|
İSLÂM'DA
KADER ANLAYIŞI
İslâm
düşüncesinin temel kaynağı Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i şeriflerdir.
Hukuk ve ictimai konularda hüküm verirken genellikle başvurulan
kıyas ve icma delilleri de başvurulan temel prensilerdendir.
Bu sebeple kader meselesini incelerken İslâm alimlerinin
tek tek fikirlerinden hareketle meseleye bakmayıp; alimlerin
ayet ve hadislerden çıkardığı farklı manalardan kaynaklanan
mezhepler açısından ele alacağız. Ancak İslâm'ın umumi karakteri
ve metodu bakımından şunu söylemek lazımdır ki, dinin özellikle
inanç konuları mantıkî açıdan veya naklî delillerle ispata
çalışılır fakat bu ispatlar pozitif ilimlerin vardığı kesin
sonuçlar gibi herkesi bağlayıcı özellikte olamazlar. Allah
Kur'an-ı Kerim'de görünmeyen şeylere imanı, müttakîliğin
şartı sayarak: "O müttakîler (Allah'tan gerçek manada korkanlar)
ki, gayba (görünmeyen şeylere) iman ederler..."(1) buyurmaktadır.
Kader mevzuu da iman esaslarından birini teşkil etmektedir.
Bu sebeple bizim burada yapacağımız iş, nakli ve aklî delillerle
meseleyi akıllara yaklaştırmak, meselenin dışına çıkanların
düştüğü çıkmazı ve sebeplerini dile getirmektir. Kader,
lugatta "kadr" madde-i asliyesinden gelmekte, "ölçme, ölçerek
takdir ederek tayin etme" manalarını taşımaktadır. Kelamda
ise kader: "Olacak şeylerin zaman ve mekanını, vasıflarını
hususiyetlerini ve diğer tafsilatlarını Allah'ın ezelde
bilip takdir ve tahdit etmesidir."(2) Allah'ın ilim ve irade
sıfatına tabidir. Özellikle kader mevzuunun anlaşılamaz
nitelikte olması, zaman ve mekandan münezzeh ezeli bir varlığın
ilim ve iradesini, zaman ve mekanla kayıtlı olarak düşünebilen
akılla ihata edemeyişimizden kaynaklanmaktadır. Bu sebepledir
ki kader mevzuunda fazlaca düşünmeyi Peygamberimiz hoş karşılamamıştır.
İslâm'ın sunduğu hayat anlayışı çerçevesinde ve modern ilmin
ulaştığı en son verilerden de yararlanarak meseleye bakmamız
gerekmektedir. Bu tarz bir yaklaşımın da meseleye açıklık
getireceğine inanmaktayım. İslâm şemsiyesi altında mütaala
edilen ve kader mevzuunda şekillenmiş görüşlere sahip olan
üç ana grup (mezhep) gözümüze çarpmaktadır:
1- CEBRiYE İnsanın, hareketlerinde cebir altında olduğunu
kabul ettiklerinden, bu görüş mensuplarına Cebriye denilmiştir.
Kurucusu Cehm bin Safvan'dır. (ö - 746) Bunlara göre: Bütün
fiillerin, insanın fiillerinin hâliki Allah'tır. İnsanın
hiçbir fiilinde iradesi ve seçme hakkı yoktur. İnsanın hareketleri
cansızların hareketleri mesabesindedir. İnsanın kendi iradesiyle
bir iş yapması onun yaratıcı olmasını gerektirir. Yaratmak
ise AIlah'a mahsustur.(3) Görüldügü gibi insanlar da kendi
iradeleriyle bir şeyler yapabilir dersek, irade ve yaratma
noktasında AIlah'a ortak koşmuş oluruz diyerek insanların
iradesini inkar etmişler; bu görüşleriyle güya AIlah'ı acziyetten
tenzih ederken, iradesiz insanları bir takım vazifelerle
sorumlu tutması bakımından Allah'a zulüm isnad ettiklerinin
farkına varamamışlardır. Bu görüşlerine delil olarak gösterdikleri
ayet ve hadisler vardır, fakat bu ayet ve hadisleri yanlış
anlamışlardır. Mesela bir ayet-i kerimede kafirler hakkında:
"AIlah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir.
Gözlerinin üzerinde de perde vardır."(4) buyurulmuştur.
