|
HOŞGELDİN
RAMAZAN AYI
Kuranın
İndirildiği Ay
Fert ve toplum hayatımıza birçok yönden güzellikler katan
Ramazan ayı, Yüce Kitabımız Kur'ân'ın indirilmeye başlandığı
bir ay olması sebebiyle, aynı zamanda bir Kur'ân ayıdır
diyebiliriz. Bu ayda gündüzleri oruçla, geceleri de teravih
namazlarıyla manevî iklimimizi zenginleştirirken, Kur'ân
tilaveti ve içerdiği hükümlerin özümsenmesi ile de ibadet
hayatımız apayrı bir atmosfere bürünmektedir. Kur'ân'ı okumak
ve hükümlerini kavramaya çalışmak, müslümanların her zaman
için öncelikli görevlerinden biridir. Ancak şu bir gerçek
ki, müslümanların Kur'ân'la en çok meşgul oldukları ay,
Ramazan ayıdır. Münferiden yapılan hatimler, evlerde ve
camilerde okunan mukabeleler bunun canlı örneğini teşkil
etmektedir. Bu bağlamda Peygamberimizin Cebrâil (a.s) ile
Ramazan ayında karşılıklı olarak Kur'ân okuması (mukabele)
bu ayın önemini beyan etme açısından olduğu kadar, mukabele
geleneğinin temelini oluşturması bakımından da önem arzetmektedir.
Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerim'in Ramazan ayında indirildiğini
beyan etmiş,(1) yine, Kur'ân'ın mübarek bir gecede(2), Kadir
gecesinde(3) indirildiği yönünde âyetler yer almıştır. Kadir
gecesinin Ramazanın kaçıncı gecesi olduğu kesin olarak bilinemediğinden,
Kur'ân'ın Ramazanın hangi gecesinde indirildiği konusunda
bir kesinlik bulunmamaktadır. Bununla beraber, Kur'ân'ın
Ramazan ayında inmeye başladığı konusunda bir ihtilaf yoktur.
Nitekim, Bakara Sûresi 185. âyetinde(4) bu durum net bir
biçimde beyan edilmiştir.(5) Bugünün de pazartesi günü olduğu
hususunda ittifak vardır.(6) Bu bilgiler doğrultusunda denilebilir
ki, Ramazan ayını önemli kılan sebeplerden biri de Kur'ân'ın
bu ayda indirilmeye başlanmasıdır. "Hz. Peygamber'e vahiy
yoluyla indirilen, mushaflarda yazılmış, tevâtürle nakledilmiş,
tilavetiyle taabbüd (ibadet) olunan mu'ciz kelam"(7) şeklinde
tanımlanan Kur'ân, Allah tarafından gönderildiğinde şüphe
bulunmayan bir kitaptır.(8) O, hak ile batılı ayırt eden
bir söz,(9) Allah'ın, sımsıkı sarılınması gereken sağlam
ipidir.(10) Yüce Allah onu dertler için deva, kalplerin
pasını silmek için cilâ, ders almak isteyenler için öğüt,
hidayet rehberi(11) ve Peygamberimizin peygamberliğinin
en büyük mucizesidir. Bütün bu özellikleri itibarıyla Kur'an,
İslam dinindeki temel deliller sıralamasında birinci sırayı
almaktadır.(12) Yüce Allah geçmiş peygamberlere, gönderildikleri
ümmetlerin durumuna göre bazı mucizeler vermiştir. Resûlullahtan
önceki peygamberlerin mucizelerinde daha çok hislere hitap
etmesi söz konusu idi. Böyle olunca da bu mucizeler sadece
onu görenleri etkiliyor, diğer kimseler için bu durum meçhul
oluyor, aynı zamanda bu mucizelerin o dönemle sınırlı kalmasına
sebep oluyordu.(13) Ancak Peygamberimizin mucizesi olan
Kur'ân, asırlar geçmesine rağmen mucizevî yönünü sürekli
muhafaza edebilmektedir. Arap edebiyatının en zirvede olduğu
bir dönemde inmiş olmasına rağmen, müşrikler ona söyleyecek
bir söz bulamamışlar, Kur'ân'ın çarpıcı üslûbu, gönüllere
hitap eden derin etkileme gücü ve içeriği ile, o günün Arap
ediplerini âdeta şaşkına çevirmiştir. Nice müşrikler, Hz.
Peygamber'in peygamberliğini kabul etmeseler bile, onun
tebliğ ettiği Kur'an'ı gizlice dinlemekten kendilerini alamamışlardır.
Kur'ân'ın derinden etkilediği kimselerden biri olan Utbe
b. Rebîa'nın, onu dinlediği zaman gösterdiği tepkiyi burada
örnek olarak vermek istiyoruz: Kureyş kabilesinin ileri
gelenlerinden biri olan Utbe, birgün müşriklerden bir gruba
hitaben: "Ey Kureyşliler! Muhammed'in yanına gidip konuşsam
ve kendisine bazı tekliflerde bulunsam, nasıl olur? belki,
bu tekliflerden bazılarını kabul eder, biz de arzusunu yerine
getiririz. Böylece, kendisi de belki bize yaptıklarından
vazgeçer" diye teklifte bulundu. Oradakiler teklifi kabul
ettiler. Bunun üzerine Utbe, o sırada Mescid-i Haram'da
yalnız başına bulunan Hz. Peygamber'in yanına geldi ve şöyle
söyledi: "Ey kardeşimin oğlu! Biliyorsun ki sen, şeref ve
soy üstünlüğü bakımından bizden daha hayırlısın ve ilerisin.
Ancak sen, kavminin başına büyük bir iş açtın. Bu işle onların
birliğini dağıttın, akılsız olduklarını söyledin. Tanrılarını
ve dinlerini kötüledin. Onların gelmiş ve geçmiş baba ve
atalarını kâfir saydın. Şâyet beni dinleyecek olursan, sana
bazı tekliflerim olacak. Bunlar üzerinde düşünüp taşınmanı
istiyorum. Belki bazılarını kabul edersin." Resûl-i Ekrem
Efendimiz, "Söyle ey Velid'in babası! Seni dinliyorum" deyince,
Utbe konuşmasını şöyle sürdürdü: "Sen, ortaya attığın bu
mesele ile şâyet mal ve servet elde etmek gayesinde isen,
mallarımızdan sana hisse ayıralım, hepimizin zengini sen
ol. Eğer bir şeref peşinde isen, seni kendimize lider yapalım.
Yok eğer bu sana gelen, görüp de üzerinden atmaya güç yetiremediğin
bir evham, cinlerden gelme bir hastalık ise, doktor getirelim,
seni tedavi etttirelim. Seni kurtarıncaya kadar mal ve servetimizi
harcamaktan geri durmayalım." Utbe, tekliflerini yapmış
ve susmuştu. Hz. Peygamber Utbe'ye: "Ey Velid'in babası
söyleyeceklerin bitti mi?" diye sordu. Utbe'den "evet" cevabı
gelince, Resûl-i Ekrem: "O halde, şimdi sen beni dinle"
dedi ve besmele çekerek Fussilet Sûresi'nin 1-36 arasındaki
âyetleri okumaya başladı. Sûreyi secde âyetine kadar okuyup
secde eden Peygamberimiz, Utbe'ye döndü ve: " Ey Velid'in
babası, okuduklarımı dinledin. Artık gerisini sen düşün"
dedi. Kur'ân'ın nazmındaki i'caz ve manasındaki tatlılık
Utbe'nin çehresini birden değiştirmişti. Öyle ki, Kureyşliler
bile bunu farketmişlerdi. Birbirlerine: "Vallâhi, Ebu'l-Velid,
çehresi değişmiş olarak dönüyor" dediler. Yanlarına gelince,
"Ne getirdin anlat bakalım?" diye sorduklarında, Utbe: "Vallâhi,
ömrümde benzerini hiç işitmediğim bir kelam işittim. Yemin
ederim ki, o ne şiirdir, ne sihirdir, ne de kehânettir"
demiş, sonra da Kureyşlilere onu serbest bırakmalarını söylemiştir.(14)
İnsanlara doğru yolu gösterdiğinden "Hüdâ", hak ile bâtılı,
helâl ile haramı birbirinden ayırdığı için de "Furkân" ismini
taşıyan Kur'ân'ı Kerim, önemli bir özelliğini şu ifadelerle
açıklamaktadır: "Şüphesiz ki bu Kur'an, en doğru yola iletir;
iyi işler yapan mü'minlere, kendileri için büyük bir mükafat
olduğunu, âhirete inanmayanlara ise can yakıcı bir azap
olduğunu müjdeler."(15) Kur'an, okunup anlaşılmak ve gereği
ile amel edilmek için gönderilmiştir. Lafzen ve mânen Yüce
Allah'ın kelamı olan Kur'an'ı okuyana büyük sevaplar ihsan
edilir. Peygamberimiz bu husustaki bir hadislerinde: " Kim
Allah'ın kitabından bir harf okursa ona bir hasene verilir.
Bir haseneye de on misli verilir. Ben elif- lâm- mim bir
harf demiyorum; fakat elif bir harf, lâm bir harf, mim bir
harftir"(16) buyurmuşlardır. Ancak şunu ifade edelim ki,
okunması da ibadet olan Kur'ân'ın asıl gayesi, anlaşılmak
ve insanların hayatına yön vermektir. Nitekim Yüce Allah:
"Ey Muhammed! Sana bu mübarek kitabı, âyetlerini düşünsünler
ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye indirdik"(17) buyurmuştur.
