Kültür ve Sanat

Kıymetli Okuyucularımız!

Bu sayımızdaki kültür sanat köşemizde sizlerden gelen Peygamberimiz konulu şiirleri seçtik.

Söz sanatlarından şiiri hayıra vesile kılan seviyeli ürünleriniz için ve köşemize giderek artan ilginize teşekkür ediyoruz. Amatör kalemlerden usta kalemlere kadar her seviyeden sanat dostları, şiir dostları bize yazmaya devam ediniz.

İstiklâl şâirimiz Mehmet Âkif Ersoy’un Peygamberimiz (s.a.s.) için yazdığı: “Bir Gece” adlı beyitleriyle, ondört asır öncesine kurduğu gönül köprüsünde sizlerle birlikteyiz.

Adresimizi biliyorsunuz: Diyanet İşleri Başkanlığı Eskişehir yolu 9.km.

Yazı ve şiirlerinizi İnternetten: http://www.diyanet.gov.tr. adresine gönderebilirsiniz.

Şimdi köşemize; Afyon Sandıklı’dan yazan sayın Yusuf Gökpınar’ın “Çağrı” isimli şiiriyle başlıyoruz.

ÇAĞRI

Çiçekler kurudu, kokmuyor gülüm...

Toprak kan kokuyor, her yerde zulüm...

Nedir bu ihtiras? Kimlere bu kin?

Neredesin Habib, Muhammed Emin.

Hasta gönüllerin sensin ilacı

Tut ellerimden ki, bitsin bu acı

O yüce katlardan gel, yanıma in...

Gel artık Sevgili, Muhammed Emin.

Bulutlar karardı, hiç huzurum kalmadı

Benliğimi kaybettim, iç huzurum kalmadı

Kulağıma bir ses geldi, titredim demin

Gelen sendin, tanıdım; Muhammed Emin.

                              Yusuf GÖKPINAR

Sayın Gökpınar,  6+5=11’li hece ölçüsüyle yazdığınız şiiriniz, genel olarak ses uyumu yönünden  güzel. Klasik Türk şiiri nazım şekillerinden aabb, ccbb, ddbb... şekliyle yazdığınız şiiriniz gayet seviyeli.  Özellikle kıta sonlarındaki ayak dediğimiz vurgularda  kıtalar arası ahenk sağlanmış. Sevgililer Sevgilisine çağrınız, samimi mü’minlerin hislerine tercüman oluyor. Mısralarınızda, günümüz modern zamanlarının kirlenmişliğinden şikayetle; ol Habib’e, Muhammedü’l-Emin’e serzenişiniz var.

Yüreğinizdeki peygamber sevdası, hiç  eksilmesin.  Heyecan ve  ümid   huzmeleriyle müzeyyen yeni çalışmalarınızla birlikte olmak dileğiyle, selam ve saygılar sunuyoruz.

Bize Dortreich/Hollanda’dan yazan, sayın Hızır DOĞANAY’ın “Muhammed’i Hatırlarım” adlı şiirini   yayınlıyoruz.

Muhammed’İ  hatIrlarIm

Dolaşıp gezdiğim yerde

Karanlıkta ve seherde

Bülbülün öttüğü yerde

Muhammed’i hatırlarım

Gözüm açıp bakar iken

Sinemde yel eser iken

Kulağım ses işitirken

Muhammed’i hatırlarım

Bağdan bostanı dererken

Dosttan haberi sorarken

Bir garip yolda yürürken

Muhammed’i hatırlarım

                                Hızır DOĞANAY

Sayın DOĞANAY, Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’i hatırlamak, ona yakın olmak demektir.   Şiiri, övülmeye en lâyık kâinatın efendisini hatırlamaya vesile kılmak, şiirlerin en hayırlısı olsa gerek. Klasik Türk şiir kültürü içerisinde yer alan Tekke edebiyatımızdan ilâhiyi andıran şiiriniz, bu yönüyle besteye hazır bir kıvamda. Ses uyumu ve kafiye bakımından da oldukça güzel bir manzum.

Peygamber sevgisine dair şiir bahçenizdeki goncalardan, gönül meyvalarınızdan daha çok dermeniz dileklerimizle yeni çalışmalarınızı bekliyor, derin saygı ve selamlarımızı sunuyoruz.

Bize Erzincan’dan yazan Selimiye İşhanı Müezzin Kayyımı sayın Lütfi ŞİMŞEK’in, “Kırık Na’at” başlıklı na’atını yayınlıyoruz.

