|
|

HZ.
Peygamber'in Gençliğe verdiği önem
Çocuk ve genç, bir toplumun geleceğidir. Her toplum, kendi geleceğini
garanti altına alacak, kendi değerlerini yükseltip, geliştirecek
fertler yetiştirmeyi hedef edinir. Yeni yetişen nesiller ruh ve
bedence sağlıklı, güçlü ve dinamik bir kişilik geliştirdikleri ölçüde
toplum da güç ve kuvvet kazanacaktır. Ayrıca, gençlerin eğitimine
ve öğretimine çağın gelişen şartlarını da göz önünde bulundurarak
önem veren milletler, daima yükselmişler ve dünyada söz sahibi olmuşlardır.
İslâm dini aynı zamanda bir eğitim sistemi, insanlararası ilişkilerin
temeli olan bir değerler ve davranışlar düzenidir. Bu konularda
da en güzel örnek ve model, şüphesiz sevgili Peygamberimizdir. Bir
Peygamber olduğu kadar, bir eğitimci, olgun ve örnek insan olarak,
O'nun çocuk ve gençlere yaklaşımını, onlarla olan ilişkilerini doğru
bir şekilde öğrenip, bunların gerisinde yatan davranış prensiplerini
kavradığımız ölçüde, kendi çocuk ve gençlerimize bunları yansıtma
imkanı buluruz. Hz. Peygamber, İslâm toplumunun şekillenmesinde,
İslâmî değerlerin yaşanmasında ve yayılmasında gençlere büyük görevler
vermiştir. Onların cesaret ve enerjilerinden gereği gibi yararlanmak
için, her şeyden önce gençlerin kendine güvenli, sağlam bir kişilik
geliştirmelerine imkan sağlanmasının önemini çok iyi biliyordu.
Peygamberimiz, sorumluluk gerektiren en yüksek görevlere hazırlanmalarını
gençliğin tabii hakkı ve toplum yararının bir gereği olarak görüyordu.
Bundan dolayı gençlere özel ilgi gösteriyor ve onları sürekli teşvik
ediyordu. O dönemde görev ve sorumluluklarının bilincinde olan kumandanlar,
alimler ve hakimler yetişmişse, bu ancak Hz. Peygamber'in yardımı,
ilgisi ve teşviki sayesinde olmuştur.
Hz. Peygamber, gençlerin ilim alanında yetişmesine büyük önem vermiştir.
Zeka ve kabiliyetine güvendiği gençlerin ilimde uzmanlaşmaları için
bütün engelleri kaldırmış, başkalarına göstermediği müsamahayı gençlere
göstermiştir. Nitekim Kur'an'la karıştırılabileceği endişesiyle
herkese, hadislerin yazılmasını yasakladığı bir dönemde, genç olan
Abdullah b. Amr b. As'a bu konuda özel izin vermiştir. Bu zatın
en çok hadis bilen sahabilerin başında geldiği bilinmektedir.
Hz. Peygamber, vahiy katiplerini genellikle gençler arasından seçmiştir.
İslâm'a davet mektuplarını da gençlere yazdırmıştır. Bazı gençleri
de, Süryanice ve İbranice gibi, o gün için çok ihtiyaç duyulan yabancı
dilleri öğrenmeye teşvik etmiştir. Bu konuda, kendisiyle Yahudiler
arasında elçilik yapmak üzere Zeyd b. Sabit'i görevlendirmiştir.
Yine 0, gençlerin fetva venmesine müsade etmiştir. Kendisi henüz
hayatta iken bulunduğu çevrede gençlerin fetva vermesine izin vermiş
olması, Hz. Peygamber'in gençleri ilme nasıl teşvik ettiğinin açık
bir göstergesidir. O'nun fetva vermelerine izin verdiği gençler
arasında Hz. Ali, Abdurrahman b. Avf, Abdullah b. Mesud, Zeyd b.
sabit, Muaz b. Cebel gibi isimler bulunuyordu.
Hz. Peygamber çoğu zaman gençleri açıkça övmek suretiyle onları
daha çok öğrenmeye teşvik ederdi. Şu olay buna güzel bir örnek olabilir.
Hz. Peygamber, Muaz b. Cebel'i, Cened'e kadı ve öğretmen olarak
gönderirken, kendisine bir dava getirildiği zaman neye göre hüküm
vereceğini sorar. Muaz: "Allah'ın kitabına göre hüküm veririm"
der. Hz. Peygamber: "Onda bir hüküm olmazsa neye göre verirsin?"
diye sorar. Muaz: "Rasûlüllah'ın sünnetine göre hüküm veririm"
der. Hz. Peygamber: "Eğer Rasûlüllah'ın sünnetinde de hüküm
bulamazsan ne yaparsın?" deyince, Muaz: "Kendi görüşüme
göre hüküm veririm" der. Hz. Peygamber onun bu cevabından son
derece memnun olur.(l) Hz. Peygamber, o tarihte yirmialtı veya yirmiyedi
yaşlarında olan Muaz b. Cebel hakkında: "Ümmetim içinde helal
ve haramı en iyi bilen Muaz'dır" buyurmuştur. İlimde en yüksek
dereceye ulaşmış olanların gençler olması, Hz. Peygamber'in bu olumlu
yaklaşımından çokça pay aldığını ortaya koymaktadır.
Hz. Peygamber, gençlerde zafer ümidi ve başarı sevinci gördüğü sürece,
cesaretle görev üstlenip yerine getirmeye teşvik etmiştir. Çoğu
yaşlı sahabilerden oluşan ordulara, gençleri komutan tayin etmiştir.
Peygamberimizin aşıladığı önemli ilkeler sayesinde gençlik öyle
bir seviyeye gelmiştir ki, en zor savaşlara katılmışlar ve düşmanla
en ön safta çarpışmışlardır. Bir çok savaşta sancağı, Hz. Peygamber'in
bizzat kendisi gençlere vermiştir. Mesala; Tebük Savaşı'nda Beni
Neccar Kabilesi'nin sancağını, henüz yirmi yaşlarında olan Zeyd
b. Sabit'e vermiştir. Bedir Savaşı'nda yirmi veya yirmibir yaşlarında
olan Hz. Ali'yi sancaktar yapmıştır. Hayber'in Fethi esnasında da
aynı şekilde Hz. Ali en önemli görevi üstlenmiştir. Hz. Peygamber,
Kudaa Kabilesi üzerine göndermek üzere hazırladığı birliğin sancağını
Üsame b. Zeyd'e vermiştir. Rivayete göre Üsame'nin yaşı henüz onsekiz
idi. Bu birlik, arasında Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Ebu Ubeyde gibi
önde gelen sahabilerin de yer aldığı kırk bin kişiden oluşuyordu.
Sahabilerin bazıları, bu gencin kumandan tayin edilmesini hoş karşılamayınca,
Hz. Peygamber onları uyararak, Üsame'yi övmüş ve desteklemiştir.
Gelişim özellikleri itibariyle gençlerde bazı aşırı eğilimlerin
kendisini göstermesi, sıkça rastlanan bir durumdur. Hz. Peygamber'in
çevresinde yer alan gençler içerisinde de, aşırı eğilimleri olan
kimselere rastlanıyordu. Dinî duyarlılıkları son derece güçlü olan
bu genç insanlar, aşırı zühde varan dinî yorum ve uygulamalar içerisinde
bulunuyorlardı. Hz. Peygamber, bunlarla yakından ilgilenmiş, onları
kırıp gücendirmeden, anlayış ve hoşgörü içerisinde, bu tutumlarından
vazgeçmeleri hususunda kendilerini uyarmıştır. Bu aşırı zühd eğilimi
taşıyan gençler arasında, Abdullah b. Amr b. As, Osman b. Maz'un,
Ebu'd-Derda, Hz. Ali gibi isimler meşhurdur. Kendilerini ibadete
daha çok verebilmek için geceleri namaz kılıp, gündüzleri oruç tutmaya
ve kadınlarını terketmeye azmeden bu gençlerin davranışlarını tasvip
etrneyen Hz. Peygamber, onları kendi sünnetine uygun tarzda bir
orta yolda yürümeleri konusunda uyarmıştır.(2)
Hz. Peygamber, gençleri hür düşünmeye, faydalı şeylerden çekinmeden
faydalanma ve sonucu ne olursa olsun doğru bildiğini cesaretle ifade
etmeye yönlendirmiştir.
Bir başka gençlik sorunu ise, şüphesiz ki cinselliktir. Cinsiyet
güdüsünün etkinliğinin zirveye ulaştığı bu çağda gençler, ya onu
büsbütün inkar etmek ve bastırmaya çalışmak suretiyle, ya da serbestçe
bir tatmin arayışına yönelmek suretiyle etkisiz kılmaya yönelebilmektedirler.
Hangi tarzda kendisini gösterirse göstersin, Hz. Peygamber gençlerin
bu gibi sorunlarını ciddiye almış ve en uygun bir yolla çözmeye
çalışmıştır. Kureyş kabilesinden bir genç, Hz. Peygamber'in huzuruna
gelerek:
"Ey Allah'ın elçisi, bana zina etmek için izin ver" dedi.
Orada hazır bulunan bazı sahabe, gencin bu ifadelerini İslâm terbiyesine
aykırı görerek : "Sus! Sus!" diye genci azarlayıp üzerine
yürüdüler. Hz. Peygamber son derece sâkin bir şekilde o gence:
"Yanıma gel otur" diye yer gösterdi. Sonra onunla sohbet
etmeye başladı:
"Söyle bakayım; bir başkasının senin annenle zina etmesini
ister misin?" diye sordu. Genç:
"Yoluna feda olayım, hayır, kesinlikle istemem" dedi.
Peygamberimiz:
"Zaten hiç kimse annelerine böyle bir şey yapılmasını istemez"
buyurdu. Hz. Peygamber sorusuna devamla:
"Bir başkasının senin kızınla zina etmesine razı olur musun?"
diye sordu. Genç yine:
"Hayır, uğrunda öleyim ey Allah'ın elçisi, razı olmam"
dedi. Hz. Peygamber: "Öyleyse hiç kimse kızlarıyla zina edilmesine
razı olmaz" buyurduktan sonra, kız kardeşiyle, halasıyla ve
teyzesiyle zina edilmesine razı olup olmayacağını sordu. Genç hep:
"Yoluna feda olayım, hayır, istemem diye cevap veriyordu. Artık
hatasını anladığını görünce Hz. Peygamber elini bu gencin omuzuna
koyarak:
"Allah'ım! Bunun günahını affet, kalbini temizle ve uzuvlarını
günah işlemekten koru!" diye dua etti. Hadisi rivayet eden
sahabinin söylediğine göre, o genç böyle şeylerle bir daha ilgilenmedi.(3)
Gençlik deyince, sadece erkek çocuk akla gelmemelidir. Bir toplumda
gençlerin yarısını genç kızlar oluşturur. İslâm'ı ilk kabul edenler
arasında genç kızların ve kadınların önemli bir yeri vardır. Hz.
Peygamber'in kız çocuklarına özel itina gösterdiği bilinmektedir.
Hz. Peygamber, gençlerin, dinin en iyi gençlikte yaşanacağının bilincinde
olmalarına işaret ederek; kıyamet gününde arşın gölgesinde mutlu
olacaklar arasında, gönlü Allah'a bağlı, severek Allah'a ibadet
eden gençleri de saymıştır.(4)
Gençlik, Allah'a şükrü gerektiren ve Allah tarafından insana bahşedilen
çok önemli bir nimettir. Bu nimetin nasıl ve ne uğurda harcandığı
konusunda herkesin sorguya çekileceğini Hz. Peygamber şu hadislerinde
haber vermiştir: "İnsanoğlu kıyamet gününde şunlardan sorulmadıkça
ayağını yerinden kımıldatamaz: Ömrünü nerede tükettiği, gençliğini
hangi yolda harcadığı ..."(5)
Çocuklar ve gençler bir milletin ümididir. Yarınları kendine emanet
edeceğimiz bu zinde güç, ne kadar iyi yetiştirilir, ne kadar dinine,
vatanına, geleneklerine bağlı kılınırsa, istikbalden o derece emin
olunabilir. Bir ölçüde bütün milletlerin ortak problemi olan bu
konu, yalnız resmi kurum ve kuruluşların değil, aile ve millet olarak
hepimizi ilgilendirecek kadar önemlidir. Belli dönemlerde çocuğunu,
gencini manevî ve millî değerleri istikametinde terbiye etmeyen,
eğitimden geçirmeyen bir millet, bunun doğuracağı problemleri çözmekte
bir çok sıkıntılara katlanmak zorunda kalacaktır.
