|
İslamda
Mülkiyet Hakkı
İnsanın hayatını sürdürebilmesi için, zarûrî olarak pek
çok ve çeşitli şeylere muhtaç olması, insanda bu şeylere
sahip olma istek ve azmi olarak ortaya çıkmıştır. Buna bağlı
olarak çalışıp gayret göstermek, üretmek zorunda olan insan,
kendi emeğinin, çalışma ve gayretinin ürününe başkalarının
değil de kendisinin sahip olmasını ister. Bu da insanda
çok tabii bir eğilimdir. Yaratılış itibariyle de mal ve
mülk edinmeye meyyal olan insanın(1) bu meyline uygun olarak,
İslâm, kişiye mülkiyet hakkını tanımıştır. Bunun böyle olduğunu
gösteren deliller İslâm hukukunun kaynaklarında mevcuttur.
Bu delillere geçmeden önce kısaca mülkiyetin tanımı üzerinde
durmak yararlı olacaktır.
I- MÜLKİYETİN TANIMI
Arapça "m-l-k" kökünden gelen mülkiyet kelimesinin, sözlük
anlamı: "Bir şeyi ele geçirmek ve üzerinde tek başına tasarruf
sahibi olmaktır."(2) Bir çok İslâm hukukçusu mülkiyeti,
muhtevası aynı, sözleri birbirine yakın ifadelerle tarif
etmişlerdir. Bu tariflerde var olan özellikleri bir araya
getirip, eksik yönlerini tamamladığı için tercih ettiğimiz
Mustafa Ahmed ez-Zerka'nın tarifinden hareketle(3) mülkiyeti
şöyle tanımlamak mümkündür: "Mülkiyet; ehliyet noksanlığı
veya başkasının da hakkı olması gibi bir engel bulunmadıkça
hukuken yalnızca sahibine tasarruf imkanı veren ve izni
olmadıkça sahibinden başkasını mülkiyet konusu üzerinde
faydalanma ve tasarruftan alıkoyan bir haktır." Tariften
de anlaşıldığı üzere, kişi meşru bir yolla herhangi bir
mal elde ettiğinde, artık o mal sadece ona ait olur. O malın
özel olarak bu kimseye ait olması; cinnet, bunaklık, savurganlık,
küçüklük, başkasının hakkı vb. şer'î engeller bulunmadığı
takdirde, mâlikin o malda tasarruf etmesine ve ondan yararlanmasına
imkan verir. Yine bu aidiyet, başkasını o maldan yararlanmaktan
veya üzerinde tasarrufta bulunmaktan men eder. Ancak, velâyet,
vesâyet, yahut vekâlet gibi bu tasarruf ve yararlanmayı
mubah kılacak şer'î bir gerekçe bulunursa, başkası o malda
niyabeten tasarrufta bulunabilir.(4) Mal ve aynı hükümde
olan menfaatler ile insan arasında bir ilişkiden ibaret
olan mülkiyet hakkı, maddî bir şey olmayıp, diğer haklarda
olduğu gibi varlığı, hukukun tanıması ve kabulüne bağlıdır.
Hukuk nerede bir ilişkiyi tanımış ve kabul etmişse orada
mülkiyet vardır, tanımadığı yerde bu hak da yoktur.(5)

II- MÜLKİYETİN MEŞRÛİYETİ
Kur'an ve sünnette, kişiye tanınan mülkiyet hakkıyla ilgili
olarak bir çok delil bulunmaktadır. A- Kitaptan Deliller
Kur'an-ı Kerim'de mülkiyetin meşrûluğuna delalet eden ayetleri
bir kaç gruba ayırmamız mümkündür: 1. Genel olarak malları
sahiplerine nispet eden ayetler: "Allah müminlerden, mallarını
ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında
satın almıştır."(6) Bu ayetten başka, bu gruba dahil edilebilecek
pek çok ayeti kerime vardır.(7) 2. Bazı gayri menkul ve
menkul malları sahiplerine nispet eden ayetler: "Allah evlerinizi
sizin için bir huzur ve sükun yeri yaptı."(8) "Görmüyorlar
mı ki, biz kudretimizin eseri olmak üzere onlar için bir
çok hayvan yarattık. Bu sayede onlar bunlara sahip olmuşlardır."(9)
3. Mirasla ilgili ayetler "Ana babanın ve yakınların bıraktıklarından
erkeklere bir pay vardır; ana babanın ve yakınların bıraktıklarından
kadınlara da bir pay vardır. Gerek azından, gerek çoğundan
belli bir hisse ayrılmıştır."(10) 4. Zekat ve infakla ilgili
ayetler "Sadakalar (zekatlar) Allah'tan bir farz olarak,
yoksullara, düşkünlere, (zekat toplayan) memurlara, gönülleri
(İslâm'a) ısındırılacak olanlara, kölelere, borçlulara,
Allah yolunda çalışıp cihad edenlere, yolcuya mahsustur.
Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir."(11) "Ey iman
edenler, kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden
size çıkardıklarımızdan hayra harcayın..."(12) Müfessirlerin
de ifade ettikleri gibi, genel olarak malları veya gayri
menkul ve menkulleri sahiplerine nispet eden ayetler; bu
malların sahiplerine ait olduğuna ve sahiplerinin bunlarda
tasarruf haklarının bulunduğuna,(13) özellikle "Onlar, bunların
mâlikleridirler"(14) ayetinde, mâlik olma fiilinin insanlara
isnat edilmesi onların eşya üzerinde mülkiyet haklarının
varlığına ve devamlılığına delâlet etmektedir.(15) Zekat
ve infakla ilgili ayetler, malları sahiplerine nispet ederek
onların mülkiyet hakkını vurgulamakta, aynı zamanda zekat
vermeyi emredip, infak yapmaya da Müslümanları teşvik etmektedir.
Yine miras ayetlerinde, her vârisin terekedeki paylarının
detaylı olarak beyan edilmesi, açıkça kişilerin mal edinebilme
ve tasarrufta bulunabilme hakkına delâlet etmektedir. Ayrıca
ticaret ve borçlar hukukuna ilişkin ayetler(16) ile çalışmayı
teşvik eden ayetler(17) ve özellikle "...Sermayeniz sizindir..."(18)
mealindeki ayeti kerime de mülkiyetin meşrûluğunu ortaya
koymaktadır. B- Sünnetten Deliller Mülkiyetin meşrûluğuna
delâlet eden pek çok hadisi şerif vardır. Bunlardan sadece
birinin anlamını vermekle yetiniyoruz. "Müslümanın müslümana
kanı, malı ve ırzı haramdır."(19) Bütün bu deliller, İslâm'ın
mülkiyet hakkını benimsediğini açıkça ortaya koymaktadır.(20)
III- MÜLKİYETİN ÇEŞİTLERİ
İslâm hukukuna göre mülkiyeti, konusu, şekli ve sahibi açısından
üç kısma ayırmak mümkündür. Bunlardan sadece sahibine göre
mülkiyetin çeşitleri üzerinde durmak istiyoruz. Mülkiyet,
sahibi açısından iki kısma ayrılır: A- Özel Mülkiyet Mülkiyete
konu olan mallarda, mülkiyetin sadece bir kişiye veya ortaklık
yoluyla bir grup insana ait olup, malların aynında ve menfaatinde
kamu ortaklığının bulunmamasıdır. Özel mülkiyet hakkı eşyada
sadece sahibine tasarruf yetkisi verirken, sahibinin izni
olmadan başkalarının o eşyada tasarrufuna da engel olur.
Mülkiyetin meşruiyyeti hakkında zikredilen delillerden de
anlaşılacağı gibi, en açık ve teferruatlı bir şekilde mirasa,
ticarete, borçlanmaya ve bir takım mâlî mükellefiyetlere
yapısında yer veren İslâm hukukunun, özel mülkiyeti kabul
edip, ona büyük bir önem verdiği çok açıktır. B- Kamu Mülkiyeti
Belirli kişilere veya gruplara değil, toplumun bütün fertlerine
ait olan mülkiyete kamu mülkiyeti denir. Dolayısıyla bu
mülkiyet çeşidinde, kamuya ait mallardan sadece belirli
kişilerin ve grupların değil, toplumun bütün fertlerinin,
başkalarına zarar vermeksizin, âdil ve eşit bir şekilde
yararlanabilmesi söz konusudur. Müslümanların su, ot ve
ateşte ortak olduklarını(21) beyan eden hadis kamu mülkiyetinin
delillerindendir. Hz. Peygamberin (s.a.s.) "(kişilerin)
hima (koru, mera) hakkı yoktur. Allah ve Rasulü'nün hima
hakkı vardır"(22) buyurması ve bizzat kendisinin ve Hz.