Onların bu ayetten anladığı mana: insanların kalplerini
AIlah mühürlediği içindir ki kafir olmaktadırlar. Halbuki
yine kendilerine delil gösterdikleri benzer bir ayette Allah:
"Hayır, Allah küfürlerinden dolayı onların kalplerini mühürlemiştir."(5)
buyurmaktadır. Demek ki ayetten kesinlikle anlaşıldığına
göre insanlar, Allah kalplerini mühürlediği için küfretmiyorlar
bilakis kafir olmayı tercih ettiklerinden Allah kalplerini
mühürlemiştir. Görüldüğü gibi kendilerine delil gösterdikleri
ayet-i kerime kendilerini tekzip etmektedir. Örnek gösterilebilecek
daha başka ayetler de mevcuttur. Ancak konunun derinliklerine
inmemiz bu makale kapsamında mümkün değildir.
2- MUTEZiLE (KADERiYE) Mutezile mezhebi kader konusunda
inkarcı olduğundan, Cebriye'nin tam aksine ilahi iradeyle
sınırsız bir insan iradesinin varlığına inanmışlar ve insanı
fiillerinin haliki (yaratıcısı) saymışlardır. Kader konusundaki
bu çarpıtıcı görüşlerinden dolayı "Kaderiye" diye de anılmışlardır.
Aşağıda izah edeceğimiz gibi AIlah her şeyi yaratandır.
Hayrı da şerri de o yaratır. İnsanlarda şerri yaratmış olmasını
AIlah'a uygun görmediklerinden, hayır da şer de işleyebilen
insanı iradi fiillerinin haliki (yaratıcısı) sayarak yaratma
açısından insanı AIlah'a eş koşmuşlardır. Halbuki AIlah
bir ayette: "Gerçekten biz her şeyi bir kaderle yaratmışızdır"(6)
buyurmaktadır. Bir başka ayette de: "Halbuki sizi de yaptıklarınızı
da Allah yaratmıştır"(7) buyurulmuştur. Görüldüğü gibi gerek
Cebriye gerekse Kaderiye birbirinin tam aksine ifrad görüşlere
sahip olmuşlar ve ilâhi iradeyle insan iradesi arasındaki
nazik noktayı kavrayamamış; yağmurdan kaçarken doluya tutulma
misali her iki grup da bir hatadan kaçarken farkında olarak
veya olmayarak başka hataların içine düşmüşlerdir. İtikadi
konu olan kader hakkındaki düşülen bu hataları, Peygamberin
dosdoğru yolundan giden ehli sünnet topluluğu affetmemiş
ve bu mezhepleri sapık mezhepler grubuna dahil etmişlerdir.
Söz konusu mezhepler kader meselelerini bütüncü görüşten
ve terkip metodundan yoksun olarak ele aldıklarından bu
çıkmazların içine düşmüşlerdir. Düşülen bütün bu hataları
inceleyen ve sebeplerini tesbit eden ehli sünnet mezhebi
alimleri, izah ettiğimiz mezheplerin iyi yönlerini de ele
alarak, onların düştüğü ifrat ve tefrite düşmeden bütüncül
görüş ve terkip metoduyla kader mevzuunu incelemiş, mutedil
(orta yolu) benimseyerek en isabetli sonuçlara varmışlardır.
3- EHL-i SÜNNET Hz. Muhammed ve onun arkadaşlarının akaid
(inanç) sahasında izledikleri yolu takip edenler manasına
bu topluluğa Ehl-i Sünnet denilmiştir. Müslümanların ekseriyetle
tabi olduğu ve takip ettiği yol bu yoldur. Yukarıda görüşlerini
izah ettiğimiz ve etmediğimiz bir çok sapık mezheplerle
mücadele edip onların yanlış mütalaâlarından İslâm'ı kurtararak,
İslâm'ın sağlam inançlarını doğru olarak açıklamaya uğraştıklarından
bunlar da mezhep katagorisi içinde mütalâa edilmiştir. Bu
görüşü şekillendiren belli şahıslar değil, her devirde diğer
mezheplerle mücadele eden geniş Müslüman alimler ve cemaatler
topluluğudur. Bu topluluğun H. 300 (ki Gazali'nin zuhuru)'e
kadar yaşayanlarına Mütakaddimin (önce gelenler), bundan
sonraki alimlere de Mütaahhirin (sonra gelenler) adı verilmiştir.
Önce gelen alimler Kur'an'daki müteşabih (manaları kapalı)
ayetlerin teviline gitmemiş, üzerinde yorum yapmamışlardır.