Gençliğin hem bedenen hem de rûhen eğitilmeye ve her türlü zararlı
alışkanlıklardan korunmaya ihtiyacı vardır. Aile ve eğitim kurumları
başta olmak üzere, medya kuruluşları ve toplum, bir hammadde durumunda
olan gençliğin şekillenmesinde, kişilik kazanmasında üzerlerine
düşeni zamanında yapmalıdırlar.
Gençliğin önemini kavrayarak, sahip olduğu enerji ve dinamizmi,
Hz. Peygamberin, yukarıda zikredilen, gençlere verdiği önemi ve
yaklaşım metodunu da dikkate almak suretiyle, iyi bir eğitimle yönlendirmeli,
onlara hedefler göstermeliyiz.
Satırlarımı Mehmet Akif ERSOY'un, gençlere öğüt mahiyetinde olan
şu mısralarıyla bitirmek istiyorum.
Göreceksin ki, bu millette fazilet en uzun,
En derin köklere yaslanmada; hem sonra onun,
Bir mübarek suyu var, hiç kurumaz: "Din-i Mübin"
Hadisat etmesin oğlum, seni asla bedbin...
İki üç balta ayırmaz bizi mazimizden,
Ağacın kökleri madem ki derindir cidden.
Bu cihetten, hani hiç yılmasın, oğlum gözünüz,
Sade Garb'ın yalnız ilmine dönsün yüzünüz.
O çocuklarla beraber, gece gündüz didinin;
Giden üç yüz senelik ilmi sık elden edinin.
Fen diyarında sızan namütenâhî pınarı,
Hem için, hem getirin yurda o nafi suları.
Aynı menbaları ihya için artık burada,
Kafanız işlesin, oğlum, kanal olsun arada.(6)
1-
Tirmizî, Ahkâm, 3, H. No:1357.
2- Buhârî, Nikah, 1.
3- Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 256, 257; Doç. Dr. Ha yati HÖKELEKLİ,
Hz. Peygamber'in Çocuk ve Gençlere Yaklaşımı (Tebliğ Metni), Hz.
Muhammed ve Gençlik, T.D.V. Yayını, Ankara, 1995, s. 47-56.
4- Bkz. Buharî, Ezan, 36; Doç. Dr. İbrahim SARIÇAM, Hz. Peygamber'in
Çağımıza Mesajları, T.D.V. Yayını, Ankara, 2000, s. 77-83.
5- Tirmizi, Kıyamet, 1.
6- M. Akif ERSOY, Safahat, İst. 1975, s. 442, 443.
Bir
Garip Dönem Gençlik
İçinde bulunduğumuz çağda gençlerin pekçok
sorunu çözüm bekliyor. Bununla birlikte bu sorunlar çözüme kavuşturuldukça
yerine yenileri çıkıyor. Gençlerin potansiyel enerjilerini, ülkemize
ve kendilerine faydalı olabilecek yönlere çevirebilmekle, sorunlarının
üzerine kararlılıkla gitmekle ve onları anlamak için gerekli gayreti
sarfetmekle, onların zararlı alışkanlıklara yakalanmalarını önlemek
mümkün.
Her yönüyle oldukça zengin birikime sahip geçmişimize zaman zaman
hasretle bakmak, zaman zaman da geçmiş üzerinde yoğun bir şekilde
durmak, hem bu günümüzden duyduğumuz sıkıntıyı, hem de gelecekten
duyduğumuz endişeyi belirtiyor olsa gerek. Geçmişe özenle bakmamız
daha iyi yarınlar, daha güzel bir dünya istememizdendir belki de.
Belki de bir türlü gerçekleştiremediğimiz, bununla birlikte hayallerimizden
de eksik etmediğimiz güzel günlerin hasreti bizi geçmişten ders
almaya itiyor. Bugün yaşanılan hayatın bizlere tattırmadığı, bizi
mahrum bıraktığı kıymetler belki de özlenen şeyler. Özlemlerimizi
başarılarla dolu bir mazinin kırıntılarından gönlümüzde büyüttüğümüz
fidanların esintisi olarak da niteleyebiliriz. Cahiliyye devrinin
gençliğini hangi Müslüman özleyebilir, sıkıntılarla dolu bir buhran
dönemini kim arzulayabilir ki?
'Şu andan geriye doğru insanın ilk yaratılışına kadar geçen zaman
gibi basit bir anlam ifade etmeyen, fakat her insanın hasret duyduğu
bu büyük zamanın şu veya bu parçası olan geçmiş; genellikle insanın
hayatında geçmişle karşılaştırılan kısım olan bugün ve içinde bulunduğumuz
andan itibaren sonsuza kadar uzanan zaman dilimi olan gelecek' (Sosyal
Meseleler ve Aydınlar, Prof. Dr. Erol Güngör, S. 30). tanımlamalarına
göre geçmişi hasretle yad etmenin sebebini yaşanabilir bir dünya
olarak izah etmek mümkün. Yaşanabilir bir dünyaya sahip olmak ise
bu günümüzün dinamikleri ve geleceğimizi teslim edeceğimiz gençlerimizi
millî kültürümüze ve çağın gereklerine göre eğitmekten geçiyor.
Prof. Dr. Erol Güngör'ün dediği gibi "Madem ki bir zamanlar
bizim hayatımıza hakim olan ve dünyanın o durum içinde hakikaten
yüksek bir seviye ifade eden kıymetlerimiz, yeni dünyanın şartlarına
uymayacak bir halde kalmıştır, şu halde bizi bir millet olarak yaşatabilecek
Batı medeniyetinin temel kıymetlerine bir an önce kavuşmaya çalışmalıyız.
Ancak onun mahallî renklerinden uzak objektif kıymetlerini kazandığımız
takdirde modern bir millet haline gelebilir ve bu millete ait kıymetlerin
yeni nesillerde şuurlanmasını temin edebiliriz" (aynı eser,
S. 261).
Geride bıraktığımız yüzyıl büyük imparatorlukların yıkılmasına,
dünya savaşlarına, yeni ideolojilerin kurulmasına, bir kısımlarının
iflaslarına şahit olduğu gibi, teknolojik ve kültürel anlamda da
birçok değişime sahne oldu. Bununla beraber yaşanan bu olayların
insanlar üzerinde çok büyük etkiler meydana getirdiğini söyleyebiliriz.
Giderek kültürel farklılıkların azaldığı dünyamız, aynı zevklere
sahip kültür ve tarih mirasını reddeden, eskiye ait olanın değerden
düştüğü bir mekan haline geldi. İnsanlar bu yüzyılda birçok çatışma
ve yıkımı ibretle izlerken, aynı zamanda bu yıkılışlardan, çöküşlerden
ve bunların neden olduğu olumsuz sonuçlardan da ister istemez etkilenmek
durumunda kaldı. Tedirginlik, hayal kırıklığı, yabancılaşma, kültür
çatışması ve kimlik bunalımı özellikle genç nüfusu büyük oranda
etkisi altına aldı.
Yeni yeni ortaya atılan fikirler, yeni bilgiler, hayat görüşleri
ve değer yargıları, gençlerin kendi kimliklerini oluşturma sürecinde
oldukları bir dönemde, onların üzerinde varlığını iyice hissettirdi.
Gençler içinde bulundukları dönemin bir yandan oldukça çekici, öbür
yandan da beyin yıkayıcı faaliyetleri içerisinde bocalarken, kendi
geleneksel kültürlerinden kopmaya, onlara yabancılaşmaya başladılar.
Sorgulamadan, anlamadan, herhangi bir eleştiriye dahi gerek duymadan
bu çekiciliğe kendilerini kaptırdılar. Önlerine sunulanı tereddütsüz
kabul etmek durumunda kaldılar.
İçinde bulundukları ortama ve bu ortama bağlı olarak gelişen özelliklere
göre çeşitli gençlik gruplarının olmasından dolayı genç nüfus üzerinde
belirgin bir şekilde meydana gelen bu etkilenmeyi her kesim üzerine
yaymak elbette doğru değil. Köy ve şehir ortamında yaşama şartlarındaki
farklılık bizi köy ve şehir gençliği gibi bir ayırıma götürüyor.
Şehirleşme hareketlerinin yoğun olarak görüldügü ülkelerde bile
geçiş halindeki toplumların oluşturduğu ne köy, ne de şehir özelliği
göstermeyen yeni gençlik grupları ortaya çıkıyor.
Konuya gençlerin uğraşıları yönünden bakınca, çalışan gençlik, okuyan
gençlik, geliri az ya da geliri çok olan gençlik, üniversite gençliği
gibi ayırımlar yapmak gerekiyor. Ancak günlük hayattan alınan kesitlerin
ortaya koydukları pek de iç açıcı görünmüyor. Hemen hemen bütün
dünya ülkelerini tesiri altına alan çağın getirdiği bu problemler
normal olarak bizim gençliğimizi de etkiliyor. Bu oluşum, kimi zaman
hayatı anlayış tarzı, kimi zaman bir düşünce tarzı, kimi zaman yeme,
içme, giyim ve davranış tarzı şeklinde kendini gösteriyor. Aile
içi yaşantıdan tutun da çevre ile ilgili diyaloglara, arkadaşlık
ilişkilerine kadar bu etkileşimi gözlemlemek mümkün. Sonuç alarak
da bu etkileşimin tesiriyle genç ile başta ailesi ve daha önceki
kuşaklar arasında çatışma, huzursuzluk ve sonradan kapatılması mümkün
olmayan uçurumlar meydana geliyor.
GENÇLİĞİN TANIMI
Konu ile ilgili hemen hemen bütün kitaplarda gençlik, psikolojik
ve sosyolojik değişme çağı, çocuklukla olgunluk arasında bütün hayata
şekil veren bir geçiş dönemi olarak anlatılıyor ve bu devrede bilhassa
psikolojik ve sosyal gelişimin ön planda olduğu belirtiliyor. UNESCO'nun
bir yayınında gençlik için üç ayrı tanımlamada bulunuluyor:
- Gençlik, 15-25 arasındakilerden meydana gelen bir yaş grubudur.
- Genç, öğrenim yapan, hayatını kazanmak için çalışmayan ve kendine
ait bir konutu bulunmayan kişidir.
- Genç, geniş bir hayal gücüne sahip olan, cesaretin çekingenliğe
ve macera isteğinin rahatlık duygusuna üstün geldiği insandır (Doç.
Dr. Birsen Gökçe, Gecekondu Gençliği, S. 16).
Gençliği bir yaş değil, bir hal olarak tanımlayanların yanında Aristo
gibi gençliği "ölçü tanımamak, ihtirasla hareket etmek ve herşeyde
aşırılığa kaçmak" gibi tamamen duygusal kavramlarla değerlendirenler
de görülüyor.
Çocukluk, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık gibi insan hayatının belli
başlı dört çağdan oluştuğu dikkate alındığında ise bu çağların her
birinin kendine has özellikleriyle diğerlerinden ayrıldığı farkediliyor.
Bununla bebarer her insanın kesin olarak şu yaşta çocukluktan ayrılıp,
bu yaşta gençliğe girdiği ya da şu yaşta olgunlaştığı konusunda
kesin bir kanaate varmanın güç olduğu kabul ediliyor (aynı eser,
S. 16). Bununla birlikte insan gelişiminin çok yönlü bir konu olması
ya da biyolojik, psikolojik ve sosyolojik gelişimin aynı yıllara
rastlamaması nedeniyle çeşitli ülkelerin bilimsel ve mesleki disiplinlerin
ve uygulamaların gençlik tanımı ve yaş konusunda farklı düşüncelere
sahip olduklarını ortaya çıkarıyor.
