GÜNDEM

HOŞGELDİN RAMAZAN AYI

Kuranın İndirildiği Ay

Fert ve toplum hayatımıza birçok yönden güzellikler katan Ramazan ayı, Yüce Kitabımız Kur'ân'ın indirilmeye başlandığı bir ay olması sebebiyle, aynı zamanda bir Kur'ân ayıdır diyebiliriz. Bu ayda gündüzleri oruçla, geceleri de teravih namazlarıyla manevî iklimimizi zenginleştirirken, Kur'ân tilaveti ve içerdiği hükümlerin özümsenmesi ile de ibadet hayatımız apayrı bir atmosfere bürünmektedir. Kur'ân'ı okumak ve hükümlerini kavramaya çalışmak, müslümanların her zaman için öncelikli görevlerinden biridir. Ancak şu bir gerçek ki, müslümanların Kur'ân'la en çok meşgul oldukları ay, Ramazan ayıdır. Münferiden yapılan hatimler, evlerde ve camilerde okunan mukabeleler bunun canlı örneğini teşkil etmektedir. Bu bağlamda Peygamberimizin Cebrâil (a.s) ile Ramazan ayında karşılıklı olarak Kur'ân okuması (mukabele) bu ayın önemini beyan etme açısından olduğu kadar, mukabele geleneğinin temelini oluşturması bakımından da önem arzetmektedir. Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerim'in Ramazan ayında indirildiğini beyan etmiş,(1) yine, Kur'ân'ın mübarek bir gecede(2), Kadir gecesinde(3) indirildiği yönünde âyetler yer almıştır. Kadir gecesinin Ramazanın kaçıncı gecesi olduğu kesin olarak bilinemediğinden, Kur'ân'ın Ramazanın hangi gecesinde indirildiği konusunda bir kesinlik bulunmamaktadır. Bununla beraber, Kur'ân'ın Ramazan ayında inmeye başladığı konusunda bir ihtilaf yoktur. Nitekim, Bakara Sûresi 185. âyetinde(4) bu durum net bir biçimde beyan edilmiştir.(5) Bugünün de pazartesi günü olduğu hususunda ittifak vardır.(6) Bu bilgiler doğrultusunda denilebilir ki, Ramazan ayını önemli kılan sebeplerden biri de Kur'ân'ın bu ayda indirilmeye başlanmasıdır. "Hz. Peygamber'e vahiy yoluyla indirilen, mushaflarda yazılmış, tevâtürle nakledilmiş, tilavetiyle taabbüd (ibadet) olunan mu'ciz kelam"(7) şeklinde tanımlanan Kur'ân, Allah tarafından gönderildiğinde şüphe bulunmayan bir kitaptır.(8) O, hak ile batılı ayırt eden bir söz,(9) Allah'ın, sımsıkı sarılınması gereken sağlam ipidir.(10) Yüce Allah onu dertler için deva, kalplerin pasını silmek için cilâ, ders almak isteyenler için öğüt, hidayet rehberi(11) ve Peygamberimizin peygamberliğinin en büyük mucizesidir. Bütün bu özellikleri itibarıyla Kur'an, İslam dinindeki temel deliller sıralamasında birinci sırayı almaktadır.(12) Yüce Allah geçmiş peygamberlere, gönderildikleri ümmetlerin durumuna göre bazı mucizeler vermiştir. Resûlullahtan önceki peygamberlerin mucizelerinde daha çok hislere hitap etmesi söz konusu idi. Böyle olunca da bu mucizeler sadece onu görenleri etkiliyor, diğer kimseler için bu durum meçhul oluyor, aynı zamanda bu mucizelerin o dönemle sınırlı kalmasına sebep oluyordu.(13) Ancak Peygamberimizin mucizesi olan Kur'ân, asırlar geçmesine rağmen mucizevî yönünü sürekli muhafaza edebilmektedir. Arap edebiyatının en zirvede olduğu bir dönemde inmiş olmasına rağmen, müşrikler ona söyleyecek bir söz bulamamışlar, Kur'ân'ın çarpıcı üslûbu, gönüllere hitap eden derin etkileme gücü ve içeriği ile, o günün Arap ediplerini âdeta şaşkına çevirmiştir. Nice müşrikler, Hz. Peygamber'in peygamberliğini kabul etmeseler bile, onun tebliğ ettiği Kur'an'ı gizlice dinlemekten kendilerini alamamışlardır. Kur'ân'ın derinden etkilediği kimselerden biri olan Utbe b. Rebîa'nın, onu dinlediği zaman gösterdiği tepkiyi burada örnek olarak vermek istiyoruz: Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinden biri olan Utbe, birgün müşriklerden bir gruba hitaben: "Ey Kureyşliler! Muhammed'in yanına gidip konuşsam ve kendisine bazı tekliflerde bulunsam, nasıl olur? belki, bu tekliflerden bazılarını kabul eder, biz de arzusunu yerine getiririz. Böylece, kendisi de belki bize yaptıklarından vazgeçer" diye teklifte bulundu. Oradakiler teklifi kabul ettiler. Bunun üzerine Utbe, o sırada Mescid-i Haram'da yalnız başına bulunan Hz. Peygamber'in yanına geldi ve şöyle söyledi: "Ey kardeşimin oğlu! Biliyorsun ki sen, şeref ve soy üstünlüğü bakımından bizden daha hayırlısın ve ilerisin. Ancak sen, kavminin başına büyük bir iş açtın. Bu işle onların birliğini dağıttın, akılsız olduklarını söyledin. Tanrılarını ve dinlerini kötüledin. Onların gelmiş ve geçmiş baba ve atalarını kâfir saydın. Şâyet beni dinleyecek olursan, sana bazı tekliflerim olacak. Bunlar üzerinde düşünüp taşınmanı istiyorum. Belki bazılarını kabul edersin." Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Söyle ey Velid'in babası! Seni dinliyorum" deyince, Utbe konuşmasını şöyle sürdürdü: "Sen, ortaya attığın bu mesele ile şâyet mal ve servet elde etmek gayesinde isen, mallarımızdan sana hisse ayıralım, hepimizin zengini sen ol. Eğer bir şeref peşinde isen, seni kendimize lider yapalım. Yok eğer bu sana gelen, görüp de üzerinden atmaya güç yetiremediğin bir evham, cinlerden gelme bir hastalık ise, doktor getirelim, seni tedavi etttirelim. Seni kurtarıncaya kadar mal ve servetimizi harcamaktan geri durmayalım." Utbe, tekliflerini yapmış ve susmuştu. Hz. Peygamber Utbe'ye: "Ey Velid'in babası söyleyeceklerin bitti mi?" diye sordu. Utbe'den "evet" cevabı gelince, Resûl-i Ekrem: "O halde, şimdi sen beni dinle" dedi ve besmele çekerek Fussilet Sûresi'nin 1-36 arasındaki âyetleri okumaya başladı. Sûreyi secde âyetine kadar okuyup secde eden Peygamberimiz, Utbe'ye döndü ve: " Ey Velid'in babası, okuduklarımı dinledin. Artık gerisini sen düşün" dedi. Kur'ân'ın nazmındaki i'caz ve manasındaki tatlılık Utbe'nin çehresini birden değiştirmişti. Öyle ki, Kureyşliler bile bunu farketmişlerdi. Birbirlerine: "Vallâhi, Ebu'l-Velid, çehresi değişmiş olarak dönüyor" dediler. Yanlarına gelince, "Ne getirdin anlat bakalım?" diye sorduklarında, Utbe: "Vallâhi, ömrümde benzerini hiç işitmediğim bir kelam işittim. Yemin ederim ki, o ne şiirdir, ne sihirdir, ne de kehânettir" demiş, sonra da Kureyşlilere onu serbest bırakmalarını söylemiştir.(14) İnsanlara doğru yolu gösterdiğinden "Hüdâ", hak ile bâtılı, helâl ile haramı birbirinden ayırdığı için de "Furkân" ismini taşıyan Kur'ân'ı Kerim, önemli bir özelliğini şu ifadelerle açıklamaktadır: "Şüphesiz ki bu Kur'an, en doğru yola iletir; iyi işler yapan mü'minlere, kendileri için büyük bir mükafat olduğunu, âhirete inanmayanlara ise can yakıcı bir azap olduğunu müjdeler."