Ancak bilahare bu ayetlerin gelişigüzel yorumlanıp Müslümanların
manaları açık ayetlere dayanan inançlarını sarsmaya başlayan
mezhepler türeyince, sonraki alimler manaları kapalı ayetlerin
(müteşabih) Kur'an'ın kati hükümlerine uygun tarzda yorumlarını
yapmak mecburiyetinde kalmışlardır. Sonraki alimlerden görüşleri
belli şekil kazanmış iki alim Ebul Hasan el-Eş'ari ve Ebu
Mansur Muhammed Maturidi'dir. Aralarında çok tali mevzularda
farklılık bulunan bu iki alim, Ehl-i Sünnet inancını temellendiren
Eş'ariye ve Maturidiye mezheplerini kurmuşlardır.(8) İslâm'ın
kader anlayışı konusunda üç ana mezhebi konu ettiğimiz için
Ehl-i Sünnet'in de Cebriye ve Kaderiye karşısında aldığı
tavrı ve temel görüşlerini ortaya koymamız gerekmektedir.
Bu açıklamalarımız aynı zamanda İslâm'ın genel kabul görmüş
görüşleri olacaktır. Mevzumuzun başında kaderi tarif ederken
Allah'ın, olacak bütün hadiseleri ezelde görüp bilmesi,
zaman ve mekana göre tayin ve tesbit ederek takdir etmiş
olmasıdır demiştik. Allah'ın ilim ve irade sıfatına tabi
olduğunu da ifade etmiştik. Bu tarife göre AIlah'ın ilim
ve iradesinin zamana sebkat ederek (öne geçerek) zaman içinde
olacak şeyleri tesbiti söz konusudur. Yani Allah'ın ilmi
ve ona göre takdiri önce, hadiselerin zuhuru ve ona göre
yaratılması -kadere göre yaratılması- sonra cereyan etmektedir.
Kainatta sürüp giden ahengi, uygunluğu ve akıllara hayret
veren nizamı gözleyen insan aklı, bu nizamın bir nizamlayıcısı
(programlayıcısı)nın olmasını zaruri görmektedir. Hele tevhid
prensibinden hareket eden akıl sahipleri, kainatı bunsuz
düşünmemektedirler. Yani biz günlük işlerimizi programsız
yapamazken, koskoca kainat nasıl programsız olabilir. İşte
kader bu programın kendisidir. Bu programı Allah, ezel ve
ebedi kuşatan zamansız ilmiyle hadiseleri kuşatarak yapmıştır.
Olacak şeylerin onun ilmi dışında cereyan etmesi mümkün
değildir. Eğer mümkün olsaydı AIlah'ın ilmi bu takdirde
cehalet olurdu. Cehalet ise AIlah'ın şanına uygun değildir.
İşte AIlah bu ilmiyle bildiği şeyleri ezelde takdir etmiş
ve yazmıştır. Olacak şeyler bu takdirin dışına çıkamaz.
Buraya kadarki izahlarda hemen hemen itiraz vaki olmamıştır.
Ancak bu izahlar açısından Allah'ın insanlara bir takım
emirler vererek onları sorumlu tutması, emir ve yasaklara
uymayanları cehennemle tehdit etmesi söz konusu olunca,
itirazlar vaki olmuş ve kader münakaşaları zuhur etmiştir.
Ehl-i Sünnet bu meseleyi şöyle ele almıştır: İnsanda zuhur
eden fiiller iki çeşittir.
1- Izdırari Fiiller (Zaruri Fiiller): İnsanın bu fiilleri
tamamen iradesinin dışında cereyan eder. Mesela göz kapaklarını
oynatması, kalbinin çarpması, uyuması, acıkması vb. Acıkan
insanı yemek yememekle mükellef tutmak zulümdür. Çünkü insan
yaşamak için onu yapmaya mecburdur. Bu işler iradeyle seçmeyi
gerektiren işler değildir. Onun için sorumluluk açısından
konu teşkil etmezler.
2- İhtiyari Fiiller (İnsan İradesine Bağlı Fiiller): İnsanın
yapmaya muktedir olduğu muhtelif işlerden her hangi birini
tercihe müsait fiillerdir. Mesela inanmak veya inanmamak,
görebileceğimiz bir şeye bakmak veya bakmamak, başkasının
malını gaspetmek veya bundan vazgeçmek vb. insan bu işlerden
birini tercih etmek yetkisine ve iradesine sahiptir. İnsanın
bu yetkisine Ehl-i Sünnet "cüz-i irade" demektedir. İnsan
cüz-i iradesine konu teşkil eden hususlarda mesuldur. Görüldüğü
gibi Ehl-i Sünnet insanı, Cebriye'nin düşürdüğü mecburiyetten
bu izahla kurtarmaktadır. Yani insan cüz-i iradesine konu
teşkil eden hususlarda serbestir. Bu serbestlikten dolayı
da mesuldur. İnsanın Kur'an ve hadisle belirlenen bütün
mükellefiyetleri cüz-i iradesine konu teşkil etmektedir.