İlim adamları tarafından ergenlik çağına giren gencin çocukluktan
çıktığı, toplumda yeni bir çevreye girdiği; bu devrenin stres getiren
geçici arzularla dolu, başkaldırmaya meyilli, bahar havası gibi
değişken ve fırtınalı olduğu dile getiriliyor.
Toplumların geleceğinin önemli bir göstergesi olan gençlik, atılgan,
hareketli ve idealist nitelikleriyle dikkat çeken sosyal bir grup
olarak da değerlendirilebilir. Gençlik dönemindeki sahip olunan
değerlerin, eğitim ve öğretim yoluyla kazanılanların sonradan değişmeyeceğini
söylemek mümkün değil. Çünkü kişinin gelişmesi ve sosyalleşmesi
ömrü boyunca sürüyor. Bedenin gelişmesi ise gençlik dönemi sona
erince duruyor. Fakat ruhî ve manevî gelişmesi devam ediyor. Çoğu
zaman gençlik döneminde takip edilen davranış şekilleri ve değer
yargıları ferdin sosyalleşmesi ile birlikte terk ediliyor veya zenginleşerek
yenileniyor. Onun hayatınının en önemli noktalarından biri, belki
de birincisi olan bu devrede genç, kendisini bir şahıs olarak, yetişkinler
içerisine katmak için hazırlamak gayreti içerisinde oluyor. Bu dönemde
tenkitçi bir tavırla her türlü değeri tahlil ve tenkit ederek sorguluyor.
Gençlerin yaşamlarının bu önemli kesiti bazı araştırmacılar tarafından
"ikinci doğuş" devri olarak adlandırılıyor.
Ayrıca bu çağda gencin, sosyalleşmenin, çağına has hissi taşkınlıklar
içinde, şahsiyetinin sınırlarını aşarak, düşünce yapısını olgunlaştırmanın,
kıymet hükümlerine düzen vermenin, cemiyet içinde sivrilmenin ve
toplumda söz sahibi olmanın çabası içinde olduğu da genel bilgi
düzeyinde görülüyor. Tabiki bütün bu tutumlar gencin kişilik arayışı
şeklinde özetleniyor.
Biyolojik, psikolojik, ve sosyal bir değişme ve olgunlaşma dönemi
olan gençlik, çocukluk ile olgunluk arasında bütün hayata şekil
veren bir geçiş dönemi; bir başka ifade ile gençlik, insan hayatında
çocukluğun bitmesinden yetişkinlik safhasına kadar devam eden ve
çeşitli merhaleler içerisinde kendini gösteren devreye deniyor.
Çocukluk dönemini geride bırakan genç, toplumda kendini gösterme,
ısbat etme arzusu, beğenilme, takdir görme hissinin bir ifadesi
veya sembolü olarak bir takım kötü alışkanlıklar da edinebiliyor.
Çoğu genç bu yolla aile içindeki otoriteye, okul disiplinine, çevreden
gelen baskılara, âdet ve geleneklerin sınırlamalarına karşı özgürlüğünü,
kendine duyduğu güveni sanki sessiz bir şekilde ifade ediyor.
Şu da bilinen bir gerçek ki insan, çocukluktan olgunluğa kadar uzanan
zaman diliminde hep kendine örnek alacağı, benzemeye çalışacağı
bir model arıyor. Bulduğu modelin duygu, düşünce ve davranışlarını
takip ederek onu taklit etmeye çalışıyor. Bu da gencin toplum tarafından
beğenilmek istenmesi ve üstün görülme ve alâka görme, şahsiyetine
kavuşabilme arzusundan kaynaklanıyor. Model seçiminde ise şahsî
özellikleri ve ona hâkim olan duygular önemli rol oynuyor. Mesela
kendine model olarak seçtiği bir kişinin giyimi, konuşması, yürüyüşü
ve saç şekli gibi hususiyetleriyle onu taklit eden genç, onun içki,
sigara, uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklarını benimseyebiliyor.
Yani genç, kendine model olarak seçtiği insanın iyi ya da kötü alışkanlıklarını
aynen alabiliyor.
Bununla birlikte toplum genelinde belki de gençlik problemlerinin
ilk kültürel boyutunu gençlik davranışlarının doğrudan doğruya olumsuz
olarak değerlendirilmesi oluşturuyor. İsyankâr gençlik, suçlu gençlik,
sorumsuz gençlik, evde büyüklerine, okulda öğretmenlerine başkaldıran
gençlik gibi kavramlar, toplumun bu yaş gurubundakilerin davranışlarını
ölçü dışı görmeleri ve değerlendirmeleri sonucu ortaya çıkıyor.
Gerek şehirde, gerekse taşrada yaşayan, okuyan, okumayan, yurt içinde,
yurt dışında bulunan gençlerimizi zor günlerin beklediğini tahmin
etmek hiç de zor değil. Onların karmaşıklıklar içindeki problemlerini
anlamada olduğu gibi, onları çözmede de gençlerin içinde bulundukları
psikolojik şartları göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Bunun için
de temel şartın onlarla sağlıklı bir iletişim kurmak olduğu ve bu
iletişimin ne kadar sağlıklı olursa, problemlerin teşhisinin ve
çözümünün de o derece kolay olacağı açık. Bu iletişim vasıtasıyla
gençlerimizin gerek aileleriyle, gerek çevreleriyle, gerekse bir
önceki kuşaklarla daha rahat, daha mantıklı iletişim kurabilecekleri
muhakkak.
KÜLTÜR, DİL VE GENÇLİK
Toplumların tarihî değişme süreci içerisinde dünden bugüne, bu günden
yarına uzanan akışlarında, millî kültürü temsil bakımından dil ve
gençliğin birbirine paralel olarak fonksiyon ve görevleri bulunuyor.
İnsanların birbirleriyle anlaşmalarını sağlamak üzere küçük ses
birliklerine dayandırarak oluşturdukları kelime ve şekiller dünyası
olan dil, aynı zamanda insan varlığının toplum içerisindeki binlerce
yıllık yaşayışının zaman süzgecinden geçirilmiş anlam ve özünü de
ihtiva ediyor. Bu bakımdan dil, yapısının ve görevlerinin ayrıntılarına
doğru inildikçe insan, toplum ve millet varlığına hükmeden çok yönlü
ve anlamlı bir sistem olarak karşımıza çıkıyor. Her dil o dili konuşan
toplumun tarih sahnesine çıkışı ile birlikte varlık kazanmaya başladığı,
yapı ve işleyişindeki şekillenmeyi, duygu ve düşünceleri karşılayabilme
güç ve zenginliğini o toplumu oluşturan milyonlarca insanın asırlarca
devam eden birlikte katkıları ile elde edilebileceği için hem sosyal
yapının gerçek bir aynası durumunda, hem de sosyal bir kurum niteliğinde
görülüyor. Bu özelliğinden dolayı toplumun fertlerine sosyal bir
akrabalık bağı ile bağlanan dil ile toplum arasındaki bu bağ, onu
toplumun yapısına yön ve şahsiyet veren kültür ile de bağlantılı
kılıyor. Bir milletin manevî varlığını duygu ve düşünce birliğini
oluşturan değerler bütünü şeklinde özetleyebileceğimiz kültürün,
sahip olduğu topluma göre kendine mahsus bir çekirdek yapısı ve
özü bulunuyor. Kültürde meydana gelecek boşluklar ve çöküntüler
millet ve devlet varlığını içinden kemirerek geleceği tehlikeye
sokuyor.
Aynı zamanda kültürün en iyi koruyucusu, ifade vasıtası ve insanların
düşüncelerini ifade yolu olan dil, kültürün meydana gelmesinin ve
geliştirilmesinin de aracı sayılıyor.
Bütün bir toplumun ortak malı olan dil ile millî kültür arasındaki
bağlantıda gençliğin vazgeçilmez bir yeri ve temsil görevi bulunuyor.
Millî kültür değerlerinin nesilden nesile özü bozulmadan geliştirilerek
aktarılmasının manevî vasıtasını dil, maddî vasıtasını da gençlik
olarak tanımlamak mümkün. Gençlikteki yenileşme ve değişme arzusu,
ancak millî kültür kaynağından beslendiği, yani millî özellikleri
koruduğu takdirde özünü kaybetmeden yenilenerek yol alabiliyor ve
üreteci olabiliyor. Aksi halde, taklitçilik yolu ile yavaş yavaş
kendi benliğinden uzaklaşıyor. Bu da idealizmden yoksun bir kültürsüzlüğü
beraberinde getiriyor ve gençlik elinde olmadan bir kültür boşluğuna
doğru sürüklenmeye başlıyor.
Gençliği millî kültürümüze bağlı olarak yetiştirmek için, önce kendi
millî değerlerimizi tanıtmamız, tarihimizi, örf ve ananelerimizi
öğretmemiz, yani gençliğe millî şuuru vermemiz gerekiyor. Atatürk'ün
de dediği gibi: "Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri
tahsilin durumu ne olursa olsun, en evvel Türkiye'nin istiklâline,
kendi benliğine, millî ananelerine düşman olan bütün unsurlarla
mücadele etme lüzumu öğretilmelidir."
" Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken onlara bilhassa
devletin varlığı ve milletin birliği ile bağdaşmayan bütün zararlı
unsurlarla mücadele lüzumunu millî fikirleri, zıt fikirlere karşı
fedakârca ve heyecanla savunma zarureti öğretilmelidir."
Millî varlığı geleceğe taşımak ve onu "Ebed-Müddet" kılabilmek
için toplumda fertlerin ve sosyal grupların ortak irade sahibi olmalarını
sağlamanın son derece gerekli olduğu açık. Bu ortak iradenin eksikliği,
milletlerin tarihini müzelere hapsediyor ve kolayca eritilebiliyor.
Zamanın, çağın farkına varmadan körükörüne geçmişi taklit kadar,
millî kültür kaynağından koparak yabancılaşma, toplumları bugün
ve yarına taşıyacak olan gençliğin yetiştirilmesi, eğitilmesi ve
topluma kazandırılması için en önemli bir ilke olarak karşımızda
duruyor.
KUŞAK ÇATIŞMASI
İnsanın en dinamik ve en akışkan dönemi olan gençlik devresinde
kişi sürekli gelişim ve değişim istiyor. Toplumsal hayat içerisinde
kültürel faaliyetler yoluyla hayatı öğrenmekte olan genç, normal
olarak da bunları sürdürürken kimlik ve kişilik sorunlarıyla karşılaşıyor.
Gençlik bu dönemde toplum, birey etkileşimi sonucu bir taraftan
kültür aracılığıyla kendi kimliğini oluştururken, diğer taraftan
da kültürün sağladığı imkânlardan yararlanarak şahsiyet sahibi oluyor.
Değişimin hızlı yaşandığı çağımızda, bir çok problemi de onunla
beraber yaşıyoruz. Ekonomik ve teknolojik yapı değişmeleri köyden
şehire göçe ve hızlı bir kentleşmeye yol açtığı için bu hareketlenmenin
doğal sonucunda da işsizlik, yoksulluk gibi sosyal problemlerin
yanısıra, var olan değer yapılarının da yitirilmesi ve yabancılaşma
ile karşı karşıya kalan gençlik ile önceki kuşak arasında çatışma
ortaya çıkıyor. Böylece üyesi olduğu toplumdan uzaklaşan genç, içinde
yaşadığı kültüre ters düşebiliyor.
Gençlik, çağı yakalama düşüncesiyle kendi kültüründen olmayan, başka
medeniyete ait değerleri taklit yolunu seçerek, onların giydiği
gibi giyinip, dinlediği müziği dinleyebiliyor. Bu gün dünyada söz
sahibi ülkelerde insanlar, manevî boşluk, maddecilik ve faydacı
normların gerektirdiği yalnızlaşma, aileden kopup ayrı yaşama, topluma
karşı aykırı davranışlar içinde ya kendini uyuştururak, çevrenin
monoton ilişkilerinden kurtulma ihtiyacı duyuyor, ya da garip giyinişlerle
veya müziklerle dikkatleri çekmeye çalışıyor.
