|
Kötü
İş Yapan Cezasını İyi İş Yapan Mükafatını Görür
Kuşkusuz
Allah, insanı boş yere yaratmadığı gibi (Müminûn, 23/115),
onu başı boş da bırakmamıştır (Kıyame, 75/36). Onu ibadetle
yükümlü kılmış (Zâriyat, 51/56), hayatı ve ölümü ile imtihana
tabi tutmuştur (Mülk, 67/2). İnsanın bu imtihanında başarılı
olabilmesi, yaratılış gayesi olan kulluk görevini yapabilmesi,
ilâhî azaptan kurtulup cennet nimetlerine nail olabilmesi;
"îmân" edip"sâlih ameller" işleyebilmesine;
"inkâr", "isyân"ve "kötü işlerden"
sakınabilmesine bağlıdır. Kur’an’da ısrarla îmân edip iyi
işler yapılması, inkâr, isyân ve kötü işlerden sakınılması
emredilmekte, îmân eden ve iyi işler yapan kimselere mükâfat,
inkâr edip isyan eden ve kötü işler yapanlara ise ceza olduğu
bildirilmektedir.
Her
insanın dünya veya âhirete yönelik beklentileri vardır;
bu beklentilerine kavuşabilmesi dilek ve temennilerle değil,
kişinin bu uğurda çalışıp çabalaması, sebeplere yapışıp
üzerine düşenleri yapmasına bağlıdır. Çünkü hiçbir nimete
çalışmadan sahip olmak mümkün değildir. Öte yandan, inkâr
ve isyan eden, kötü iş yapan, suç ve günah fiilleri işleyen
kimsenin yaptıkları yanına kâr kalmaz; bu kimse dünya veya
âhirette cezasını görür. Bu yazımızda işte bu gerçeği
ifade eden; "(Ey müminler! Allah’ın mükâfatı) ne sizin
kuruntunuza ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim
kötü bir iş yaparsa onunla cezalandırılır ve Allah’tan başka
kendisini o azaptan kurtaracak dost da yardımcı da bulamaz.
Erkek veya kadın kim mümin olarak iyi işlerden yaparsa,
işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğramazlar"
anlamındaki, Nisâ Sûresi’nin 123 ve 124. âyetlerini tahlil
etmeye çalışacağız.
Âyetlerin
Etimolojik Tahlili
"Kuruntunuz"
ve "kuruntusu" diye çevirdiğimiz "emâniyyi"
kelimesi, "takdir etmek" anlamındaki "m-n-y"
kökünden türeyen "ümniyye" sözcüğünün çoğulu olup;
sözlükte arzu, ideal, umulan ve istenen şey demektir. "Ümniyye";
kişinin içinde tasavvur ve takdir ettiği kuruntu, beklenti
ve gönlünün arzu edip kavuşmak istediği şeylerin hâsıl olmasını
ummasıdır.(1)
Arap
dilinde "leyse" nakıs fiili, isim cümlesinin başına
gelir; müpteda ve haberden oluşan isim cümlesinin ismi leyse’in
ismi, haberi de leyse’nin haberi olur. Tahlil etmeğe çalıştığımız
âyette leyse’nin ismi zikredilmemiştir. Müfessirler bunun,
"Allah’ın va’di veya sevabı veya cennete koyması veya
îmân ve sâlih amel" olduğunu söylemişlerdir.(2) Âyetin
nüzul sebebini de dikkate alarak meâle, "leyse"
nin ismi "Allah’ın mükâfatı" olarak yansıtılmıştır.
"Ehl-i
kitap"; kitaplılar, kendilerine kutsal kitap verilenler
demektir ki, burada kastedilenler Yahudîler ve Hıristiyanlardır.