Bu noktada konuya açıklık getiren birkaç ayet meali vermek
faydalı olur. Bir ayette Allah: "Biz ona iki göz, bir dil
ve iki dudak vermedik mi? Biz ona iki de yol gösterdik"(9)
buyurmaktadır. Bir başka ayette: "Muhakkak, yüce Allah hiçbir
şeyle insanlara zulmetmez. Fakat insanlar kendi nefislerine
zulmederler"(10) buyurulmuştur. Birçok ayet-i kerimede Allah
insanları cehennemle tehdit ederken: "İşlediklerine ceza
olarak"(11) "Kazandıklarına ceza olarak"(12) tabirlerini
kullanmıştır. Demek ki insan bir şey işliyor, bir şey kazanıyor,
bunun karşılığı olmak üzere de ceza veya mükafat alıyor.
İnsan bu işleri yaparken ezeldeki takdirin dışına çıkmıyor,
çünkü Allah ezelde takdir ederken insanların cüz-i iradeleriyle
yapacağı işleri nazar itibara aldığından, Allah'ın takdiri
insanın yapacağından farklı bir şey olmamaktadır. Yani biz
bir takım şeyleri Allah takdir ettiği için mecburen yapmıyoruz.
Allah bizim nasıl yapacağımızı bildiği için öylece takdir
etmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla kaderin dışına çıkmamaktayız.
Bunu bir misalle açıklayarak anlamaya çalışalım: Diyelim
ki uzay araştırmacıları modern bilimden elde ettikleri verilerle
1996 yılının Haziran ayının 12. günü saat 15'de güneşin
tutulacağını hesapladılar ve takvimlere yazdılar. Aynı gün
ve saatte de diyelim ki güneş tutuldu -ki bu mümkün olmaktadır-
şimdi düşünelim. Güneş onlar tesbit ettiği için mi tutuldu?
Yoksa güneş zaten tutulacağı için mi onlar tesbit ettiler?
İşte kader de bunun gibidir. Allah'ın ilmi maluma tabidir.
Güneşin tutulacağını bilmek ilim, güneşin tutulacağı hadisesi
de malumdur. Yani güneş tutulmayacak olsaydı onun tutulacağını
bilmek söz konusu olmazdı.(13) İnsanın cüz-i iradesiyle
mesul olduğunu ve kaderin icbarı altında olmadığını Ehl-i
Sünnet'in görüşleri doğrultusunda izah ettikten sonra, insanın
cüz-i iradesiyle işlediği işleri kendisinin mi yoksa Allah'ın
mı yarattığı problemine gelelim. Yukarıda izah ettiğimiz
gibi Kaderiye ve benzeri görüşler insanın kendi fiillerinin
yaratıcısı olduğu iddiasındadırlar. Ehl-i Sünnet'in bunları
reddedişini şöylece izah etmemiz mümkündür: Allah (c.c.)
bir ayette "Allah her şeyin yaratıcısıdır"(14) buyurmaktadır.
Buna benzer ayetler Kur'an'da sayılamayacak kadar çoktur.
Yukarıda tercümesini verdiğimiz ayeti yeri geldiği için
burada da zikrediyorum. "Allah sizi de yaptıklarınızı da
yaratmıştır."(15) Demek ki her şeyi yaratan Allah bizim
yaptıklarımızı da yaratmaktadır. Biz ise iyi işler yapabildiğimiz
gibi kötü işler de yaparız. O halde hayrı (iyiyi) de şerri
(kötüyü) de Allah yaratır. Kaderiye şerri yaratmasını Allah'ın
şanına uygun görmediklerinden insanı kendi fiilinin yaratıcısı
kabul etmişlerdir. Halbuki hal böyle olursa Allah'ın şerleri
yaratmamasından dolayı O'nun yaratma sıfatı mahdut ve fenalıklar
onun iradesi dışında bulunurdu. O takdirde haşa aciz olurdu.
Bu sebepledir ki Ehl-i Sünnet Allah'ın şerri de yarattığını
kabul etmiş, ancak şerre rızasının olmadığını, insanların
şerri istediklerinden Allah'ın da yarattığını kabul etmişlerdir.
İnsanın cüz-i iradesine konu teşkil eden şeyleri de Allah
yarattığına göre insanın sorumluluğu nerede kaldı? diye
soru akla gelebilir. Buna verilecek cevap şudur. Bir şeyi
yaratmak demek onun her türlü inceliklerine vakıf olarak
onu yoktan var etmek demektir. İnsan ise bundan acizdir.