Bu sebeple, Kur'ân'ı okumanın asıl gayesi, onu anlamaya
çalışmak ve öngördüğü bir mü'min olmaktır diyebiliriz. Nakledildiğine
göre, sahabeden Abdullah b. Ömer, Bakara Suresi'ni öğrenmek
için sekiz yıl emek vermiştir.(18) Hz. Ömer'in de aynı sureyi
oniki yılda öğrendiği nakledilmektedir.(19) Tabi bu öğrenmeyi
yüzeysel bir öğrenme değil, manayı ve ihtiva ettiği hükümleri
derinlemesine öğrenmek şeklinde değerlendirmek gerekir.
Nitekim, yaşlandınız ya Resûlallah denildiğinde, Hz. Peygamber:
"Beni Hûd ve Vâkıa sûreleri ihtiyarlattı"(20) demiştir.
Çünkü Hûd Sûresi'nde "Seninle beraber tevbe edenlerle birlikte
emrolunduğun gibi dosdoğru ol"(21) buyruğu yer almıştır.
Bu da göstermektedir ki, Kur'an'ı okumaktan maksat, Kur'ân'ı
anlamak ve içerdiği hükümleri derinlemesine tahlil edip
hayatta uygulamaktır. Burada Kur'ân'ın bizlere kazandırdığı
bazı hususiyetlere değinmek istiyoruz: 1- Ümmetin en hayırlıları:
"Sizin en hayırlınız, Kur'ân'ı öğrenen ve öğretendir"(22)
buyuran Hz. Peygamber, Kur'an öğrenmenin ve öğretmenin Allah
katındaki değerine dikkat çekmiştir. Bu hususa son derece
önem veren bazı sahabeler, Hz. Peygamber'le beraber olmaya
özel bir itina göstermişlerdir. Hatta bazı sahabelerin onun
yanında nöbetleşe bulundukları ve Hz. Peygamber'den duydukları
hadisleri ve inen ayetleri arkadaşlarına naklettikleri bilinen
bir husustur. Ashâb-ı Suffe, bu konuda en fazla hassasiyet
gösteren kimseler olmuştur. 2- Kur'an Ehli, Allah'ın Dostlarıdır:
Peygamberimiz, gerçek anlamda Kur'an okuyan, ezberleyen
ve bunların gereğini yerine getirenleri övmüş ve bu kimselere
Allah'ın vâdettiği sevaplardan sık sık söz etmiştir. Enes
(r.a.) ın rivâyet ettiğine göre, o şöyle buyurmuştur: "İnsanlardan
bir kısmı Allah'ın ehlidir (dostlarıdır)." Bunun üzerine
ey Allah'ın elçisi, bunlar kimlerdir? diye sorduklarında
ise: "Onlar, Kur'an ehli olanlardır"(23) karşılığını vermiştir.
3- Kur'an okunan yere melekler iner: Kur'an okuyan kimse
sadece Allah'ın rızasını gözetiyor ve bunun dışında dünyevî
bir takım gayeler gözetmiyorsa, melekler bu kimsenin davranışından
hoşnud oldukları için o kimseyi kuşatır ve bulunduğu yere
rahmet iner. Sahabeden Üseyd b. Hudayr'ın şahit olduğu bir
olay, bunun göstergesidir. Nakledildiğine göre Üseyd, bir
gece vakti atını yakınında bir yere bağlamış Kur'an okuyordu.
Bu sırada at birden ürküp şahlanmaya başladı. Üseyd okumayı
kesti. O susunca at da sakinleşmişti. Üseyd tekrar okumaya
koyuldu. At yine şahlanınca tekrar okumayı bıraktı. At yine
sakinleşti. Üçüncü kez okumaya başladığında, at yine hırçınlaşınca,
Üseyd okumayı kesti. Yakınında yatmakta olan oğlu Yahya'yı,
atın zararı dokunmasın diye geriye çeken Üseyd, başını kaldırıp
gökyüzüne baktığında, beyaz bulut gölgesine benzer bir sis
içinde, kandiller gibi bir takım cisimlerin parladığını
gördü. Sabah olunca Hz. Peygamber'e gelip durumu anlattığında,
Peygamberimiz ona: -"Oku ey Hudayr oğlu, oku ey Hudayr oğlu!"
diyerek okumaya devam etmesini bildirdi. Üseyd: -"Ey Allah'ın
elçisi, atın Yahya'yı çiğnemesinden korktum. Çünkü çocuk
ata yakın bir yerde idi. Bu sebeple okumayı kestim; o sırada
başımı göğe doğru kaldırdığımda, gökyüzünde bulut gölgesine
benzer bir beyazlık içinde kandiller gibi bir takım cisimlerin
parlamakta olduğunu gördüm. Bu beyaz gölge tabakası, içindeki
ışık manzumesi ile göğe doğru çekilip gitti. Nihayet onu
göremez oldum, deyince, Hz. Peygamber: -"O gördüğün şeylerin
ne olduğunu biliyor musun? buyurdu. Üseyd'in hayır diye
cevap vermesi üzerine de: -"Ey Üseyd! Onlar meleklerdi;
seni dinlemeye gelmişlerdi. Eğer okumaya devam etseydin
sabaha kadar seni dinlerlerdi"(24) buyurmuşlardır. 4- Kur'ân
bilgisi kişiyi dünya ve âhirette yükseltir: Kur'an, kendisine
bağlı olanları âhirette yüksek mertebelere ulaştırdığı gibi,
dünyada da kişiyi seçkin bir mevkiye getirir. Nitekim, Hz.
Peygamber bazı idârî görevlere Kur'an bilgisi iyi olanları
tayin etmiştir. Bu kimselerin, tayin edildikleri işle ilgili
gerekli kapasiteye sahip oldukları inkar edilemez. Bununla
birlikte, Kur'an'ı en iyi bilen ve hükümlerini en iyi şekilde
kavrayabilen kimselere görevde öncelik verilmesi dikkat
çekicidir. Yine, Kur'an bilgisi fazla olanlar imamlıkta
ve irşad hizmetlerinde görevlendirmede tercih sebebi olmuştur.
Hatta, harplerde ölen kimseler, zaruret sebebiyle kabre
ikişer kişi konulacağı zaman, kıble tarafına konulma ve
ilk sırayı alma bakımından tercih edilmiştir.(25) Bir köle
olan İbn Ebzâ, Hz. Ömer'in Mekke valisi Nâfi' İbn Abdi'l-Hâris
tarafından âmir tayin edilmişti. Hz. Ömer'in, kendisine:
"Bir köleyi mi tayin ettin" diye sorması üzerine, Nafi':
"O, Allah'ın kitabını okuyan, farzları iyi bilen ve hüküm
verebilen bir kimsedir" demiştir. Bu cevaptan memnun kalan
Hz. Ömer, Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu haber vermiştir:
"Şüphesiz Allah bu kitapla bazı kavimleri yükseltir, bazılarını
da alçaltır."(26) 5- Kur'an okunan yere sekînet iner: Kur'ân'ın
okunduğu yere sekînet ( rahmet ve bereket) iner. Melekler
orayı kuşatır ve Yüce Allah, orada bulunan kimselerden,
manevî katındakilere övgüyle bahseder.(27) Kur'ân'ın topluca
okunduğu, tefsir ve izahının yapıldığı yerler de aynı hükümdedir.(28)
6- Kur'an, dünya ve âhiret saâdetine götüren en güvenilir
kılavuzdur: Kur'an insanlığa gönderilmiş ilâhî bir mesajdır.
Bu mesajı iyi algılayan ve gereğini yerine getirenler, yolunu
şaşırmaz, fitne ve tehlikeler ona zarar vermez. Hâris el-A'ver'in
anlatttığına göre o, birgün mescide uğramış ve halkı faydasız,
manasız konulara dalmış konuşurken görünce, durumu Hz. Ali'ye
haber vermişti. Hz. Ali: "Doğru mu söylüyorsun, öyle mi
yapıyorlar?" deyince, evet cevabını vermişti. Bunun üzerine
Hz. Ali, Resûlullahtan şöyle işittiğini nakletmiştir: "Haberiniz
olsun fitne çıkacak." Ben hemen sordum: "Bundan kurtuluş
yolu nedir ey Allah'ın Resûlü?" Hz. Peygamber şöyle cevap
verdi: "Allah'ın kitabına uymaktır. Onda sizden önceki milletlerin
halleriyle ilgili haberler, sizden sonrakilere ait haberler
mevcuttur. Ayrıca sizin aranızda meydana gelecek şeylerin
hükmü de vardır. O, (hak ile bâtılı ayıran) kesin bir sözdür,
gayesiz bir söz (eğlence) değildir. Kim ona inanmaz ve onunla
amel etmezse Allah onu helak eder. Kim onun dışında hidayet
ararsa, Allah onu saptırır. O Allah'ın sağlam ipidir. O
hikmetli olan zikirdir. O dosdoğru yoldur. Şahıslar onu
bozamaz, diller onu karıştıramaz, âlimler ona doyamaz. Onun
çokça tekrar edilmesi usanç vermez. İnsanları hayretlere
düşüren yönleri son bulmaz. O öyle bir kitaptır ki, cinler
onu işittiklerinde: "...Doğrusu biz, hayrete düşüren bir
Kur'an dinledik"(29) dediler. Kim ondan haber getirirse
doğru söyler. Kim onunla amel ederse, sevaba mazhar olur.