"Kim
kötü bir iş yaparsa" diye çevirdiğimiz "Men ya’mel
sûan" cümlesindeki "ya’mel" fiili, niyet
ve iradeye bağlı olarak bilinçli bir şekilde iş yapmak;(3)
"sûen" kelimesi; sözlükte keder ve üzüntü veren
şey, kötü ve çirkin, âfet ve musîbet demektir. İnsanın malını,
mülkünü; eşini, işini, itibarını ve makamını kaybetmesi
gibi psikolojik ve biyolojik; dünyevî veya uhrevî işlerden
insanı üzen her şeye "sû"dendiği gibi,(4) aklın
ve dinin kötü ve çirkin gördüğü, dünya veya âhirette fâiline
zarar veren, onu cezaya maruz bırakan her türlü inanç (şirk,
küfür, nifak) ve günah olan söz, fiil ve davranışlara da
"sû” denir. Âyette kastedilen bu ma’na olup cümlede
zikredilmeyen "amel" kelimesinin sıfatıdır. "Men
ya’mel amelen sûen" (kim kötü bir iş yaparsa) takdirindedir.
Bazı
Kur’an meallerinde bu cümle, "kim kötülük yaparsa"
diye çevrilmiştir.(5) Böyle bir çeviri âyetin anlamını tam
olarak yansıtmamaktadır. Türkçe’de "kötülük yapmak"
deyimi; dövmek, iftira etmek, hakkını vermemek, malını çalmak
ve gasp etmek gibi bir başkasına zarar vermeyi, olumsuz
bir davranışta bulunmayı ifade eder. Bu anlamlar, "sû’
" kelimesinin kapsamına dahil olmakla birlikte, âyette
kastedilen sadece bu anlamlar değil; içki, kumar, yalan
ve zina gibi günah olan bütün söz ve fiillerdir. Nitekim
müfessirler bu kelimenin şirk, küfür ve her türlü günah
fiil anlamına geldiğini söylemişlerdir.(6) Dolayısıyla âyetin
doğru çevirisi, "kim kötü bir iş yaparsa" şeklinde
olmalıdır. Şu âyetler de bu anlamı doğrulamaktadır. "Kim
iyi bir iş yaparsa kendi lehinedir. Kim de kötü iş yaparsa
kendi aleyhinedir." (Fussılet, 41/46; Câsiye, 45/15).
Âyetlerde "kötü iş yapma" ile "iyi iş yapma"
birbirinin zıddı olarak zikredilmiştir (bk. Fürkân, 25/70).
"Onunla
cezalandırılır" diye çevirdiğimiz “yücze bihî” cümlesindeki
“cezâ-yeczî” fiili, bir şeyin karşılığını vermede kullanılır.
Yapılan iş iyi ise karşılığı iyi, iş kötü ise karşılığı
kötüdür; “bihî” terkibinde geçen “o” anlamındaki “hû” zamiri
“kötü işi” ifade eder; "be" harfi ise cümlede
sebep bildiren ön takıdır. Dolayısıyla “yücze bihî” cümlesi
ile kişinin sadece işlediği kötü işleri sebebiyle cezalandırılacağı
ve haksızlığa uğratılmayacağı bildirilmektedir.
Allah’ın
güzel isimlerinden olan “veliyy” dost, “nasîr” ise yardımcı
demektir.
“Kim
iyi işlerden yaparsa” diye çevirdiğimiz, “men ya’mel mine’s-sâlihati”
cümlesindeki “es-sâlihât” kelimesi “sâlih” kelimesinin dişili
olan “sâliha” sözcüğünün çoğulu olup sözlükte iyiler, yararlı
olanlar demek olup zikredilmeyen “el-a’mâl” kelimesinin
sıfatıdır.(7) Sözlükte yararlı işler demek olan “el-a’mâlü’s-sâlihât”
tamlaması, Kur’ân’da müminin iyi bir niyetle, samimi olarak
Allah ve Peygamberine itaat olan, İslâm’a ve akl-ı selîme
uygun olarak yapılan her türlü iyi amel anlamındadır.(8)
es-sâlihât’ın başındaki “min” ön takısı ba’zıyye olup,
kişinin sadece gücünün yettiği sâlih amelleri yapmasını
ifade eder. Çünkü her müslümanın bütün sâlih amelleri yapmaya
gücü yetmez. Mesela zengin olmayan müminler zekat vermekle,
imkanı olmayanlar hac yapmakla, gücü bulunmayanlar cihat
ile sorumlu değildirler.(9) Allah, kişileri ancak gücünün
yettiği şeyleri yapmakla sorumlu tutar (bk. Bakara, 2/286).