(15) Kur'an, okunup anlaşılmak ve gereği ile amel edilmek için gönderilmiştir. Lafzen ve mânen Yüce Allah'ın kelamı olan Kur'an'ı okuyana büyük sevaplar ihsan edilir. Peygamberimiz bu husustaki bir hadislerinde: " Kim Allah'ın kitabından bir harf okursa ona bir hasene verilir. Bir haseneye de on misli verilir. Ben elif- lâm- mim bir harf demiyorum; fakat elif bir harf, lâm bir harf, mim bir harftir"(16) buyurmuşlardır. Ancak şunu ifade edelim ki, okunması da ibadet olan Kur'ân'ın asıl gayesi, anlaşılmak ve insanların hayatına yön vermektir. Nitekim Yüce Allah: "Ey Muhammed! Sana bu mübarek kitabı, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye indirdik"(17) buyurmuştur. Bu sebeple, Kur'ân'ı okumanın asıl gayesi, onu anlamaya çalışmak ve öngördüğü bir mü'min olmaktır diyebiliriz. Nakledildiğine göre, sahabeden Abdullah b. Ömer, Bakara Suresi'ni öğrenmek için sekiz yıl emek vermiştir.(18) Hz. Ömer'in de aynı sureyi oniki yılda öğrendiği nakledilmektedir.(19) Tabi bu öğrenmeyi yüzeysel bir öğrenme değil, manayı ve ihtiva ettiği hükümleri derinlemesine öğrenmek şeklinde değerlendirmek gerekir. Nitekim, yaşlandınız ya Resûlallah denildiğinde, Hz. Peygamber: "Beni Hûd ve Vâkıa sûreleri ihtiyarlattı"(20) demiştir. Çünkü Hûd Sûresi'nde "Seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol"(21) buyruğu yer almıştır. Bu da göstermektedir ki, Kur'an'ı okumaktan maksat, Kur'ân'ı anlamak ve içerdiği hükümleri derinlemesine tahlil edip hayatta uygulamaktır. Burada Kur'ân'ın bizlere kazandırdığı bazı hususiyetlere değinmek istiyoruz: 1- Ümmetin en hayırlıları: "Sizin en hayırlınız, Kur'ân'ı öğrenen ve öğretendir"(22) buyuran Hz. Peygamber, Kur'an öğrenmenin ve öğretmenin Allah katındaki değerine dikkat çekmiştir. Bu hususa son derece önem veren bazı sahabeler, Hz. Peygamber'le beraber olmaya özel bir itina göstermişlerdir. Hatta bazı sahabelerin onun yanında nöbetleşe bulundukları ve Hz. Peygamber'den duydukları hadisleri ve inen ayetleri arkadaşlarına naklettikleri bilinen bir husustur. Ashâb-ı Suffe, bu konuda en fazla hassasiyet gösteren kimseler olmuştur. 2- Kur'an Ehli, Allah'ın Dostlarıdır: Peygamberimiz, gerçek anlamda Kur'an okuyan, ezberleyen ve bunların gereğini yerine getirenleri övmüş ve bu kimselere Allah'ın vâdettiği sevaplardan sık sık söz etmiştir. Enes (r.a.) ın rivâyet ettiğine göre, o şöyle buyurmuştur: "İnsanlardan bir kısmı Allah'ın ehlidir (dostlarıdır)." Bunun üzerine ey Allah'ın elçisi, bunlar kimlerdir? diye sorduklarında ise: "Onlar, Kur'an ehli olanlardır"(23) karşılığını vermiştir. 3- Kur'an okunan yere melekler iner: Kur'an okuyan kimse sadece Allah'ın rızasını gözetiyor ve bunun dışında dünyevî bir takım gayeler gözetmiyorsa, melekler bu kimsenin davranışından hoşnud oldukları için o kimseyi kuşatır ve bulunduğu yere rahmet iner. Sahabeden Üseyd b. Hudayr'ın şahit olduğu bir olay, bunun göstergesidir. Nakledildiğine göre Üseyd, bir gece vakti atını yakınında bir yere bağlamış Kur'an okuyordu. Bu sırada at birden ürküp şahlanmaya başladı. Üseyd okumayı kesti. O susunca at da sakinleşmişti. Üseyd tekrar okumaya koyuldu. At yine şahlanınca tekrar okumayı bıraktı. At yine sakinleşti. Üçüncü kez okumaya başladığında, at yine hırçınlaşınca, Üseyd okumayı kesti. Yakınında yatmakta olan oğlu Yahya'yı, atın zararı dokunmasın diye geriye çeken Üseyd, başını kaldırıp gökyüzüne baktığında, beyaz bulut gölgesine benzer bir sis içinde, kandiller gibi bir takım cisimlerin parladığını gördü. Sabah olunca Hz. Peygamber'e gelip durumu anlattığında, Peygamberimiz ona: -"Oku ey Hudayr oğlu, oku ey Hudayr oğlu!" diyerek okumaya devam etmesini bildirdi. Üseyd: -"Ey Allah'ın elçisi, atın Yahya'yı çiğnemesinden korktum. Çünkü çocuk ata yakın bir yerde idi. Bu sebeple okumayı kestim; o sırada başımı göğe doğru kaldırdığımda, gökyüzünde bulut gölgesine benzer bir beyazlık içinde kandiller gibi bir takım cisimlerin parlamakta olduğunu gördüm. Bu beyaz gölge tabakası, içindeki ışık manzumesi ile göğe doğru çekilip gitti. Nihayet onu göremez oldum, deyince, Hz. Peygamber: -"O gördüğün şeylerin ne olduğunu biliyor musun? buyurdu. Üseyd'in hayır diye cevap vermesi üzerine de: -"Ey Üseyd! Onlar meleklerdi; seni dinlemeye gelmişlerdi. Eğer okumaya devam etseydin sabaha kadar seni dinlerlerdi"(24) buyurmuşlardır. 4- Kur'ân bilgisi kişiyi dünya ve âhirette yükseltir: Kur'an, kendisine bağlı olanları âhirette yüksek mertebelere ulaştırdığı gibi, dünyada da kişiyi seçkin bir mevkiye getirir. Nitekim, Hz. Peygamber bazı idârî görevlere Kur'an bilgisi iyi olanları tayin etmiştir. Bu kimselerin, tayin edildikleri işle ilgili gerekli kapasiteye sahip oldukları inkar edilemez. Bununla birlikte, Kur'an'ı en iyi bilen ve hükümlerini en iyi şekilde kavrayabilen kimselere görevde öncelik verilmesi dikkat çekicidir. Yine, Kur'an bilgisi fazla olanlar imamlıkta ve irşad hizmetlerinde görevlendirmede tercih sebebi olmuştur. Hatta, harplerde ölen kimseler, zaruret sebebiyle kabre ikişer kişi konulacağı zaman, kıble tarafına konulma ve ilk sırayı alma bakımından tercih edilmiştir.(25) Bir köle olan İbn Ebzâ, Hz. Ömer'in Mekke valisi Nâfi' İbn Abdi'l-Hâris tarafından âmir tayin edilmişti. Hz. Ömer'in, kendisine: "Bir köleyi mi tayin ettin" diye sorması üzerine, Nafi': "O, Allah'ın kitabını okuyan, farzları iyi bilen ve hüküm verebilen bir kimsedir" demiştir. Bu cevaptan memnun kalan Hz. Ömer, Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu haber vermiştir: "Şüphesiz Allah bu kitapla bazı kavimleri yükseltir, bazılarını da alçaltır."(26) 5- Kur'an okunan yere sekînet iner: Kur'ân'ın okunduğu yere sekînet ( rahmet ve bereket) iner. Melekler orayı kuşatır ve Yüce Allah, orada bulunan kimselerden, manevî katındakilere övgüyle bahseder.(27) Kur'ân'ın topluca okunduğu, tefsir ve izahının yapıldığı yerler de aynı hükümdedir.(28) 6- Kur'an, dünya ve âhiret saâdetine götüren en güvenilir kılavuzdur: Kur'an insanlığa gönderilmiş ilâhî bir mesajdır. Bu mesajı iyi algılayan ve gereğini yerine getirenler, yolunu şaşırmaz, fitne ve tehlikeler ona zarar vermez. Hâris el-A'ver'in anlatttığına göre o, birgün mescide uğramış ve halkı faydasız, manasız konulara dalmış konuşurken görünce, durumu Hz. Ali'ye haber vermişti. Hz. Ali: "Doğru mu söylüyorsun, öyle mi yapıyorlar?" deyince, evet cevabını vermişti. Bunun üzerine Hz. Ali, Resûlullahtan şöyle işittiğini nakletmiştir: "Haberiniz olsun fitne çıkacak." Ben hemen sordum: "Bundan kurtuluş yolu nedir ey Allah'ın Resûlü?" Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: "Allah'ın kitabına uymaktır. Onda sizden önceki milletlerin halleriyle ilgili haberler, sizden sonrakilere ait haberler mevcuttur. Ayrıca sizin aranızda meydana gelecek şeylerin hükmü de vardır. O, (hak ile bâtılı ayıran) kesin bir sözdür, gayesiz bir söz (eğlence) değildir. Kim ona inanmaz ve onunla amel etmezse Allah onu helak eder. Kim onun dışında hidayet ararsa, Allah onu saptırır. O Allah'ın sağlam ipidir. O hikmetli olan zikirdir. O dosdoğru yoldur. Şahıslar onu bozamaz, diller onu karıştıramaz, âlimler ona doyamaz. Onun çokça tekrar edilmesi usanç vermez. İnsanları hayretlere düşüren yönleri son bulmaz. O öyle bir kitaptır ki, cinler onu işittiklerinde: "...Doğrusu biz, hayrete düşüren bir Kur'an dinledik"(29) dediler. Kim ondan haber getirirse doğru söyler. Kim onunla amel ederse, sevaba mazhar olur. Kim onunla hükmederse, adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru yola çağrılmış olur." Hz. Ali: "Ey A'ver! bu kelimeleri öğren" demiştir.(30) 7- Kur'an şefaat eder: Kur'ân'ın (Allah'ın izniyle) şefaat edeceğini bildiren Peygamberimiz: "Kıyamet gününde Kur'an gelir ve sahibi için şefaat eder..."(31) buyurmuşlardır. 8- Kur'an'ı rahatça okuyabilenler ile Kur'an'ı okumakta güçlük çektiği halde, okumaya devam edenler: Hz. Peygamber, Kur'an'ı usulüne, âdâb ve erkânına uygun şekilde okumaya devam eden kimseler hakkında: "Kur'an okumakta mahir olan kişi, sefere (Kur'an'ı rahat okuyan, hafız) ile beraberdir"(32) buyurmuşlar, diğer yandan, Kur'an'ı yeni öğrenmekte olan veya bir rahatsızlığı sebebiyle kolayca okuyamayıp zorlanan kimseler hakkında da: "Kur'an okumakta zorlanan (ancak, buna rağmen okumaya devam eden) kimseye iki ecir vardır"(33) buyurmuşlardır. Burada bir ecrin Kur'an okumadan dolayı, ikincisinin ise zorlanma sebebiyle verildiğini belirtmek istiyoruz. Burada, bir kimsenin Kur'an okumakta zorlanması sebebiyle; hata yapma ve bunun sonucu olarak da günah işleme ihtimalini düşünerek, Kur'an'la irtibatını kesmesinin doğru bir davranış olmadığını belirtmek istiyoruz. Üzülerek ifade edelim ki, bu yanlış bilginin sonucu olarak pek çok kimsenin Kur'an okumakta tereddüt ettiğini müşahede etmekteyiz. Sonuç olarak şunu ifade etmek istiyoruz: Kur'an, insanları dünya ve âhiret saâdetine götüren yegâne evrensel mesajdır. Bu mesajın hükmüyle amel edenler sapıklığa düşmez, onun izinden gidenler yollarını şaşırmazlar. O güvenilir bir rehber ve en doğru yola götüren kılavuzdur. Onda geçmiş ümmetlerin yaşadıklarından, günlük hayatımızın hemen hemen her safhasına kadar çok önemli ilkeler vardır. Bu mesajın doğru algılanması ve gereğinin yerine getirilmesi iki cihan saâdeti demektir. Şunu da ifade edelim ki, Kur'ân, geniş bir hazinedir. Ona yönelen herkes, gayreti, bilgisi, samimiyeti ve kâbiliyeti ölçüsünde ondan istifade eder. Binaenaleyh, hergün Kur'ân'dan en az bir kaç sayfa okumak ve meâliyle, tefsiriyle onu anlamaya çalışmak, bir müslüman için en kazançlı amellerden biridir. Ramazan ayı, Yüce Kitabımız Kur'ân'ın anlaşılması ve gereğinin hayatımızda tatbik edilmesi açısından büyük bir fırsattır.
---------
1- "Doğrusu biz onu (Kur'ân'ı) Kadir gecesinde indirdik"(el-Kadir, 97/1). 2- "Biz onu kutlu bir gecede indirdik…"(ed-Duhân, 44/3). Bu gecenin Berat gecesi olduğu nu söyleyenler bulunmakla beraber, müfessirlerin çoğunluğuna göre, bununla kasdedilen Kadir gecesidir. (Bkz. Mehmed Vehbi, Hulâsatu'l-Beyân, 4. Baskı, İstanbul, ts. XIII, 5249). 3- el-Kadir, 97/1. 4- Bkz: "Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğruyu ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'ân'ın indirildiği aydır."(el-Bakara, 185.) 5- Kurtubî, Ebu Abdillah, el-Câmi' li Ahkâmi'l-Kur'ân, Beyrut, ts., II, 199. 6- Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Usûlü, Ankara 1983, s.42. 7- Cerrahoğlu, İsmail, age., s. 42. 8- Bakara, 2. 9- Târık, 13. 10- Âl-i İmrân, 103. 11- Yûnus, 57. 12- Hallâf, Abdulvehhâb, İlm-i Usûli'l-Fıkh, İstanbul 1984, s.21-22; Zeydan, Abdulkerim, el- Vecîz fî Usûli'l-Fıkh, İstanbul 1979, s.124. 13- Karaçam, İsmail, Kur'ân-ı Kerîm'in Faziletleri ve Okunma Kaideleri, İstanbul 1984, s. 75. 14- İbn Hişam, es-Sîratü'n-Nebeviyye, 2. Baskı, yy., 1955, I, 293-294; Suruç, Salih, Kainatın Efendisi Peygamberimizin Hayatı, 4. Baskı, İstanbul 1991, I, 279-281. 15- İsrâ, 9-10. 16- Tirmizî, " Fedâilü'l-Kur'ân", 16; Dârimî, "Fedâilü'l- Kur'ân",1. 17- Sâd, 29. 18- Muvattâ, "Kur'ân", 4. 19- Aydemir, Abdullah, Kur'ân'ın Faziletleri, İzmir 1982, s. 62. 20- Tirmizî, "Tefsir", 56. 21- Hûd 11/112. Ayrıca, Şûrâ 42/15. 22- Buhari, Fedâilü'l-Kur'ân", 21; Tirmizî, "Fedâilü'l-Kur'ân", 15; İbn Mâce, "Mukaddime", 16. 23- İbn Mâce, "Mukaddime", 16. 24- Buhari, "Tefsir", 263; Müslim, "Misafirîn", 240-242; Tirmi zî, " Kıraat", 3; Ebu Davud, "Salât", 343. 25- Çakan, İ. Lütfi, "Siyasetli, İnayetli Muhammed" (Hz. Peygamber'in İnsanları Değerlendirmesi) Diyanet İlmî Dergi, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s) Özel Sayı, Ankara, 2000, s. 76. 26- İbn Mâce, "Mukaddime", 16. 27- İbn Mâce, " Edeb", 53. 28- Ebu Davud, "Salât", 343. 29- Cin, 1. 30- Tirmizî, "Fedâilü'l-Kur'ân", 14; Dârimî, "Fedâilü'l-Kur'ân",1. 31- Dârimî, "Fedâilü'l-Kur'ân", 1. 32- Ebu Davud, "Salât", 343; Tirmizî, "Fedâilü'l-Kur'ân",13; İbn Mâce, "Edeb", 52; Dârimî, "Fedâilü'l-Kur'ân", 11. 33- Müslim, "Müsafirîn", 244; Dârimî, "Fedâilü'l-Kur'ân", 11.


Ben Oruçluyum Diyebilmek

Mü'minler için büyük önem taşıyan ayların başında, şüphesiz Ramazan ayı gelmektedir. Bu mübarek ayın rahmet, bereket, mağfiret ve duygu dolu gölgesi üzerimize düşmüş durumda. Sahurları, iftar sofraları, teravihleri yanında diğer sosyal ve kültürel etkinlikleriyle Ramazan ayının İslâm âleminde ayrı bir yeri vardır. Elbette ki, bu etkinliklerin sergilendiği ortamda tutulan orucun daha farklı bir yeri vardır. Oruç Farsça'daki "rûze" kelimesinin Türkçeleşmiş şeklidir. Arapça'sı" Savm" ve "Sıyâm" dır. Savm kelimesi Arapça'da " bir şeyden uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak, engellemek"(1) anlamında kullanılır. Terim olarak ise oruç; Dinen yükümlü kabul edilen bir şahsın, Allah'a ibadet niyetiyle, tan yerinin ağarmasıyla başlayan zamandan (imsak vaktinden) güneş batıncaya (iftar vaktine) kadar yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durması şeklinde tanımlanmaktadır.(2) Her ibadette olduğu gibi şüphesiz oruç ibadetinin de sahih olabilmesi için birtakım kurallara uymak gerekir. Biz bu kuralların detay ve tahliline girmeksizin oruç ibadetinin manevî boyutunu ele alarak bu boyutun gerek ferdî gerekse toplumsal hayatımızda sağladığı pratik faydalara temas etmeye çalışacağız. Şunu öncelikle ifade edelim ki, oruç sadece İslâm dininde değil tarihsel süreç içerisinde yer alan diğer vahiy orijinli dinlerde de farz kılınmış bir ibadet şeklidir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: "Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, kendinizi korumanız için size de farz kılındı."