Teknolojinin gelişmesi, sosyo-ekonomik şartlar ile yakından etkilenmiş,
şehirleşme, endüstrileşme ve modernleşme gibi kavramlar ve bu kavramların
doğurduğu ilişkiler günlük hayatın bir parçası halini aldığı günümüzde,
modernleşme ile sosyal değişme farklılaşmayı meydana getiriyor.
Farklılaşma yeni faaliyetleri oluşturan geleneksel yapının çözülmesine
yol açarak, inanç ve değerler sistemini değiştiriyor. Böylece bir
takım sosyal dalgalanmalara zemin hazırlanarak ve modernleşmenin
hızı değer yargıları arasındaki farklılaşmanın derecesini arttırıyor.
Geleneksel şartlar altında yetişen kuşaklar, çocuklarını kendilerine
göre geleneksel olmayan şartlar altında yetiştirmek zorunda kalıyorlar.
Bu konun evrensel boyutu, her kuşağın kendinden önceki kuşağı kınaması
ve yadırgaması olarak görülüyor. Babalar ve anneler çocuklarını
isyankâr, söz dinlemez ve eskiye kıyasla dejenere olmuş bir kuşak
olarak görüyor. Gençler ise büyüklerini tutuculukla suçluyorlar.
Böylece eski kuşak ve yeni kuşak ayırımı ve çatışması her devirde
geçerliliğini sürdürüyor.
Bununla birlikte ana-babalar, içinde bulundukları yaşı göz önünde
bulundurmadan çocuklarının da kendileri gibi yetişmelerini, kendi
davranış ve tutumlarını benimsemelerini ve kendilerinin amaçlarını
gerçekleştirmelerini istiyorlar. Gençler ise kendi yaşantılarını
düzenlemekte ve inisiyatiflerini kullanmakta bağımsız olmayı tercih
ediyorlar. Gençler büyüklerden bağımsız olmayı istedikleri nisbette
arkadaş çevresine de özellikle yaşıtlarının tutum ve davranışlarıyla
bağımlı oluyorlar. Bu durum gençlerin, yetişkinlerin kültüründen
ziyade kendi alt kültürlerini tercih etmesi ve ona bağlanması anlamını
taşıyor. Böylece kültürel değişkenlerle gençlik sorunları arasında
yakın bir ilişkinin var olduğu görülüyor.
Bugünkü gelinen noktada gelişen ve değişen dünya şartlarına ayak
uydurmada sevgi ve hoşgörüye dayanan yüksek moral değerlerine her
zamankinden daha çok ihtiyaç duyulduğu bir gerçek. Gençlerin bu
moral değerleri çerçevesinde geçmiş ve gelecek arasında akılcı bağlar
kurarak ülkeyi dünyada layık olduğu konuma getirecek yegane ümitler
olduğu muhakkak.
ZARARLI ALIŞKANLIKLAR VE GENÇLİK
İnsanların refah seviyelerinin yükselmesine sebep olan, hızlı gelişen
bilim ve teknolojinin, birçok problemi de beraberinde getirdiğine
değinmiştik. Özellikle son yıllarda milletlerarası bir sorun haline
gelen alkol ve uyuşturucu kullanımının ve oluşturduğu bağımlılığın,
gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde büyük boyutlara ulaştığı televizyon
ekranlarında ve gazetelerin sütunlarında hemen hemen her gün yer
alıyor. Alınan önlemlere rağmen alkol ve uyuşturucu kullanımı alışkanlığının
giderek artmakta olduğu görülüyor.
Genç bir nüfusa sahip olmamız nedeniyle milletçe sorumluluklarımız
her geçen gün artıyor. Maddî çıkarlar her geçen gün daha da ağırlık
kazanıyor, para hırsı gözünü bürümüş bir takım menfaat grupları,
yeraltı örgütleri kurarak uyuşturucu maddeleri el altından piyasaya
sürerek genç beyinleri zehirliyor.
İçinde yaşadığımız asırda dünya gençliğini ve toplumunu ciddi şekilde
tehdit eden bu alkol ve uyuşturcu belasıyla mücadele etmenin, insanların
sağlığına verdiği zararları öğretmenin, bu alışkanlıklardan kurtulmanın
çarelerini bulmanın, ticaretini yapanlar hakkında gereken tedbirleri
almanın bütün milletler için insanlık adına kaçınılmaz bir görev
olduğu muhakkak.
Ülkemizde özellikle geçtiğimiz yıllarda meydana gelen terör eylemlerinin
para ve malzeme kaynağının da uyuşturucu madde kaçakçılığından elde
edilen gelirlerden karşılandığı biliniyor. Ancak son zamanlarda
kaçak olarak elde edilen uyuşturucu maddelerin kullanılması ve kaçakçılığının
önlenmesi amacıyla dünyada ve ülkemizde başlatılan etkin mücadele
sonunda uyuşturucu madde kaçakçılığına büyük darbeler vurulmasıyla
birlikte, yalnızca polisiye tedbirlerle soruna çare bulmanın mümkün
olmadığı da açık. Sorunun çözümü için aile ile okul yöneticileri,
adlî ve idarî merciler ile hekimler ve güvenlik kuvvetleri arasında
sağlam bir işbirliğine ihtiyaç duyuluyor.
İçinde bulunduğumuz çağda gençlerin pekçok sorunu çözüm bekliyor.
Bununla birlikte bu sorunlar çözüme kavuşturuldukça yerine yenileri
çıkıyor. Gençlerin potansiyel enerjilerini, ülkemize ve kendilerine
faydalı olabilecek yönlere çevirebilmekle, sorunlarının üzerine
kararlılıkla gitmekle ve onları anlamak için gerekli gayreti sarfetmekle,
onların zararlı alışkanlıklara yakalanmalarını önlemek mümkün.
Unutmamak gerekir ki güvenli ve sağlıklı bir toplum, bedenen, ruhen
ve zihnen sağlıklı bir gençliğe sahip olmakla gerçekleşebilecektir.
Kaynaklar:
Milli Kültür ve Gençlik Sempozyumu, Gazi Üniversitesi Yayınları,
Yayın No, 86, Ankara.
Gecekondu Gençliği, Doç. Dr. Birsen Gökçe, Hacettepe Üniversitesi
Yayınları.
Sosyal Meseleler ve Aydınlar, Prof. Dr. Erol Güngör.
Gençlik ve Uyuşturucu Madde Alışkanlığı, MEB Yayınları.
Gençliğin Sorunları, 1992 yılı Kutlu Doğum Haftası Tebliği.
İbrahim Özdemir.
Ankara Üniv. İlahiyat
Fak. Din Sosyolojisi Anabilim Dalı Başkanı
Prof. Dr. Münir Koştaş
"İdeal gençlik, geçmişle gelecek arasında bir köprü
kurabilecek gençliktir."
Gençlik kavramının kısa bir değerlendirmesini yapar mısınız?
Bir ülkenin geleceği o ülkenin gençlerinin yetişme durumlarına bağlıdır.
Her toplum gençlerinin yetiştirilmesi için zamanın ihtiyaç ve şartlarına
göre gereken tedbirleri almak durumundadır. Bunun için önce sosyal
bir kategori olarak gençlik kavramının değerlendirilmesi gerekmektedir.
Eğer bu soruya yaş grubu olarak bakacak olursak, gençlik 15-24 yaş
dilimi arasında kalan bir yaş grubu mu, yoksa biyolojik kriterlerin
dışında nesiller arası ilişkiler bütününde belli bir yeri olan deneye,
gözleme dayanan bir realite mi? Batılı sosyologlar gençliği ve gençlik
kavramını sosyal bir vakıa olarak endüstri toplumuna bağlamaktadırlar.
Gençlik kavramı 19. yüzyılda yeni kitlesel eğitimin başlamasından
önce mevcut değildi. Sanayileşme ve buna bağlı olarak okullaşma
çağdaş toplumun genel toplumun genel temayülü olarak kabul edilebilirse
de sadece garp medeniyetinin tarihi tecrübesinden hareket edilerek
varılmış olan tanımların yetersiz olacağı aşikardır. Şu halde sanayi
öncesi toplumlarda sosyal bir katigori olarak gençlik kavramı ile
karşılaşılmaktadır. Ancak batılı sosyologların klasik görüşlerinin
aksine sanayileşme ve onun tabi bir parçası olan kitlesel eğitim
sistemi kendisine mahsus alt kültürü olan gençlik katagorisinin
varlığı için ön şartlar değildir. Sosyal bir kategori olarak gençlik,
sanayileşme öncesi toplumlarda da karşımıza çıkan bir vakıadır.
Ancak sanayileşmiş veya sanayileşme yolunda bulunan çağdaş toplumlarda
gençliği sosyal bir kategori olarak sınırlayan olay belli bir yaş
kategorisinin uzunca süren bir dönem okullaşma sürecinden geçmesi
ve bu dönemde çocuklukla erişkinlik arasında kaypak bir kategoride
bulunmasıdır.
Çocukluk dönemi geride kalmıştır, fakat henüz genç yetişkin toplumda
belli bir noktaya ulaşmış değildir. Bu yüzden gençlik çağı, bir
belirsizlikler ve arayışlar devresidir. Bu çağ hayat için bir yön
ve gayenin arandığı meslekî ve ailevî rollerin üstlenmesi için gerekli
şahsiyet özelliklerinin kazanıldığı ferdin daha müstakil ve sorumlu
bir kimse olarak hareket etmeye başladığı bir hazırlanma dönemidir.
Bu dönemin en başta gelen psikolojik özellikleri nelerdir?
Kişilik bunalımı, isyankârlık, hayat gayesi oluşturma, sorumluluk
duygusunun gelişmesi, hayattan tatmin arama, macera ve hareket isteği
bu dönemi en başta gelen psikolojik özellikleridir. Bu hareketler
onların dinî yaşayışları üzerinde de etkili olmaktadır.
Sizin, ülkemizdeki özellikle üniversite eğitiminden geçmekte olan
gençlerin dinî yaşayışları ile ilgili kitap olarak basılmış bir
de çalışmanız var.
Evet. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ne gelmezden önce Gazi
Eğitim Enstitüsü'nde de uzun süre hocalık yapmamadan dolayı oradaki
farklı kategorilerden gelen öğrencilerle tanışma imkanım olmuştu.
Zira bu üniversite öğrencilerinin dine bakışı ile ilgili olarak
yaptığım çalışma Türkiye'nin yedi bölgesinden gelmiş olan insanları
ihtiva ediyordu. Bizim elimizdeki deneye ve gözleme dayanan verilerle
burada bin küsur kişi içerisinde yapılmış olan ve 'Üniversite Öğrencilerinde
Dine Bakış' isimli bu araştırmada örneklem sıralaması içerisinde;
öğrencilerin bölgelere göre dağılımı, ülkemizin Akdeniz, Karadeniz,
İç Anadolu, Marmara, Doğu Anadolu, Güney Doğu Anadolu, Ege ve yurt
dışından olmak üzere hepsinden aşağı yukarı yüzde oranları birbirine
müsavi bir tarzda yapılmış olduğu için bu ülkenin farklı bölgelerinden
gelen üniversite seviyesindeki kişilerin dine bakışları üzerinde
bir araştırma yapmıştım.
Gençlik genelde anlatılırken, isyankâr gençlik, âsi gençlik,
problemli gençlik, sorunlu, sorumsuz gençlik gibi tanımlamalarda
bulunuluyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Psikolojik olarak gençlerin çocukluk döneminden olgunluk dönemine
geçtikleri anda otoriteye karşı gelmeleri gayet tabiî olan bir hadisedir.
Yani bu dönemin bir özelliğidir.
Gayet tabi, dönemin bir özelliğidir. İkinci olarak da bizim toplumumuzdaki
verilmiş olan belirli bir eğitim ve terbiye sisteminden kaynaklanmaktadır.
Bize göre âsi gençlik dediğimiz şey, eskilerin kabul ettikleri değer
yargılarının belki biraz kritik edilmelerinin sonucudur. Yani büyükler
ve yetişmişler onları âsi olarak görüyorlar. Aslında bu toplumdaki
bir intibak ya da intibaksızlık meselesidir. Yani bir eğitim problemidir.
