Çavuş
Ağacı

Taşören köyü; çıplak dağlara sırtını dayamış, ismi gibi taştan
başka bir şey bulunmayan küçücük bir köymüş. Ne dağında, ne ovasında
ağaç varmış. Ağacın yetişmediği bu yerde insanlar yaşamaya zor
da olsa alışmışlar. Tarım ve hayvancılıkla uğraşmalarına rağmen,
insanların ne tarımdan yüzü gülmüş, ne hayvancılıktan. Gürül gürül
akan çeşmesi de yokmuş Taşören’in. Kuyu sularıyla çile doldururlarmış
kadınları, kızları... Erkekler birçok yerde olduğu gibi vakitlerinin
çoğunu kahvelerde dedikodu yaparak geçirirlermiş. Taşören; kışın
kardan, yazın tozdan başını alamazmış. Kar yağdı mı adam boyu
yağarmış. Yazın kavurucu sıcaktan bunalan canlılar serinleyecek
bir ağaç altı bulamazlarmış. Taştan yapılmış toprak damlı evlerinin
daracık bahçelerinde hiç mi hiç ağaç yokmuş. Diktikleri fidanlar
da büyümezmiş. Yalnız tek bir ağaç hariç: "Çavuş Ağacı" Bundan
yıllar önce Kurtuluş Savaşında süvari çavuş’u olarak askerlik
yapan Mustafa isimli genç, düşmanın Dokuz Eylül’de denize döküldükten
sonra terhis olup köyüne döndüğünde, Ödemiş taraflarından getirdiği
kızılcık fidanını köy meydanındaki köy konağının hemen yanıbaşına
dikmiş. O günlerde gerek yaşlılar olsun gerek arkadaşları, "bu
taşlı köyde ağaç mı yetişir?" derlermiş. Mustafa Çavuş, Bunların
hiçbirine kulak asmazmış. Diktiği fidana gözü gibi bakarmış. Bazen
kahvede yaşlılar, "Fidanın ne alemde Mustafa?" diye alay ederlermiş.
Mustafa Çavuş, bu sözlere üzülse de bir şey diyemezmiş. Yine bir
gün kahvede kendini bilmeyen birisi:" Kızılcık ağacının gölgesi
de pek güzelmiş canım." Çavuş, bu alaylı söz üzerine çayını yarıda
bırakarak kalkmış, eve gelmiş. Birkaç gün ne işe ne kahveye gitmiş.
Bir gün sabah namazında ellerini semaya kaldırarak: "Ey Allah’ım!
Beni utandırma. Diktiğim fidan öyle bir ağaç olsun ki dilden dile
dolaşsın, ömrü uzun olsun. Şu aciz kulun ömründen al, ona ver."
demiş. Cenab-ı Hak, duasını kabul etmiş olacak ki Yunan askerinin
üç kurşunla yaralayıp öldüremediği Mustafa Çavuş’u ince hastalık
kolayca pençesine alıvermiş.

Çok
sevdiği biricik anasından genç yaşta ayrılarak Allah’ın rahmetine
kavuşmuş. O yıllarda verem çaresi olmayan bir hastalıkmış, insanlar
patır patır dökülürmüş. Yıllar geçmiş, kızılcık ağacı serpildikçe
serpilmiş. Köylüler koskoca dallarının koyu gölgesinde oturmak
için kenarlarına tahta oturak bile çakmışlar. Meyvelerinden nasiplenmeyen
kalmamış. Köylü öyle bir sahip çıkmış ki, çocukların ağaca çıkmasına
müsaade etmiyorlarmış dallarını kırarlar diye. Zaman içinde pek
çok ağaç Taşören köyüne dikilmişse de tutmamış. Biraz büyüyor,
bir müddet sonra kurumaya başlıyormuş. Bu sebeple kızılcık ağacına
dört elle sarılmışlar. Kızılcık ağacı, Mustafa Çavuş’un ölümünden
sonra epey bir süre Çavuşun ağacı olarak kalmış. Zaman geçtikçe
Mustafa Çavuş’u köyde tanıyan kimse kalmamış, lakin diktiği ağacı
tanımayan bilmeyen yokmuş. Son otuz yıldır bu ağaca büyük küçük
herkes "Çavuş Ağacı" demeye başlamışlar. Çavuş Ağacı, Taşören
köyünün taşları arasında yaşıyordu, yaşamaya da devam edecekti.