Kim onunla hükmederse, adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa,
doğru yola çağrılmış olur." Hz. Ali: "Ey A'ver! bu kelimeleri
öğren" demiştir.(30) 7- Kur'an şefaat eder: Kur'ân'ın (Allah'ın
izniyle) şefaat edeceğini bildiren Peygamberimiz: "Kıyamet
gününde Kur'an gelir ve sahibi için şefaat eder..."(31)
buyurmuşlardır. 8- Kur'an'ı rahatça okuyabilenler ile Kur'an'ı
okumakta güçlük çektiği halde, okumaya devam edenler: Hz.
Peygamber, Kur'an'ı usulüne, âdâb ve erkânına uygun şekilde
okumaya devam eden kimseler hakkında: "Kur'an okumakta mahir
olan kişi, sefere (Kur'an'ı rahat okuyan, hafız) ile beraberdir"(32)
buyurmuşlar, diğer yandan, Kur'an'ı yeni öğrenmekte olan
veya bir rahatsızlığı sebebiyle kolayca okuyamayıp zorlanan
kimseler hakkında da: "Kur'an okumakta zorlanan (ancak,
buna rağmen okumaya devam eden) kimseye iki ecir vardır"(33)
buyurmuşlardır. Burada bir ecrin Kur'an okumadan dolayı,
ikincisinin ise zorlanma sebebiyle verildiğini belirtmek
istiyoruz. Burada, bir kimsenin Kur'an okumakta zorlanması
sebebiyle; hata yapma ve bunun sonucu olarak da günah işleme
ihtimalini düşünerek, Kur'an'la irtibatını kesmesinin doğru
bir davranış olmadığını belirtmek istiyoruz. Üzülerek ifade
edelim ki, bu yanlış bilginin sonucu olarak pek çok kimsenin
Kur'an okumakta tereddüt ettiğini müşahede etmekteyiz. Sonuç
olarak şunu ifade etmek istiyoruz: Kur'an, insanları dünya
ve âhiret saâdetine götüren yegâne evrensel mesajdır. Bu
mesajın hükmüyle amel edenler sapıklığa düşmez, onun izinden
gidenler yollarını şaşırmazlar. O güvenilir bir rehber ve
en doğru yola götüren kılavuzdur. Onda geçmiş ümmetlerin
yaşadıklarından, günlük hayatımızın hemen hemen her safhasına
kadar çok önemli ilkeler vardır. Bu mesajın doğru algılanması
ve gereğinin yerine getirilmesi iki cihan saâdeti demektir.
Şunu da ifade edelim ki, Kur'ân, geniş bir hazinedir. Ona
yönelen herkes, gayreti, bilgisi, samimiyeti ve kâbiliyeti
ölçüsünde ondan istifade eder. Binaenaleyh, hergün Kur'ân'dan
en az bir kaç sayfa okumak ve meâliyle, tefsiriyle onu anlamaya
çalışmak, bir müslüman için en kazançlı amellerden biridir.
Ramazan ayı, Yüce Kitabımız Kur'ân'ın anlaşılması ve gereğinin
hayatımızda tatbik edilmesi açısından büyük bir fırsattır.
---------
1- "Doğrusu biz onu (Kur'ân'ı) Kadir gecesinde indirdik"(el-Kadir,
97/1). 2- "Biz onu kutlu bir gecede indirdik…"(ed-Duhân,
44/3). Bu gecenin Berat gecesi olduğu nu söyleyenler bulunmakla
beraber, müfessirlerin çoğunluğuna göre, bununla kasdedilen
Kadir gecesidir. (Bkz. Mehmed Vehbi, Hulâsatu'l-Beyân, 4.
Baskı, İstanbul, ts. XIII, 5249). 3- el-Kadir, 97/1. 4-
Bkz: "Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğruyu ve doğruyu
eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'ân'ın indirildiği
aydır."(el-Bakara, 185.) 5- Kurtubî, Ebu Abdillah, el-Câmi'
li Ahkâmi'l-Kur'ân, Beyrut, ts., II, 199. 6- Cerrahoğlu,
İsmail, Tefsir Usûlü, Ankara 1983, s.42. 7- Cerrahoğlu,
İsmail, age., s. 42. 8- Bakara, 2. 9- Târık, 13. 10- Âl-i
İmrân, 103. 11- Yûnus, 57. 12- Hallâf, Abdulvehhâb, İlm-i
Usûli'l-Fıkh, İstanbul 1984, s.21-22; Zeydan, Abdulkerim,
el- Vecîz fî Usûli'l-Fıkh, İstanbul 1979, s.124. 13- Karaçam,
İsmail, Kur'ân-ı Kerîm'in Faziletleri ve Okunma Kaideleri,
İstanbul 1984, s. 75. 14- İbn Hişam, es-Sîratü'n-Nebeviyye,
2. Baskı, yy., 1955, I, 293-294; Suruç, Salih, Kainatın
Efendisi Peygamberimizin Hayatı, 4. Baskı, İstanbul 1991,
I, 279-281. 15- İsrâ, 9-10. 16- Tirmizî, " Fedâilü'l-Kur'ân",
16; Dârimî, "Fedâilü'l- Kur'ân",1. 17- Sâd, 29. 18- Muvattâ,
"Kur'ân", 4. 19- Aydemir, Abdullah, Kur'ân'ın Faziletleri,
İzmir 1982, s. 62. 20- Tirmizî, "Tefsir", 56. 21- Hûd 11/112.
Ayrıca, Şûrâ 42/15. 22- Buhari, Fedâilü'l-Kur'ân", 21; Tirmizî,
"Fedâilü'l-Kur'ân", 15; İbn Mâce, "Mukaddime", 16. 23- İbn
Mâce, "Mukaddime", 16. 24- Buhari, "Tefsir", 263; Müslim,
"Misafirîn", 240-242; Tirmi zî, " Kıraat", 3; Ebu Davud,
"Salât", 343. 25- Çakan, İ. Lütfi, "Siyasetli, İnayetli
Muhammed" (Hz. Peygamber'in İnsanları Değerlendirmesi) Diyanet
İlmî Dergi, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s) Özel Sayı,
Ankara, 2000, s. 76. 26- İbn Mâce, "Mukaddime", 16. 27-
İbn Mâce, " Edeb", 53. 28- Ebu Davud, "Salât", 343. 29-
Cin, 1. 30- Tirmizî, "Fedâilü'l-Kur'ân", 14; Dârimî, "Fedâilü'l-Kur'ân",1.
31- Dârimî, "Fedâilü'l-Kur'ân", 1. 32- Ebu Davud, "Salât",
343; Tirmizî, "Fedâilü'l-Kur'ân",13; İbn Mâce, "Edeb", 52;
Dârimî, "Fedâilü'l-Kur'ân", 11. 33- Müslim, "Müsafirîn",
244; Dârimî, "Fedâilü'l-Kur'ân", 11.
Ben Oruçluyum Diyebilmek
Mü'minler için büyük önem taşıyan ayların başında, şüphesiz
Ramazan ayı gelmektedir. Bu mübarek ayın rahmet, bereket,
mağfiret ve duygu dolu gölgesi üzerimize düşmüş durumda.
Sahurları, iftar sofraları, teravihleri yanında diğer sosyal
ve kültürel etkinlikleriyle Ramazan ayının İslâm âleminde
ayrı bir yeri vardır. Elbette ki, bu etkinliklerin sergilendiği
ortamda tutulan orucun daha farklı bir yeri vardır. Oruç
Farsça'daki "rûze" kelimesinin Türkçeleşmiş şeklidir. Arapça'sı"
Savm" ve "Sıyâm" dır. Savm kelimesi Arapça'da " bir şeyden
uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak, engellemek"(1)
anlamında kullanılır. Terim olarak ise oruç; Dinen yükümlü
kabul edilen bir şahsın, Allah'a ibadet niyetiyle, tan yerinin
ağarmasıyla başlayan zamandan (imsak vaktinden) güneş batıncaya
(iftar vaktine) kadar yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak
durması şeklinde tanımlanmaktadır.(2) Her ibadette olduğu
gibi şüphesiz oruç ibadetinin de sahih olabilmesi için birtakım
kurallara uymak gerekir. Biz bu kuralların detay ve tahliline
girmeksizin oruç ibadetinin manevî boyutunu ele alarak bu
boyutun gerek ferdî gerekse toplumsal hayatımızda sağladığı
pratik faydalara temas etmeye çalışacağız. Şunu öncelikle
ifade edelim ki, oruç sadece İslâm dininde değil tarihsel
süreç içerisinde yer alan diğer vahiy orijinli dinlerde
de farz kılınmış bir ibadet şeklidir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:
"Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı
gibi, kendinizi korumanız için size de farz kılındı."(3)
âyeti, orucun geçmiş milletlere de farz kılındığını dile
getirmektedir. Vahiy orijinli dinlerde Allah'ın birliği
(tevhid) ilkesi ile nitelik ve niceliği değişse de namaz,
oruç, zekat ve hac gibi ibadetlerin yapılması insanlara
daima emredilmiştir.Söz konusu ibadetlerdeki tarihsel süreklilik,
bize bu ibadetlerin önemini vurgulamaktadır. İlahî dinler
bir tarafa bazı batıl dinlerde de oruç tutulması benimsenmiştir.
Örneğin Sabiiler (yıldızlara tapan batıl din mensupları),
46 gün oruç tutarlardı. 8 Mart günü başlamak üzere ilk oruçları
30 gün, 21 Aralık'ta başlayan oruçları 9 gün ve 9 Şubat'tan
başlamak üzere 7 günlük oruç olmak üzere toplam 46 gün oruç
tuttukları ifade edilmiştir.(4) Allah'ın emir ve yasakları
elbetteki kulların iyiliği içindir. İslâm bilginleri, bütün
hükümlerin insanların yararlarını gerçekleştirme amacına
yönelik olduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Allah'ın
yapılmasını istediği şeylerde kullar için çok büyük faydalar,
yasakladığı şeylerde ise büyük zararlar bulunduğu bir gerçektir.