KIRIK NA’AT

Ellerinde binler hüner

Ab-ı hayat parmakların

Gül isteyene gül olur

Ateş isteyene ateş!

Avucundaki taş ve toprak

Bir yağmur ki, sağnak sağnak

Nasıl hasret nasıl muhtaç

Ey ufukları aşan ses

Sonsuza ulaşan nefes

Sen ey ebed sevgilisi

Merhamet şemsiyelisi

Ve son umut sığınak

Rahmetin de taa kendisi

Güneş... Hem ışık, hem de ayna

Işıksız kim bakar aya

Farzet kalemimde ilham

Yoksa ben hiç anlatamam

Ben seni hiç anlatamam...

                                Lütfi ŞİMŞEK

Sayın ŞİMŞEK, gayet samimi ve içten yazmış olduğunuz mısralarınız,  dağ gölleri gibi duru ve zarif bir na’at. Kırık dediğiniz, Tasavvuf şiirinin başlıca tarzlarından biri olan na’atlar, Peygamberimize olan duyguların halisane terennüm edildiği, Türk İslâm şiirinin güzel bir nazım türüdür.

Şekil ve kafiye yönünden modern, yani serbest şiir özelliği taşıyor. Bu bakımdan şiirin başlığı “Kırık Na’at” olsa da, Divan Edebiyatı’ndaki na’at türünden şekil ve kafiye yönüyle ayrılıyor. Bu halde şiirinize, serbest na’at diyoruz.

Şiirde, değişik denemeler bu sanata canlılık katıyor.    Bir de görevlilerimizin şiir-tezhib-hat gibi geleneksel sanatlara ilgi duymaları ve yaşatmaya çalışmaları tebrike şâyandır.  Başarılarınızın devamını diler, yeni çalışmalarınızı bekler, selam ve saygılarımızı sunarız.

Bize daha önce de yazan şairimiz sayın Nihat ÇELİK’i, hac mevsiminde mübarek belde Medine-i Münevvere’de yazmış olduğu “Mescid-i Nebevi” adlı şiirinden dörtlüklerle köşemize konuk ediyoruz.

MESCİD-İ NEBEVİ

(Ravza-ı Mutahhara)

Şükürler olsun Allah, bahşettiğin nimete,

Ne kadar şükretsem az, verdiğin bu devlete;

Şaşırdım kaldım Rabbi’m, Ravza’da azamete

Ravza-ı Mutahhara, tahayyülümden öte.

 

Ne muazzam bir mescit, Mescid-i Nebevîyye

Aynı anda kaç milyon alın gider secdeye

Binlerce sütun, mermer kaplı, ışıldıyor gözlere

Her direk bir gerdanlık, benziyor mücevhere

 

Saadet mescidi bu, sinesinde Peygamber

Bir ziyaret etmeniz, dünya malına değer;

Sağında ve solunda, mübarek halifeler,

Minberi arasında, cennet üzre bahçeler

Herkes iki rekâtı, burda eda ederler.

                                    Nihat ÇELİK

Sayın Çelik, o kutsal mekânlarda, yoğun manevî duygular içerisinde kaleme aldığınız mısralarınız, gayet içten ve samimi. O mübarek beldelere, o kutsal mekanlara gittiğinizde gerçekten coşmamak elde değil. Hemen her insanın oradan aldığı manevi feyz ile şiir yazması ya da coşarak ilahiler söylemek istemesi, içten bile değil.

Şiiriniz, kafiye düzeni ve şekil bakımından biraz zayıf olmuş. Öylesine coşkulu bir şiirin daha özenli olması gerekirdi. Tasvirleriniz,  derin gözlemleriniz ve içtenliğiniz bu küçük kusurunuzu kapatıyor.  Daha güzel  yazabilmek için, size  değişik türlerde ve değişik şairlerin şiirlerini çokca okumanızı tavsiye ediyoruz. Mübarek beldelerde yine coşarak yeni çalışmalarınızı bekliyor, selam ve saygılar sunuyoruz.

Yine hac zamanı Medine-i Münevvere’de, Ravza-i Muhattahara’da iken oradan esinlenerek yazılmış olan, sayın Mustafa ÇETİN’e ait “Geldik Ravzana Yâ  Resûlallah” isimli şiiri yayınlıyoruz.