Ömer'in savaş atı ve develeriyle zekat develerini otlatmak
için sahipsiz arazilerden bir kısmını mera olarak tahsis
etmesi de kamu mülkiyetinin delillerinden birisidir. Yollar,
köprüler, hastaneler, parklar, okullar, mezarlıklar, ibadethaneler,
pazar yerleri ve diğer kamu hizmet kurumları, meskûn yerler
çevresindeki otlak, harman yeri ve baltalık olarak terk
edilen yerler kamu mülkiyetine konu olan bazı örneklerdir.
Şehir imar planında yapılan bir değişiklikle, cadde veya
sokak olan bir yerin arsa haline gelmesi gibi hukûkî sebeple,
kamu malları özel mülkiyete konu olabilir. Kamu mülkiyetinin
kendine mahsus bir takım özellikleri vardır. Buna göre kamu
mülkiyeti, mülkiyet geçirici akitlere konu olamaz. Gasp
ve telef etme gibi kamu mallarına yapılan haksız fiillerden
doğan zararda sulh, ibra gibi tasarruflarda bulunulamaz.
Kamu mülkiyeti üzerinde hacz uygulanamaz. Bunlar, özel mülkiyet
hakkında geçerlidir.(23) Bazı İslâm hukukçuları, sahibine
göre mülkiyetin üçüncü bir çeşidinin olduğunu ve buna devlet
mülkiyeti veya beytülmal (hazine) mülkiyeti denildiğini
belirtmişlerdir. Buna göre devlet mülkiyeti, devletin sahip
olduğu arazileri, toprak mahsullerine ait depoları, silah
yığınaklarını, su ve petrol borularını ve benzeri mallar
ile yalnızca devletin tasarrufta bulunabileceği genel kaynakların
mülkiyetini kapsamaktadır. Kamu yararına olmak şartıyla
bu mallarda her türlü tasarruf hakkı sadece devlete aittir.(24)
İslâm hukukunda devlet mülkiyetinin benimsenmesinin temelinde,
toplumun fertleri arasında âdil bir denge kurmak ve çeşitli
sebeplerle bozulan bu dengeyi yeniden sağlamak yatmaktadır.
Devletin bu hedefi gerçekleştirebilmek için bazı mallara
sahip olması çok doğal ve zorunludur. Bizzat Hz. Peygamberin
ve daha sonraki dönemde sahabenin uygulamaları, devlet mülkiyetinin
hukukî dayanaklarını oluşturmaktadır.(25)
IV- MÜLKİYET ANLAYIŞI
Kur'an-ı Kerim'de mal ve mülkün, bazı âyetlerde Allah'a,(26)
bazı ayetlerde topluma,(27) bazı ayetlerde de kişilere(28)
ait olduğu bildirilmiştir. Bu durum bazılarını, İslâm'da
malın mülkün kime ait olduğunun açık olmadığı gibi yanlış
bir kanaate sevk etmiştir. Oysa bu konuda bir kapalılık
söz konusu değildir. Çünkü kainattaki her şeyin yaratıcısı
ve sahibi olan Allah, mülkün de tek ve gerçek sahibidir.
Cenab-ı Hak yerde ve gökte olan her şeyi, hayatlarını sürdürebilmeleri
için ve imtihanlarına esas olmak üzere insanlar için yaratmış
ve gerçek sahibinin koyduğu kurallar çerçevesinde bu nimetlerden
istedikleri kadar edinip, tasarrufta bulunabileceklerini
beyan etmiştir. İnsana bahşedilen bu mülkiyet hakkı, istihlaf
esasına dayanmaktadır. Yani, Allah insanı kendi malı-mülkü
üzerinde halife ve vekil tayin etmiştir. Buna göre Allah'ın
kullarına bağışladığı mülk, bir emanetten ibarettir.(29)
İslâm'da insan için vazgeçilmez bir hak olarak kabul edilen
mülkiyete zekat, nafaka, sadaka, vergi gibi bir takım malî
yükümlülükler ve sosyal görevler yüklenmiştir. Kişiye mülkiyet
hakkı tanınmış, ancak bu hususta dilediği şekilde davranabilme
hakkı verilmemiş; bir takım kayıtlar getirilmiştir. Dilediği
kadar mülk edinebilme hakkına sahip olan insan, mülk edinirken
ve mülkünde tasarrufta bulunurken şu hukûkî kayıtlara da
riayet etmek zorundadır. İslâm hukuku fâiz, ihtikâr, rüşvet,
kumar, hırsızlık, gasp, aldatma gibi gayri meşru yollarla
mülk edinmeyi yasakladığı gibi içki, domuz, murdar hayvan
eti gibi mallara Müslümanların sahip olmalarını caiz görmemiştir.