Örneğin çağımızın en büyük ahlâkî problemlerinden biri olan
fuhuşta, içki içmede, hırsızlıkta, insanların canına kıymada
zararın olmadığını hangi aklı selim iddia edebilir ? Bunların
terkinde de gerek fert gerekse toplumsal bazda inkarı mümkün
olmayacak derecede faydalar olduğu izahtan vârestedir. Gerçek
şu ki, Kur'an-ı Kerim'de, İlahî iradenin istediği şekilde
düşünen orijinalitesi bozulmamış akla aykırı hiçbir emir
ve yasak bulunmamaktadır. Kur'an'ın evrensel ve çağlar üstü
boyut ve nitelikte ilke ve mesajlar içerir. Böyle olunca
da genelde verileri çağlarla sınırlı olan aklın, bu mesaj
ve ilkelerin hikmetlerinin tespiti güçleşmekte hatta çoğu
zaman bu tespit sınırlı kalmaktadır. Hemen şuna işaret edelim
ki, söz konusu durumun, Kur'an'ın anlaşılmazlığı ya da kapalılığı
şeklinde yorumlanması isabetli ve gerçekçi bir yaklaşım
değildir. Bu durumun, Kur'an üzerinde düşünenlere, düşünme
dinamizmi ve esnekliği sağlaması açısından değerlendirilmesinin
daha isabetli olacağı kanaatindeyiz. İslâmi öğretinin kendilerine
yüklediği misyon gereği İslâm âlimleri, çeşitli ibadetlerin
yarar ve hikmetleri konusunda öteden beri kafa yormuş, bunların
kişisel pratik yararlarından çok, insan nefsinin arındırılması
ve yükseltilmesi yolunda fonksiyonel hale getirilmesine
çalışmışlardır. Bu bağlamda kulların yapmakla yükümlü tutulduğu
ibadetlerin sağladığı bazı faydalar ya da hikmetler tespit
edilebildiği gibi, bu faydaların veya gerçekleştirilmek
istenen amaçların tamamının tespit edilemediği de bir hakikattir.
Ancak aylar, yıllar hatta çağlar, bu fayda ve hikmetleri
adeta bir mübelliğ gibi düşünce ve ilim adamlarının diliyle
insanlara haykırmaktadır. İbadetlerin sağladığı faydalar
sadece İslâm bilginleri tarafından değil zaman zaman değişik
vesilelerle bizim dışımızdaki düşünce ve ilim adamlarınca
da ifade edilmiştir.(5) İslâm dini, ferdin toplum içinde
uyumlu, güvenilir ve hoşgörülü olmasını sağlamaya yönelik
düzenlemeler getirdiği gibi onun yaratıcı ile olan bağlantısını
daha derinden hissetmesine, devam ettirmesine ve geliştirmesine
hizmet edecek düzenlemeler de getirmiştir. Bu düzenlemelerin
bir parçasını da ibadetler teşkil etmektedir. Kanaatimizce
oruç ibadeti de bunların başında gelir. Çünkü oruç tamamen
duygu yüklü, kul-Yaratıcı arasındaki sevgi ve saygının doruğa
ulaştığı bir ibadettir. Kul, oruçta Rabbi ile başbaşadır.
Nitekim oruç ibadetinin en büyük özelliği, namaz ve hac
ibadetlerinde olduğu gibi lisanla ya da herhangi bir hareketle
dışa yansıyan formel bir yapısının olmamasıdır. Bu yönüyle
oruç, öznel ya da başka bir ifadeyle kalbî bir ibadettir.
Bu nedenle Yüce Allah bir hadisi kudsîde "...İnsanoğlunun
oruç dışında yaptığı herşey kendisi içindir. Oruç ise benim
içindir ve onun mükafaatını ben vereceğim."(6) buyurarak
orucun bu özelliğine işaret etmiştir. Bu yönüyle oruç, riyanın
en az karıştığı bir ibadet görünümündedir. Bilindiği gibi
riya (gösteriş) İslâm'ın hiç tasvip etmediği bir hastalıktır.
Nitekim Kur'an-ı Kerim'de kendisinden en çok bahsedilen
ve yerine getirenlerin övüldüğü namaz ibadeti, gösteriş
karıştırılması durumunda yergi aracı olmuştur. "Yazıklar
olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar.
Onlar gösteriş yapanlardır, hayra da engel olurlar."(7)
âyetleri bu gerçeği dile getirmektedir. Namazın bu âyette
bir örnekleme olduğunu düşünüyoruz. Buna göre salt Allah
rızası için yapılmayan, başkalarına yaranmak veya gösteriş
amacıyla ifa edilen bütün ibadetlerin aynı eksende değerlendirilmesi
gerekir. Tutacağımız oruçlara bu noktada dikkat etmek durumundayız.
Kim için, hangi amaçla oruç tuttuğumuzun bilincinde olmalıyız.
İbadetimizin orijininde, "Allah rızası mı yoksa başka rızalar
mı var ?"(8) sorusunu kendi kendimize sormalıyız. Eğer orucumuz
Allah için ise, müjdeyi, " Kim iman ederek ve sevabını Allah'tan
umarak ramazan orucunu tutarsa önceki günahları affedilir."(8)
ifadeleriyle Sevgili Peygamberimiz veriyor. Bu müjdeye ulaşma
gayreti temel amacımız olmalıdır. Oruç, nefsin isteklerine
iradi olarak uzak durma olması yönüyle bir irade eğitimine,
açlık ve susuzluğun verdiği sıkıntıya dayanma yönüyle de
sabır eğitimine dönüşmektedir. Kişinin yaşam sürecinde başarılı
bir periyoda sahip olabilmesi şüphesiz irade eğitiminden
geçmektedir. İradesi zayıf insanlar hayatta başarılı olamadığı
gibi, uhrevî açıdan da sonları iyi değildir. Çünkü ibadetler,
hemen hemen bütünüyle iradesi güçlü insanların ifa edebileceği
bir konum ve nitelik arz etmektedir. Bu noktada oruç, nefsin
isteklerinin kontrol altına alınmasında, ruhun arındırılıp
( psikolojik temizlik) yüceltilmesinde etkili olmaktadır.
Nitekim orucun değişik biçimlerde de olsa hemen bütün din
ve kültürlerde riyazet ve mücahede yolu olarak benimsenmiş
olması, orucun bu yönüne işaret edecek yeterlilikte bir
argüman olsa gerek. Toplumsal hayatta huzursuzluklara neden
olan taşkınlıkların, büyük ölçüde insanın hayvanî yönünü
tatmin eden maddî zevklere düşkünlüklerden kaynaklandığı
görülür. Maddî zevk deyince de akla, genelde yeme, içme
ve şehevî duygular gibi zevkler gelmektedir. İşte oruç,
bu bağlamda insanı maddî zevk ve şehvetler peşinde koşmaktan
alıkoyan bir ilaç niteliğindedir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz
(s.a.s.), "Oruç bir kalkandır. Sizden biriniz oruçlu olduğu
bir günde kötü söz söylemesin, kavga etmesin. O'na birisi
sataşır veya küfrederse, "Ben oruçluyum" desin. .."(9) buyurmaktadır.
Bu hadisin de dile getirdiği gibi oruç, bilenler için gerçekten
bir kalkandır. Şuurlu ve şartları özümsenerek tutulan oruç,
kişiyi kötülüklere karşı korur. Toplumsal barışın ve birlikteliğin
sağlanmasında da oruç etkin rol oynamaktadır. Çünkü oruçlu
kavgalara, kötü sözlere açık değildir. Onun sadece midesi
değil aynı zamanda dili, eli, gönlü bütün uzuvları dünyada
bu tür çirkinliklere karşı iftarı olmayan bir oruçtadır.
Evet kısa vadede onun dilinin, iftarı güzel sözdür, gönlünün
iftarı güzel duygulardır, elinin iftarı, hayır işlerde kullanmaktır,
gözünün iftarı güzelliklere bakarak Yüce Rabbi'nin kudret
ve kuvvetini anlamaktır. Aklın iftarı, millet ve insanlığa
huzur verecek bilgi ve düşünceler üretmektir. Uzun vadede
ise bu uzuvların iftarı, Yüce Rabbi'nin müjdesine erdiği
andadır. İnancımıza göre asıl müjde ve iftar da bu olsa
gerek. Orucun bu boyutu asla göz ardı edilmemelidir. İnsanların
birbirleriyle iyi geçinme yerine birbirini yeme yarışında
olduğu günümüzde, bu tür moral değerlerin ve yönlendirmelerin
sağlayacağı faydalar yabana atılamayacak kadar önemlidir.
Nice masum hayatların sönmesinin, kanların akıtılmasının,
aile ve dostlukların yıkılmasının temelinde, hiçbir değeri
olmayan söz ve kavgaların olduğunu görmekteyiz. Bu tür olayların,
gerek fert ve gerekse toplumsal boyutta tamiri imkansız
yaralar ortaya çıkardığı da bir gerçektir. İşte dar anlamda
oruçlu geniş anlamda ise müslüman, kavga ve anlamsız sözlere
kapalıdır, diğer bir ifadeyle o, Allah'ın rızası olmayan
her türlü eyleme karşı iftarı olmayan bir oruçtadır. Onun
kapısı adeta iftar sofrası gibi hep güzelliklere açılır.
Maddî ve manevî yönden aç, susuz insanlar onda hayat bulur.