Mesela insan ruhuna görme kabiliyeti veren, ruh ile göz
arasındaki münasebeti kuran ve göz fabrikasına ışığın bir
hammadde gibi girerek görmeyi neticelendirmesini takdir
eden Allah'tır. Bu fiillerde insan irade ve kudretinin hiçbir
tesiri yoktur. O halde görme fiilini yaratan ancak Allah'tır.(16)
Fakat Allah bazı şeylere bakmasını insana helal, bazılarını
da haram kılmıştır. Helal olan şeye bakarsa iyi iş işlemiş
olur, haram olan şeye bakarsa kötü iş işlemiş olur. Sonuçta
her ikisini de Allah yaratır ancak insan iyi veya kötü cihetlerinden
birini kazanmış olur. İşte Ehl-i Sünnet, insanın iradi fiilleriyle
işlediği o fiili kendi hesabına kesbettiğini (kazandığını)
ancak yaratmadığını böylece ortaya koymuştur. İnsanın iradi
bir fiili kendisinin istememesi durumunda, hele hele ucunda
sorumluluk da varsa Allah'ın yaratmayacağı açıktır. Bütün
bu izahlardan sonra Ehl-i Sünnet'in vardığı sonuçları ve
kader konusundaki inanç esaslarını özetlersek şöyle diyebiliriz:
Allah her şeyi yarattığı gibi bunun içinde küfür-iman, günah-sevap
cinsinden olan insan fiillerinin tümünü yaratır. Kul kesbeder
(kazanır). Kainatta olup biten herşey Allah'ın takdiriyledir.
Ancak insanlar zorlama altında değildir. İnsanlar irade
fillerini Allah takdir ettiği için yapmaz, ancak Allah insanların
yapacağı işleri önceden bildiği için bildiği gibi takdir
etmiştir. Bu inanç esaslarına inanmak imanın gereğidir.
SONUÇ
Kader mevzuunu, kafalardaki tüm istifhamları silip atabilecek
bir derinlikte ele alabilmemiz, bu makalenin kapsamı bakımından
mümkün değildir. Okuyucuların tatmin olmamaları halinde
bu konuda yazılmış geniş hacimli eserlere başvurmaları gerekmektedir.
Yapmış olduğumuz bu izahlar her ne kadar ispat niteliğinde
gözükse de tümüyle kavramak muhakememizin sınırını aşmasından
dolayı mümkün değildir. Bu sebeple yapabileceğimiz en uygun
şey, kavrayamadığımız mevzuları Allah'ın hikmetine (ilmine)
havale edip itimad ederek inanmaktır. İnanmayanlara ise
inkarları bir fayda vermeyeceğinden devamlı ızdırap içinde
kıvranırlar. Aleyhlerine tecelli eden kaderin çilesine tahammül
edemezler. Her şeyin bu dünyada olup bittiğine inananların
hali pek zordur, çünkü her arzularının yerine gelmesi mümkün
değildir. Ancak inanan bilir ki kaderin sıkıntılarına tahammül
eden ergeç bu dünyada veya ahirette mükafaatını görür. Kaderin
toplumlar üzerindeki etki tepki ilişkilerine değinmek gerekirse
kısaca şunları ifade edebiliriz: Toplumlarda meydana gelen
ani değişikliklerde (ihtilal, darbe vs.) çoğu kez kaderlerinin
değiştiğini söyleriz. Mesela "Memleketin kaderi değişti.
Kendi kaderlerini kendileri tayin etti." gibi sözler bunlardandır.
Mevcut durumun şekil değiştirmesini mecazi olarak ifade
etmek için bu sözleri dile getiriyorsak belki uygun olabilir.
Ancak bu sözlerden kastımız: "Allah kaderlerini şöyle tayin
etmişti fakat onlar buna direnerek şu yöne çevirdiler."
gibi manalarsa bu kaderi inkardır. Toplumdaki değişiklikler
kaderin değişikliği değil, hadiselerin değişikliğidir. Allah
toplumların kaderini bütün hadiseleri ve değişecek şekilleriyle
birlikte takdir etmiştir. Kaderin bir başka sosyal boyutu
da toplumdaki intiharlardır. İntiharların ekseriyeti inançsız
kişilerde görülmektedir. Özellikle kadere inanmayanlar kaderin
menfi tecellilerine tahammül edemeyip kurtuluşu intiharda
bulurlar. Bazı kadere inanmış gibi gözüken insanlar da hayatta
elde ettikleri başarıları kendi hanelerine yazarken, başarısızlıklarını
da kadere yüklerler. Halbuki imanın gereği olan, başarılarımızı
Allah'tan, başarısızlıklarımızı da kendi nefsimizden bilmektir.
