|
ZİHİNLERDEKİ
HİCRET
Hicret
denilince hatırımıza ilk olarak Hz. Peygamber’in miladî
622 yılında Mekke’den Medine’ye göç hadisesi gelmektedir.
Filhakika Hz. Muhammed (s.a.s.) de dahil, bütün peygamberler
ile fikirleriyle büyük inkılaplar gerçekleştirmiş olan düşünürlerin
hayatında hicret hadisesi vuku bulmuştur. Antropolojik araştırmalar,
yerleşik hayata geçmeden önce insanların göçebe halinde
yaşadıklarını ortaya koymuştur. Hayvanlar alemine baktığımızda,
orada da korunmak ve beslenmek amaçlı göç hadisesinin yaygın
olduğu görülmektedir. Demek ki göç, önemli tabiî bir hareketlilik
olarak karşımıza çıkmakta ve arka planında çok önemli sebepler
bulunmaktadır.
Hz.
Peygamberin gerçekleştirdiği hicretin nasıl cereyan ettiği
hepimizin malumudur. Bunun üzerinde durmayı gerekli görmüyorum.
Olayın ağırlıklı olarak bizi ilgilendirmesi gereken yönü,
çoğu insanın ilgi duyduğu bir takım harikuladeliklerden
ziyade, hicretin neden olduğu dinî, siyasî, içtimaî ve kültürel
değişimler ile İslâm davasına kazandırdığı dinamizmdir.
Hicret kuşkusuz değer yüklü olup kısa sürede köklü değişimleri
meydana getiren bir harekettir. Hz. Peygamber’in hicret
sonrası hayatı, sadece on sene sürmüştür. Bu on yıllık bir
zaman sürecinde, hicretle kazanılan ivme ve dinamizm sayesinde,
İslâm’ın öngördüğü sosyal hayatın temelleri atılmış, bir
çok insânî ve İslâmî değer topluma kazandırılmıştır. Toplumun
kabile normları temelden sarsılmış, bunun yerine şehir değerleri
egemen olmaya başlamış, Yesrib, Medine olmuştur. Hicretle
birlikte kabile asabiyeti, kişinin şerefi veya kahramanlığı
gibi değer merkezli davranışlar yerini, kuralcı ve müeyyideye
dayanan yaklaşımlara terk etmiştir. Kan davaları asgarî
seviyeye inmiş, mağdur olanlar haklarını kendileri almak
yerine, hukuka sığınmaya başlamış, tedrici olarak hukuk
devleti ilkeleri yerleşmiş, yürütmede, adalet temel prensip
kabul edilmiştir. Netice olarak söylemek gerekirse, hicret;
köklü toplumsal değişimin muharrik gücü, yeni bir medeniyetin,
sevgi ve saadet dolu günlerin başlangıcı olmuştur. Hicretin
başlattığı değişim, netice itibarıyla büyük bir başarıyla
amacına ulaşmıştır.
Buradan
hareketle günümüze gelecek olursak, sorulacak soru şudur:
Bugün hicret dinamizmini yakalayabilmek için Müslümanlar
olarak başka yerlere göçmeğe mecbur muyuz? Bugün hicreti
nasıl algılamak ve yorumlamak durumundayız?
Eğer
bugün bizler yaşadığımız toplumda tıpkı Hz. Peygamber gibi
varoluş misyonumuzu yerine getiremeyecek bir duruma düşmüş
isek, elbette hicret bizim için bir çıkış yolu olabilir.
Ancak günümüz Müslümanlarının daha ziyade ihtiyaç duyduğu
bu mudur? Bu çerçevede Malezya Başbakan Yardımcısı ve İçişleri
Bakanı Dato Abdullah Haji Ahmed Badawi’nin uluslarası bir
konferansta, İslâm dünyasının problemlerine hitaben sarfettiği;
"Bizler mevcut durgunluk ve ümitsizlik halinden modernite
ve üstünlük çağına sıçramak için kendimizi zihinsel hicrete
tabi tutmayılız." şeklindeki sözleri zihnime takıldı.
Bana göre Badawi, konunun en can alıcı noktasına dikkatimizi
çekmiştir. İslâm dünyası uzun zamandan beri durgunluk içindedir
ve büyük ölçüde zihniyet sorunları ile boğuşmaktadır. Kendi
sorunlarına çözüm üretecek cesur yaklaşımları sergileyememektedir.
Mazinin sağlıklı muhasebesi ile geleceğin rasyonel tasarımını
bir türlü başaramamaktadır. İfrat ve tefrit uçlarında gidip
gelmekte, orta yolu bulamamaktadır. Bir kesim maziyi tamamıyla
dışlarken, bir kesim de maziye bütünüyle teslim görüntüsü
sergilemektedirler. Halbuki İslâmî ölçülere göre insan,
her an bir oluş ve arayış içinde olmak mecburiyetindedir.
Çağı
yakalamak için, mekan değiştirmek yerine zihinlerimizi hicrete
tabi tutmak ve nefsimizi sorgulamak daha isabetli olacaktır.
Modernizmin önümüze koyduğu yığınla problemi çözmek, küreselleşme
ile baş edebilmek ve geleceğimizden emin olmak istiyorsak,
bu zihin göçüne çıkmaya mecburuz.
Gelecek
sayıda buluşmak ümidiyle.
|