O sofrada nasıl gayr-i meşrû yiyecek ve içeceklere yer yoksa,
onun makroplanda dünyasında da, mikroplanda gönlünde de
meşrû olmayan davranış ve eylemlere geçit yoktur. Ramazan
ayı, diğer bir ifadeyle oruç ayı, kötülüklerin asgari seviyeye
düştüğü bir aydır. Yayınlanan istatistiklere baktığımızda
kazaların, cinayetlerin, bu ayda azaldığını görmekteyiz.
Bu noktada Resûlullah (s.a.s) 'in "Ramazan geldiğinde cennet
kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır. Şeytanlar da
zincire vurulur."(10) sözünün ne derece anlam yüklü olduğu
ortaya çıkacaktır. Ancak bizler, açılan cennet kapılarını
kapatır, kapatılan cehennem kapılarını açar ve zincire vurulan
şeytanların bağını çözersek, doğal olarak bu rahmet ayından
gerektiği şekilde fert ve toplum olarak fayda elde edemeyiz.
Kanaatimize göre, "Cennet kapılarının açılması", bu ayda
insanın cennete girmesinde etkin olan ibadetlere fazlaca
imkan verilmesi gerçeğini ifade etmektedir. Nitekim orucun
yanında İslâm'ın diğer temel şartlarından olan namaz, zekat
gibi ibadetler de bu ayda yoğunluk kazanmaktadır. Bunun
yanında verilen sadakalar, yardımlaşmalar, ziyaretler ile
kötü alışkanlıkların, kavgaların ve çirkin sözlerin terkedilmesi,
hep cennetin kapısını aralayan türden ibadetler değil midir?
Cennetin kapılarını, güzellik, iyilik anahtarları açmaz
mı? Kavgaya, çirkinliğe, yalana, sahtekârlığa, Allah'a isyana
karşı oruçlu insan, güzellikler bahçesi cennetin konuğu
değil midir? "Cehennem kapılarının kapanması" da, Ramazan
ayında kötülüklerin azalması ve insanların, cehenneme girmeye
neden olacak türden günahlardan kaçınmaları anlamında olsa
gerek. Bu bağlamda düşündüğümüzde, "Şeytanların zincire
vuruluşu" da kişilerin nefislerini kontrol altına almaları
ve onun kötü arzularına alet olmamaları şeklinde yorumlanabilir.
Yani bir anlamda kişilerin nefisleri dizginlenmiştir ve
şehevî duygulara hakim olunmuştur. Hadisin genel manasına
baktığımızda cennet kapılarının açılması, cehennem kapılarının
kapanması ve şeytanların zincire vuruluşunda, kulların iradelerinin
etkin olduğunu görürüz. Eğer kul kötülükleri tercih ederse,
cehennem kapılarını açmış, cennet kapılarını kapamış ve
şeytanları zincirden kurtarmış olacaktır. Artık onun Ramazan
ayında yaşaması veya oruç tutmuş olması bir anlam ifade
etmez. Çünkü Peygamber efendimiz, "Oruçlu kimse, yalan sözü
ve yalanla amel etmeyi terketmezse, onun yemesini içmesini
terketmesine, Allah'ın ihtiyacı yoktur."(11) buyurmaktadır.
Kişi tuttuğu oruçla kötülükleri terketmeyi hedeflemelidir.
O, karşılaştığı bütün kötülüklere karşı, "Ben oruçluyum,
bana cennet kapıları açıldı, cehennem kapıları kapatıldı,
şeytanları zincire vurdum." deme güzelliğini ve metanetini
göstermelidir. Oruç, aynı zamanda sabır ibadetidir. Zorluklara,
güçlüklere şehevi baskılara karşı sabredemeyen kişiler böyle
bir ibadeti yapmakta zorlanır ya da hiç yapmaz. Bu sabrı
gösterenlerin mükâfatı hem bu dünyada hem de âhirette elbette
büyüktür. Nitekim Peygamber (s.a.s.), "Bir kimse Allah yolunda
bir gün oruç tutarsa, Allah bu tutulan oruç sebebiyle o
kimsenin yüzünü cehennem ateşinden yetmiş sene sürecek mesafelik
yere uzaklaştırır."(12) sözüyle bu sabrın mükâfatını en
güzel şekilde dile getirmektedir. Ayrıca "...Oruçlu için
birisi iftar ettiği vakit, diğeri de Rabbi ile karşılaştığı
vakit olmak üzere iki sevinç anı vardır."(13) hadisi de
bu gerçeği ifade etmektedir. Hadisin dar manasına göre,
oruçlu kişi gün boyunca suyun, ekmeğin ve yemeklerin özlemini
çekmektedir. İftar ile bu özlem sona ermektedir. Oruçlu
kimse, ibadetinin makbul olabilmesi için gün boyunca bazı
yasaklardan kaçınmak zorundadır. Bu yasaklardan kaçınıldığı
takdirde kişi, iftarı özlemle ve sevinçle bekleyebilir.
Aksi takdirde iftarın onun için bir anlamı yoktur. İşte
hadisi daha geniş bir açıdan değerlendirdiğimizde, görürüz
ki, Yüce Allah, dünyada dinen sorumluluğa ehil insanlara
bazı şeyleri yasaklamış, bazı şeyleri mübah kılmıştır. Emir
ve yasaklara uyulması durumunda, iftar sofrası misali ahirette
bir mükafaat sofrası (cennet nimetleri) kurulmuştur. İşte
bu sofranın davetlileri, dünyada Allah'ın emir ve yasaklarına
uyma sabır ve başarısını gösteren kimselerdir. Ne mutlu
böyle kimselere!.. Fakat bu sabrı gösteremeyip,dünyanın
aldatıcı lezzetlerine dalıp niçin yaratıldığını unutan,
şehvetini ya da nefsini putlaştıran, Allah'ın hükümlerini
çiğneyen, onlara aldırış etmeyen kimselerin, o sofranın
davetlileri olmaları mümkün değildir. Zaten bu tavrı sergileyen
insanların böyle bir sofraya davet edilme beklentisi de
bu dünyada yoktur. Şu kadar var ki, insanın, en ince detayına
kadar iyi ve kötü adına yaptıklarından sorgulanacağı, eşinden,
dostundan, yakınlarından kaçacağı o büyük günde, bu sofraya
davet edilme herkesin beklentisi olacaktır. Ancak o davetiye
burada kazanılır, burada kaybedilir. O davetiye, şerlere,
şeytanlara, kötülüklere karşı "Ben Oruçluyum" deme metanetini
gösteren bahtiyarlara vadedilmiştir. Bu sabır ve metanet
de, Allah'a ve Peygamberi Hz. Muhammed'e âşık insanların
sergileyeceği bir tavırdır. Yüce Rabbimiz, bizi o seçkin
davetlilerden eylesin...
FERT VE TOPLUMSAL HAYATA KATKILARI AÇISINDAN
ORUÇ
İslâmî bir terim olarak oruç, "Fecr-i sadığın doğuşundan
güneş batana kadar, başka bir deyişle imsaktan iftara kadar
kişinin kendini bir amaç uğruna ve bilinçli olarak yemekten,
içmekten ve cinsel ilişkiden alıkoyması" anlamında kullanılmaktadır.
Tanımından da anlaşılacağı üzere imsak vaktinden iftar vaktine
kadar yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durmanın bir amacı
olmalı ve bu iş bilinçli olarak yapılmalıdır. Kısaca "niyet"
diye tabir ettiğimiz bu bilinçli olma hali bulunmadığı zaman
oruçtan hedeflenen amaç gerçekleşmemiş olur. Oruç, Allah
rızası için tutulur. Buna göre doktor tavsiyesiyle ya da
başka bir sebeple, perhiz, rejim, zindelik gibi amaçlarla
yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak duranlar, bu pratiğe
bağlı maddi yararlardan faydalanabilirlerse de ibadet etmiş
olmazlar. Buna karşılık müslüman yeme, içme gibi tabii şeyleri,
ilâhî bir emanet olan hayatın sürdürülmesi, sağlığın korunması
ve dolayısıyla yüce yaratıcının hoşnutluğunu kazanmak amacıyla
yaparsa bu bir ibadet olur. Müslüman, dinin emir ve yasaklarına,
sadece Allah emrettiği ya da yasakladığı için uyar. Bir
müslüman için oruç tutmanın yegâne sebebi dinin bu husustaki
emrini yerine getirmektir. Yerine getirilen emir ve yasakların,
hikmetlerini tespit her zaman mümkün olmayabilir. Bununla
birlikte bu hükümlerin hikmetlerinin tespit edilememesi,
o ibadetlerin terkini gerektirmez. Şu kadar var ki, yapılan
ibadetlerin hikmetlerinin tespit edilmesi, kişilerin o ibadetlerin
aşk ve şevkle ifa etmelerinde önemli bir etkendir. Ayrıca
ibadetlerin Allah rızası için yapılması gerektiği ilkesinden,
ibadetlerde hiçbir yarar ve hikmetin olmadığı anlamı çıkarılmamalıdır.
Gerçek şu ki, Allah'ın emir ve yasakları kulların iyiliği
içindir. Yasaklanan şeylerde büyük zararlar, yapılması istenilen
şeylerde de fert ve toplumsal bazda sayılamayacak kadar
yararlar bulunmaktadır. Tarihi süreç içinde nice islam bilgini,
orucun hikmetleri konusunda kafa yormuş ve bazı tespitlerde
bulunmuşlardır. Biz bu hikmetlerin daha çok fert ve topluma
yansıyan bazı pratik faydaları üzerinde durmak istiyoruz.