İçinde bulundukları toplumun değerlerini ve normlarını kritik ediyorlar.
Tabi eskiden bunlar olmadığı için ve şimdi ortaya çıktığından dolayı
bunları âsi gibi değerlendiriyorlar. Bence âsi değil, bu bizim eğitim
ve terbiye sistemimizden ileri geliyor. Bizim eğitim ve terbiye
sistemimizde söz gümüş ise sükut altındır derler. Dolayısıyla konuşmamanın
altın olarak telakki edildiği bir yerde konuşan gençliğin âsi olarak
nitelendirilmesi gayet tabi olan bir gerçektir. Ama sapmalar vesaireler
olduğu anda onlar zaten normalin dışında olan şeylerdir ki asıl
gençliği ilgilendirmez. Ama günümüzün şartları itibariyle gayet
tabiidir ki normal hadiselerin dışarısında cereyan eden şeyler;
ulaşım imkanlarının, haberleşme imkanlarının son derece artmış olduğu
bir dönemde gençler bazen olumsuz durumlarla karşı karşıya kalabiliyorlar.
Yoksa tamamen gençliği âsi ve problemli diye nitelendirmenin hoş
olmayacağını düşünüyorum.
Yani kültürel bir farklılık mı söz konusu, ya da bir çatışmadan
bahsedebilir miyiz?
Terbiyeyi, yetişmiş olan nesillerin yetişmekte olan nesillere evvelki
bilgi ve görgülerini aktararak bunları daha iyi hale getirmelerine
yardımcı olmak şeklinde tarif ediyoruz. Ama bizde ise daha iyi olmalarına
yardımcı olmak gibi bir durum ikinci kategoriye atılıyor. Aynı eski
hal devam ettirilmek gibi bir durumla karşı karşıya gelinecek olursa
baba ile oğul, anne ile kız mutlaka bir çatışma içerisine girecektir.
Şu halde baba ile oğulun, anne ile kızın karşı karşıya gelmemeleri
için aynı değer yargılarında bir takım farklılıkların olmaması lazım
gelir. Ama şimdi eğitim sistemi itibariyle çocuğun evde elde ettiği
bilgiler ve görgülerle toplumdan elde ettiği bilgi ve görgüler arasında
farklılıklar meydana geliyor. İşte bundan dolayı küçük bir çatışma
ortaya çıkabiliyor.
Bu gayet normal yani.
Elbette. Belli bir dereceye kadar normal olan bir durum. Yani bunun
çok fazla korkulacak bir durum olmadığını düşünüyorum.
Olmalarını istediğimiz gençliği tanımlarken belirli bir standarttan
söz edebilir miyiz?
Standart değil de, onların gayet tabiîdir ki bizim geçmişimizden
haberdar olmaları lazım. Yani kültürel yönden. Geçmişimizden gençliğin
haberdar olmadığını görüyoruz. Bu haberdarlık mutlaka ya okumakla
olacak veyahut şimdi sivil toplum örgütleri denilen belirli klüpler,
dernekler vesaireler gibi kurumlaşmalarla olacak. Ama bizde böyle
kurumlaşmalar yok şimdi. Mesala çok basit gibi görünse de eski kasabalarımızdaki,
köylerimizdeki köy kahveleri yahut köy odaları, çocukların ve gençlerin
sosyalleşmesi için büyük bir imkandı. Halbuki şimdi bunların hiç
birisi yok. Bunlar olmadığından dolayı çocuklar hoş olmayan yerlere
gidebiliyorlar. Sadece belirli topluluklara vesairele gittikleri,
radyoların bilhassa televizyonların göstermiş oldukları televoleler
gibi programların yaygın hale gelmesi çocukların bir takım istenmeyen
durumlara doğru gitmelerine sebeb teşkil edebiliyor. Halbu ki bizim
bahsetmiş olduğumuz o kasabalarımızdaki ve köylerimizdeki, sosyalleşmede
yardımcı olabilecek kurumların yerine yeni yeni kurumlar teşekkül
etmiş değil. Mesela bizim talebelik zamanımızda fakültelerimizde
talebe dernekleri vardı. Bu dernekler yapmış oldukları bir takım
faaliyetlerle çocukların sosyalleşmesine oldukça yardım ederlerdi.
Özellikle kültürel bakımdan, geçmişle geleceği bağlama bakımından
yardımcı olurlardı. Şimdi bu dernekler sendikalar bunları yapıyorlar
ama sadece ideolojik bağlamda daha fazla ağırlık verdikleri için
kültürel yön biraz geri plana itilmiş gibi oluyor. Yani önce gençlerin
kendi geçmişimizden, kültürümüzden biraz haberdar olmamaları gibi
bir durumla karşı karşıya kalıyoruz.
Tabi burada kültürü çok geniş anlamda alıyoruz, yaşama standardı
olarak alıyoruz. Bunun içerisinde tabi çeşitli faktörler var, bu
faktörlerin verileri zaman zaman artar zaman zaman azalır. Sekülerleşme
içerisinde dinin toplum içerisinde rolü belki ortadan kalkmaz ama
ikinci dereceye doğru kayma durumu ile karşı karşıya kalıyor ve
bizim büyüklerle gençler arasında çatışma daha ziyade bu dini konular
üzerinde olmaktadır. Problemlerin de buradan kaynaklandığını düşünüyorum.
Türkiye'de gençliğin en büyük problemi nedir?
Bu kadar büyük bir gençliğin karşılaşmış olduğu problemleri bir
kelime ile ifade etmek son derece güç. Büyüklerin problemleri ne
ise gençlerin de problemleri odur. Şimdi içinde bulunduğunuz durumda
sizin de bildiğiniz gibi Türkiye toptan bir kriz içerisinde. Bir
eğitimci olarak benim gördüğüm en büyük problem çocukların yönlendirilmeleridir.
Yani temel ilköğretim okulunu bitirdikten sonra herkes liseye yönlendiriliyor,
liseden çıktıktan sonra bu çocuklar kabiliyetleri ve liyakatları
doğrultusunda üniversite eğitimine doğru seçime tabi tutuluyorlar
ama bu seçim realiteyi aksettirmiyor. Çocuklar tesadüfe bağlı olarak
meslek seçiyorlar. Tabi gelişmiş ülkelerle mukayese ettiğimiz zaman
Türkiye'de henüz gereği kadar yüksek öğretimden geçmiş insan yok
ve Türkiye'de eğitimden geçmiş olanların meslekî olarak istihdam
edilmeleri en büyük problem. Biz üniversitelere asistan bulmakta
son derece güçlük çekiyoruz.
Müracaat eden mi olmuyor?
Müracaat eden çok. Fakat kaliteli eleman buraya müracaat etmiyor.
Zira ekonomik yönden bu şartlar içerisinde az bir maaşla bir asistan
bulmak mümkün değil. Şimdi Ankara'da 200 milyon liraya ancak kiralık
bir ev bulabiliyorsunuz. Ama bu asistana 250-300 milyon lira maaş
veriyorsunuz. Bu insan ne yiyip ne içecek. Biz asistanlık için iki
tane yabancı dil istiyoruz. Zaten bu derecede yabancı dili olan
bir insanın asistanlığın iki-üç katını dışarıda kazanma imkanı var.
Böyle olduğu için asistanlığa gelince insanlar adeta yokluğa mahkum
ediliyorlar. Üniversite için ileriye dönük bir projeksiyonlu ve
ileriye dönük büyük hareketler yok. Ayrıca benim müşahadelerim şu
ki ülkemizde bina yapımı için insanların harcadıkları ve sarf ettikleri
paraların onda birini insan için harcamıyoruz. Mesela bina yaptırmak,
okul yaptırmak için insanlar para verirler. İnsanlarımızı yetiştirmek
için yurtdışına göndereceğiz deseniz, bir kuruş alamazsınız. Şu
halde istihdam ve yetiştirme problemleri var.
Kuşaklar arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gençlik, bir kere fizyolojik gençlik demek değildir. Gençlik zihinsel
anlayış olarak gençliktir. Bir insan yaş olarak belki yaşlılık kategorisi
içerisinde bulunabilir ama o kişinin hayata bakışı ve dünya görüşü
de önemlidir. Yaşlılık kendisinden kaçınılacak, utanılacak bir hadise
değildir, gençlik de sadece genç olmuş olduğu için her şeye sahip
olması gereken bir fizikî durumdur ama bu ona bir özellik vermez.
Gençlik şu halde fizikî imkanlarını boşa geçirmeden hakikaten olgun
bir seviyeye ulaştırabilecek bir durumda ise gençlik bir anlam ifade
eder. Yoksa sadece fizyolojik olarak bir gençlik fazla bir şey ifade
etmez. Yaşlanınca da insan herşeyden elini ayağını çekmiş değildir,
gençliğin dışında kalacak bir kategori değildir yani.
Gençler henüz sorumluluk almadıkları için kolay tenkit ederler.
Ama derler ya: yaşlılar yapabilselerdi, gençler de bilselerdi. Yani
gençler bilmiyor, her şeyin olabileceğini zannediyorlar, yaşlılar
da biliyor ama yapamıyorlar, muktedir değil, sahip olduğu güç ona
imkan vermiyor. O bakımdan gençliğin bilebilmesi, yaşlıların da
yapabilecek bir durumda olarak ikisi arasında bir duruma getirilmesi
gerekir. İdeal gençlik, geçmişle gelecek arasında bir köprü kurabilecek
olan bir gençliktir.
Ankara Üniv. İlahiyat Fak. Felsefe Tarihi
Anabilim Dalı Başkanı
Prof. Dr. Murtaza Korlaelçi:
"Millî değerler etrafında kümelenmiş bir gençlik."
Manevî açıdan gençliğin bir değerlendirmesini yapar mısınız?
Sait Halim Paşa'nın bir kitabı var. Bu kitabın içerisinde vatanı
iki kısma ayırıyor. Biri manevî vatan, diğeri ise fizikî vatan.
Manevî vatanın sınırlarında düşman oluşmuşsa fizikî vatan istilâ
edilir. Manevî vatanın sınırları, o milletin millî ve dinî değerleridir.
Millî ve dinî değerler gittiği zaman, fizikî sınırların korunması
Sait Halim Paşa'ya göre çok zordur. Bu yüzden ilk yapılacak iş,
görünmeyen sınırdan düşmanı içeri almamaktır. Yani sabit ve sağlam
bir nesil yetiştirmek, fizikî vatanın sınırlarını korumanın şartı,
Sait Halim Paşa'ya göre bu. Tarihe baktığımızda bizim bir yükselme
dönemimiz, bir de gerileme dönemimiz var. Şu anda da o milletin
parçasıyız. Kendi Türklüğümüzü kaybetmiş değiliz. Aynı nesil devam
ediyor. Bir insan düşünün ki kendi memleketi istilâ edilmiş, fakat
o insan memleketini terk etmemiş. İstilâ altında olan insan, istediği
kadar fabrikaya, istediği kadar servete sahip olsun, hür mü değil
mi? Sait Halim Paşa'nın sorduğu soru bu. O zaman maddî varlık, sınırları
korumaya yetmez veya yetmeyebilir. Öyleyse metafizik taraftan korunmalı
ki bir insan hür olduğunu iddia edebilsin. İkisi beraber korunduğu
zaman hür olur, aksi halde olmaz. Bir nesli dinamizmi sağlayan asıl
güçten kopardığınız zaman o nesil sönükleşir.
Gençlik ele alındığı zaman âsi gençlik, isyankâr gençlik, sorunlu
gençlik gibi birçok olumsuz yaklaşımlarda bulunuluyor. Bunu neye
bağlıyorsunuz?
Biz yetiştiriyoruz onları, dolayısıyla şikayet etmeye hakkımız yok.
Gençler gerçekten öyle mi?
Olur mu öyle şey. İyi bir eğitim verildiği zaman, her tarafı güllük
gülistanlık edecek şahıs gizlidir, şahsiyet gizlidir gencin içinde.
25 milyar liralık çeki bulduğu zaman harcamayıp da sahibini bulup
ona götürüyorsa bu sağlam bir gençtir. Şu anda yaşanıyor bu hadise.