“Zulüm”
bu âyette, haksızlık, suçsuz yere cezalandırmak, hakkını
vermemek veya eksik vermek demektir. “Nakîr” hurma çekirdeğinin
üzerindeki ince life denir ki âyette bu kelime, azlığı
/ küçüklüğü ifade etmek için kullanılmıştır.
Âyetlerin
Anlam Ve Yorumu
Âyetler;
iyi ve güzel şeylerin, Allah’ın sevap ve rızasının, cennet
ve nimetlerinin söz ve kuruntu, dilek ve temenni ile değil,
îmân edip erdemli ve yararlı işler yapmakla elde edilebileceğini;
buna mukabil Allah’a ortak koşarak veya âyetlerini yalanlayarak
veya münafıklık yaparak inkâra saplanan, Allah ve Peygamberinin
razı olmadığı, yasak ve haram kıldığı kötü işleri yapan
kimselerin bu kötü işleri sebebiyle cezalandırılacağını;
âhirette kâfirleri ilâhî cezaya karşı savunacak, onlara
yardım edecek ve dost olacak hiç kimsenin bulunmayacağını;
müminlerin ise zerre kadar haksızlığa uğratılmayacaklarını,
iyi amellerinin karşılığını eksiksiz olarak alacaklarını
ifade etmekte; böylece insanları inkâr ve isyandan sakındırıp
îmân ve sâlih amellere teşvik etmektedir.
Âyetlerin
İçerdiği Hükümler
Âyetler,
beş hükmü içermektedir:
1.
Allah’ın rızası, cennet ve nimetleri kuruntu, dilek ve temennîlerle
elde edilemez.
Bu
hükmü âyetin, "(Ey müminler! Allah’ın mükâfatı) ne
sizin kuruntunuza ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir"
cümlesi ifade etmektedir. Âyet, "biz cennete gireriz"
demekle cennete girilemeyeceğini, cennetin sözle elde edilemeyeceğini,
cehenneme götüren amelleri işleyip cennete girmeyi ummanın
beyhude bir kuruntu olduğunu ortaya koymaktadır. Âyetin
nüzul sebebi de bu yöndedir. Müfessirler, 123. âyetin nüzul
sebebi ile ilgili olarak üç farklı rivâyet zikretmişlerdir:
a)
Âyet, Hz. Muhammed’e (a.s.) muhalefet eden Hıristiyan ve
Yahudiler hakkında inmiştir.
b)
Âyet, Mekkeli müşriklerin, "biz öldükten sonra diriltilecek
ve azap görecek değiliz" demeleri üzerine inmiştir.
c)
Âyet, bazı müslümanlar ile Yahudi ve Hıristiyanların dinleri,
peygamber ve kitapları konusunda birbirlerine karşı övünmeleri
üzerine inmiştir. Şöyle ki; Yahudi ve Hıristiyanlar Müslümanlara;
"Biz sizden daha üstün ve daha doğru yoldayız; çünkü
peygamberimiz sizin peygamberinizden, kitabımız sizin kitabınızdan,
dinimiz sizin dininizden daha öncedir. Bu sebeple biz Allah’a
sizden daha yakın ve daha evlayız ve sizden daha hayırlıyız.
Biz İbrahim Peygamberin dini üzereyiz" demişlerdir.
Ayrıca Yahudiler; "kitabımız sizin kitabınızdan daha
hayırlıdır, peygamberimiz de sizin peygamberinizden daha
üstündür. Çünkü Allah, bizim peygamberimizle konuşmuştur.