Oruç, fertlerin ahlâkı üzerinde derin ve devamlı tesirler
bırakır; onları terbiye eder, edeplendirir, huylarını düzeltir,
ahlakını güzelleştirir, iradesine hakim olmasını, nefsine
galip gelmesini sağlar. Nasıl ki, budanan bir ağaç, daha
gür yaprak ve daha çok meyva veriyorsa, nefsanî arzu ve
isteklerini ve şehevî duygularını âdetâ budayan oruçlu da,
verimli bir insan haline gelir. Nitekim Hz. Peygamber'in
"Oruç bir kalkandır; sakın oruçluyken, cahillik edip kötü
söz söylemeyin. Birisi size sataşırsa ben oruçluyum, ben
oruçluyum desin" buyruğu bu hususu en güzel şekilde ifade
etmektedir. Ayrıca oruçlu kimse, oruç sebebiyle ruhunu temizler,
kendini günahlardan arındırır, insandaki hayır duygularıyla
şer duyguları birbirleriyle daima çarpışma halindedir. Beden
güçlenip ruha hakim olunca, süfli arzular ve kötü duygular
galip duruma geçer. Ruh kuvvetlenip hakim konuma gelince
de ulvi arzu ve istekler galip hale gelecektir. Maddi gıdalar
bedeni ve nefsi besleyip güçlenmesini sağladığı gibi; namaz,
zekât, Kur'an okuma ve oruç gibi ibadet ve taatlar da ruhu
besleyip güçlen-mesini temin eder. Zira ibadet bir anlamda
ruhun gıdasıdır. Bir müslüman Ramazan ayında bir yandan
mutad ibadetlerini aksatmadan ifa eder, bir yandan da buna
ilave olarak zikir ve Kur'an tilaveti gibi nafile ibadetler
yapar, zekât, fıtra ve sadaka verir. İtikafa çekilerek geçici
bir süre için dünyadan el etek çeker. Bu tür ibadetlerle
ruhunu besler ve kuvvetlendirir. Oruçla insan cismaniyetten
uzaklaşıp daha fazla ruhaniyet kazanır, maddi alemden sıyrılıp
melekût alemine yaklaşır. Af ve mağfiret ayı Ramazanda insan
ruhen arınıp günahlardan temizlenerek adeta melekleşir.
Oruç, nefsin arzu ve isteklerinden iradi olarak uzak durma
olması yönüyle bir irade eğitimine, açlık ve susuzluk nedeniyle
ortaya çıkan sıkıntılara dayanma cihetiyle de adeta bir
sabır eğitimine dönüşmektedir. Kişinin sosyal hayatta başarı
grafiğini yüksek tutmasında irade hakimiyetinin önemi büyüktür.
Özellikle bir takım kötü alışkanlıklara mübtela olan kimselerin
belirli bir süre alışkanlıklarını terketmesinde orucun rolünü
inkar etmek mümkün değildir. Alışkanlıklardan uzak durabilmek,
büyük bir sabır gerektirir. Bilindiği gibi, oruç kamerî
takvime göre tutulur. Bu yüzden, Ramazan ayı, sırayla senenin
bütün mevsimlerine, sonbahar, kış, ilkbahar ve yaza gelir.
Böylece mü'min, boğucu sıcaklarda olduğu gibi, sert soğuklarda
da mahrumiyetlere alışır. Oruçlu iken uzun müddet alışkanlıklarını
terkedebilmeyi başaran kimse, hayatta bir çok üzücü olay
karşısında sabırlı olma alışkanlığını kazanmış olur. Bu
itibarla sabırlı bireylerden oluşan toplumlarda müessif
olaylara pek rastlanmaz. Hz. Peygamber, "Oruç sabrın yarısıdır"
buyurarak orucun sabır boyutuna işaret etmektedir. İnsanın
hayvanî yönünü tatmin eden maddi zevklere olan düşkünlüğünün,
toplumsal hayatta huzursuzluklara yol açan aşırılık ve taşkınlıklara
büyük ölçüde kaynaklık ettiği bir gerçektir. Maddi zevk
denilince de yeme, içme ve cinsel birleşme gibi zevkler
anlaşılır. İnsanı şehvet ve maddi zevkler peşinde koşturan
ve böylece Allah'ın haklarına riayet edemediği için kendisine,
insanların haklarına riayet edemediği için de onlara zulmetmesine
neden olan nefs-i emmareyi teskin etmenin ilacı ve aşırılık
ve taşkınlıkları törpülemenin çaresi oruçtur. İnsan sosyal
bir varlıktır. Bu sebeple varlığını ancak toplum içerisinde
sürdürebilir. İnsan bir taraftan beslenmek ve korunmak için
gerekli olan şeyleri temin etmek, bir yandan da hayatiyetini
sürdürebilmek için canını ve elinde bulunan şeyleri muhafaza
etmek zorundadır. Bu zaruretler de ancak bir toplum içerisinde
ve dayanışma sayesinde karşılanabilir. Dolayısıyla insanın
var oluşu toplumun varlığına bağlıdır. Toplum, insanların
yalnız belli mekanda bir arada yaşamaları değil, aynı zamanda
bir düzen içerisinde yaşamalarıdır. İslam, müminler arasında
dayanışmanın oluşmasına ve sürdürülmesine büyük önem vermiş,
dayanışmayı sağlayacak ilkeler, vasıtalar ve müesseseler
koymuştur. Dağdaki çobandan devlet başkanına varıncaya kadar
herkesi aynı safta omuz omuza bir araya toplayan namaz;
konuyu daha da ileri götürüp aynı statüde olmaktan öte,
aynı giyiniş tarzıyla da her kademeden insanı aynı duygularla
bir araya toplayan hac; açlığın, yokluğun, yoksulluğun ve
fakirliğin ne demek olduğunu fiilen tattıran oruç ve bütünüyle
zekât, birer ibadet olmaları yanında, oluşturdukları cemaat
ruhuyla, sosyal dengenin, sosyal dayanışmanın ve sosyal
güvenliğin oluşmasında küçümsenemeyecek etkileri olan ibadetlerdir.
Görüldüğü üzere bütün ibadetlerin bir de dünyaya bakan yönleri
vardır ve sosyal içerikli ibadetlerdir. İslam, inananların
birbirinin kardeşi olduğunu ilan etmiştir. Kur'an'da İslam'a
karşı oluşturulan grupların da birbirinin kardeşi olduğu
belirtilmiş, Hz. Peygamber de müslümanları din kardeşliğine
bağlı kalmaya çağırmıştır. Hadislerde geçen "din kardeşi,
din ve dünya kardeşi" tabirleri bu hususun önemini ifade
etmektedir. Kardeşin kardeşe el uzatması, yardımda bulunması,
derdiyle dertlenmesi kardeşliğin gereğidir. Kur'an'da müminler
arasındaki kardeşliğin onlara bir nimet olarak ihsan edildiği
belirtilerek şöyle buyurulmaktadır: "Hepiniz toptan Allah'ın
ipine sımsıkı sarılınız, birbirinizden kopmayınız ve Allah'ın
sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize
düşman idiniz de O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı.
Böylece O'nun nimeti sayesinde kardeşler oluverdiniz. Yine
siz bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de oradan sizi
O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar
ki doğru yolu bulasınız" Allah, müminlerin birbirlerinin
kardeşi olduğunu bildirdikten sonra takva sahibi kimseler
(Allah'a karşı gelmekten sakınan) olmalarını istemektedir.
Çünkü insanlar arasında iyi ilişki kurma, karşılıklı sevgi
ve hoşgörülü olmanın yegâne yolu takvâdır. Ayrıca Allah'ın
merhametine erişmenin yolu da takvadan geçmektedir. Esasen
oruçtan hedeflenen de takvadan başkası değildir. Hz. Peygamber,
"Kim kardeşinin ihtiyacıyla meşgulse, Allah da onun ihtiyacıyla
meşguldür", "Kul kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah
da onun yardımındadır" buyurarak sosyal dayanışmanın sağlanmasında
kardeşlik duygusunun önemine işaret etmektedir. Ayrıca,
"Biriniz kardeşinin alışverişine arttırıcı olarak müdahale
etmesin" (Mesela bk. Buhari, "Şurut", 8), "Kişi kardeşinin
satışına kendininkini satmak için müdahale etmesin", "Biriniz
kardeşinin istediği kıza talip olmasın" (Mesela bk. Nesai,
"Nikah", 20) şeklindeki söyleriyle sosyal dayanışmayı engelleyici
davranışlardan uzak durulmasını istemiştir. İnsanlar "hakir"
ve "atılıp dökülen bir sudan "topraktan", "çamurdan" yaratılmışlardır.
Kur'an'da bu şekilde insanın aslının sık sık zikredilmesinde,
menşei itibariyle bir oluşlarını hatırlatma yanında, asıllarının
bayağılığını düşünmek suretiyle ilahlaşmaya kalkışmalarının,
zulme sapmalarının ve zorbalığa yönelmelerinin yersiz ve
yakışıksız olduğuna da işaret olmalıdır. Çünkü bütün insanlar
bir erkek ve dişiden yani Adem ile Havva'dan yaratılmışlardır.
Adem ise topraktandır. O halde aralarındaki üstünlük yaratılışla
değil, takvadadır. Takva ise ihtiyaç içerisinde kıvranan
kardeşlerine yardım elini uzatmayı, komşusu aç iken uyumamayı,
onları da düşünerek çorbanın suyunu, çok koymayı gerektirir.