Aynı zamanda ipek, altın ve gümüşün kullanımına da bazı
sınırlamalar getirmiştir. Malı, mülkü kullanmayı ihmal edip,
atıl bırakmayı tasvip etmeyen İslâm; mülk üzerinde, kişilere
ve kamuya zarar verecek şekilde tasarrufta bulunmayı da
yasaklamıştır. Aynı zamanda kişi malını kötüye kullanıp,
zayi edemeyeceği gibi, cimrilikten ve savurganlıktan da
kaçınmak zorundadır.(30) Mülkiyete elverişli olmak şartıyla
bütün mallar ve menfaatler ile sadece sahibine ait olan
ve başkalarının tasarrufuna mani olma niteliklerini taşıyan
haklar mülkiyetin konusunu oluşturur.(31)
V- MÜLKİYETİN NİTELİĞİ
İslâm'a göre mülkiyet dokunulmaz bir haktır ve mutlaka her
türlü tecavüze karşı korunması gerekmektedir. İslâm, insan
hayatının vazgeçilmez temel unsurlarından biri olan mülkiyet
hakkını benimsemekle kalmamış, aynı zamanda bu hakkın dokunulmazlığını
da ilan etmiş ve her türlü tecavüzden korunması için gerekli
tüm önlemleri almıştır. Mülkiyetin dokunulmaz bir hak olduğunu
çok açık bir şekilde ortaya koyan delillerden bazılarını
şu şekilde sıralamak mümkündür: 1- Kitaptan Deliller Allah
Teala birçok ayeti kerimede hukukî olmayan yollarla başkalarının
mallarını ele geçirmenin haram olduğunu ifade etmiştir.
Bu ayetlerden bazıları şunlardır: a- "Ey iman edenler! Mallarınızı
aranızda haksızlıkla yemeyin. Ancak kendi rızanızla yaptığınız
ticaretle yemeniz helaldir. Birbirinizin canına kıymayın.
Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir. Kim zulüm ve
tecavüz yolu ile bu yasakları işlerse, onu cehennem ateşine
atacağız..."(32) b- "Rüşt çağına erişinceye kadar, yetimin
malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın..."(33) Hukuk dışı
yollarla insanların mallarını ele geçirmeye çalışmayı büyük
bir günah sayıp haram kılan ve bu fiili işleyenleri cehennem
azabı ile tehdit eden bu ve benzeri ayeti kerimeler, mülkiyet
hakkının ne kadar önemli ve dokunulmaz olduğuna işaret etmektedir.