Zira Allah: "Size bir iyilik isabet ederse bilin ki Allah'tandır.
Bir kötülük isabet ederse bilin ki nefsinizdendir"(17) şeklinde
buyurmaktadır. Nefsimizin hiçbir dahli olmadığı halde de
bir takım musibetlerle karşılaşabiliriz. Ancak bunların
mutlak anlamdaki musibet olması, yine insan iradesine bağlıdır.
O halde Allah'tan gelecek her türlü imtihana hazır durumda
olmalıyız. Olumsuzlukları irademizle olumluya çevirmeliyiz.
Her halükârda kadere itimat etmeliyiz. Tevfik Allah'tandır.
1- Bakara, 2. 2- Ömer Nasuhi Bilmen, Muvazzah İlmi Kelam,
İstanbul, 1972, s. 213. 3- Bilmen, Muvazzah İlmi Kelam,
s. 298. 4- Bakara, 7. 5- Nisa, l55. 6- Kamer, 49. 7- Saffat,
96. 8- Bekir Topaloğlu , Kelam İlmi, İstanbul, 1981, s.
109, 121-138. 9- Beled, 8-10. 10-Yunus, 44. 11- Secde, l7.
12- Tevbe, 95. 13- Mehmet Kırkıncı, Kader Nedir? İstanbul,
1983, s. 44. 14- Zümer, 62. I5- Saffat, 96. 16- Kırkıncı,
age, s. 54. 17- Nisa, 7.
İSLÂMÎ KİMLİĞİN KAZANILMASINDA TÖVBENİN
ROLÜ VE ÖNEMİ

İslâm, insanı üstün ideallere ulaştırmayıhedefleyen ilahî
bir dindir. Onun için hem insanı özendirici ve teşvik edici,
hem de kişiliği güçlendirip geliştirici pek çok ahlakî değer
ve tedbir getirmiştir. Bakıldığında bunların, maddî ve manevî
alanda insanı düze çıkaran şeyler olduğu görülecektir. Eğer
insan bu değer ve tedbirlere sarılır ve onların gereğini
yaparsa, mutlaka mutlu olur ve iki cihan saadetini birlikte
kazanır. İnsanı üstün ideallere yöneltip kemal noktasına
ulaştırmayı hedefleyen değer ve tedbirler, genelde gerçek
mü'min olmanın şartı olarak yapılması gereken fiillerdir.
İbadet ve taat, züht ve takva bunlardandır. Kur'an, insan-ı
kâmil mertebesine bunlarla ulaşılabileceğini, ayrıca tüm
peygamberler ile Allah'ın veli kullarının faaliyetlerinin
de tamamiyle bu üstün değerler dünyasına ait olduğunu haber
vererek, onları örnek almamızı istemiştir. Bu bağlamda öne
çıkan en büyük isim ise, Peygamberimiz Hz. Muhammed'dir.
Nitekim Kur'an-ı Kerim O'nun için; "Gerçekten Allah'ı, ahiret
gününü arzulayanlar için, Allah'ın Resûlü'nde en güzel bir
örnek vardır"(1) buyurmaktadır. Hakikaten onlar, örnek ve
ideal kişiler olarak ölçülü ve dengeli olmanın, tahammül
ve sabrın, hikmet ve bilginin, şefkat ve merhametin, seha
(cömertlik) ve keremin, sevgi ve hoşgörünün, ciddiyet ve
vakarın, cesaret ve kahramanlığın, teşebbüs ve aksiyonun,
hülasa bütün üstün meziyetlerin timsali olmuş ve bütün fiilleri,
takva ya da ihsan seviyesinde gerçekleşmiştir. Ancak Kur'an
ve Kur'an'ın aydınlığında oluşup gelişen Sünnet, insanın
önünü kesen bir takım olumsuzluklardan da bahsetmiştir.
Hayatın hiçe sayılması, fanî şeylerle avunma, tembellik,
cehalet, sürekli hata yapma gibi bir sürü şey, bu ahlakî
olumsuzluklar arasında sayılmış ve bunların tümü ile kıyasıya
mücadele edilmiştir. Şüphesiz insanoğlunun, kendi geleceği
ve mutluluğu için bu mücadelenin içinde yer alması gerekir.