GELDİK RAVZANA

YÂ RESÛLALLAH

Tütüyordu Ravzan, yıllardır gözlerimizde

Sevgin hep içimizde kalbimizde

Ziyaret etmek varmış nasibimizde

Geldik Ravza’na Yâ Resûlallah!

Sen âlemlere rahmet olarak gönderildin

Dünya ahiret dengesi kurmaktı hedefin

Bunu Allah’ın lütfuyla gerçekleştirdin

Geldik Ravza’na Yâ Resûlallah!

 

Sen hem mübeşşir hem nezirsin

Dinde rehber bînazîrsin

Allah’ın son peygamberisin

Geldik Ravza’na Yâ Resûlallah!

 

Sen aziz ve Rasûlsün

Darda kalanları hep kurtarırsın

Mü’minleri koruyup kollayan “Haris”sin

Geldik Ravza’na Yâ Resûlallah!

 

                                Mustafa ÇETİN

Sayın ÇETİN,  2000 yılında, hac zamanı yazmış olduğunuz şiiriniz serbest tarzda. Şiirinizde, oldukça derin anlamlı kelimeler seçmişsiniz. Kıtalarınız, aslında klasik Türk şiiri formatında, ama kafiyeleniş ve hece ölçüsünü dikkate almadığınızdan, serbest nazıma dönüşmüş. Şiirinizin önemli bir özelliğini okuyucularımızla paylaşmadan geçemeyeceğiz. Mısralarınızdaki derin manalar, kutsal kitabımız Kur’an-ı  Kerim’in ayet meallerinin, şiir diliyle verilmesinden kaynaklanıyor. Bu hakikaten zor bir iş ve siz bu zoru başarmışsınız. Zaten serbest tarza zorlanmanın sebebi de,  bu olmuş.

Ravza’ya nice ziyaretler, nice tasvirler diler, daha nice şiirler yazmanızı umar, selam ve saygılar sunarız...

 

Şimdi bu sayımızdaki şiir sohbetimizi, istiklâl şâirimiz Mehmet Âkif ERSOY’un, Peygamberimizin hayatını özetleyen şaheser şiiriyle noktalıyoruz.

BİR GECE

On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,

kumdan, ayın ondördü, bir öksüz çıkıverdi!

Lâkin, o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler;

Kaç bin senedir, halbuki, bekleşmedelerdi!

Nereden görecekler? Göremezlerdi tabiî:

Bir kere zuhûr ettiği çöl, en sarpa yerdi.

 

Bir kerre de, mâmure-i dünyâ, o zamanlar,

Buhranlar içindeydi,  bugünden de beterdi.

Sırtlanları geçmişti beşer, yırtılıcılıkta;

Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

Fevzâ, bütün âfâkını sarmıştı zemînin,

Salgındı, bugün Şark’ı yıkan, tefrika derdi.

 

Derken, büyümüş kırkına gelmişti ki öksüz,

Başlarda gezen kanlar, ayaklar suya erdi!

Bir nefhada insanlığı kurtardı o mâsum,

Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!

Aczin ki; ezilmekti bütün hakkı, dirildi;

Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!

Âlemlere; rahmetti, evet, şer‘i mübîni,

Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.

Dünya neye sâhibse, onun vergisidir hep;

Medyûn ona cem’iyyeti, medyûn ona ferdi.

Medyûndur o mâsuma bütün beşeriyet...

Yâ Râb, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret...

                   Mehmet Âkif ERSOY

Sâlat ve selâm olsun sevgililer sevgilisine, âline ve ashabına ve onun yolunda olanlara...

 

 

 

 

HAT SANATI

Hz.  Muhammed (s.a.s.)'den, Kur'an-ı Kerim'in toplanmasından sonra, İslâm Dini'nin bilime verdiği özel önemin etkisiyle, çok sayıda kâtip yetişmiş, yazı da doğal olarak büyük aşamalar göstererek mimarlık, bezeme ve musikî gibi önemli bir sanat kolu olmuştur. Başlangıçta “Ma’kılî” denilen basit ve düz çizgilerden oluşan yazıdan Hz. Ali'nin “kûfî” hattı bulduğu söylenir. Ümmü'l-Hutut (yazıların anası) denilen kûfî hat, birçok yazı türüne kaynak olmuştur.

Aklâm-ı Sitte (altı kalem) denilen ve Hat ve Hattatan'da tespit edilen sıralamaya göre Sülüs, Nesih, Muhakkak, Reyhânî, Tevki ve Rika kalemleri ortaya çıkmıştır. Burhan-ı kâtı'da bazılarının Ta'lik'i yedinci kalem olarak aldıkları ve ölçülü yazıların aslının Heft Kalem (yedi kalem) olduğu belirlenmiştir.