2- Sünnetten Deliller Hz. Peygamber (s.a.s)'in şu hadisleri
de mülkiyet hakkının dokunulmaz olduğunu ispat etmektedir:
a- "Müslümanın Müslümana karşı malı ve ırzı haramdır."(34)
b- "Kim malını müdafâ sırasında öldürülürse şehittir."(35)
Yukarıdaki delillere ilâve olarak zikredeceğimiz şu deliller
bir taraftan mülkiyetin korunması ilkesini ispat ederken,
diğer taraftan da İslâm'ın mülkiyetin korunmasıyla ilgili
olarak getirdiği önlemleri gözler önüne sermektedir. Bilindiği
üzere İslâm'ın temel gayesi; din, can, akıl, nesil ve malın
korunmasıdır. Onurlu, haysiyetli, istikrarlı ve müreffeh
bir hayat ancak bunlar sayesinde mümkün olabilir. İslâm'ın
titizlikle korunmasını istediği bu beş temel esas; insan
ve toplum hayatında gerektiği şekilde yerini almaz ve korunmazsa,
hayat düzeni temelinden sarsılır, insanlar arasında huzursuzluk
ve kargaşa baş gösterir, fertler ve toplum arasında düzensizlik
ve dengesizlik hakim olur.(36) İnsan ve toplum hayatı için
vazgeçilmez birer unsur konumundaki bu beş esastan biri
olan "malın korunması" ilkesini güvence altına alıp, buna
işlerlik kazandırmak gayesiyle, İslâm tarafından ortaya
konulan hükümleri ve önlemleri şöylece özetlemek mümkündür:
1- Daha önce de belirtildiği üzere gayri meşru yollardan
mülk edinme, başkalarının mallarına göz dikme kesin olarak
yasaklanmış; bu yasaklara aykırı davrananların ahirette
en ağır şekilde cezalandırılacağı belirtilmiştir. 2- Mala
yapılan her türlü tecavüze karşı, uhrevî cezanın yanı sıra,
bir takım dünyevî müeyyideler de getirilmiştir. Ayrıca gasp,
aldatma, başkalarının mallarına zarar verme de yasaklanmış,
itlaf olunan malın tazmin ettirilmesi hükmü getirilmiştir.
3- Her türlü ticarî ve malî tasarrufta karşılıklı rıza temel
unsur olarak kabul edilmiş,(37) borçların kayıt altına alınması
tavsiye edilmiştir.(38) 4- Mallarını korumaktan aciz olan
akıl hastası, çocuk, sefih gibi kimseler malî tasarruflarından
alı konmak suretiyle, malları koruma altına alınmıştır.
5- Fert ve toplum hayatına açtığı derin yaralarla birlikte,
mal ve servetin bir numaralı düşmanı olup, bunların boşu
boşuna zayi olmasına sebep olan içki, kumar, fuhuş, rüşvet,
israf, savurganlık ve aşırı lüks yasaklanmıştır. 6- Adalet
ve rıza esasına göre insanlar arasında malî münasebetler
düzenlenmiştir. Malın, fertler arasında adaletli bir şekilde
dağıtılması, koruyucu ve üretici ellerde artmasının sağlanması,
üreticilerin himaye edilmesi, genel malî kaynakların geliştirilmesi
esasları benimsenmiştir.(39) 7- Mal sahipleri, hukukun meşru
yollardan edindikleri malları üzerinde tam bir tasarruf
hürriyetine sahiptir. Zarurî bazı haller dışında mâlikin
rızası bulunmadıkça malı üzerinde başka kimse tasarrufta
bulunamaz. Fıkıh kaynaklarında yer alan bu hüküm Mecelle'de
şu şekilde kaideleştirilmiştir: "Bir kimsenin mülkünde anın
izni olmaksızın ahar bir kimsenin tasarruf etmesi caiz değildir."(40)
Bu küllî fıkıh kaidesi, bir mülkte sahibinin izni olmaksızın
veya velâyet ve vesâyet hükümleri gereğince yetkisi bulunmaksızın
başka bir kimsenin kavlî ya da fiilî tasarrufunun caiz olmadığını,
böyle bir davranışın tasarruf hakkına ve mülkiyet hürriyetine
tecavüz olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak şer'an zaruret
sayılacak haller, bu kaidenin kapsamının dışında kalır.
Zaruret halinde başkasının mülkünde zaruret miktarı tasarruf
caiz olur.(41) "Bila sebebi meşrû birinin malını bir kimsenin
ahzeylemesi caiz olmaz."(42) Bu kaideye göre de meşru bir
sebep olmaksızın bir diğerinin malını gasp, hırsızlık, rüşvet,
irtikap gibi kanunen ve ahlâken yasaklanmış yollarla almak
caiz değildir.(43) Bütün bu açıklamalardan da anlaşılacağı
üzere İslâm'da mülkiyet hakkı dokunulmazdır. Bu hak her
türlü haksızlık ve tecavüze karşı İslâm hukukunun getirdiği
çeşitli tedbirlerle koruma ve güvence altına alınmıştır.
Mal sahipleri, hukuken meşrû yollardan edindikleri malları
üzerinde tam bir tasarruf hakkına sahiptir. Zarurî bazı
haller dışında, mal sahibinin rızası bulunmadıkça onun malı
üzerinde başkaları hiçbir tasarrufta bulunamaz.