Ancak bunun için mutlaka akl-ı selime, ilim ve hikmete tabi
olması, ayrıca yaptığı hatalardan dönme faziletini gösterip
tövbe etmeyi bilmesi lazımdır. Tövbe edip kendi başına kötülüklerden
vazgeçme hali, özellikle İslâm dinine has bir olgudur ve
de çok önemlidir. Çünkü beşer olduğu için zaman zaman şaşan
insan, ancak tövbe ile İslâmî ve ahlâkî benliğini yeniden
kazanır. Söz gelişi Hıristiyan inancında bu imkân yoktur.
Zira Hıristiyan inancında insanlar ebedî günah yükünün altına
itilmiş ve orada bırakılıp ezilmeye mahkûm edilmişlerdir.
Oysa İslâm ebedî günah fikrini benimsemediği gibi, açtığı
tövbe kapısı ile insana kendi işlediği hata ve günahlardan
kendi başına kurtulma imkanını bahşetmiş ve bu suretle onun
ızdırap çeken vicdanını rahatlatıp iç huzura kavuşturmuştur.(2)
İslâm inancında Allah'ın rahmetinden ümit kesilmez. Kutsal
kitabımız Kur'an-ı Kerim, "Allah'ın rahmetinden ümidinizi
kesmeyiniz; doğrusu kafirlerden başkası Allah'ın rahmetinden
ümidini kesmez"(3) buyurmaktadır. Rahmetinden ümit kesmeden
Allah'a yönelmek ve O'ndan yardım ve mağfiret dilemek, imanın
işareti sayılır.(4) Bu bağlamda Kur'an-ı Kerim, "Ey iman
edenler! Kurtuluşa ermeniz için hepiniz tövbe ediniz"(5)
diyerek insanları tövbeye çağıran bir çok ayet-i kerimeyi
ihtiva etmektedir. Genel olarak bu ayetlerde Yüce Allah,
tövbe edenlerin tövbelerini kabul edeceğini de bildirmiştir.
Nitekim hataya düşüp günah işleyenlerin ilki olan Hz. Adem,(6)
hatasını anlar anlamaz hemen tövbe etmiş, Allah da O'nun
bu tövbesini kabul buyurmuştur.(7) Tövbeyi nasuh kavramı
ile birlikte ele alan Kur'an-ı Kerim'deki bir ayette şöyle
denilmektedir: "Ey iman edenler! Nasuh (samimi ve içten)
bir tövbe ile Allah'a dönün. Umulur ki Rabbiniz kötülüklerinizi
örter, Peygamber'i ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı,
(âhiret) gününde, Allah sizi içlerinden ırmaklar akan Cennet'lere
kor."(8) Bir gün Muaz b. Cebel Peygamberimize: "Ya Resulallah!
Nasûh tövbesi nedir?" diye sordu. Allah'ın Rasûlü şöyle
dedi: "Kulun yapmış olduğu günaha pişmanlık duyup özrünü
Allah'a arzettikten sonra, sütün memeye geri dönmesi gibi
bir daha, (o günaha) dönmemesidir."(9) Görüldüğü gibi İslâm
dini tövbeye büyük önem vermiştir. Çünkü Allah'a ait haklarla
ilgili olup ilâhî azaba sebep olan günahların affı ve kötülüklerden
uzaklaşmak isteyen insanın yeniden İslâmî ve ahlâkî bir
istikamet kazanması, hep tövbeye bağlanmıştır. Kur'an-ı
Kerim'in talimi bu istikamettedir. Nitekim o, samimi olarak
insanların Allah'a yönelmelerini ve O'ndan af dilemelerini
istemekte ve bu suretle muhtemel cezadan kurtulup felaha,
mutluluğa ereceklerini bildirmektedir. Bu bağlamda Kur'an-ı
Kerim mü'minlere şu şekilde seslenmektedir: "Ey iman edenler!
Samimi olarak Allah'a tövbe ediniz"(10) "Ey mü'minler! Hep
birlikte Allah'a tövbe ediniz. Umulur ki kurtuluşa erersiniz."(11)
Kur'an'ın tövbeye verdiği bu önemden ve Allah'ın bütün tövbeleri
kabul edeceği inancından dolayı tüm İslâmî ahlâk ekolleri
ve dinî mezhepler, hatadan dönme anlamına gelen tövbeyi
kendi sistemlerinin en önemli ögesi yapmışlardır. O bakımdan
Şia'dan Hariciliğe, Mutezile'den Ehl-i Sünnet'e kadar hemen
her fırka tövbeyi önemsemiş ve kendi öğretisinde ona yer
vermiştir. Hariciler, kebire/büyük günah işleyeni doğrudan
doğruya kâfir saymışlardır. Onlara göre böyle biri, ancak
tövbe ederse yeniden mü'minlik vasfını kazanabilir. Hariciliğin
kollarından biri olan İbadiye de tövbeyi, Allah'ın gazabına
karşı kullanılan bir kalkan olarak görmüştür. Öyle ki İbadiye
onun, günde yetmiş defa da olsa kullanılabileceğini bildirmiş
ve şayet yapılan her kötü fiilden sonra tövbe edilmezse
Allah'ın azabından emin olunamıyacağını ifade etmiştir.
