selam verilir. Ancak bir selamla dört veya daha fazla rekât da kılınabilir. Gecenin bir kısmında uyanıp namaz kılmak özel olarak sadece Hz. Peygamber (s.a.s.)’e farz olup ümmeti için farz kılınmamıştır. Bu itibarla İslam bilginleri bu namazın bizim için de mendup bir namaz olduğu görüşündedir. Bazıları da az önce ifade edildiği gibi bu hükmün yalnız Hz. Peygamber için farz olduğunu ve bunun da vefatına kadar devam ettiğini belirtmişlerdir.

Peygamberimiz (s.a.s.), gece namazlarını kılarken uzatırdı. Kıyam esnasında uzun sureler okurdu. Rükû ve secdelerde ise tespih ve duaları uzatırdı. Bazı rivayetlere göre ayaklarının bile şiştiği anlar olmuştur. Bu ısrarlı tutum; Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ashabının gece namazına ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Öyle ki bu namaza karşı duyduğu sevgiyi her fırsatta ifade ederek şöyle buyurmuşlardı: “Seher vakti kılınan iki rekat namaz, bana dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden daha hayırlıdır.” (Buhari, İman, 39) Başka bir hadiste de konu ile ilgili kendisine farz namazlardan sonra hangisinin daha makbul olduğu sorulduğunda; “Gece namazı...” diye cevap vermiştir. (Müslim, Sıyam, 203) Nitekim şu ayette de işaret edildiği gibi gecenin o sakin anında yapılan ibadet ve duaların, insanın ruhunu etkilediğini haber vermektedir: “Şüphesiz gece ibadetinin etkisi de daha fazladır. (Bu ibadetteki) sözler (Kur’an ve dua okuyuşlar) ise daha düzgün ve açıktır.” (Müzzemmil, 6) Görüldüğü gibi gece ibadeti, insanın ruhuna bambaşka bir huzur vermektedir. Unutmayalım ki hayatımızı; gece ve gündüz gibi iki önemli zaman dilimi kuşatmaktadır. Bunun bir tarafı gündüz olup aydınlık koşuşturma, çalışma ve geçimini temin etme anıdır. Diğer bölümü de gecedir. Karanlığı ile insanın bedenini örten ve saran bir elbise niteliğindedir. Dinlenme, tefekkür ve geçmişini değerlendirmek için önemli bir fırsattır. Her nefsin bu mutlu ve huzurlu ortama ihtiyacı vardır. Zira gece, fikir ve düşüncelerin anasıdır. İyi değerlendirildiğinde gençler için bir umut, yaşlılar için bir huzur kaynağıdır.

Gece namazı; her dönem ve her insan için bir arınma anıdır. Âşıkların, velilerin ve tüm Allah dostlarının gecenin bir bölümünde de olsa uyanık kalmalarını temin etmektedir. Bu uyanıklık anı, seher vaktidir. Canlı cansız her varlık kendi doğal yapısıyla bir hareketlilik içindedir. Rahmet kapıları açılmış, hata ve kusurların bağışlanacağı müjdelenmiştir. Erzurumlu İbrahim Hakkı Marifetnamesinde, bu durumu şöyle tasvir etmektedir: “Seher vakti ibadet ve rahmet pınarıdır. O anda kalkmak, saadet işaretidir. Geceyi anmakla geçirmek, bağrı yanık olanların âdetidir. Allah’ı zikir ile yaşanan seher; âşıkların devleti ve hasretle yananların san’at kaynağıdır. Allah’ı anmakla geçirilen gece; velilerin şiarı ve gönül erlerinin işi, yiğitlerin ganimeti, seçkin kullarının baharı, dostların bahçesi ve kâmil insanların definesidir.” (Marifetname, s. 288)

Yüce kitabımız da gecelerde özellikle seher anında Allah’a ibadet ve dua etmeyi teşvik etmiştir. Onun bu çağrısına icabet edenlerin de bağışlanacağını müjdelemiştir:

“Onlar korkarak ve ümit ederek Rabbine ibadet için yataklarından kalkarlar. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de Allah için harcarlar.” (Secde, 16)