(3) âyeti, orucun geçmiş milletlere de farz kılındığını dile getirmektedir. Vahiy orijinli dinlerde Allah'ın birliği (tevhid) ilkesi ile nitelik ve niceliği değişse de namaz, oruç, zekat ve hac gibi ibadetlerin yapılması insanlara daima emredilmiştir.Söz konusu ibadetlerdeki tarihsel süreklilik, bize bu ibadetlerin önemini vurgulamaktadır. İlahî dinler bir tarafa bazı batıl dinlerde de oruç tutulması benimsenmiştir. Örneğin Sabiiler (yıldızlara tapan batıl din mensupları), 46 gün oruç tutarlardı. 8 Mart günü başlamak üzere ilk oruçları 30 gün, 21 Aralık'ta başlayan oruçları 9 gün ve 9 Şubat'tan başlamak üzere 7 günlük oruç olmak üzere toplam 46 gün oruç tuttukları ifade edilmiştir.(4) Allah'ın emir ve yasakları elbetteki kulların iyiliği içindir. İslâm bilginleri, bütün hükümlerin insanların yararlarını gerçekleştirme amacına yönelik olduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Allah'ın yapılmasını istediği şeylerde kullar için çok büyük faydalar, yasakladığı şeylerde ise büyük zararlar bulunduğu bir gerçektir. Örneğin çağımızın en büyük ahlâkî problemlerinden biri olan fuhuşta, içki içmede, hırsızlıkta, insanların canına kıymada zararın olmadığını hangi aklı selim iddia edebilir ? Bunların terkinde de gerek fert gerekse toplumsal bazda inkarı mümkün olmayacak derecede faydalar olduğu izahtan vârestedir. Gerçek şu ki, Kur'an-ı Kerim'de, İlahî iradenin istediği şekilde düşünen orijinalitesi bozulmamış akla aykırı hiçbir emir ve yasak bulunmamaktadır. Kur'an'ın evrensel ve çağlar üstü boyut ve nitelikte ilke ve mesajlar içerir. Böyle olunca da genelde verileri çağlarla sınırlı olan aklın, bu mesaj ve ilkelerin hikmetlerinin tespiti güçleşmekte hatta çoğu zaman bu tespit sınırlı kalmaktadır. Hemen şuna işaret edelim ki, söz konusu durumun, Kur'an'ın anlaşılmazlığı ya da kapalılığı şeklinde yorumlanması isabetli ve gerçekçi bir yaklaşım değildir. Bu durumun, Kur'an üzerinde düşünenlere, düşünme dinamizmi ve esnekliği sağlaması açısından değerlendirilmesinin daha isabetli olacağı kanaatindeyiz. İslâmi öğretinin kendilerine yüklediği misyon gereği İslâm âlimleri, çeşitli ibadetlerin yarar ve hikmetleri konusunda öteden beri kafa yormuş, bunların kişisel pratik yararlarından çok, insan nefsinin arındırılması ve yükseltilmesi yolunda fonksiyonel hale getirilmesine çalışmışlardır. Bu bağlamda kulların yapmakla yükümlü tutulduğu ibadetlerin sağladığı bazı faydalar ya da hikmetler tespit edilebildiği gibi, bu faydaların veya gerçekleştirilmek istenen amaçların tamamının tespit edilemediği de bir hakikattir. Ancak aylar, yıllar hatta çağlar, bu fayda ve hikmetleri adeta bir mübelliğ gibi düşünce ve ilim adamlarının diliyle insanlara haykırmaktadır. İbadetlerin sağladığı faydalar sadece İslâm bilginleri tarafından değil zaman zaman değişik vesilelerle bizim dışımızdaki düşünce ve ilim adamlarınca da ifade edilmiştir.(5) İslâm dini, ferdin toplum içinde uyumlu, güvenilir ve hoşgörülü olmasını sağlamaya yönelik düzenlemeler getirdiği gibi onun yaratıcı ile olan bağlantısını daha derinden hissetmesine, devam ettirmesine ve geliştirmesine hizmet edecek düzenlemeler de getirmiştir. Bu düzenlemelerin bir parçasını da ibadetler teşkil etmektedir. Kanaatimizce oruç ibadeti de bunların başında gelir. Çünkü oruç tamamen duygu yüklü, kul-Yaratıcı arasındaki sevgi ve saygının doruğa ulaştığı bir ibadettir. Kul, oruçta Rabbi ile başbaşadır. Nitekim oruç ibadetinin en büyük özelliği, namaz ve hac ibadetlerinde olduğu gibi lisanla ya da herhangi bir hareketle dışa yansıyan formel bir yapısının olmamasıdır. Bu yönüyle oruç, öznel ya da başka bir ifadeyle kalbî bir ibadettir. Bu nedenle Yüce Allah bir hadisi kudsîde "...İnsanoğlunun oruç dışında yaptığı herşey kendisi içindir. Oruç ise benim içindir ve onun mükafaatını ben vereceğim."(6) buyurarak orucun bu özelliğine işaret etmiştir. Bu yönüyle oruç, riyanın en az karıştığı bir ibadet görünümündedir. Bilindiği gibi riya (gösteriş) İslâm'ın hiç tasvip etmediği bir hastalıktır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de kendisinden en çok bahsedilen ve yerine getirenlerin övüldüğü namaz ibadeti, gösteriş karıştırılması durumunda yergi aracı olmuştur. "Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yapanlardır, hayra da engel olurlar."(7) âyetleri bu gerçeği dile getirmektedir. Namazın bu âyette bir örnekleme olduğunu düşünüyoruz. Buna göre salt Allah rızası için yapılmayan, başkalarına yaranmak veya gösteriş amacıyla ifa edilen bütün ibadetlerin aynı eksende değerlendirilmesi gerekir. Tutacağımız oruçlara bu noktada dikkat etmek durumundayız. Kim için, hangi amaçla oruç tuttuğumuzun bilincinde olmalıyız. İbadetimizin orijininde, "Allah rızası mı yoksa başka rızalar mı var ?"(8) sorusunu kendi kendimize sormalıyız. Eğer orucumuz Allah için ise, müjdeyi, " Kim iman ederek ve sevabını Allah'tan umarak ramazan orucunu tutarsa önceki günahları affedilir."(8) ifadeleriyle Sevgili Peygamberimiz veriyor. Bu müjdeye ulaşma gayreti temel amacımız olmalıdır. Oruç, nefsin isteklerine iradi olarak uzak durma olması yönüyle bir irade eğitimine, açlık ve susuzluğun verdiği sıkıntıya dayanma yönüyle de sabır eğitimine dönüşmektedir. Kişinin yaşam sürecinde başarılı bir periyoda sahip olabilmesi şüphesiz irade eğitiminden geçmektedir. İradesi zayıf insanlar hayatta başarılı olamadığı gibi, uhrevî açıdan da sonları iyi değildir. Çünkü ibadetler, hemen hemen bütünüyle iradesi güçlü insanların ifa edebileceği bir konum ve nitelik arz etmektedir. Bu noktada oruç, nefsin isteklerinin kontrol altına alınmasında, ruhun arındırılıp ( psikolojik temizlik) yüceltilmesinde etkili olmaktadır. Nitekim orucun değişik biçimlerde de olsa hemen bütün din ve kültürlerde riyazet ve mücahede yolu olarak benimsenmiş olması, orucun bu yönüne işaret edecek yeterlilikte bir argüman olsa gerek. Toplumsal hayatta huzursuzluklara neden olan taşkınlıkların, büyük ölçüde insanın hayvanî yönünü tatmin eden maddî zevklere düşkünlüklerden kaynaklandığı görülür. Maddî zevk deyince de akla, genelde yeme, içme ve şehevî duygular gibi zevkler gelmektedir. İşte oruç, bu bağlamda insanı maddî zevk ve şehvetler peşinde koşmaktan alıkoyan bir ilaç niteliğindedir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), "Oruç bir kalkandır. Sizden biriniz oruçlu olduğu bir günde kötü söz söylemesin, kavga etmesin. O'na birisi sataşır veya küfrederse, "Ben oruçluyum" desin. .."