Mutezile'ye göre ise tövbe, sadece insanların İslâmî ve
ahlâkî kişiliklerini yeniden kazanmaları için değil, mü'minlik
vasıflarını muhafaza etmeleri için de gereklidir. Çünkü
Mutezile'ye göre kebire işleyen kimse kâfir değil ama fâsık
olur. Fâsık olan ve bu suretle imanla küfür arasında (el-menzile
beyne'l-menzileteyn) bir yerde bulunan insan, ancak tövbe
ile kendisini bu ortada kalmışlık konumundan kurtarabilir
ve Cennet ehlinden olabilir. Aksi takdirde ebedî Cehennem'de
kalır. Büyük günah/kebire işleyenler hakkında Mutezile gibi
düşünen ve Şia'nın mühim kollarından olan Zeydiyye de, fâsık
olan günahkâr birinin tövbe-i nasûh ile tövbe etmedikçe
Cennet'e giremiyeceğini söylemiştir.(12) Ehl-i Sünnet'e
göre de günahkâr olan fâsık birinin, ebedî Cehennem'e gitmese
de doğrudan Cennet'e girmesi mümkün değildir. Ancak samimi
bir tövbeyi gerçekleştirmiş ve bu suretle İslâmî ve ahlâkî
şahsiyetini yeniden kazanmış olursa o başka. Zira İslâmî
ve ahlâkî şahsiyetini yeniden kazanmış olma hali, insana
doğrudan Cennet'e girme imkânını sağlayabilir. Çünkü "Allah,
tövbeleri çokça kabul eden ve esirgeyendir."(13) Bütün bunlar,
mü'minin İslâmî kimliğini ve ahlâkî kişiliğini muhafazada
tövbenin ne derece önemli olduğunu göstermektedir. Fakat
bunun için tövbenin şartlarına mutlaka uymak gerekir. Bazı
kimselerin yaptığı gibi günde yetmiş kere tövbe edip tövbe
bozmak, ondan sonra da Allah'ın tövbeleri kabul edeceği
va'dini delil göstererek o tövbeden fayda ummak doğru değildir.
Çünkü tövbenin manası, yapılan kötülüklerden pişmanlık duymak
ve bir daha işlememek üzere onlardan uzaklaşmaktır. Nitekim
Yüce Allah da özellikle "Tövbe edip durumlarını düzeltenleri
affederim"(14) buyurmaktadır. Görüldüğü gibi tövbe, Allah'ın
insanlara bahşettiği büyük bir lütuftur. Ayrıca O'na kul
olmanın da en kolay yoludur. İslâm edebiyatının ölmez eserlerinden
Bostan ve Gülistan gibi değerli eserlerin yazarı olan Şirazlı
Şeyh Sadi de kul için iyi ve kolay olan şeyi hatayı kabullenip
ona tövbe etmede görmüş ve Gülistan'ın başlangıç kısmında
yer alan bir şiirinde şöyle demiştir: Bende hemân bih ki
zi-taksîr-i hîş, Özr be-Dergâh-i Huda avered. "Kul için
iyisi şudur ki, Allah'a karşı kusurunu bile ve O'ndan özür
dileye; yoksa Cenab-ı Hakk'ın uluhiyetine layık kulluğu
kimse yapamaz."(15) 1- Ahzab, 21. 2- Bkz: Ra'd, 28. 3 -
Yusuf, 87. 4 - Bkz: Tevbe, 112. 5 - Nur, 31. 6 - A'raf,
19-23. 7 - Bakara, 35-38. 8 - Tahrim, 8. 9- Hamdi Yazır,
Hak Dini Kur'an Dili, VIII/165, Sadeleştirilmiş yeni baskı.
10 - Tahrim, 8. 11- En'am, 31. 12- M. Ebû Zehra (Trc. R.
Fığlalı- 0. Eskicioğlu), İslâm'da Siyasî ve İtikadî Mezhepler
Tarihi, s. 63-67, Yağmur Yayınevi, tarihsiz birinci baskı.
13 -Tevbe, 114,118. 14- Bakara, 160; Maide, 39. 15- Şeyh
Sadi, (Trc. Kilisli Rifat), Gülistan, s. 10, İstanbul 1958.
|