 Sülüs ve nesih yazılarının İbn-i Mukle (885-940) tarafından ortaya konduğu kabul edilir. Muhakkak ve Reyhâni yazılarını bulup kurallarını belirleyen hattat da, XI. yüzyılda yetişen İbn-i Bevvab adıyla tanınan Bağdatlı Ahmet İbnü’l Fazl'dır. Ta'lik yazıyı bulan ise kesin olarak bilinmemekle birlikte değişik söylentiler vardır. Müstakim-zâde’nin “Tuhfe-i Hattâtin” deki aktarmalarına göre Tebriz'li Mir Ali bulmuştur. Hat ve Hattatan'a göre ise, Hoca Ebu’l-Al’dir.

Abbasi halifelerinden Musta’sım’a (1299) gelinceye kadar kamış kalemin ağzı düz kesilirdi. Yakut eğri keserek, Aklâm-ı Sitte'yi kurallara bağlayıp, yazı sanatına yeni bir görünüş kazandırmış, diğer hattatlar onu izlemek durumunda kalmışlardır.

Hat sanatı, Abbasiler'den sonra Türkler'in ve İranlılar'ın elinde gelişmesini sürdürmüştür. Büyük Selçuklular'dan Anadolu Selçukluları'na uzanan süreçte hat sanatında kullanılan yazı türlerinde farklılık görülmez. Bu dönemde kullanılan yazı türleri sülüs, nesih, muhakkak ve reyhanî'dir. Mevlâna Müzesi’nde sergilenen Ebulizz Ömer bin Ali tarafından muhakkak ve reyhani hattıyla yazılmış olan Kur'an-ı Kerim (1206) Selçuklu döneminin seçkin örneklerinden biridir.

Osmanlı hattının Türk zevkini yansıtan bir üslûp olarak ortaya çıkması XV. yüzyıl sonlarında olur. Dönemin ünlü hattatları Ahmet Şemseddin Karahisarî, Yakut el-Mustasımî ve hat sanatında yeni bir çığır açan, koyduğu kurallarla Şeyh Üslûbu denilen okulun oluşmasına sebep olan Amasyalı Şeyh Hamdullah (1429-1520)'tır.

Osmanlı hat sanatında klasik üslûp XVII. yüzyılın ikinci yarısında, olgunlaşmaya başlar.

Hat tarihinde yeni bir üslûp, ''Hafız Osman'' (1642-1698) okulu olarak ortaya çıkar. Bu okula mensup dönemin ünlü hattatları ise Ambarizâde Derviş Ali, Yedikuleli Seyyit Abdullah, Eğrikapılı Mehmet Rasim, Hafız Halil, Yusufi Rumî, Yamak Salih ve İsmail Zühdi Efendi'dir.

Daha sonraki dönemlerde gelenek oluşturmuş sanatçılardan birisi de Kazasker Mustafa İzzet Efendi (1876)'dir. Sanatçı, önceleri Hafız Osman'ı izlemesine rağmen, daha sonra Hafız Osman ve Şeyh Hamdullah'ın yazılarında beğendiği harflerle ayrı bir yol tutmuş, son döneminde gene Hafız Osman'a dönmüştür. Abdullah Zühdî, Şefik Bey, Alaettin Bey, Burdurlu Hafız Osman Kayışzâde, Muhsinzâde Abdullah, Hasan Rıza, Hacı Nuri Bey, Hafız Vahdetî,  Mehmet Hilmi, Çırçırlı Ali, Efendi Kazasker Mustafa İzzet tarzında eser veren sanatçılardır.

XX. yüzyılda Hafız Osman okullarına mensup Kamil Akdik'e, Sultan V. Mehmet tarafından Reisü'l-Hattatîn (hattatların reisi) ünvanı verilmiştir. Mehmet Emin Yabacı, Macit Ayral, Mustafa Halim Özyazıcı ve Hamid Aytaç diğer ustalardır. Bugün Hasan Çelebi, Mustafa B. Pekten, Mahmut Öncü, Hüseyin Kutlu, Fuat Başar, Mehmet ve Osman Özçay, Erol Dönmez, Savaş Çevik ve Hüseyin Gündüz dikkati çeken hattatlardır.