Dinimiz de dinlerin en hayırlısıdır. Biz Allah’ın sevgilileriyiz,(10)
bu sebeple cennete sadece bizler gireceğiz";(11) Hıristiyanlar
ise, "Bizim kitabımız ve peygamberimiz kitapların ve
peygamberlerin en sonuncusudur; dinimiz de dinlerin en hayırlısıdır"
demişlerdir. Buna karşılık Müslümanlar; "Biz daha üstünüz,
biz Allah’a sizden daha yakın ve daha evlayız. Çünkü bizim
peygamberimiz peygamberlerin seyyidi ve sonuncusudur; kitabımız
da kitapların sonuncusudur ve kendisinden önceki kitapların
hükümlerini yürürlükten kaldırmıştır. Biz, sizin kitabınıza
îmân etmekle emrolunduk, siz ise hem bizim kitabımıza îmân
etmekle hem de hükümlerini uygulamakla emrolundunuz. Bundan
ötürü biz daha hayırlıyız ve cennete sadece Müslüman olanlar
girecektir. Çünkü Allah katında Hak din sadece İslâm’dır
ve İslâm, dinlerin en hayırlısıdır" demişlerdir. Bunun
üzerine 123. âyet inmiştir.(12) Bu âyet inince Yahudi ve
Hıristiyanların Müslümanlara, "sizlerle biz eşitiz"
demeleri üzerine de 124. âyet inmiştir.(13) Yüce Allah,
123. âyet ile cennete kuruntu ile girilemeyeceğini, beyan
ederek onların yanlış inançlarını tashih etmiş, 124. âyet
ile de cennete ancak îmân edip sâlih ameller işlemekle
girilebileceğini bildirmiştir.
2.
Kötü bir iş yapan cezasını çeker.
Bu
hükmü, âyetin "Kim kötü bir iş yaparsa onunla cezalandırılır"
cümlesi ifade etmektedir.
"Kötü
amel" kavramına âyetleri yalanlamak, inkâr etmek, beğenmemek,
Allah’a ortak koşmak ve iki yüzlülük yapmak (münafıklık)
dahil olduğu gibi içki, kumar, zina, hırsızlık, yalan, iftira
gibi haram fiilleri işlemek de dahildir. Kur’an’da, başta
"İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar işte bunlar
cehennem halkıdır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır."
(Bakara, 2/39) âyeti kerimesi olmak üzere, pek çok âyette
kâfirlerin cehennemle, cezalandırılacağı bildirilmektedir.
Ayrıca Kur’ân’da îmân ettiği halde Allah ve Peygamberine
isyan eden, kötü fiilleri işleyen kimselerin de cezalandırılacağına
dair âyetler de vardır. Mesela, namaz kılmayanların (Meryem,
19/59), zekatını vermeyenlerin (Tevbe, 9/34-35) intihar
edenlerin (Nisa, 4/29-30), cana kıyanların, zina edenlerin
(Fürkan, 25/68), faiz alıp verenlerin (Bakara, 2/275) cezalandırılacakları
bildirilmektedir.
Kâfir
küfrüne, mümin günahına, ölmeden önce tövbe eder ve îmân
edip sâlih ameller işlerse, Allah’ın affına mahzar olur
(Fürkan, 25/70; Zümer, 39/53). Kâfir tövbe etmeden ölürse,
ebedî cehennemlik olur. Allah, Kur’ân’da; kâfir, müşrik
ve münafıklar ile (Nisa, 4/48, 116, 137, 168; Tevbe, 9/80;
Münafikun, 63/6) hayatta iyi ve kötü iş yapabilme imkanı
kalmamış kimselerin son nefesindeki tövbelerini de kabul
etmeyeceğini bildirmektedir (Nisa, 4/18).
Mümin,
günahlarına tövbe etmeden ölürse hali Allah’a kalır. Allah
dilerse onu affeder, dilerse günahı sebebiyle cezalandırır
(Bakara, 2/284). Ahirette çetin azap da, Allah’ın mağfiret
ve rızası da vardır (Hadîd, 57/20). Sahabeden Ubâde b. Sâmit
(ö. 34/654); Peygamber (s.a.s.), çevresinde bir grup sahâbînin
bulunduğu bir mecliste; "Allah’a hiçbir şeyi ortak
koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarınızı
öldürmemek, kimseye zina suçu isnat etmemek, ma’ruf olan
şeylerde isyan etmemek üzere bana söz veriniz (biat ediniz);sizden
kim sözünü yerine getirirse mükâfatı Allah’a aittir. Kim
de verdiği sözden bir şeyi yapamaz ve bu yüzden dünyada
cezalandırılırsa, bu ceza onun günahına kefaret olur. Kim
bu günahlardan birini yapar sonra Allah onu gizler (dünyada
cezalandırmazsa) işi Allah’a kalır, Allah dilerse onu bağışlar
dilerse cezalandırır" buyurdu. Biz de peygamber ile
bu şekilde sözleştik (biat ettik)" demiştir.(14)
İnsanların
âhirette görecekleri ceza ve mükâfat amellerine bağlı olduğu
gibi, dünyadaki nimet ve musibetleri, başarı ve hezimetleri
de amellerine bağlıdır. "Kim kötü bir iş yaparsa onunla
cezalandırılır" âyeti inince Hz. Ebû Bekir (r.a.) (ö.