(9) buyurmaktadır. Bu hadisin de dile getirdiği gibi oruç, bilenler için gerçekten bir kalkandır. Şuurlu ve şartları özümsenerek tutulan oruç, kişiyi kötülüklere karşı korur. Toplumsal barışın ve birlikteliğin sağlanmasında da oruç etkin rol oynamaktadır. Çünkü oruçlu kavgalara, kötü sözlere açık değildir. Onun sadece midesi değil aynı zamanda dili, eli, gönlü bütün uzuvları dünyada bu tür çirkinliklere karşı iftarı olmayan bir oruçtadır. Evet kısa vadede onun dilinin, iftarı güzel sözdür, gönlünün iftarı güzel duygulardır, elinin iftarı, hayır işlerde kullanmaktır, gözünün iftarı güzelliklere bakarak Yüce Rabbi'nin kudret ve kuvvetini anlamaktır. Aklın iftarı, millet ve insanlığa huzur verecek bilgi ve düşünceler üretmektir. Uzun vadede ise bu uzuvların iftarı, Yüce Rabbi'nin müjdesine erdiği andadır. İnancımıza göre asıl müjde ve iftar da bu olsa gerek. Orucun bu boyutu asla göz ardı edilmemelidir. İnsanların birbirleriyle iyi geçinme yerine birbirini yeme yarışında olduğu günümüzde, bu tür moral değerlerin ve yönlendirmelerin sağlayacağı faydalar yabana atılamayacak kadar önemlidir. Nice masum hayatların sönmesinin, kanların akıtılmasının, aile ve dostlukların yıkılmasının temelinde, hiçbir değeri olmayan söz ve kavgaların olduğunu görmekteyiz. Bu tür olayların, gerek fert ve gerekse toplumsal boyutta tamiri imkansız yaralar ortaya çıkardığı da bir gerçektir. İşte dar anlamda oruçlu geniş anlamda ise müslüman, kavga ve anlamsız sözlere kapalıdır, diğer bir ifadeyle o, Allah'ın rızası olmayan her türlü eyleme karşı iftarı olmayan bir oruçtadır. Onun kapısı adeta iftar sofrası gibi hep güzelliklere açılır. Maddî ve manevî yönden aç, susuz insanlar onda hayat bulur. O sofrada nasıl gayr-i meşrû yiyecek ve içeceklere yer yoksa, onun makroplanda dünyasında da, mikroplanda gönlünde de meşrû olmayan davranış ve eylemlere geçit yoktur. Ramazan ayı, diğer bir ifadeyle oruç ayı, kötülüklerin asgari seviyeye düştüğü bir aydır. Yayınlanan istatistiklere baktığımızda kazaların, cinayetlerin, bu ayda azaldığını görmekteyiz. Bu noktada Resûlullah (s.a.s) 'in "Ramazan geldiğinde cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır. Şeytanlar da zincire vurulur."(10) sözünün ne derece anlam yüklü olduğu ortaya çıkacaktır. Ancak bizler, açılan cennet kapılarını kapatır, kapatılan cehennem kapılarını açar ve zincire vurulan şeytanların bağını çözersek, doğal olarak bu rahmet ayından gerektiği şekilde fert ve toplum olarak fayda elde edemeyiz. Kanaatimize göre, "Cennet kapılarının açılması", bu ayda insanın cennete girmesinde etkin olan ibadetlere fazlaca imkan verilmesi gerçeğini ifade etmektedir. Nitekim orucun yanında İslâm'ın diğer temel şartlarından olan namaz, zekat gibi ibadetler de bu ayda yoğunluk kazanmaktadır. Bunun yanında verilen sadakalar, yardımlaşmalar, ziyaretler ile kötü alışkanlıkların, kavgaların ve çirkin sözlerin terkedilmesi, hep cennetin kapısını aralayan türden ibadetler değil midir? Cennetin kapılarını, güzellik, iyilik anahtarları açmaz mı? Kavgaya, çirkinliğe, yalana, sahtekârlığa, Allah'a isyana karşı oruçlu insan, güzellikler bahçesi cennetin konuğu değil midir? "Cehennem kapılarının kapanması" da, Ramazan ayında kötülüklerin azalması ve insanların, cehenneme girmeye neden olacak türden günahlardan kaçınmaları anlamında olsa gerek. Bu bağlamda düşündüğümüzde, "Şeytanların zincire vuruluşu" da kişilerin nefislerini kontrol altına almaları ve onun kötü arzularına alet olmamaları şeklinde yorumlanabilir. Yani bir anlamda kişilerin nefisleri dizginlenmiştir ve şehevî duygulara hakim olunmuştur. Hadisin genel manasına baktığımızda cennet kapılarının açılması, cehennem kapılarının kapanması ve şeytanların zincire vuruluşunda, kulların iradelerinin etkin olduğunu görürüz. Eğer kul kötülükleri tercih ederse, cehennem kapılarını açmış, cennet kapılarını kapamış ve şeytanları zincirden kurtarmış olacaktır. Artık onun Ramazan ayında yaşaması veya oruç tutmuş olması bir anlam ifade etmez. Çünkü Peygamber efendimiz, "Oruçlu kimse, yalan sözü ve yalanla amel etmeyi terketmezse, onun yemesini içmesini terketmesine, Allah'ın ihtiyacı yoktur."(11) buyurmaktadır. Kişi tuttuğu oruçla kötülükleri terketmeyi hedeflemelidir. O, karşılaştığı bütün kötülüklere karşı, "Ben oruçluyum, bana cennet kapıları açıldı, cehennem kapıları kapatıldı, şeytanları zincire vurdum." deme güzelliğini ve metanetini göstermelidir. Oruç, aynı zamanda sabır ibadetidir. Zorluklara, güçlüklere şehevi baskılara karşı sabredemeyen kişiler böyle bir ibadeti yapmakta zorlanır ya da hiç yapmaz. Bu sabrı gösterenlerin mükâfatı hem bu dünyada hem de âhirette elbette büyüktür. Nitekim Peygamber (s.a.s.), "Bir kimse Allah yolunda bir gün oruç tutarsa, Allah bu tutulan oruç sebebiyle o kimsenin yüzünü cehennem ateşinden yetmiş sene sürecek mesafelik yere uzaklaştırır."(12) sözüyle bu sabrın mükâfatını en güzel şekilde dile getirmektedir. Ayrıca "...Oruçlu için birisi iftar ettiği vakit, diğeri de Rabbi ile karşılaştığı vakit olmak üzere iki sevinç anı vardır."(13) hadisi de bu gerçeği ifade etmektedir. Hadisin dar manasına göre, oruçlu kişi gün boyunca suyun, ekmeğin ve yemeklerin özlemini çekmektedir. İftar ile bu özlem sona ermektedir. Oruçlu kimse, ibadetinin makbul olabilmesi için gün boyunca bazı yasaklardan kaçınmak zorundadır. Bu yasaklardan kaçınıldığı takdirde kişi, iftarı özlemle ve sevinçle bekleyebilir. Aksi takdirde iftarın onun için bir anlamı yoktur. İşte hadisi daha geniş bir açıdan değerlendirdiğimizde, görürüz ki, Yüce Allah, dünyada dinen sorumluluğa ehil insanlara bazı şeyleri yasaklamış, bazı şeyleri mübah kılmıştır. Emir ve yasaklara uyulması durumunda, iftar sofrası misali ahirette bir mükafaat sofrası (cennet nimetleri) kurulmuştur. İşte bu sofranın davetlileri, dünyada Allah'ın emir ve yasaklarına uyma sabır ve başarısını gösteren kimselerdir. Ne mutlu böyle kimselere!.. Fakat bu sabrı gösteremeyip,dünyanın aldatıcı lezzetlerine dalıp niçin yaratıldığını unutan, şehvetini ya da nefsini putlaştıran, Allah'ın hükümlerini çiğneyen, onlara aldırış etmeyen kimselerin, o sofranın davetlileri olmaları mümkün değildir. Zaten bu tavrı sergileyen insanların böyle bir sofraya davet edilme beklentisi de bu dünyada yoktur. Şu kadar var ki, insanın, en ince detayına kadar iyi ve kötü adına yaptıklarından sorgulanacağı, eşinden, dostundan, yakınlarından kaçacağı o büyük günde, bu sofraya davet edilme herkesin beklentisi olacaktır. Ancak o davetiye burada kazanılır, burada kaybedilir. O davetiye, şerlere, şeytanlara, kötülüklere karşı "Ben Oruçluyum" deme metanetini gösteren bahtiyarlara vadedilmiştir. Bu sabır ve metanet de, Allah'a ve Peygamberi Hz. Muhammed'e âşık insanların sergileyeceği bir tavırdır. Yüce Rabbimiz, bizi o seçkin davetlilerden eylesin...