Kitap ve murakkaların dışında Aklâm-ı Sitte yazıları kitabe ve levhalarda da kullanılmıştır. Normalden büyük yazılan bu yazılara celî yazı adı verilir. Celî yazı adı sadece, muhakkak, sülüs ve nesih için kullanılır. Muhakkak, harflerin yayvan olması dolayısıyla celi de tercih edilmemiştir. Aklâm-ı Sitte dışında kalan talik yazının celî biçimi de vardır. Bursa'da Ulu Cami ve Yeşil Cami yazıları, Osmanlı celîsinin ilk habercisi sayılır. Celî yazısının gelişmesi Ali Bin Yahya Sofi ile başlamıştır. Ahmet Karahisarî, Hasan Çelebi, Kasımı Gubarî, Mehmet Bursavî ve Beşir Ağa'nın yazılarıyla gelişmiş, asıl güzelliğine XIX. yüzyılda Mustafa Rakım Efendi (1757-1826) ile ulaşmıştır.

XIX. yüzyılda celi yazıda iki okul bulunur. Mustafa Rakım ve Mahmut Celalettin okulları. Mahmut Celalettin okulu öğrencileri Sultan Abdülmecid, Tahir Efendi, Çukurcumalı Mahmut Celalettin’in ölümleriyle sona ermiştir.

Mustafa Rakım Okulu ise günümüze kadar gelmiştir. Rakım okulunun takipçileri, Haşim Efendi, Sultan II. Mahmut, Mehmed Rakım, Abdulfettah Efendi, Çarşambalı Hacı Arif Bey, Sami Efendi, Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer, Macit Ayral, Halim Özyazıcı ve Hamid Aytaç'tır. Günümüzde Hasan Çelebi, Hüseyin Kutlu, Fuat Başar, Davut Bektaş ve Osman Özçay bu türde eser vermektedir. Aklâm-ı Sitte'nin dışında kalan talik yazı İranlılar tarafından bulunmuş, Anadolu'ya İran’lı İmad’ın talebesi Buharalı Derviş Abdi tarafından getirilmiştir. Derviş Abdi'den sonra talik yazı Tophaneli Mahmut, Siyasi Ahmet Efendi, Kadı Durmuşzâde Ahmet, Katipzâde Mehmet Refi, XVIII. yüzyılda ise Şeyhülislâm Veliyüddin tarafından yazılmıştır.

XIX. yüzyıla kadar İran etkisinde olan talik yazı, Mehmet Esat Yesarî ve oğlu  Yesarizâde Mustafa İzzet Efendi tarafından Türk zevkinin katılmasıyla gelişmiştir. Bu tarzda ise Ali Haydar Bey, Çarşambalı Hacı Arif Bey, Sami Efendi, Nazif Bey, Ömer Vasfi, Aziz Efendi, Mehmet Hulusi, Necmettin Okyay, Halim Özyazıcı, Kemal Batanay, Sa'di Belger, Hamid Aytaç, Ali Alparslan, Muhittin Toy ve Ali Serin eserler vermişlerdir.

Divan da alınan kararların yazıldığı yazı çeşidine Divan yazı denir. Türkler tarafından bulunan ve XV. yüzyılda Tacüddin adlı hattat tarafından geliştirilen Divanî yazının, XIX ve XX.  yüzyılda en güzel örnekleri verilmiştir. Bu yazının güzel örneklerini, Mümtaz Efendi, Nasuh Efendi, Kemal Akdik, Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer, Halim Özyazıcı, Hamit Aytaç ve Ali Alparslan vermiştir. Ayrıca ferman, menşur, berat ve anlaşmalarda kullanılmış Celî Divanı adlı bir yazı türü daha mevcuttur.

Osmanlılar tarafından bulunan Rık'a yazısı XIX. yüzyıl başından itibaren yaygın bir biçimde kullanılmıştır. Bu yazı türünün ustaları Mümtaz Efendi, Mehmet İzzet Efendi, Şefik Bey, Ferit bey,  Hafız Hasan, Tahsin Hilmi, Hafız Vahdetî, İsmail Hakkı Altunbezer, Halim Özyazıcı, Hamid Aytaç ve Ali Alparslan’dır. Gerçekten Türkler’in bu süsleme dalında sağladıkları gelişme “Kur'an Hicaz’da nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı” denmesine neden olmuştur.

 

Kaynak: Sözen Metin, Geleneksel El Sanatları, 1998-İstanbul