VI- MÜLKİYETE MÜDAHALE
Temel ilke mülkiyetin dokunulmazlığı olmakla birlikte, zorunlu
durumlarda ve belirli şartlar dahilinde İslâm, devlete,
özel mülkiyete müdahale edebilme yetkisi vermiştir. Ancak
devletin bu tasarrufu mutlaka, yararı sağlama, zararı giderme
(maslahat) prensibiyle uyuşmak zorundadır. Aksi halde geçerli
ve bağlayıcı olmaz. Özel mülkiyete müdahalenin meşrûluğunu
gösteren delillerden birisi şudur: Dahhak b. Halife adındaki
bir kişi, Medine civarındaki Arid vadisinden küçük bir su
kanalı alıp getirdi. Onu Muhammed b. Mesleme'nin arazisinden
geçirmek isteyince o bunu kabul etmedi. Bunun üzerine Dahhak
konuyu Hz. Ömer'e arz etti. Hz. Ömer Muhammed b. Mesleme'yi
çağırarak ona müsaade etmesini emretti. Muhammed bunu kabul
etmeyince Hz. Ömer şöyle dedi: "Kardeşine kendisi için faydalı
olacak bir şeyi niçin engelliyorsun? Üstelik bu senin için
de faydalı olacaktır. Sen başta da sonda da o su ile sulayacaksın,
bunun sana bir zararı da olmayacak." Bunun üzerine Muhammed
"Allah'a yemin ederim kabul etmiyorum" dedi. Bu sefer Hz.
Ömer şöyle dedi: "Allah'a yemin ederim, senin karnının üzerinden
olsa dahi o suyu oradan geçirecektir". Hz. Ömer Dahhak'a
emir verip suyu oradan geçirmesini söyledi, o da bunu yaptı."(44)
İslâm'ın öngördüğü mülkiyetin korunması ve dokunulmazlığı
prensibi ile devletin belirli şartlar dahilinde mülkiyete
müdahalede bulunabilme yetkisi arasında herhangi bir çelişki
yoktur. Çünkü mülkiyet hakkı kişilere, kamu yararına aykırı
olmamak ve başkalarına zarar vermemek şartına bağlı olarak
tanınmıştır. Bu şartın ihlâl edildiği yerde mülkiyetin korunmasından
ve dokunulmazlığından söz edilemez .(45) Mülkiyete müdahale
özel ve kamu maslahatı için olmak üzere iki türlüdür. Şuf'a,
borçlunun hacri ve mallarının satılması, rehin verilen malın
satılması, malın üçte birden fazlasının vasiyet edilememesi
ve ortak malın hâkim tarafından paylaştırılması özel maslahat
için; ihtikârın yasaklanması, devletin fiyatlara müdahale
edebilmesi, vergi koyabilmesi, işletilmeyen araziyi işletmeye
zorlayabilmesi ve istimlâk ise kamu maslahatı için mülkiyete
müdahalenin örneklerindendir.(46)
SONUÇ
İslam'da kişilere mülkiyet hakkı tanınmış, ancak bu hak,
mülk edinme ve mülk üzerinde tasarrufta bulunma hususunda
belirlenen bir takım kurallara uyma şartına bağlanmıştır.
Mal sahipleri, meşru yollardan edindikleri malları üzerinde
tam bir tasarruf hakkına sahiptir. Mülkiyet hakkı her türlü
haksızlık ve tecavüze karşı İslâm'ın getirdiği tedbirlerle
koruma ve güvence altına alınmıştır. Zaruri haller dışında,
mal sahibinin rızası bulunmadıkça onun malı üzerinde başkaları
hiçbir tasarrufta bulunamaz. Temel ilke mülkiyetin dokunulmazlığı
olmakla birlikte, zorunlu durumlarda ve belirli şartlar
dahilinde İslâm, devlete, özel mülkiyete müdahale edebilme
yetkisi vermiştir.