FERT VE TOPLUMSAL HAYATA KATKILARI AÇISINDAN ORUÇ
İslâmî bir terim olarak oruç, "Fecr-i sadığın doğuşundan güneş batana kadar, başka bir deyişle imsaktan iftara kadar kişinin kendini bir amaç uğruna ve bilinçli olarak yemekten, içmekten ve cinsel ilişkiden alıkoyması" anlamında kullanılmaktadır. Tanımından da anlaşılacağı üzere imsak vaktinden iftar vaktine kadar yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durmanın bir amacı olmalı ve bu iş bilinçli olarak yapılmalıdır. Kısaca "niyet" diye tabir ettiğimiz bu bilinçli olma hali bulunmadığı zaman oruçtan hedeflenen amaç gerçekleşmemiş olur. Oruç, Allah rızası için tutulur. Buna göre doktor tavsiyesiyle ya da başka bir sebeple, perhiz, rejim, zindelik gibi amaçlarla yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak duranlar, bu pratiğe bağlı maddi yararlardan faydalanabilirlerse de ibadet etmiş olmazlar. Buna karşılık müslüman yeme, içme gibi tabii şeyleri, ilâhî bir emanet olan hayatın sürdürülmesi, sağlığın korunması ve dolayısıyla yüce yaratıcının hoşnutluğunu kazanmak amacıyla yaparsa bu bir ibadet olur. Müslüman, dinin emir ve yasaklarına, sadece Allah emrettiği ya da yasakladığı için uyar. Bir müslüman için oruç tutmanın yegâne sebebi dinin bu husustaki emrini yerine getirmektir. Yerine getirilen emir ve yasakların, hikmetlerini tespit her zaman mümkün olmayabilir. Bununla birlikte bu hükümlerin hikmetlerinin tespit edilememesi, o ibadetlerin terkini gerektirmez. Şu kadar var ki, yapılan ibadetlerin hikmetlerinin tespit edilmesi, kişilerin o ibadetlerin aşk ve şevkle ifa etmelerinde önemli bir etkendir. Ayrıca ibadetlerin Allah rızası için yapılması gerektiği ilkesinden, ibadetlerde hiçbir yarar ve hikmetin olmadığı anlamı çıkarılmamalıdır. Gerçek şu ki, Allah'ın emir ve yasakları kulların iyiliği içindir. Yasaklanan şeylerde büyük zararlar, yapılması istenilen şeylerde de fert ve toplumsal bazda sayılamayacak kadar yararlar bulunmaktadır. Tarihi süreç içinde nice islam bilgini, orucun hikmetleri konusunda kafa yormuş ve bazı tespitlerde bulunmuşlardır. Biz bu hikmetlerin daha çok fert ve topluma yansıyan bazı pratik faydaları üzerinde durmak istiyoruz. Oruç, fertlerin ahlâkı üzerinde derin ve devamlı tesirler bırakır; onları terbiye eder, edeplendirir, huylarını düzeltir, ahlakını güzelleştirir, iradesine hakim olmasını, nefsine galip gelmesini sağlar. Nasıl ki, budanan bir ağaç, daha gür yaprak ve daha çok meyva veriyorsa, nefsanî arzu ve isteklerini ve şehevî duygularını âdetâ budayan oruçlu da, verimli bir insan haline gelir. Nitekim Hz. Peygamber'in "Oruç bir kalkandır; sakın oruçluyken, cahillik edip kötü söz söylemeyin. Birisi size sataşırsa ben oruçluyum, ben oruçluyum desin" buyruğu bu hususu en güzel şekilde ifade etmektedir. Ayrıca oruçlu kimse, oruç sebebiyle ruhunu temizler, kendini günahlardan arındırır, insandaki hayır duygularıyla şer duyguları birbirleriyle daima çarpışma halindedir. Beden güçlenip ruha hakim olunca, süfli arzular ve kötü duygular galip duruma geçer. Ruh kuvvetlenip hakim konuma gelince de ulvi arzu ve istekler galip hale gelecektir. Maddi gıdalar bedeni ve nefsi besleyip güçlenmesini sağladığı gibi; namaz, zekât, Kur'an okuma ve oruç gibi ibadet ve taatlar da ruhu besleyip güçlen-mesini temin eder. Zira ibadet bir anlamda ruhun gıdasıdır. Bir müslüman Ramazan ayında bir yandan mutad ibadetlerini aksatmadan ifa eder, bir yandan da buna ilave olarak zikir ve Kur'an tilaveti gibi nafile ibadetler yapar, zekât, fıtra ve sadaka verir. İtikafa çekilerek geçici bir süre için dünyadan el etek çeker. Bu tür ibadetlerle ruhunu besler ve kuvvetlendirir. Oruçla insan cismaniyetten uzaklaşıp daha fazla ruhaniyet kazanır, maddi alemden sıyrılıp melekût alemine yaklaşır. Af ve mağfiret ayı Ramazanda insan ruhen arınıp günahlardan temizlenerek adeta melekleşir. Oruç, nefsin arzu ve isteklerinden iradi olarak uzak durma olması yönüyle bir irade eğitimine, açlık ve susuzluk nedeniyle ortaya çıkan sıkıntılara dayanma cihetiyle de adeta bir sabır eğitimine dönüşmektedir. Kişinin sosyal hayatta başarı grafiğini yüksek tutmasında irade hakimiyetinin önemi büyüktür. Özellikle bir takım kötü alışkanlıklara mübtela olan kimselerin belirli bir süre alışkanlıklarını terketmesinde orucun rolünü inkar etmek mümkün değildir. Alışkanlıklardan uzak durabilmek, büyük bir sabır gerektirir. Bilindiği gibi, oruç kamerî takvime göre tutulur. Bu yüzden, Ramazan ayı, sırayla senenin bütün mevsimlerine, sonbahar, kış, ilkbahar ve yaza gelir. Böylece mü'min, boğucu sıcaklarda olduğu gibi, sert soğuklarda da mahrumiyetlere alışır. Oruçlu iken uzun müddet alışkanlıklarını terkedebilmeyi başaran kimse, hayatta bir çok üzücü olay karşısında sabırlı olma alışkanlığını kazanmış olur. Bu itibarla sabırlı bireylerden oluşan toplumlarda müessif olaylara pek rastlanmaz. Hz. Peygamber, "Oruç sabrın yarısıdır" buyurarak orucun sabır boyutuna işaret etmektedir. İnsanın hayvanî yönünü tatmin eden maddi zevklere olan düşkünlüğünün, toplumsal hayatta huzursuzluklara yol açan aşırılık ve taşkınlıklara büyük ölçüde kaynaklık ettiği bir gerçektir. Maddi zevk denilince de yeme, içme ve cinsel birleşme gibi zevkler anlaşılır. İnsanı şehvet ve maddi zevkler peşinde koşturan ve böylece Allah'ın haklarına riayet edemediği için kendisine, insanların haklarına riayet edemediği için de onlara zulmetmesine neden olan nefs-i emmareyi teskin etmenin ilacı ve aşırılık ve taşkınlıkları törpülemenin çaresi oruçtur. İnsan sosyal bir varlıktır. Bu sebeple varlığını ancak toplum içerisinde sürdürebilir. İnsan bir taraftan beslenmek ve korunmak için gerekli olan şeyleri temin etmek, bir yandan da hayatiyetini sürdürebilmek için canını ve elinde bulunan şeyleri muhafaza etmek zorundadır. Bu zaruretler de ancak bir toplum içerisinde ve dayanışma sayesinde karşılanabilir. Dolayısıyla insanın var oluşu toplumun varlığına bağlıdır. Toplum, insanların yalnız belli mekanda bir arada yaşamaları değil, aynı zamanda bir düzen içerisinde yaşamalarıdır. İslam, müminler arasında dayanışmanın oluşmasına ve sürdürülmesine büyük önem vermiş, dayanışmayı sağlayacak ilkeler, vasıtalar ve müesseseler koymuştur. Dağdaki çobandan devlet başkanına varıncaya kadar herkesi aynı safta omuz omuza bir araya toplayan namaz; konuyu daha da ileri götürüp aynı statüde olmaktan öte, aynı giyiniş tarzıyla da her kademeden insanı aynı duygularla bir araya toplayan hac; açlığın, yokluğun, yoksulluğun ve fakirliğin ne demek olduğunu fiilen tattıran oruç ve bütünüyle zekât, birer ibadet olmaları yanında, oluşturdukları cemaat ruhuyla, sosyal dengenin, sosyal dayanışmanın ve sosyal güvenliğin oluşmasında küçümsenemeyecek etkileri olan ibadetlerdir. Görüldüğü üzere bütün ibadetlerin bir de dünyaya bakan yönleri vardır ve sosyal içerikli ibadetlerdir. İslam, inananların birbirinin kardeşi olduğunu ilan etmiştir. Kur'an'da İslam'a karşı oluşturulan grupların da birbirinin kardeşi olduğu belirtilmiş, Hz. Peygamber de müslümanları din kardeşliğine bağlı kalmaya çağırmıştır. Hadislerde geçen "din kardeşi, din ve dünya kardeşi" tabirleri bu hususun önemini ifade etmektedir. Kardeşin kardeşe el uzatması, yardımda bulunması, derdiyle dertlenmesi kardeşliğin gereğidir. Kur'an'da müminler arasındaki kardeşliğin onlara bir nimet olarak ihsan edildiği belirtilerek şöyle buyurulmaktadır: "Hepiniz toptan Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız, birbirinizden kopmayınız ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı. Böylece O'nun nimeti sayesinde kardeşler oluverdiniz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de oradan sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız" Allah, müminlerin birbirlerinin kardeşi olduğunu bildirdikten sonra takva sahibi kimseler (Allah'a karşı gelmekten sakınan) olmalarını istemektedir. Çünkü insanlar arasında iyi ilişki