Materyalist ekonomik bakış açılarının aksine İslam, insanın
hem doğayla hem de insanla uyumlu olması gereği üzerinde
durur. Tabiatla uyumlu olan insan onu gözünde olduğundan
fazla büyütüp ilahlaştırmadığı gibi kendisi de tabiata karşı
ilah kesilerek onda sınırsız tasarruf sevdasına kapılmaz,
onun kendisine bir emanet olarak verildiğini ve sahibine
teslim edilmesi gerektiğini öğrenir. Hemcinsiyle uyumlu
olan insan, diğer insanların da hangi ırktan olursa olsunlar,
kendisi gibi Allah'ın kulu olduklarını, herkesin diğerlerine
karşı bir takım hak ve yükümlülükler taşıdığını, başka insanların
da kendisiyle aynı fonksiyonu paylaştıklarını, aynı yolun
yolcusu olduklarını, varlığa sahip bulunanların, buna hiçbir
zaman kendi yetenekleriyle, ya da hak ettikleri için sahip
olmadıklarını, kısaca bütün insanların insan olarak eşit
olduklarını öğrenir. Böylece hemcinsine kardeş nazarıyla
bakarak, ona karşı ezici, zalim ve hileci bir tutum içerisine
girmez; aksine ona arka çıkar. Çünkü o kardeşidir. Onu aç-susuz,
sersefil bir vaziyette ve çaresiz bir halde bırakmaz. Çünkü
sonuçta bilir ki, o da Allah'ın kuludur. Bu güzel duygu
ve düşüncelerin oluşmasında diğer ibadetlerin yanı sıra
oruç ibadetinin fonksiyonu büyük olmalıdır. Oruç sayesinde
yokluğun ve yoksulluğun ne demek olduğunu öğrenen zengin
ve varlıklı kimseler, fakir ve fukaranın ihtiyaçlarını karşılamak
üzere harekete geçecekler; böylece zengin ile fakir arasında
oluşabilecek kin, nefret ve hased gibi kötü duygular yerini
sevgiye bırakarak yardımlaşmanın ve sosyal dayanışmanın
zirveye ulaştığı sağlıklı bir toplum inşa edilecektir. İnsanların
birbirlerinin yardımına koşmalarına, birbirlerini sevmelerine
engel olan unsurların başında insanları kardeş değil de
rakip olarak görmek, bu yüzden bencilleşmek, hasetlik, cimrilik
ve ihtiras gibi duygulardır. İnsan mala karşı çok sıkı elli
yaratılmıştır, bencil ve haristir. Bu duygudan ancak sürekli
namaz kılanlar, mallarından yoksul ve yoksun için belirli
hak olduğunu bilenler, din gününü doğrulayanlar ve Rablerinin
azabına karşı sürekli korku duyanlar sıyrılabilir. Çünkü
insan mal sevgisinde çok katıdır. O kadar ki, "şayet iki
vadi dolusu altını olsa, üçüncüyü ister; insanoğlunun karnını
topraktan başkası doyurmaz." İmtihan kastıyla Rabbi onun
rızkını genişletse, bunun ondan kendisine bir ikram olduğunu
zanneder ama ne zaman da yine imtihan kastıyla rızkını kıssa,
hemen Rabbim bana ihanette bulundu der. Kendisine Allah
tarafından bir rahmet tattırılıp, sonra da bu elinden alınırsa,
ümitsiz ve nankör olur, sıkıntılı bir hayattan sonra kendisine
bir nimet tattırılacak olursa, kötülükler benden gitti,
der. Çünkü o çok şımarıktır, gururludur. İnsanın mayasında
o kadar cimrilik vardır ki, eğer Rabbinin rahmet hazinelerine
bile sahip olsa, harcama endişesiyle elini sıkar, vermez.
Ama gerçekte mal bir imtihan konusudur. Öyleyse Allah'tan
korkarak onu O'nun istediği gibi harcamak gerekir. Çünkü
kurtuluşa erecek olanlar, işte bu cimri tutumundan korunabilenlerdir.
Sosyal dayanışma için bu hastalık önemli bir engeldir. İşte
bu engeli, insanın servet karşısındaki tutumu etkiler. Onun
için insanlardan harcamaları istenirken, kendilerine yukarıdaki
ayette olduğu gibi mala göre konumları hatırlatılır. Ayrıca
"Onlar bizim kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak
ederler" denir. Kur'an'da Karun kıssası anlatılırken bize
farklı duyguya sahip iki insan tipinden bahsedilir. Birisi,
servet ve ona sahip olanlar karşısında ezilen ve küçülenler,
diğeri, bilgileri sayesinde onur ve izzetlerini koruyup
servetten çok daha değerli şeyler olduğunu hatırlayanlar.
(Bkz. Kasas, 28/76-82). İşte Kur'an'ın bu öğretisiyle yetişen
bir Müslüman için, artık servetinden koparıp verdiği, ciğerinden
kopmuş olmayacak, tersine kendisinin yaralı organı sayılan
muhtaca merhem sürmesi gibi görülecektir. Cimrilik insanın
hamurunda vardır ve tedavi edilmesi gerekir. Çaresi ise
rızkı taksim edenin Allah olduğuna, herkesin payına düşenden
ne az ne de fazla olacağına, temelde bütün insanların insan
olma bakımından eşit yaratıldığına, insanlara yardım etmenin
gerçekte Allah'a yardım etmek olduğuna, yardım olarak verdiklerinin,
elindekileri eksiltmeyip bilakis artırdığına içtenlikle
inanmaktır. Ancak o zaman insan cimriliğin ne kadar çirkin
bir şey olduğunu kavrayabilir. Bu sebepledir ki, İslam,
sosyal düzeni bozucu bu kötü duygu üzerinde durmuş ve "kurtuluşa
ereceklerin ancak nefsinin cimriliğinden korunanların olacağını"
vurgulamıştır. Cimrilik edenler aslında Allah'ın verdiğinden
cimrilik etmektedirler. Ve cimrilik ettikleri kıyamet günü
boyunlarına dolanacaktır. Sosyal dayanışmayı engellemede
israfın oynadığı rol cimriliğinkinden az değildir. Çünkü
israf, gösterişe, taşkınlığa, kaynakların yersiz ve sorumsuz
tüketimine, bencilliğe, kin ve nefrete yol açar. Bu yüzden
İslam "orta yolu" öğütleyerek her iki aşırılığı da yasaklar:
"Elini boynuna bağlama (cimrilik etme), büsbütün de açma
(müsrif olma). Yoksa kınanan ve hasret çeken olarak kalırsın
"Rahman'ın gerçek kulları harcadıkları zaman ne israf ederler
ne de kısarlar. Harcamaları bu ikisinin arasında orta (kıvamlı)
bir yol olur." Böylece oruç sayesinde müslüman malını yerli
yerince kullanmasını öğrenecektir. Resul-i Ekrem (s.a.s.),
Mekke'den Medine'ye hicreti esnasında Kuba'ya uğramış, orada
Cuma namazını kıldırmış ve bu münasebetle irad ettiği hutbede
şu sözlere de yer vermişti: "...sizlerden kim bir hurma
parçacığı ile de olsa kendisini ateşten kurtarabiliyorsa
kurtarsın. Sadaka olarak verecek hiçbir şeyi bulunmayanlar
ise, tatlılık ve iyilikle bir söz söylesinler..." Böylece
Hz. Peygamber adeta sağlıklı bir toplumun inşası ile cemaat
ve devlet düzeyinde varlığını sürdürebilmenin yolunun servet
transferinden geçtiğini ifade etmiş olmaktadır. Sevgi ve
dayanışma toplumunda, verecek bir şeyler bulunmaması halinde
en azından güzel söz söylenecektir. Allah, böyle bir davranışı
topluma örnek oluşturması yönüyle öncelikle elçisine uygulatıyor
ve onun şahsında gösteriliyordu. Tasadduk ve infak Kuran'da
çokça zikredilen bir konudur: "Sadaka veren erkeklerle sadaka
veren kadınlara.... (verdikleri) kat kat yapılır ve onlar
için (ayrıca) şerefli bir mükafaat da vardır." "Ey imana
ermiş olanlar! Size rızık olarak verdiğimizden infak edin"
. Bu ve benzeri ayetlerin uslubundan, verenin aslında kendisine
ait olan bir şeyden değil de Allah'ın malından verdiği,
dolayısıyla minnet (başa kakma) hakkına sahip olmadığı gerçeğini
anlamaktayız. Mecburi değil gibi görülen bu yardımlar, aslında
inananları da aşarak bütün insanları kuşatır. Çünkü insanların
tümü Allah'ın iyali (aile fertleri) dirler. Onlara yediren
Allah'a yedirmiş, onları giydiren Allah'ı giydirmiş, hasta
olmaları halinde onları ziyaret eden Allah'ı ziyaret etmiş
gibidir. (Bk.Müslim, "Birr", 43). Bir ayet-i kerime'de:
"Allah sizi, din konusunda sizinle savaşmayan, sizi yurtlarınızdan
sürüp çıkarmayanlara iyilik etmekten ve onlara adaletli
davranmaktan men etmez. Çünkü Allah adalet yapanları sever"
buyurularak iyilik yapılacak kimselerin müslümanlarla sınırlı
olmadığı belirtilir. Tasaddukla ilgili bazı ayet mealleri
şöyledir: "Ey imana ermiş olanlar! Kazandıklarınızın ve
yerden sizin için çıkardıklarımızın iyilerinden (Allah için)
verin, kendiniz (utandığınızdan ve iğrendiğinizden dolayı)
göz yummadan alamayacağınız kötü şeyleri sadaka olarak vermeye
kalkmayın. Bilin ki Allah zengindir, halimdir. Şeytan sizi
fakirlikle korkutur...(sadakalar) kendilerini Allah yoluna
adayan fakirler içindir ki, onlar yeryüzünde dolaşmaya güç
yetiremezler. İffetli oluşları nedeniyle kendilerini tanımayan
onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük
ederek insanlardan istemezler. Hayırdan her ne infak ederseniz,
şüphesiz Allah onu bilir. Onlar ki mallarını gece gündüz,
gizli ve açık infak ederler. Artık bunların ecirleri Rableri
katındadır. Onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır."