13/633);
-"Ey
Allah’ın Resulü! Yaptığımız her kötü iş ile cezalandırılacak
isek halimizi perişan olur" demiş; bunun üzerine Peygamberimiz
(s.a.s.),
-
“Evet, herkes dünyada kötü amelinden dolayı cesedine eziyet
veren bir musibetle cezalandırılır” buyurmuştur.(15)
Diğer
bir rivâyete göre Ebû Bekir (r.a.);
-
"Ey Allah’ın Resûlü! "Allah’ın mükafatı ne sizin
kuruntunuza ne kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü
bir iş yaparsa onunla cezalandırılır" âyeti olduktan
sonra nasıl kurtuluşa ereriz? Yaptığımız her kötü amel ile
cezalandırılacak mıyız? diye sormuş, Peygamberimiz de (a.s.);
-"Allah
seni bağışlasın ya Ebâ Bekir! Sen hiç hasta olmadın mı?
Hiç üzülmedin mi? Sana hiç şiddetli darlık dokunmadı mı?"
buyurmuş;. Hz. Ebu Bekir’in (r.a.);
-"Evet
ey Allah’ın Resûlü!" demesi üzerine de,
-"İşte
bu hastalanma, üzülme, şiddetli darlığa düşme cezalandığın
şeylerdir" buyurmuştur.(16)
"Başınıza
her ne musîbet gelirse kendi yaptıklarınız yüzündendir.
Allah yine de çoğunu affeder" (Şûra, 42/30); "İnsanların
kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde
fesat (bozulma) ortaya çıkmıştır. Doğru yola ve iyi işlere
dönmelerini fırsat vermek için Allah, yaptıklarının bazı
kötü sonuçlarını onlara tattırır" âyetleri de bu gerçeği
ifade etmektedir.
Müslümanın
işlediği hatalar yüzünden musibete maruz kalması ve bu musibetin
de günahının affına vesile olduğu gerçeği şu hadislerde
de ifade edilmektedir: "Müslümana fenalık, hastalık,
keder, hüzün, eza, can sıkıntısı ârız olmaz, hatta vücuduna
bir diken batmaz ki, Allah bu musibetler sebebiyle onun
hatalarını ve günahlarını bağışlamış olmasın" (17);
"Müslümana bir diken hatta ondan daha küçük bir şey
isabet etmez ki, bu yüzden Allah onun (manevî) mertebesini
bir derece yükseltmiş ve bir günahını silmiş olmasın."(18)
İşlediği
kötü bir iş sebebiyle dünyada cezaya / musibetlere maruz
kalan Müslüman, günahından kurtulmuş olur, artık âhirette
aynı günahtan dolayı bir daha cezalandırılmaz. Mümin büyük
günahlardan sakındığı takdirde, Allah onun küçük günahlarını
affedeceğini bildirmiştir. (Nisa, 4/31), ancak kâfir için
böyle bir va’d yoktur.(19) Asıl cezalandırılacakları yer
cehennem olmakla birlikte Allah, kâfirlere dünyada da ceza
verebilir (Secde, 32/20-21).
3.
Günahı sebebiyle bir kimseyi cezalandırmak isterse, Allah’ın
cezalandırmasından onu kurtarabilecek hiçbir dost ve yardımcı
bulunmaz.
Bu
hükmü, âyetin "Allah’tan başka kendisini o azaptan
kurtaracak dost da yardımcı da bulamaz" cümlesi ifade
etmektedir.
"Allah,
îmân edenlerin velisidir…" (Bakara, 2/257) "Dost
olarak Allah (size) yeter, yardımcı olarak da Allah size
yeter." (Nisa, 4/45) "Biz peygamberlerimize ve
îmân edenlere hem dünya hayatında hem de şahitlerin çağırılıp
dinlendiği (kıyamet) gününde elbette yardım ederiz."