Maddenin en ön planda olduğu bir ortamda böyle bir harekette bulunan
gence bu vasıflarla yaklaşılır mı? Genç nesil sağlam yani. Ama iyi
yönlendirmek, iyi değerlendirmek gerekiyor. Her çağın elbette bazı
menfi tarafları var. Bunları düzeltecek de büyükler. Bir düşünüre
göre, yaşlının işlediği suç, iki misli cezalandırılmalı. İddiası
şu: O insan hem suç işlemiştir, hem de kendinden küçüklere kötü
örnek olmuştur. Suç şu anda bizlerde. Eğitim çağı gelmiş gençlere
karşı sorumluluğu yerine getirmeyen bizlerde suç. Çok övüneceğimiz
bir neslimiz var bizim aslında. Ben karamsar değilim bu hususta.
Gençliğimizle övünebiliriz, bu tamam da yetişkinlerin neler yapması
gerekiyor?
Gençlere kendini boşluğa atmayacak bir duygunun verilmesi lazım.
Osmanlı'ya baktığımız zaman küçücük bir kabile idi. Nasıl oldu da
hakim oldu her tarafa. İşte kuvvetli bir azim var, bir ide var.
Bu ideale ulaşmak için bütün varlığını feda edecek bir duygu vermek
lazım. Yani bir gayeye maddî imkânlarını seferber edebilir. Gün
gelir canını da verebilir. Bir anne-baba için en kıymetli varlık
evladıdır. Yemezler, ona yedirirler, içmezler ona içirirler, her
şeylerini evlatları için feda ederler. Ama bir noktaya geldiğ zaman
evlatlarına derler ki: "Oğlum hizmetten kaçarsan sütüm haram
olsun sana. Şehadet geldiği zaman o şerbeti içmezsen sütüm sana
haram olsun." Yani en kıymetli şeyini yeri geldiği zaman feda
edebiliyor. Bir diğer açıdan bakacak olursak, mesela bir babayı
ele alalım. Bir cephane ateşlenip imha edilecek. O baba bombayı
aldığı gibi kendisini atıyor cephaneliğin içine. Bir gaye var, ide
var. Din, vatan, millet duygusu var. O uğurda kendini feda ettirecek
güç; hamleyi bu arttırır. Öyle bir gaye verilmemişse, yeri geldiği
zaman kıymet verdiği herşeyini uğruna feda edebileceği bir gaye
verilmediyse ,o nesil oraya ulaşamaz. Ondan uzaklaştırdığımız oranda
dökülürüz, birlik sağlayamayız. Memleketimiz o kadar geniş ki. Ben
iddia ediyorum ki bunun üç katı nüfusu kalkındırır. Yeterki bir
japon çalışkanlığını alalım. İki şeye muhtacız. Birisi kuvvetli
düşünmek, ikincisi de çalışmak. Nesli buna alıştırmamız lazım. Anadolu'da
bakıyorsunuz, kilometrelerce mesafe ne dikilmiş, ne ekilmiş, araziler
bomboş.
Sözlerinizden manevî şahsiyeti geliştirecek güçte insan yetiştirmenin
gerekli olduğu anlaşılıyor.
Evet. Birinci derecede önemli olan bu. Bir insanın üç şahsiyeti
var. Biri fizikî şahsiyeti, biri sosyal şahsiyeti, bir diğeri de
metafizik şahsiyeti. Fizikî şahsiyete müdahale olduğu zaman, hemen
karşılık veriyorsunuz, o saldırıyı önlüyorsunuz. Sosyolojik hayatta
malın, mülkün var, evin, araban var. Mesela arabanıza bir çizik
atılması sizi çileden çıkartabiliyor. Müthiş bir üzüntü içine giriyorsunuz.
Anne, baba, kardeş.. işte bunlardan herhangi biri öldüğü zaman müthiş
bir üzüntü kapılıyor sizi, neredeyse dünyanız kararıyor. Kullandığınız
bir giyisi ile özdeşleşmisseniz, onu değiştirmek çok zor geliyor,
adeta ondan ayrılamıyorsunuz. Manevî şahsiyet dediğimiz zaman da
o değerlerin engellenmemesi, yaşanması gerekiyor. Bu saydıklarımızın
üçü de insanın şahsiyetidir. Bu üç şahsiyette ve şahsiyetin sınırlarını
bilen nesil yetiştirdiğimiz zaman veya gençlere bu sorumluluğu verdiğimiz
zaman her kesimden saygı görür.
Zamanımızda kuşaklar arası çatışma mevcut mu?
Anlaşma usûlü olmadığı için gayet tabi mevcut, aslında çatışma yok,
anlaşma var. Her iki kesimin de hatası olabilir, sevabı olabilir.
Biri doğru, bir yanlış olabilir. Yanyana gelir tartışabilirler.
Kim kimi beğenmiyor! Ana, evlat, torun, dede. Bunların hepsi iç
içe. Ama eğitimdeki kopukluğu ortaya attığınızda o zaman problem
ortaya çıkar. Japonya'ya atom bombası atıldı. Ama onlar şimdi dimdik
ayakta, ekonomide dünyada söz sahibi. Boy bos itibariyle insanları
bizim yarımız kadar. Enerji açısından bakarsanız biz daha avantajlıyız,
biz daha fazlasını yapabiliriz. Ama iç yöndeki güç ve kuvveti sarfedecek
bir otoriteye ihtiyaç var. Onu vermek mecburiyetindeyiz. Gençleri
kendi başına bırakamayız. Biz aydınlar olarak gençlerimize sahip
çıkmalıyız.
Milli değerler etrafında kümelenmiş, hem fiziği hem de metafiziği
aksettirecek bir gençlik. Manevî değerler verildikten sonra hepsi
aynı eşitliktedir. Fizikî, manevî ve sosyal şahsiyetin hepsine saygı
gösterildiğinde birlik ve beraberlik devam eder. Burada bir suç
varsa o da bizde. Uğruna herşeyini feda edebileceği bir ana hedef
verildiği zaman neslimiz birlik ve beraberlik içerisinde müthiş
ileri gider. İşte onu veremiyoruz, aksine şahsiyetini zedeliyoruz.
Ankara Üniv. İlahiyat
Fak. Din Sosyolojisi Anabilim Dalı Öğr. Gör. Yrd. Doç. Dr. Niyazi
Akyüz:
"Kendine özgüveni olmayan genç, okuma, öğrenme, topluma faydalı
olma gibi değerlerden mahrum yetişecektir.
"
Gençliğin tanımını yapar mısınız? Bu dönemin özellikleri nelerdir?
Psiko-sosyal açıdan gençlik, büluğla başlayan ve 25 yaşlarına kadar
devam eden bir süreç olarak tanımlanmaktadır. Bu dönem, gencin çok
yönlü olgunluğa erişme sürecini de içine alır. Gençlik döneminin
nitelikleri arasında canlı bir hayal gücü, kolay hatırlama ve kavrama,
etki altında kalma, yoğun bir çalışma temposu yer almaktadır. Ayrıca
bu dönem, yeniliklere açık olmanın, merak etmenin, şüphe ve tereddütlerin,
otoriteye karşı gelmenin, bağımsız hareket etme arzusunun doruğa
ulaştığı bir dönemdir. Yapılan araştırmalar, gençlerin akranlarıyla
birlikte olma arzusuyla, çevrelerine bakış açılarının olumsuz olduğunu,
çeşitli açılardan çevrelerine kendilerini ispat etme gayreti içinde
olduklarını, gelecekle ilgili hayal ve planlar kurduklarını, rehbersiz
kaldıklarında toplum açısından zararlı mecralara kayabileceklerini
ortaya koymaktadır.
Gençliğin problemlerini ne tür bir yaklaşımla ele alabiliriz?
Yani şehirdeki gençle, taşradaki gencin ya da gecekonduda yaşayan
gencin problemleri ne gibi farklılıklar arz ediyor?
Gençliğin problemlerine, ilk olarak yerleşim birimleri farklılığı
açısından yaklaşılabilir. Kırsal kesimdeki gençliğin en önemli problemi,
gençlerin gençliğini yaşayamamasıdır. Geleneksel yapının hakimiyetini
sürdürdüğü bu kesimde çocuğun ve gencin fiziksel, eğitimsel, sosyal
ve psişik problemleri üzerinde durulacak ne yeterli zaman, para
ve emek; ne de ebeveynlerin bu problemler üzerinde duracak birikimi
vardır. Toprak ekilmeyi ve sürülmeyi; hayvanlar beslenmeyi ve sağılmayı
beklerken, böyle problemlerle meşgul olmak, bir lükstür. Genç erkekler
ve genç kızlar kırsal kesimde henüz çocukluğunu yaşamadan hayatın
içinde bulurlar kedilerini. Kızlar daha büluğ çağına ulaşır ulaşmaz
evlenecek çağa gelmiş sayılır ve uygun bir kısmet bulunup evlendirilir.
Erkekler ise büluğ çağına girip serpildiği zaman evin tarla, bağ,
bahçe işleri onu beklemektedir. Her iki cins de tam eğitim çağının
ortasında hayat çarkının keskin dişleri arasına uzanır.
Yani gençlerden, gençlik dönemlerini yaşamadan yetişkin olmaları
bekleniyor.
Evet, malesef öyle. Gençler içinde bulundukları dönemi yaşamadan
yetişkin oluyorlar.
Bu meselenin çözümü erkekler ile kızlar arasında farklılık gösteriyor
mu?
Erkeklerin, bu çarktan kurtulma şansı kızlara göre nispeten fazla.
Onlar köy dışındaki mekânlara açılabilir, başka yerlere çalışmak
amacıyla gidebilir. Geleneklerin katı kuralları kızların köy dışındaki
mekanlara gidebilmelerini kısıtlar. Genç kızın tek şansı, köy dışından
ya da kentten bir akrabası veya köylüsüyle evlenebilmektir. Şansı
olup da ailenin kendisine ihtiyaç duymadığı genç kız ve erkekler
okutulmak istendiğinde karşılarına eğitim problemi çıkar. Köyde
okul ya da yeterli öğretmen bulunmayabilmektedir. İçinde okul ya
da öğretmen olan köylerin de öğretmenlerin kalitesi meselesi, ayrı
bir tartışma konusudur. Kısaca geleneksel kültürün hakimiyetinin
sürdüğü kırsal kesimde, gençliğin manzarası iyi değildir. Her ne
kadar köylere uzun bir süredir kitle iletişim araçlarının, özellikle
televizyonun girmesiyle etkileşim kanallarının açıldığı söylenebilirse
de, bu etkileşimin tek taraflı olduğu aşikârdır. Bununla birlikte
kitle iletişim araçlarının etkisinin, uzun vadede, köy gençliğini
geleneksel kültürle çatışmaya götürebileceği söylenebilir. Çünkü
ülkemizde özellikle son on sekiz yılda altyapı ve teknoloji alanlarındaki
hızlı gelişmeler ve bu gelişmelerin köylere kadar uzanması, köy
gençliğinin, köy dışındaki yerleşim birimleriyle iletişimini hızlandırmıştır.
Bu durum köy gençliğinin, köy dışındaki dünyadan etkilenmesi sonucunu
doğurmuş ve uzun vadede sosyo-kültürel değişim sürecini başlatmıştır.
Kentlerde yaşayan gençliğin sorunları nelerdir?
Kent gençliğinin köy gençliği gibi homojen olmadığını baştan ifade
etmek gerekir. Küçük kentlerdeki gençliğin de nispeten homojen olduğu
söylenebilir. Fakat büyük kentlerdeki gençlik heterojen bir yapı
sergilemektedir. Bu açıdan bakınca özellikle Ankara, İstanbul gibi
metropollerde yaşayan gençlerin sorunlarının çok çeşitli ve karmaşık
olduğu söylenebilir.
Ne gibi karmaşıklıklar bunlar?
Bu sorunuza cevap verebilmek için metropollerdeki gençliği iki kısımda
incelemek gerekir. Birincisi gecekondu ve orta gelir düzeyine sahip
ailelerin çocukları: Bu kesimlerde gençlerin en önemli sorunları
otoriter aile sistemi ve bunların yol açtığı diğer sorunlardır.