kurma, karşılıklı sevgi ve hoşgörülü olmanın yegâne yolu takvâdır. Ayrıca Allah'ın merhametine erişmenin yolu da takvadan geçmektedir. Esasen oruçtan hedeflenen de takvadan başkası değildir. Hz. Peygamber, "Kim kardeşinin ihtiyacıyla meşgulse, Allah da onun ihtiyacıyla meşguldür", "Kul kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah da onun yardımındadır" buyurarak sosyal dayanışmanın sağlanmasında kardeşlik duygusunun önemine işaret etmektedir. Ayrıca, "Biriniz kardeşinin alışverişine arttırıcı olarak müdahale etmesin" (Mesela bk. Buhari, "Şurut", 8), "Kişi kardeşinin satışına kendininkini satmak için müdahale etmesin", "Biriniz kardeşinin istediği kıza talip olmasın" (Mesela bk. Nesai, "Nikah", 20) şeklindeki söyleriyle sosyal dayanışmayı engelleyici davranışlardan uzak durulmasını istemiştir. İnsanlar "hakir" ve "atılıp dökülen bir sudan "topraktan", "çamurdan" yaratılmışlardır. Kur'an'da bu şekilde insanın aslının sık sık zikredilmesinde, menşei itibariyle bir oluşlarını hatırlatma yanında, asıllarının bayağılığını düşünmek suretiyle ilahlaşmaya kalkışmalarının, zulme sapmalarının ve zorbalığa yönelmelerinin yersiz ve yakışıksız olduğuna da işaret olmalıdır. Çünkü bütün insanlar bir erkek ve dişiden yani Adem ile Havva'dan yaratılmışlardır. Adem ise topraktandır. O halde aralarındaki üstünlük yaratılışla değil, takvadadır. Takva ise ihtiyaç içerisinde kıvranan kardeşlerine yardım elini uzatmayı, komşusu aç iken uyumamayı, onları da düşünerek çorbanın suyunu, çok koymayı gerektirir. Materyalist ekonomik bakış açılarının aksine İslam, insanın hem doğayla hem de insanla uyumlu olması gereği üzerinde durur. Tabiatla uyumlu olan insan onu gözünde olduğundan fazla büyütüp ilahlaştırmadığı gibi kendisi de tabiata karşı ilah kesilerek onda sınırsız tasarruf sevdasına kapılmaz, onun kendisine bir emanet olarak verildiğini ve sahibine teslim edilmesi gerektiğini öğrenir. Hemcinsiyle uyumlu olan insan, diğer insanların da hangi ırktan olursa olsunlar, kendisi gibi Allah'ın kulu olduklarını, herkesin diğerlerine karşı bir takım hak ve yükümlülükler taşıdığını, başka insanların da kendisiyle aynı fonksiyonu paylaştıklarını, aynı yolun yolcusu olduklarını, varlığa sahip bulunanların, buna hiçbir zaman kendi yetenekleriyle, ya da hak ettikleri için sahip olmadıklarını, kısaca bütün insanların insan olarak eşit olduklarını öğrenir. Böylece hemcinsine kardeş nazarıyla bakarak, ona karşı ezici, zalim ve hileci bir tutum içerisine girmez; aksine ona arka çıkar. Çünkü o kardeşidir. Onu aç-susuz, sersefil bir vaziyette ve çaresiz bir halde bırakmaz. Çünkü sonuçta bilir ki, o da Allah'ın kuludur. Bu güzel duygu ve düşüncelerin oluşmasında diğer ibadetlerin yanı sıra oruç ibadetinin fonksiyonu büyük olmalıdır. Oruç sayesinde yokluğun ve yoksulluğun ne demek olduğunu öğrenen zengin ve varlıklı kimseler, fakir ve fukaranın ihtiyaçlarını karşılamak üzere harekete geçecekler; böylece zengin ile fakir arasında oluşabilecek kin, nefret ve hased gibi kötü duygular yerini sevgiye bırakarak yardımlaşmanın ve sosyal dayanışmanın zirveye ulaştığı sağlıklı bir toplum inşa edilecektir. İnsanların birbirlerinin yardımına koşmalarına, birbirlerini sevmelerine engel olan unsurların başında insanları kardeş değil de rakip olarak görmek, bu yüzden bencilleşmek, hasetlik, cimrilik ve ihtiras gibi duygulardır. İnsan mala karşı çok sıkı elli yaratılmıştır, bencil ve haristir. Bu duygudan ancak sürekli namaz kılanlar, mallarından yoksul ve yoksun için belirli hak olduğunu bilenler, din gününü doğrulayanlar ve Rablerinin azabına karşı sürekli korku duyanlar sıyrılabilir. Çünkü insan mal sevgisinde çok katıdır. O kadar ki, "şayet iki vadi dolusu altını olsa, üçüncüyü ister; insanoğlunun karnını topraktan başkası doyurmaz." İmtihan kastıyla Rabbi onun rızkını genişletse, bunun ondan kendisine bir ikram olduğunu zanneder ama ne zaman da yine imtihan kastıyla rızkını kıssa, hemen Rabbim bana ihanette bulundu der. Kendisine Allah tarafından bir rahmet tattırılıp, sonra da bu elinden alınırsa, ümitsiz ve nankör olur, sıkıntılı bir hayattan sonra kendisine bir nimet tattırılacak olursa, kötülükler benden gitti, der. Çünkü o çok şımarıktır, gururludur. İnsanın mayasında o kadar cimrilik vardır ki, eğer Rabbinin rahmet hazinelerine bile sahip olsa, harcama endişesiyle elini sıkar, vermez. Ama gerçekte mal bir imtihan konusudur. Öyleyse Allah'tan korkarak onu O'nun istediği gibi harcamak gerekir. Çünkü kurtuluşa erecek olanlar, işte bu cimri tutumundan korunabilenlerdir. Sosyal dayanışma için bu hastalık önemli bir engeldir. İşte bu engeli, insanın servet karşısındaki tutumu etkiler. Onun için insanlardan harcamaları istenirken, kendilerine yukarıdaki ayette olduğu gibi mala göre konumları hatırlatılır. Ayrıca "Onlar bizim kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler" denir. Kur'an'da Karun kıssası anlatılırken bize farklı duyguya sahip iki insan tipinden bahsedilir. Birisi, servet ve ona sahip olanlar karşısında ezilen ve küçülenler, diğeri, bilgileri sayesinde onur ve izzetlerini koruyup servetten çok daha değerli şeyler olduğunu hatırlayanlar. (Bkz. Kasas, 28/76-82). İşte Kur'an'ın bu öğretisiyle yetişen bir Müslüman için, artık servetinden koparıp verdiği, ciğerinden kopmuş olmayacak, tersine kendisinin yaralı organı sayılan muhtaca merhem sürmesi gibi görülecektir. Cimrilik insanın hamurunda vardır ve tedavi edilmesi gerekir. Çaresi ise rızkı taksim edenin Allah olduğuna, herkesin payına düşenden ne az ne de fazla olacağına, temelde bütün insanların insan olma bakımından eşit yaratıldığına, insanlara yardım etmenin gerçekte Allah'a yardım etmek olduğuna, yardım olarak verdiklerinin, elindekileri eksiltmeyip bilakis artırdığına içtenlikle inanmaktır. Ancak o zaman insan cimriliğin ne kadar çirkin bir şey olduğunu kavrayabilir. Bu sebepledir ki, İslam, sosyal düzeni bozucu bu kötü duygu üzerinde durmuş ve "kurtuluşa ereceklerin ancak nefsinin cimriliğinden korunanların olacağını" vurgulamıştır. Cimrilik edenler aslında Allah'ın verdiğinden cimrilik etmektedirler. Ve cimrilik ettikleri kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Sosyal dayanışmayı engellemede israfın oynadığı rol cimriliğinkinden az değildir. Çünkü israf, gösterişe, taşkınlığa, kaynakların yersiz ve sorumsuz tüketimine, bencilliğe, kin ve nefrete yol açar. Bu yüzden İslam "orta yolu" öğütleyerek her iki aşırılığı da yasaklar: "Elini boynuna bağlama (cimrilik etme), büsbütün de açma (müsrif olma). Yoksa kınanan ve hasret çeken olarak kalırsın "Rahman'ın gerçek kulları harcadıkları zaman ne israf ederler ne de kısarlar. Harcamaları bu ikisinin arasında orta (kıvamlı) bir yol olur." Böylece oruç sayesinde müslüman malını yerli yerince kullanmasını öğrenecektir. Resul-i Ekrem (s.a.s.), Mekke'den Medine'ye hicreti esnasında Kuba'ya uğramış, orada Cuma namazını kıldırmış ve bu münasebetle irad ettiği hutbede şu sözlere de yer vermişti: "...sizlerden kim bir hurma parçacığı ile de olsa kendisini ateşten kurtarabiliyorsa kurtarsın. Sadaka olarak verecek hiçbir şeyi bulunmayanlar ise, tatlılık ve iyilikle bir söz söylesinler..." Böylece Hz. Peygamber adeta sağlıklı bir toplumun inşası ile cemaat ve devlet düzeyinde varlığını sürdürebilmenin yolunun servet transferinden geçtiğini ifade etmiş olmaktadır. Sevgi ve dayanışma toplumunda, verecek bir şeyler bulunmaması halinde en azından güzel söz söylenecektir. Allah, böyle bir davranışı topluma örnek oluşturması yönüyle öncelikle elçisine uygulatıyor ve onun şahsında gösteriliyordu. Tasadduk ve infak Kuran'da çokça zikredilen bir konudur: "Sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlara.... (verdikleri) kat kat yapılır ve onlar için (ayrıca) şerefli bir mükafaat da vardır." "Ey imana ermiş olanlar! Size rızık olarak verdiğimizden infak edin" . Bu ve benzeri ayetlerin uslubundan, verenin aslında kendisine ait olan bir şeyden değil de Allah'ın malından verdiği, dolayısıyla minnet (başa kakma) hakkına sahip olmadığı gerçeğini anlamaktayız. Mecburi değil gibi görülen bu yardımlar, aslında inananları da aşarak bütün insanları kuşatır. Çünkü insanların tümü Allah'ın iyali (aile fertleri) dirler. Onlara yediren Allah'a yedirmiş, onları giydiren Allah'ı giydirmiş, hasta olmaları halinde onları ziyaret eden Allah'ı ziyaret etmiş gibidir. (Bk.Müslim, "Birr", 43). Bir ayet-i kerime'de: "Allah sizi, din konusunda sizinle savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp çıkarmayanlara iyilik etmekten ve onlara adaletli davranmaktan men etmez. Çünkü Allah adalet yapanları sever" buyurularak iyilik yapılacak kimselerin müslümanlarla sınırlı olmadığı belirtilir. Tasaddukla ilgili bazı ayet mealleri şöyledir: "Ey imana ermiş olanlar! Kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardıklarımızın iyilerinden (Allah için) verin, kendiniz (utandığınızdan ve iğrendiğinizden dolayı) göz yummadan alamayacağınız kötü şeyleri sadaka olarak vermeye kalkmayın. Bilin ki Allah zengindir, halimdir. Şeytan sizi fakirlikle korkutur...(sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan fakirler içindir ki, onlar yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. İffetli oluşları nedeniyle kendilerini tanımayan onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Hayırdan her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir. Onlar ki mallarını gece gündüz, gizli ve açık infak ederler. Artık bunların ecirleri Rableri katındadır. Onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır." Hz. Peygamber Medine döneminde, kurtuluş için herkesin sadaka vermekle mükellef olduğunu ilan ediyordu. Burada insanın aklına şöyle bir soru gelebilir: Herkes verecek o halde kim alacak? Bu sorunun cevabı şudur: Herkes kendinde olandan verecek ve herkes kendinde olmayandan alacak. Böylece sonuçta sevgi ve dayanışma toplumu inşa edilmiş olacak. Bir toplumda verecek hiçbir şeyi olmayanlar da bulunabilir. Hz. Peygamber, "Her müslümana sadaka gereklidir" buyurdu. Orada bulunanlar, "Ey Allah'ın Elçisi bulamayan ne yapsın? dediler. "El emeğiyle çalışır, hem kendisine faydası olur hem de tasaddukta bulunur" buyurdu. Bunu da bulamazsa? dediler, "O halde iyi olanı (marufu) yaşar, kötülükten uzak durur, bu da onun sadakası olur" buyurdu. "Sadaka" kavramı, kişinin kendisiyle olan dayanışmasından başlamak üzere hayatın bütün birimlerine dağılır ve İslam toplumundaki bütün kesimleri bir çok koldan birbirine bağlar. Ayrıca burada dikkatimizi çekmesi gereken ikinci bir konu da, İslam toplumunda ibadetler, inançlar, adet haline gelmiş günlük faaliyetler ve her türlü sosyal ve hukukî münasebetlerin tamamen birbirine bağlı, içiçe ve birbirini tamamlar görünümde olduğu, adeta birisinin devreden çıkartılıp tek başına değerlendirmeye ve anlamaya tabi tutulması halinde düzenin, ipi kopmuş dizi gibi dağıldığı... gerçeğidir" İşte Ramazan ayı başta zekat ve sadaka-i fıtır olmak üzere müminler arasında mali bakımdan yardımlaşmanın zirveye ulaştığı bir zaman dilimidir. İslam, her şeyden önce bir "cemaat" dinidir. Bu noktada "cemaat" terimi semantik yönünden bir anahtar kelimedir ve "toplum", "topluluk" gibi terimlerle karşılanamayacak kapsamlı bir içeriğe sahiptir. Cemaatteki bireyler Hz. Peygamber'in ifadesiyle "bir cesedin uzuvları" gibi birbirine bağlıdır. Ya da Kur'an ifadesiyle "kurşunla kaynatılmış binalar gibidirler." Bu açıdan baktığımızda İslam'ın asıl kaynağı olan Kur'an'ın başlayış tarzı oldukça dikkat çekicidir. İslam'la ilk defa muhatap olan kişinin başvuracağı temel kaynak, daha başlangıcında üç-dört cümleyle İslam'daki ulûhiyyet fikrini özetler. Ondan sonra inananların Allah'ın karşısındaki toplu ve yek vücut konumları vurgulanır: "Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz" Bu bir bakıma Allah'la olacak irtibatımızın (ibadetlerimizin) bile toplu olarak "cemaat" halinde olması gereğine işaret eder. "Cemaatla ibadet etmek için cemaatin teşekkül etmiş bulunması lazımdır. Halbuki cemaat kuru bir kalabalık demek değil, tek bir ruhla hareket edebilen düzenli ve yek vücut bir heyet demektir. Dolayısıyla cemaatin teşekkülü sosyal bir sözleşmeye bağlıdır... Cemaat ruhu öncelikle fertte oluşur. Ferdin vicdanına ne zaman kardeşlik duygusu girerse ve onu kibirden, darlıktan, bencillikten çıkararak genişletirse, o vicdan kapasitesi oranında bir cemaate namzet olur... (Çünkü) vicdan darlığı cehalet ve kibir ile içiçedir" Bu ayet-i kerime ile cemaatin önemi o denli vurgulanmaktadır ki, "namazda Fatiha'yı okurken 'bizler' anlamında çoğul ifade eden (nûn) yerine "ben" anlamını veren (elif) harfi kullanılmış olsa namaz fasit olur. Çünkü Allah fertten sadece ferdi vicdanıyla bir misak istemiyor da ictimai vicdanla bir misak istiyor." İşte Ramazan da diğer zamanlardan daha yoğun şekilde cemaatle toplu halde kılınan beş vakit namaz ve teravihle bu cemaat ruhu daha da perçinlenmektedir. Oruç, kişinin Allah'ı görürmüşcesine ibadet etme (ihsan) mertebesine ulaşmasına vesile olur. Çünkü riyanın en az karışabileceği ibadet oruçtur. Bir hadis-i şerifte ifade olunduğu üzere, orucun bu yönüne ilişkin olarak Allah şöyle buyurur: "Oruç benim içindir; onun karşılığını ben vereceğim." Oruç, hayatı disipline sokar ve oruçlu kimseye zamanın önemini tanıtır. Dolayısıyla oruç tutan kişi, zamanı en iyi şekilde değerlendirmesini öğrenir. Orucun sağlık açısından da pek çok yararları olduğu uzman hakimler tarafından ifade edilmektedir. Bir yıl boyunca çalışan vücut makinası adeta Ramazan ayında dinlenmeye ve bakıma alınmış gibi olur. Oruç, özellikle mide ve sindirim organlarının dinlenmesi için verilmiş iyi bir mola niteliğindedir. Sonuç olarak diyebiliriz ki diğer ibadetlerde olduğu gibi orucun da bir takım ferdî, ictimaî, bedenî, sıhhî ve terbiyevî faydaları vardır. Fakat farz kılınışının illeti (gerekçesi) bu faydalar değildir. Bu sebepledir ki bu faydalar bir şekilde elde edilse, artık oruç tutmaya ihtiyaç yoktur, denilemez. Çünkü iman ve ibadetlerdeki ana gaye Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaktır.

1- Buhârî, "Savm", 9; Müslim, "Sıyam", 30. 2- Uludağ, Süleyman, İslam'da Emir ve Yasakların Hikmeti, Ankara, 1992,87. 3- Hamidullah, Muhammed, İslam'a Giriş (Trc. Cemal Aydın) Ankara, 1996, 91 vd. 4- Buhari, "Savm", 2, 9; Müslim, "Sıyam",30. 5- Nefs-i Emmâre, kötülüğü emreden nefis demektir. 6-Âl-i İmrân, 103; Tevbe,11; Hucurât, 10; Haşr, 10. 7- Haşr, 11. 8- Buhârî, "Nikâh", 45; "Mezâlim", 3; Müslim, "Birr", 23, 32. 9- Buhârî, "Nikâh", 11; Tirmizi, "Menâkıb", 20. 10-Âl-i İmrân, 103, 11- Bakara, 183. 12- Tirmizi, "Hudûd", 3; Müsned, II, 9. 13-Tirmizi, "Hudûd", 3; Ebu Davud, "Edeb", 60. 14-Tirmizi, "Büyû", 57. 15- Mürselat, 20. 16- Tarık, 5-7. 17- Fatır, 11. 18- Müminun, 12-14. 19- Hucurât, 13. 20- Tirmizi, "Tefsir, 5; "Menakıb", 73; Ebu Davud, "Edeb", 11; Müsned, II, 361, 524. 21- Hucurât, 13. 22- Beşer, Faruk, İslam'da Sosyal Güvenlik, İstanbul 1988, 22-23. 23- Mearic, 90. 24- Mearic, 22-28. 25- Fecr, 20; Adiyat, 8. 26- Mesela; bkz. Buhârî, "Rikak", 10; Müslim, "Zekat", 116, 119. 27- Fecr, 15-16. 28- Hûd, 9-10. 29- İsra, 100. 30- Tegabun, 14-16. 31- Beşer, a.g.e., 25 32- Bakara, 3. 33- Nisa, 128. 34- Haşr, 9. 35- Tevbe, 76. 36- Âl-i İmrân180. 37- İsra, 28. 38- Furkân, 67. 39- Hamidullah, İslam Peygamberi, II, 176. 40- İsra, 28. 41- Hadid, 18.. 42- Bakara, 254. 43- Mümtehine, 8. 44- Bakara, 267-268. 45-Bkz. Buhârî, "Zekat", 30, "Edeb", 33; Müslim, "Zekat", 54, 55. 46- Beşer, a.g.e, 55. 47- Beşer, Faruk, İslam'da Sosyal Güvenlik, İstanbul, 1988, 11-12. 48- Saf, 14. 49- Fatiha, 3 50- Elmalılı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I, 110 (Sadeleştirerek). 51- Beşer, a.g.e., 12. 52- Elmalılı, a.g.e., I, 115. (sadeleştirerek). 53- Buhârî, "Savm", 2, 9; Müslim, "Sıyam", 30.