1-Âl-i İmrân, 14; Fecr, 20. 2- İbn Manzûr, Cemâlüddîn
Muhammed b. Mükram, Lisânu'l-Arab, Beyrut, ty, m-l-k maddesi,
c.10, s. 491 vd; el-Mu'cemu'l-Vesît, Arap Dil Kurumu, Komisyon,
İstanbul, ty, c. 2, s. 886; ez-Zerkâ, Mustafa Ahmed, el-Fıkhu'l-İslâmî
Fi Sevbihi'l-cedid (el-Medhalu'l-Fıkhıyyu'l-âmm), Dimeşk,
1967, c.1, s. 240; Demir, Fahri, İslâm Hukukunda Mülkiyet
Hakkı ve Servet Dağılımı, Ankara, 1986, s. 99-100. 3- Zerkâ,
a.g.e., c.1, s. 241; Demir, a.g.e., s. 108; Karaman, Hayreddin,
Mukayeseli İslâm Hukuku, İstanbul, 1987, c. 3, s. 29. 4-
ez-Zuhaylî, Vehbe, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuh, Dimeşk,
1989, c. 5, s. 489, 490; Bedrân, Ebu'l-Ayneyn, Târihu'l-fikhi'l-İslâmî
ve Nazariyyetu'l-milkiyyeti ve'l-akd, Beyrut, ty., s. 305,
306. 5- Zerkâ, a.g.e., c. 1, s. 241, 242; Karaman, c. 3,
s. 29. 6- Tevbe, 111. 7- Nisâ, 2, 5, 6, 10, 38; İsrâ, 34;
Enfâl, 72; Saff, 11; Tevbe, 55; Meâric, 24, 25; Bakara,
261, 264, 205; Rûm, 39; Haşr, 8; Sebe', 35. 8- Nahl, 80;
Diğer âyetler: Ahzâb, 13; Âl-i İmrân: 154; Nûr, 27, 61;
Kalem, 17. 9- Yâsîn, 71; Diğer âyetler: Yâsîn, 72, 73. 10-
Nisâ, 7; Diğer âyetler: Nisa, 11, 12. 11- Tevbe, 60. 12-
Bakara, 267; Diğer âyetler: Bakara: 3, 254, 272, 274. 13-
el-Kurtubî, Ebu Abdullah, Muhammed b. Ahmed, el-Câmiu Li
Ahkâmi'l-Kur'ân, Kâhire, 1941, c.12, s. 212. 14- Yâsîn,
71. 15- Alûsî , Şihâbuddîn es-Seyyid Mahmûd, Ruhu'l-Meânî,
Beyrut, ty, c. 22, s. 51. 16- Bakara, 188, 275, 279, 282,
283; Nisâ, 29. 17-Tevbe, 105; Cum'a, 10; Mülk, 15. 18- Bakara,
279. 19- Müslim, Birr, 9; İbn Mâce, Fiten, 2; Tirmizî, a.g.e.,
Birr, 18. 20- el-Muslih, Abdullah Abdulaziz, Kuyudu'l-Milkiyyeti'l-
Hâssa, Beyrut, 1988, s. 179 vd; Yunus, Abdullah Muhtar,
el-Milkiyyetü Fi'ş-Şerîati'l-İslâmiyye, İskenderiyye, 1987,
s. 155 vd; Hafîf, Ali, el-Milkiyetu'l-Ferdiyye, Mecelletu'l-Ezher,
Kâhire, 1964, c. 36, sayı, 2, s. 183 vd; Demir, a.g.e.,
s. 127 vd; Armağan, Servet, İslâm Hukukunda Temel Hak ve
Hürriyetler, Ankara, 1992, s. 158, vd. 21- Ebu Davud, Büyu',
62; İbn Mace, Ruhun, 16. 22- Buhârî, Cihâd, 136; Ahmed b.
Hanbel, c. 4, s. 38. 23- Zerkâ, age, c. 3, s. 221 vd; el-Abbâdî,
Abdüsselam, el-Milkiyyetü fi'ş-Şerîati'l-İslâmiyye, Ammân,
1974, c. 1, s. 244; Muslih, age, s. 104 vd; el-Mısrî, Refik
Yunus, İslâm İktisat Metodolojisi (Terc. Arslan, Hüseyin),
yy, ty, s. 46 vd; Demir, a.g.e., s. 60 vd. 24- Mısrî, a.g.e.,
s. 53 vd., Muslih, age, s.114 vd. 25- Ebu Ubeyd, Kâsım b.