Bilindiği gibi aile sistemimizde önemli ağırlığı olan babaerkil
aile sisteminde babanın aşırı otoritesi vardır. Anne ve çocuklar
bu otoriteye boyun eğerler. Bu aile yapısında çocuk, sürekli olumsuz
mesajlarla yüklenmekte, normal davranışları bile eleştiri konusu
olmakta ve sürekli hata arama ve bulma üzerinde yoğunlaşılmaktadır.
Bu durum çocuğun, özgüvenini daha küçük yaşlarda kaybetmesine yol
açmakta ve çocukla aile üyeleri arasında bir kopukluğa zemin hazırlamaktadır.
Ailesi ile arasında bir sosyal mesafe ortaya çıkan genç mutluluğu
dışarıda, arkadaş çevresinde aramaya başlamaktadır. Arkadaş çevresinin
oluşumunda da bir rehberden mahrum olan genç, kötü alışkanlıkları
olan bir arkadaş grubu içine girdiğinde tam anlamıyla toplumdan
uzaklaşmakta ve topluma zararlı bir unsur haline gelebilmektedir.
Bu süreç, onun okul başarılarını da olumsuz etkilemektedir. Toplumdan
iyice uzaklaşan ve kendine özgüveni olmayan genç, okuma, öğrenme,
topluma faydalı olma gibi değerlerden mahrum yetişecektir.
Bu sorunları incelerken aile ekonomisini de göz önünde bulundurmamız
gerekmiyor mu?
Gayet tabi. Bu kesimde yetişen gençliğin ailesinin ekonomik sorunları
da gençliğin sorunlarını karmaşık hale getirmektedir. Eğer ailenin
gelir düzeyi çok düşük ise çocuğun eğitiminden vazgeçilebilmekte
ve küçük yaşta bir mesleği öğrenmesi için örgütsüz ve güvencesiz
işlerde çalışmaya zorlanmakta ve genellikle de bu tür işlerde çalışma
şartları çok ağır olmakta, dolayısıyla çocuk ezilmektedir. Böylece
çocuk ne çocukluğunu, ne de gençliğini yaşayabilmektedir. Bu tür
ailelerin ebeveynlerinin eğitim düzeyi çok düşük olduğu için çocukluk,
ergenlik, gençlik dönemlerinin ağır sorunlarını nasıl aşabilecekleri
konusunda, çocuklarına rehberlik edecek birikimlerinin mevcut olmaması
da ayrı bir sorundur. Ailenin gelir düzeyi orta ise, bu durumda
çocuğunu okutsa bile üniversite imtihanlarını kazanabilmesi için
onu kursa gönderebilmesi imkânsızdır. İlk ve orta öğrenim süresi
içinde çocuğunun ekonomik ihtiyaçlarını karşılayabilmesinin zorluğu
da meselenin bir başka yönüdür.
Gelir düzeyi yüksek olan kesimlerde durum nasıl?
Yüksek gelir düzeyine sahip ailelerin çocukları, biraz önce birincisini
anlattığımız metropollerdeki gençliğin ikincini kısmını oluşturuyor:
Bu tür ailelerde anne ve babanın aile içindeki statüleri eşit düzeydedir.
Bu ailelerin, çocuklarıyla ilişkileri ılımlı ve olumludur. Çocuklarını
dinlemeye ve onların isteklerini yerine getirmeye çalışırlar. Onlara
bir eşya gibi değil, bir insan gibi muamele ederler ve onlara değer
verdiklerini gösterirler. Böylece bu ailelerin çocukları toplumda
ve kâinatta kendilerinin önemli bir varlık olduklarını düşünürler.
Başkalarının haklarına saygı gösterir, fakat kendi haklarını da
çiğnetmezler.
Böyle ailelerde yetişen gençlerin en önemli sorunu ise ilgisizliktir.
Bu ailelerde gençler özgür yetiştirilir. O kadar özgür yetiştirilir
ki gençler kendilerini fazla özgür, ilgisiz, hatta yalnız hissedebilirler.
Baba, yoğun işleriyle meşgul, anne de hanım arkadaşlarıyla günlerde,
çeşitli sosyal etkinliklerde vakit geçirir. Bununla birlikte çocuklarını
hiç parasız bırakmazlar. Onun ekonomik ihtiyaçlarını karşılayınca
bütün problemi hallettiklerini sanırlar. Genç, sevgi ve ilgi ihtiyacı
içindedir. Bu sebeple de bu ihtiyacını aile dışında karşılamaya
çalışır.
Kültürün gençlik üzerindeki etkilerinden de bahseder misiniz?
Bugün gençlerimizin hızlı kültür değişiminden kaynaklanan sorunları
vardır. Kültürel değerlerimiz ve davranış kalıplarımızın yeni nesillere
aktarılmasında büyük sorunlarımız bulunuyor. Köylerden kentlere
doğru devam eden hızlı göçten dolayı, özellikle büyük kentlerimizde
gecekondularla, yüksek gelir gruplarının ikamet ettiği yerler arasında,
kültürel değerler ve davranış kalıpları bakımından büyük farklılıklar
vardır. Gelir farklılığı, dünya görüşü farklılığına da yol açmaktadır.
Vatan, millet, din gibi değerlere verilen önem farklılaşmaktadır.
Alt gelir gruplarında yaşayan gençlerin vatan, millet, din gibi
değerlere daha fazla vurgu yaptıkları bilinmektedir. Fakat bu vurgular,
siyasal söylemlerle paralel yürümektedir. Yani bu değerlerimiz,
toplumun bütünü tarafından paylaşılan ve ön plana çıkarılan kimlik
unsuru haline gelememektedir. Bu kimlik unsurlarnın başlı başına
bir ideolojisinin oluşturulması yerine, bunların başka ideolojilerin
içerisine serpiştirilmesi dolayısıyla marjinal kalmaları, bir toplumsal
üst kimlik oluşturmamızı engelleyen faktörlerdendir.
Kimlik ve kişilik problemi, gençlerimizin bütününü ilgilendiren
bir problemdir. Kimlik ve kişilik, fertlerin kendilerini toplum
içinde konumlandırmalarına yön veren iki farklı süreçtir. Bu iki
süreç de ferdin, kendisini toplum içinde bir özne olarak tanımlamasına
katkıda bulunur ve fertlerin toplumsallaşmasında son derece de önemlidir.
Kimliğin ayırt edici niteliği, ferdin, kendisini bir gruba, topluluğa
veya bütüne ait hissetmesidir. Bunlar başlıca, millet, ırk, din,
cemaat, mezbep, sınıf, siyasal parti vesaire olabilir. Kişilik oluşumunda
ise ferdin toplumsal hayat içinde edindiği kişisel niteliklerin
ve benimseyip yerine getirdiği cinsel, ailevî, meslekî ve toplumsal
rollerin bir bileşimi söz konusudur.
1998 yılında Türk gençliği üzerine Konrad Adenauer Vakfı için yapılan
bir araştırmanın sonuçlarına göre Türk gençliğinde kimlik oluşumu,
modernlik ile geleneksellik arasındaki gerilim hattı üzerinde gerçekleşmektedir.
Bu gerilimden nispeten daha fazla etkilenen gençler, sosyo-ekonomik
statülerine, kültürel referans sistemlerine, kentsel-kırsal farklılaşmasına
bağlı olarak bir yanda modernist proje, diğer yanda geleneksel-İslâmî
hayat tarzı ekseninde güçlü kimlikler geliştirmektedir. Bu iki kutup
arasında geleneksel-İslâmî kimlikleşmenin, diğerine göre belirgin
olarak ağır bastığı söylenebilir. Bu gerilim, bir tehdit kaynağı
olarak algılandığı ve gençlerin güvenlik duygusunu sarstığı ölçüde,
karşıt kimlikler kendi içine kapanmakta ve cemaat oluşumlarına kaynaklık
etmektedir.
Günümüz gençliğinin kültürel olarak en fazla ihtiyaç duyduğu
şey nedir?
Bugün gençlerimizin kültürel olarak en fazla ihtiyaç duyduğu şey,
bir idealdir, bir hedeftir, bir kahramandır, bir örnek insandır.
Çocuklarımız ve gençler, televizyonlarda pokemonlarla, müzik zevkimizi
tahrip eden bir kısım şarkıcı(!)larla, Türk dilini katleden bir
kısım televizyon spikerleriyle, günlük hayatının daha uzun bir zamanını
geçirmektedir. Tarihimizdeki model şahsiyetlerin hayat hikayelerinin
yazılarak öğretilmesi, yapılacak olan filmlerinin maddî ve manevî
olarak desteklenmesi, gençlerimizin bu açlığını giderebilecek iletişim
araçları malzemelerinin üretimini teşvik eder.
Gençlerin dînî problemlerine gelince, günümüz gençliğinin daha bilinçli,
dinamik ve her şeyi sorgulayan özelliklere sahip olduğu bilinmektedir.
Gençlerimiz bir dünya görüşünden mahrumdur. Kültürel değerlere açlık
çekmektedir. Bunları gençlere verebilecek olan olgu, dindir. Gençlik
kendilerine dünyayı tanımlayacak, bu dünya karşısında kendi konumlarını
belirleyecek sorularına makul ve mantıklı cevaplar verecek bir din
anlayışına ihtiyaç duymaktadır.
Ankara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Türk Din Mûsikîsi Anabilim Dalı
Başkanı
Yrd. Doç. Dr. Bayram Akdoğan:"Ses ve melodi
Allah'ın kullarına bir ihsanı ve
bağışıdır."
Sayın hocam, isterseniz sohbetimize müzik-insan ilişkisi ile
başlayalım. Müziğin insanlar üzerindeki etkisi hususunda neler söylemek
istersiniz?
Mûsikînin insanlar üzerindeki etkisi yüzyıllar boyu konuşulmuş ve
bu konuda çeşitli boyutta eserler kaleme alınmıştır. İnsan ruhunda
çok etkili izler bırakan mûsikî sanatının, müzik ve sanatsal duyarlılığın
insan eğitiminde, özellikle geIeceğimizin güvencesi olan gençlerimizin
çok daha kaliteli, çağdaş bilim ve sanat anlayışıyla dopdolu olarak
yetiştirilmesinde etkili olacağı kanaatindeyim. Her türlü müziğin
müspet veya menfi yönde insan üzerinde etki yaptığı bilinmektedir.
İyi icrâ edilmiş müziğin insan ruhu üzerinde son derece olumlu tesirleri
vardır. Bunu mûsikî eğitimi almış kimselerde ve onların yaptıkları
çalışmalarda görmekteyiz. Bunların çalışmalarında bir ahenk, ve
onlarda insanlara karşı tavırlarında bir şefkat ve yakınlık vardır.
Tarihte büyük dehaların hayatını incelediğimizde, onların aynı zamanda
mûsikî ve sanatın diğer branşlarıyla da yakından ilgili olduklarını
görürüz. Onların çalışmalarında, eserlerinde, insan münasebetlerinde
bir bakıma Allah'ın kâinatta gizlediği ahengin aksettiğine şahit
oluruz. Bu ilâhi ahengi hissetmekle insanoğlu bir huzur dünyasının
kapılarının aralandığını kalbinin derinliklerinde hisseder.
Bu ahenk ve huzuru insanlara nasıl kazandırmak gerekiyor? Bu kazanımın
cemiyet açısından önemi nedir?
İnsanı eğitmede veya biçimlendirmede güzel sanatların, çok önemli
bir yeri vardır. Güzel sanatlar, sadece ferdin heyecanlarını inceltmeye,
duygularını yüceltmeye yaramakla kalmaz, cemiyetlerin de birlik
ve bütünlük içinde gelişmesine ve orijinal bir millî zevk etrafında
toplanmasına vesile olur. İşte bu sebepledir ki, her milletin hayatında,
güzel sanatlar eğitimi çok önemli bir yer tutar. Bunun için devlet
bütçesinden büyük tahsisat yapılır. Ülkelerin millî eğitimi plânlanırken
pedagoglar, ilim kadar, ahlâk kadar estetiğin de programlarda yer
almasını isterler.