Hz. Peygamber Medine döneminde, kurtuluş için herkesin sadaka
vermekle mükellef olduğunu ilan ediyordu. Burada insanın
aklına şöyle bir soru gelebilir: Herkes verecek o halde
kim alacak? Bu sorunun cevabı şudur: Herkes kendinde olandan
verecek ve herkes kendinde olmayandan alacak. Böylece sonuçta
sevgi ve dayanışma toplumu inşa edilmiş olacak. Bir toplumda
verecek hiçbir şeyi olmayanlar da bulunabilir. Hz. Peygamber,
"Her müslümana sadaka gereklidir" buyurdu. Orada bulunanlar,
"Ey Allah'ın Elçisi bulamayan ne yapsın? dediler. "El emeğiyle
çalışır, hem kendisine faydası olur hem de tasaddukta bulunur"
buyurdu. Bunu da bulamazsa? dediler, "O halde iyi olanı
(marufu) yaşar, kötülükten uzak durur, bu da onun sadakası
olur" buyurdu. "Sadaka" kavramı, kişinin kendisiyle olan
dayanışmasından başlamak üzere hayatın bütün birimlerine
dağılır ve İslam toplumundaki bütün kesimleri bir çok koldan
birbirine bağlar. Ayrıca burada dikkatimizi çekmesi gereken
ikinci bir konu da, İslam toplumunda ibadetler, inançlar,
adet haline gelmiş günlük faaliyetler ve her türlü sosyal
ve hukukî münasebetlerin tamamen birbirine bağlı, içiçe
ve birbirini tamamlar görünümde olduğu, adeta birisinin
devreden çıkartılıp tek başına değerlendirmeye ve anlamaya
tabi tutulması halinde düzenin, ipi kopmuş dizi gibi dağıldığı...
gerçeğidir" İşte Ramazan ayı başta zekat ve sadaka-i fıtır
olmak üzere müminler arasında mali bakımdan yardımlaşmanın
zirveye ulaştığı bir zaman dilimidir. İslam, her şeyden
önce bir "cemaat" dinidir. Bu noktada "cemaat" terimi semantik
yönünden bir anahtar kelimedir ve "toplum", "topluluk" gibi
terimlerle karşılanamayacak kapsamlı bir içeriğe sahiptir.
Cemaatteki bireyler Hz. Peygamber'in ifadesiyle "bir cesedin
uzuvları" gibi birbirine bağlıdır. Ya da Kur'an ifadesiyle
"kurşunla kaynatılmış binalar gibidirler." Bu açıdan baktığımızda
İslam'ın asıl kaynağı olan Kur'an'ın başlayış tarzı oldukça
dikkat çekicidir. İslam'la ilk defa muhatap olan kişinin
başvuracağı temel kaynak, daha başlangıcında üç-dört cümleyle
İslam'daki ulûhiyyet fikrini özetler. Ondan sonra inananların
Allah'ın karşısındaki toplu ve yek vücut konumları vurgulanır:
"Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz" Bu
bir bakıma Allah'la olacak irtibatımızın (ibadetlerimizin)
bile toplu olarak "cemaat" halinde olması gereğine işaret
eder. "Cemaatla ibadet etmek için cemaatin teşekkül etmiş
bulunması lazımdır. Halbuki cemaat kuru bir kalabalık demek
değil, tek bir ruhla hareket edebilen düzenli ve yek vücut
bir heyet demektir. Dolayısıyla cemaatin teşekkülü sosyal
bir sözleşmeye bağlıdır... Cemaat ruhu öncelikle fertte
oluşur. Ferdin vicdanına ne zaman kardeşlik duygusu girerse
ve onu kibirden, darlıktan, bencillikten çıkararak genişletirse,
o vicdan kapasitesi oranında bir cemaate namzet olur...
(Çünkü) vicdan darlığı cehalet ve kibir ile içiçedir" Bu
ayet-i kerime ile cemaatin önemi o denli vurgulanmaktadır
ki, "namazda Fatiha'yı okurken 'bizler' anlamında çoğul
ifade eden (nûn) yerine "ben" anlamını veren (elif) harfi
kullanılmış olsa namaz fasit olur. Çünkü Allah fertten sadece
ferdi vicdanıyla bir misak istemiyor da ictimai vicdanla
bir misak istiyor." İşte Ramazan da diğer zamanlardan daha
yoğun şekilde cemaatle toplu halde kılınan beş vakit namaz
ve teravihle bu cemaat ruhu daha da perçinlenmektedir. Oruç,
kişinin Allah'ı görürmüşcesine ibadet etme (ihsan) mertebesine
ulaşmasına vesile olur. Çünkü riyanın en az karışabileceği
ibadet oruçtur. Bir hadis-i şerifte ifade olunduğu üzere,
orucun bu yönüne ilişkin olarak Allah şöyle buyurur: "Oruç
benim içindir; onun karşılığını ben vereceğim." Oruç, hayatı
disipline sokar ve oruçlu kimseye zamanın önemini tanıtır.
Dolayısıyla oruç tutan kişi, zamanı en iyi şekilde değerlendirmesini
öğrenir. Orucun sağlık açısından da pek çok yararları olduğu
uzman hakimler tarafından ifade edilmektedir. Bir yıl boyunca
çalışan vücut makinası adeta Ramazan ayında dinlenmeye ve
bakıma alınmış gibi olur. Oruç, özellikle mide ve sindirim
organlarının dinlenmesi için verilmiş iyi bir mola niteliğindedir.
Sonuç olarak diyebiliriz ki diğer ibadetlerde olduğu gibi
orucun da bir takım ferdî, ictimaî, bedenî, sıhhî ve terbiyevî
faydaları vardır. Fakat farz kılınışının illeti (gerekçesi)
bu faydalar değildir. Bu sebepledir ki bu faydalar bir şekilde
elde edilse, artık oruç tutmaya ihtiyaç yoktur, denilemez.
Çünkü iman ve ibadetlerdeki ana gaye Allah'ın hoşnutluğunu
kazanmaktır.
1- Buhârî, "Savm", 9; Müslim, "Sıyam", 30. 2- Uludağ, Süleyman,
İslam'da Emir ve Yasakların Hikmeti, Ankara, 1992,87. 3-
Hamidullah, Muhammed, İslam'a Giriş (Trc. Cemal Aydın) Ankara,
1996, 91 vd. 4- Buhari, "Savm", 2, 9; Müslim, "Sıyam",30.
5- Nefs-i Emmâre, kötülüğü emreden nefis demektir. 6-Âl-i
İmrân, 103; Tevbe,11; Hucurât, 10; Haşr, 10. 7- Haşr, 11.
8- Buhârî, "Nikâh", 45; "Mezâlim", 3; Müslim, "Birr", 23,
32. 9- Buhârî, "Nikâh", 11; Tirmizi, "Menâkıb", 20. 10-Âl-i
İmrân, 103, 11- Bakara, 183. 12- Tirmizi, "Hudûd", 3; Müsned,
II, 9. 13-Tirmizi, "Hudûd", 3; Ebu Davud, "Edeb", 60. 14-Tirmizi,
"Büyû", 57. 15- Mürselat, 20. 16- Tarık, 5-7. 17- Fatır,
11. 18- Müminun, 12-14. 19- Hucurât, 13. 20- Tirmizi, "Tefsir,
5; "Menakıb", 73; Ebu Davud, "Edeb", 11; Müsned, II, 361,
524. 21- Hucurât, 13. 22- Beşer, Faruk, İslam'da Sosyal
Güvenlik, İstanbul 1988, 22-23. 23- Mearic, 90. 24- Mearic,
22-28. 25- Fecr, 20; Adiyat, 8. 26- Mesela; bkz. Buhârî,
"Rikak", 10; Müslim, "Zekat", 116, 119. 27- Fecr, 15-16.
28- Hûd, 9-10. 29- İsra, 100. 30- Tegabun, 14-16. 31- Beşer,
a.g.e., 25 32- Bakara, 3. 33- Nisa, 128. 34- Haşr, 9. 35-
Tevbe, 76. 36- Âl-i İmrân180. 37- İsra, 28. 38- Furkân,
67. 39- Hamidullah, İslam Peygamberi, II, 176. 40- İsra,
28. 41- Hadid, 18.. 42- Bakara, 254. 43- Mümtehine, 8. 44-
Bakara, 267-268. 45-Bkz. Buhârî, "Zekat", 30, "Edeb", 33;
Müslim, "Zekat", 54, 55. 46- Beşer, a.g.e, 55. 47- Beşer,
Faruk, İslam'da Sosyal Güvenlik, İstanbul, 1988, 11-12.
48- Saf, 14. 49- Fatiha, 3 50- Elmalılı, M. Hamdi Yazır,
Hak Dini Kur'an Dili, I, 110 (Sadeleştirerek). 51- Beşer,
a.g.e., 12. 52- Elmalılı, a.g.e., I, 115. (sadeleştirerek).
53- Buhârî, "Savm", 2, 9; Müslim, "Sıyam", 30.
|