“(Bunlar), “Rabbimiz, biz iman ettik. Bizim günahlarımızı bağışla. Bizi ateş azabından koru.” diyenler, sabredenler, doğru olanlar, huzurunda gönülden boyun büküp divan duranlar, Allah yolunda harcayanlar ve seherlerde (Allah’tan) bağışlanma dileyenlerdir.” (Al-i İmran, 16-17)

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) gece namazında ısrar edince yorgun ve uykusuz kalmasına acıyanlar, ona yardımcı olmak için ey Allah’ın elçisi geçmiş ve geleceğin bağışlanmadı mı, diyerek bir hatırlatmada bulunmuşlardır. Onun bütün insanlığa ders olacak şu cevabı çok anlamlıdır. “Ben Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?” Buhari, Teheccüt, 6) İşte bu şükrün bir örneği olarak Hz. Peygamber (s.a.s.), gecelerini teheccüt namazıyla süsleyerek şöyle dua etmiştir: “Allah’ım, hamd Sana mahsustur. Sen göklerin, yerin ve bunlardaki her şeyin sahibisin. Sen haksın, Sen’in va’din de haktır. Sana kavuşmak da haktır. Sen’in sözün de haktır. Cennet de haktır. Ateş de haktır. Peygamberler de haktır. Ey Allah’ım, kendimi yalnız Sana verdim. Yalnız Sana iman ettim. Yalnız Sana güvendim. Yalnız Sana döndüm. Yalnız Senin burhanlarına dayanarak mücadele ettim. Aramızda sadece Seni hakem kıldım. Ey Allah’ım, önce işlediğim veya sonra işlerim diye endişe ettiğim, gizli yaptığım ve açıktan işlediğim bütün günahlarımı bağışla! Öne geçiren, geriye bırakan ancak Sen’sin.” (Buhari, Teheccüt, I)

Diğer taraftan Hz. Peygamber (s.a.s.), henüz kendisine nübüvvet görevi verilmeden önce yalnız başına kalmayı, tefekkür etmeyi ve Rabbini anmayı çok arzu etmiştir. Bu maksatla sakin, sessiz, emniyetli ve yüksek bir konumda olan Hıra mağarasını ziyaret etmeyi seçmişti. Her yıl ramazan ayının son günlerinde azığını alarak oraya çıkardı. Özellikle geceleri, aşk ve şevk içinde Allah’a ibadet ve dua ederdi. Çünkü Rabbiyle yalnız kalmak ona sevdirilmişti. İtikat ve ibadetini Hz İbrahim (a.s.)’in getirdiği tevhit inancına göre yerine getiriyordu. Böylece Hz. Peygamber (s.a.s.) henüz kendisine peygamberlik görevi verilmeden önce bile hanifler gibi Rabbini anıyor ve düşünüyordu. Bu bağlamda Hz. İbrahim (a.s.)’in dininde var olan oruç ve namaz gibi ibadetlerle Rabbine yaklaşmaya çalışıyordu. Onun bu ibadetini ve Allah’a olan derin sevgisini görenler; “Muhammed Rabbine âşık oldu.” demişlerdir. Bu ibadet ve tefekkür hali onu; Cebrail’in getireceği vahyi almaya hazırlıyordu. Nitekim öyle de oldu. Ramazan ayının bir gecesinde bu büyük vuslat gerçekleşti.

Ne yazık ki çağımızda da çok sesli ve gürültülü bir hayat yaşıyoruz. Sabahtan akşama kadar el, ayak, göz, kulak, baş ve gönül yorgun düşmektedir. Gösteriş, menfaat, yalan, hile ve iki yüzlülük neredeyse meslek haline gelmiştir. Helal, haram, hak ve hukuk anlayışı sanki zihinlerde silinmiştir. Biriken gam ve kederler neredeyse nefesleri kesmektedir. Tam bu sırada, gecenin o tenha ve ıssız anı insanın aklına geliyor. Bütün bu olumsuzluklarla yüzleşme, hesaplaşma ve onları ayıklama kararlılığına ne dersiniz? Zor ama imkânsız değil. Gecenin o anında bütün şartlar lehte. Abdest, namaz, dua, gözyaşı, tefekkür ve ibret alma anı. Ne mutlu bu fırsatı, gücü ve manevi hazineyi değerlendirenlere! Ne mutlu seher vaktinde gam, keder ve sıkıntılardan kurtulmak isteyenlere!

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Nisan 2010 sayısında yayınlanmıştır.