Sanat, insana incelik ve zerâfet duygusunu kazandıran çok önemli
bir olgudur çünkü. Bütün sanatlarda sanatçının ince bir ruh, düşünce
ve estetik anlayışı görülür ki, bu durum, Kur'an'ın insana kazandırmaya
çalıştığı ahlâktır. Bunun için Kur'an-ı Kerim insanı sık sık düşünmeye
ve tefekkür etmeye davet eder. Bilindiği gibi Kur'an-ı Kerim'de
göklerin ve yerin inceliklerine ve yaratılmışların güzelliklerine,
bunlardaki sanata bakıp ibret alma, düşünme ve tefekkür etme konusunda
çokça ayet bulunmaktadır.
Eğitim psikologları, güzel sanatların ferdin kendini ifade etmede
oynadığı rolü belirtirlerken, eğitim sosyalogları, cemiyetin yoğrulmasında
güzel sanatların veya estetiğin önemini ortaya koymaya çalışırlar.
Sanatsal duygulara sahip olan insanların, insanî özelliklere daha
bağlı oldukları göze çarpmaktadır. Tolstoy "Hiçbir okul insana,
sanatsal duyarlılığı edinip, kullanmayı öğretemez" derken,
sanatsal duyarlılığın kişiden kişiye değiştiğini ve her karakterin
aynı kalıba uydurulamayacağını kastetmektedir. Yoksa sanat eğitimine
gerek yoktur anlamında değil. Bu bakımdan gençliğin sanat açısından
eğitilerek, daha lâtif ve hassas bir ruha sahip olmaları sağlanmalıdır.
Tabii ki, burada sanat eğitiminden çok nasip alanlar olacağı gibi,
istenilen gayeye ulaşamayanlar da olabilir.
Müziğin dünya toplulukları üzerinde bir etkinliğinin var olduğu
biliniyor. Bir yaş grubunu göze almadan düşünecek olursak, sizce
müziğin ülkemizdeki etkinliği nedir?
Tüm dünya halkının bütünleşmeye doğru gittiği bir yüzyılda, globalleşme
veya küreselleşme denilen bu toplulukta, Türk halkının ve gençliğinin
yer olmaması düşünülemez. Böyle bir ortamda, bütün sanatsal faaliyetlerde
olduğu gibi mûsikî alanında da çok başarılı gençler yetiştirmemiz,
Türk milletinin sesini tüm dünyada duyuracak kobiliyetleri oluşturmamız
gerekmektedir. Bize göre artık "Doğu Mûsikîsi, Batı Mûsikîsi,
Arabesk, Pop, hatta Millî Mûsikî gibi kavgalar artık çok geride
kalmıştır. Bugün memleketimizde Türk Bayrağı altında yaşayıp, bu
saydığımız tüm müzik türlerini dinleyen ve bundan hoşlanan vatandaşlarımız
varken, bazılarımızın, neden halkımız sadece şu tür müziği dinlemiyor
diye, insanların mûsikî zevkine ambargo koymaya çalışması çok yersiz
ve Iüzumsuzdur. Ancak millî mûsikîmiz alanında çalışmalar yapılması,
yeni eserlerle takviye edilmesi, bunun ihyâsı ve çağdaş sanatlar
düzeyine çıkarılması hadisesi çok önemli ve bu başlı başına bir
konudur. Bu ifadelerle, mûsikî konusunda yabancılaşmaya olumlu baktığımızı
söyleyemeyiz.
Yabancılaşmaya olumlu bakmadığımıza göre, müzikte ne gibi çalışmalar
yapılmalıdır?
Dünya ülkeleriyle diyaloglarımız arttıkça, diger ülkelerle ilişkilerimiz
çoğaldıkça, sanat dallarına ne kadar önem vermemiz gerektiği de
gündeme gelmektedir. Ülkemizde bütün sanat dallarında tam bir atılım
şarttır. Bunun için çok şuurlu bir estetik eğitimi planlanmalı,
güzel sanatların bütün dallarında, ecdadın ortaya koyduğu eserler
incelenmeli, yazdıkları okunmalı, sağlam ve objektif bir kriterden
geçirilerek estetiğimizin esasları billurlaştırılmalı ve hazmedilmelidir.
Bunun arkasından, bu alanda çağdaş gelişmeler kaynaklarından araştırılmalı,
muhtelif milletlerin ve medeniyetlerin sanat ürünleri, mukayeseli
bir biçimde gözden geçirilmeli ve elde edilen bu kültür, genç kabiliyetlere
aktarılmalıdır. Daha sonra genç kabiliyetler vatan sathında araştırılmalı
ve zengin bir kültür ve teknikle desteklenmelidir. Her şeyden önce
onlara, millî ve mukaddes kültür değerlerimizi çağdaş seviyenin
üstüne çıkarma ülküsü verilmelidir.
Sanatsal faaliyetler bir milletin gücü hususunda bize bilgi verebiliyor.
Müzik de bir sanat dalı olduğuna göre, aynı şeyi müzik için de söyleyebiliriz
herhalde.
Gayet tabi. Tarihte, her zaman ve mekânda olduğu gibi sanat, aynı
zamanda bir güçtür. Bu gücün sadece iyilik ve doğruluk için değil,
kötülük ve çok amaçlı olarak da kullanılabileceğini unutmamak gerekmektedir.
Özellikle içinde bulunduğumuz toplumda, bazı kesimlerce en popüler
sanatlardan biri olan mûsikînin gücü fark edilmemiş, çok amaçlı
kullanılabileceği hesaba katılmadan bu sanat dışlanmıştır. Güçlü
sanat anlayışına ve uluslar arası yarışabilecek güçlü sanatçılara
sahip olan ülkeler, dünyada seslerini duyurabilme gücüne sahiptirler.
Bir futbol maçında veya spor dallarının her hangi birinde bu başarıyı
yakalayanların günlerce dünya medyasını nasıl meşgul ettiklerini
görmekteyiz. Sanat dallarında da böyledir. Uluslar arası düzeydeki
bir müzisyenin, bir mimarın veya heykeltraşın ne denli bir tanıtım
ve reklâm gücüne sahip olduğu meydandadır. İslâm âleminde bu tip
faaliyetler çok ihmal edilmiş, sanatın evrensel gücü yeni anlaşılmaya
başlanmıştır.
İslâm dünyasında, en azından geçmişte fazla bir değer ifade etmeyen
mûsikî, şimdilerde önemseniyor yani.
Evet. Bununla birlikte ekonomik ve hayat standartları açısından
çok geri kalan İslâm dünyası, sanat ve spor dallarına da gereken
ilgiyi göstermemiş, dolayısıyla uluslar arası düzyede hiçbir programın
gündeminde yer alamamış, maalesef her konuda sessizliğe gömülmek
zorunda kalmıştır. Halbuki sanat dallarından sadece birisi olan
mûsikîde neler yapılamaz ki? Böyle güçlü bir sanatı, esası olmayan
bir takım gerekçelerle din uygun görmüyor deyip, tembelliğimizi
dinin sırtına yüklemişiz ve ihmal etmişiz. Halbuki, ses ve melodinin
Allah'ın kullarına bir ihsanı ve bağışı olduğu düşünülmelidir. Onun,
bir tedavi aracı olarak kullanılmasından tutun da, duygu ve düşüncelerin
ifade edildiği bir araç olmasına varıncaya kadar mûsikî, insan hayatında
çok önemli bir yere sahiptir. Bunu görmezlikten gelmek mümkün değildir.
Din için de dünya için de faydası yoktur, diyerek toplumdan uzaklaştırılan
sanatların, toplumun ıslahı, İslâm'ın tebliğinde kullanılması, gençlerin
insanî özellikler doğrultusunda eğitilmesi konularında yararlanılabileceği
hususu göz ardı edilmiştir. Dinî hüküm açısından da kullanılma niyeti
önemlidir. Hal böyle olunca mûsikînin de, sesin ve nağmelerin yaratıcısı
ve gerçek sahibi adına, O'nun zikredilmesi niyetiyle kullanılması
çok önemlidir.
Gençlerimizin müzik konusundaki temayüllerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Günümüzde, Türk gençliğinde yabancı müziklere karşı bir temayül
söz konusudur. Ancak, ben bunu millî mûsikîmiz açısından bir tehlike
olarak görmüyorum. Çünkü Türk Halk Mûsikîsi, Türk Sanat Mûsikîsi,
hatta Türk Din Mûsikîsi alanlarında yetişmiş ve bu alana ilgi duyan
gençlerimizin sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Çeşitli üniversite
ve fakültelerden, Türk Mûsikîsi sazlarından ney, ud, tanbur, kanun,
bağlama gibi sazlardan birini öğrenme coşkusuyla bize müracaat eden
gençlerimizin sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Ayrıca Türk Mûsikîsi
Konservatuarları da Türk Mûsikîsi aIanında çok yetenekli saz ve
ses sanatçıları mezun etmektedir. Bunların bir kısmını televizyon
ve yerel radyolardan zevkle dinlemekteyiz. Gençlerimizin bir kısmının
yabancı müziklere ilgi duymasını bir haz ve kültür zenginliği olarak
görebiliriz. Bu konuda, gençlerimiz, geleneklerimizden ve millî
duygularımızdan kopuyor diye tedirgin olmaya gerek yoktur diye düşünüyorum.
Çünkü bu alanlarda da artık yurt dışında Türkiye'yi temsil edecek
elemanlara ihtiyacımız var. Şu var ki, gençlerimizdeki bu temayül,
devlet politikası ve resmi mûsikî kuruluşları ile dengelenmeli,
her alanda olduğu gibi, müzik alanında da yabancı müzik tutkusu,
yabancılaşma düzeyine çıkmamalıdır.
Müzikte kitleler arasında bir çatışma söz konusu mudur?
Günümüzde medya araçlarının dünyaya açılması ve tüm dünyada olup
bitenlerin sürekli halkımız tarafından takip edilebilmesi nedeniyle
olacak ki, artık ciddi olarak müzikte kitleler arasında bir anlaşmazlıktan
bahsetmek söz konusu değil. Çünkü, halkın şu anda içinde bulunduğu
sosyal ve ekonomik şartlarla birlikte, yıllarca süren bu tip çatışmaların
hiçbir fayda vermeyeceği artık bilinmektedir. Bu bakımdan, özellikle
gençlerimizin gün geçtikçe daha toleranslı bir dünya görüşüne meylettiklerini,
içinde bulundukları şartların insanlarımızı buna zorladığını gürüyoruz.
Özellikle radyo ve televizyonlarda memleketimizin her yöresinden
yapılan müzik örneklemeleriyle halkımız çok nağmeli ve multi sazlı
hayatı benimsemiştir. Artık Karadenizli bir vatandaşımız bağlamadan
zevk aldığı ve onu Karadeniz türkülerinde kullandığı gibi, Egeli
veya Orta Anadolu'lu bir vatandaşımız da kemençeden ve Karadeniz
türkülerinden hoşlanmakta ve kemençeyi saz grubu içine dahil etmektedir.
Memleketin doğusundaki bir vatandaşımız Trakya türkülerinden ne
kadar hoşlanıyorsa, bir Trakyalı vatandaşımız da Doğu türkülerinden
coşku ve heyecan duymaktadır. Eskiden sahip olunan bir takım yöresel
ve fanatik duygular aşılmıştır.
Müzik tercihleri hususunda, gençlikle ilgili olarak, karamsar olmamıza
gerek yok herhalde?
Tabi, böyle bir endişeye hiç gerek olmadığını düşünüyorum. Bugünkü
toplumda bazı müzisyenlere ve onların peşinden giden kalabalık gruplara
bakarak gençlik elden gidiyor, ahlâksızlaşıyor gibi gençliğimizin
geneli hakkında bir ümitsizliğe kapılmanın gereksiz olduğu kanaatindeyim.
Asıl önemli olan husus, gençliğimize insanî özellikleri ve değerleri
kazandırabilmektir. Devlet ve fert olarak bu hususu göz ardı etmememiz
gerekiyor.
|