Sellâm, Kitabu'l emvâl (Terc. Sağlık, Cemalettin), İstanbul
1981, s. 25 vd.; el-Mâverdi, Ebu'l-Hasen Ali b. Muhammed,
el-Ahkâ mu's-Sultâniyye, Kahire, 1966, s. 113 vd. s. 213
vd. 26- Enâm, 12; A'râf, 128. 27- A'râf, 100; Ahzâb, 27.
28- Bakara, 264; Tebbet, 5. 29- Demir, a.g.e., s. 137 vd.;
Karaman, a.g.e., c. 3, s. 31 vd.; Tabakoğlu, Ahmet, İslâm
ve Ekonomik Hayat, Ankara, 1988, s. 24. 30- Zeydan, Abdülkerim,
el-Medhalü Li Diraseti'ş-Şeriati'l-İslâmiyye, Bağdad, 1969,
s. 224 vd.; Zuhaylî, a.g.e., c. 5, s. 520 vd.; Muslih, a.g.e.,
s. 229 vd.; s.129 vd.; Demir, age, s.239 vd.; Karaman, age,
c. 3, s. 82 vd.; 31-Karaman, age, c. 3, s. 34. 32- Nisâ,
29-30; Diğer ayetler için bak, Bakara, 188; Nisa, 6-10;
Tevbe, 34. 33- En'âm, 152. 34- Müslim, Birr, 9; İbn Mâce,
Fiten, 2; Tirmizî, Birr, 18. 35- Muvatta, Salâtu'l-Cemâ'a,
6; İbn Mâce, Hudud, 21; Tirmizî, Diyat, 22; Ebu Dâvud, Sünnet,
32. 36- Gazâlî, Ebu Hâmid Muhammed b. Muhammed, el-Mustasfâ
Min İlmi'l-usûl, Mısır, 1322, c.1, s. 286 vd.; el-müdî,
Seyfuddin, Ebu'l-Hasen Ali b. Ebi Ali, el-İhkâm Fusuli'l-Ahkâm,
Mısır, 1914, c. 3, s. 393 vd.; eş-Şâtıbî, Ebu İshâk İbrahim
b. Musa, el-Muvâfakât Fi Usûli'ş-Şeria, Mısır, ty., c. 2,
s. 8; Hallâf, Abdülvehhâb, İlmu usuli'l-fıkh, Kuveyt, 1983,
s.197 vd.; Zeydan, Abdülkerim, el-Vecîz Fi Usuli'l-fıkh,
İstanbul, 1979, s. 322 vd.; Atar, Fahrettin, Fıkıh Usulü,
İstanbul, 1992, s. 291 vd. 37- Nisâ, 29. 38- Bakara, 282.
39- Ebu Zehra, Muhammed, el-Milkiyyetü ve Nazariyye tu'l-akd
Fi-ş-Şeriati'l-İslâmiyye, Kahire, ty.; s. 220 vd.; Zeydan,
a.g.e., s. 323; Hallâf a.g.e., s. 201; 40- Mecelle, Md.
96. 41- ez-Zerkâ, Ahmed, Şerhu'l-kavâidi'l-fıkhiyye, Beyrut,
1983, s. 393 vd.; Gür, Refik, Hukuk Tarihi ve Tefekkürü
Bakımından Mecelle, İstanbul, 1993, s. 159. 42- Mecelle,
Md. 97. 43- Zerkâ, a.g.e., s. 397; Gür, a.g.e., s. 160.
44- Muvatta, Akdiyye, 26. 45- Hafîf, a.g.e., s. 105. 46-
Aygün, Dursun, İslâm Hukukunda İstimlâk, (Basılmamış Doktora
Tezi), Ankara, 1998, s. 43 vd. Türkiyede Alkollü İçecek
Tüketimi ve Sonuçları Yukarıdaki rakamlara ithal edilen
içkiler dahil değildir. Buna rağmen alkollü içki imalatında,
netice olarak da tüketiminde devamlı bir artış olduğu açıktır.
2000 yılı rakamlarına göre, Türkiye'de günde yaklaşık 2.
37 milyon litre içki sarf edilmekte ve hergün içkiye 1.6
trilyon lira kadar para harcanmaktadır. Bu paranın et, süt,
yumurta, peynir vs. gibi zaruri ihtiyaçlara sarf edilmesinin
insanlarımızın sağlığı açısından da ne kadar önemli olduğu
açıktır.
|