Yağın Karlar Yağın


Baş Yazı

Ayın Şiiri

23 Nisan

Sohbet

Çocuklarla Dini
Sohbetler

Bir Demet Şiir

Yağın Karlar Yağın

Yurdumuzdan Bir Köşe

Mimar Sinan

Doktorunuz Diyorki

Aslı İle Ali'nin
Başına Gelenler

Sizlerle Başbaşa

Yurttan ve Gurbetten
Haberler

Boyama

Günler, aylar geçiyor mevsimler birbirini kovalıyordu. İlkbahar yaz derken bu yılda kış kapımıza gelmişti. Dünyamızı aydınlatan güneş bile her gün görünmez olmuştu. Yeryüzünün gerçek rengi kaybolmuş, tabiat beyaz gelinliklerini giymişti.
Ne zaman kış mevsimi gelse içimde bir burukluk başlar, çetin kış günleri hep beni düşündürürdü. Diz boyu karda yürümekte zorlanan yaşlılar ve çocuklar, sobasına yakacak odun alamayan yoksullar, yem bulmak için gagasını kazma gibi kullanan kuşlar. Daha neler neler.
Bütün bu sıkıntıları görünce "neredesin ey güneş, eritsene şu karları, görmüyor musun yolda kalmış yolcuları, açları, açıkları, üşüyerek can veren zavallıları. Yitirdin mi şefkat ve merhamet ışınlarını?" diye avaz avaz bağırmak gelir hep içimden. "Şu gökyüzüne çıkıp koca koca bulutları bir kovalayabilsem, elime bir süpürge alıp süpürüversem güneşin önünden." İşte hep bu hayallerle yaşarım ben ta bahara kadar.
Bir gün babama anlatmıştım kış aylarının bu cevri cefasını, güneşe olan sitemimi, bulutlara olan öfkemi. Fakat o hiçte doğru bulmadı düşüncelerimi. "- Tövbe de evlat tövbe" dedi. Anlattı bana bu mevsimin güzelliklerini. Gerçekten de çok doğruydu dedikleri. Bu aylar biz insanlar ve canlılar için Yüce Allah'ın çok büyük bir nimetiydi. Toprak altında yatan binbir çeşit tanecik güneşin değil yağmurun, karın hasretini çekmekteydi. Ölü gibi duran bu tohumlar, kuru gibi görünen bitkiler ağaçlar bu kar taneleri, yağmur damlaları sayesinde yapraklanarak, çiçek açarak baharı müjdeleyeceklerdi. Kısacası yerin altındakiler ve üstündekiler yağacak olan bu beyaz rahmete muhtaçtı. Elbette bu güzelliklerinin yanında bazı meşakkatleride olacaktı. Zira her nimetin yanında bir de külfeti olur.
Bütün bunları ekmeğimizle, suyumuzla, elektriğimizle kışa olan muhtaçlığımızı babamdan dinledikten sonra kışa olan dargınlığım bir anda geçti. Şimdi yere düşen kar tanelerine sevgiyle bakıyor, "sizler gökyüzünden yağan beyaz altınlarsınız. Bu vatanın toprakları sizinle yeşerip canlanacak. Yağın karlar yağın yağabildiğiniz kadar" diyordum.
Bundan böyle pamuk pamuk yağan rahmete kızmayacak, onun verdiği külfete, zorluklara çare arayacaktım. Babama "ne yapabilirim" diye sordum. Babam tek kelimeyle "yardım" dedi ve ilave etti. Fatih hani sen güneşe bağırmak, bulutları kovalamak istiyordun ya, seslen şimdi kendi kendine: "Ey fatih nerede şefkat, nerede merhamet, nerede kaldı kardeşlik diye. Haydi durma güneş gibi ısıt üşüyen insanları. Süpür, kovala kalbin deki duygusuzlukları, acımasızlıkları. Durma git yetmişlik Ayşe Ninenin evine. Yakıver sobasını. Çal Mustafa Dedenin kapısını. Öğren bir ihtiyacı olup olmadığını."
Babamın söyledikleri beni çok duygulandırmıştı. Hemen çizmelerimi giyerek Ayşe ninenin evine koştum. Başladım sobasını tüttürmeye. Yaşlı kadın dua ediyordu bana nurlu çehresiyle. Babamda arkamdan gelmiş elinde kürek, evin önündeki karları temizliyordu. Oradan doğruca Mustafa Dede nin evine koştum. İhtiyacı olup olmadığını sordum. Eve geldiğimde annem, elinde buğday taneleri penceremizin önünde bekleyen kuşlara yem atıyordu. Babamda işini bitirmiş gelmişti. Birlikte dışardaki bembeyaz manzarayı seyrederken bir yandan cıvıl cıvıl öten kuşlara yem atıyor, bir yandan da Ayşe Ninenin dumanlı bacasına bakıyorduk. Şimdi ailecek daha mutlu ve huzurluyduk.