(Mümin, 40/51) meâlindeki âyetler başta olmak üzere pek
çok âyette, Allah’ın, müminlerin dostu ve yardımcısı olduğu
ifade edilmektedir. "Allah, müminlerin dostu ve yardımcısı"
demek; Allah onları sever, amellerinin karşılığını tam verir,
kötülüklerden korur, onlara yardım eder, îmân üzere sabit
kılar, onlardan razı ve hoşnut olur demektir. "(Ey
insanlar!) Biliniz ki Allah’ın velilerine korku yoktur ve
onlar üzülmeyeceklerdir. O dostlar ki îmân ettiler ve (Allah’a
karşı gelmekten, günahlardan) sakındılar. Onlar için dünya
ve ahirette müjde vardır. Allah’ın kelimeleri değişmez.
İşte bu, büyük kurtuluştur" âyeti bunun delilidir (Yunus,
10/62-64).
Allah,
inkâr edenlere dünyada çalışmalarının karşılığını verir,
ancak bunların âhirette artık nasipleri yoktur (Bakara,
2/200, İsra, 1/18). Çünkü îmânları olmadığı için iyi de
olsa amelleri boşa gitmiştir (Maide, 5/5; Muhammed, 47/1,
7, 8, 32): "(Ey Peygamberim!) De ki: ‘İşleri yönünden
âhirette en büyük kayba uğrayanların kimler olduklarını
bildireyim mi? Onlar iyi iş yaptıklarını sandıkları halde
dünya hayatında yaptıkları amelleri boşa giden; Rab’lerinin
âyetlerini ve O’na kavuşacaklarını inkâr eden bu yüzden
amelleri boşa çıkan ve kıyamet gününde amelleri için bir
terazi kurmayacağımız kimselerdir. İşte böyle inkâr etmeleri,
âyetlerimi ve peygamberlerimi alay konusu yapmaları sebebiyle
onların cezası cehennemdir." (Kehf, 18/101-106); âyetleri
ve benzeri bir çok âyet(20) bu gerçeği dile getirmektedir.
Ahirette
dost, dostun halini sormadığı (Meâric, 70/10) gibi kişi
kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve çocuklarından
kaçar (Abese, 8/33-36) hatta suçlu insan o günün azabından
kurtulabilmek için çocuklarını, eşini, kardeşlerini, kabilesini
yer yüzünde bulunan her şeyi fidye olarak vermek ister (Meâric,
70/11-14), ancak kâfir yer yüzü dolusu altın verse bile
kabul edilmez (En’am, 6/91 bk. Âl-i İmran, 3/30; Ra’d,
13/18). Zalimler azabı görünce pişman olurlar (Yunus, 10/54),
yerle bir olmak isterler (Nisa, 4/42), keşke dünyaya döndürülme
imkanı olsa bir daha âyetleri yalanlamayız, müminlerden
oluruz (En’am, 6/56), sâlih ameller işleriz (Secde, 32/12)
derler, keşke peygamberle birlikte aynı yolda olsaydık
(Fürkan, 25/27), keşke Allah’a ve Peygambere itaat etseydik
(Ahzab, 33/66) diye temennide bulunurlar ama bunların hiçbirinin
faydası olmaz; cehennemden çıkmak istedikçe oraya iade edilirler
ve kendilerine bu gün ile kavuşacağınızı unutmanız, cehennem
ateşini yalanlamanız (Secde, 32/14, 20) sebebiyle ve dünyada
yaptıklarınızın karşılığı olarak ebedî azabı tadın denir
(Secde, 32/14). Cehennem bekçilerine, "Rabbiniz bir
gün azabı bizden hafifletsin" diye yalvarırlar (Mümin,
40/49) ama yalvarmaları boşunadır, mazeretleri kabul edilmez
(Rûm, 30/57; Mümin, 40/52); derileri yandıkça azabı tadıp
dursunlar diye yeniden yaratılır (Nisa, 4/31). Onları ilahî
azaptan kimse kurtaramaz.
Kâfirlerin
âhirette dostları olmadığı gibi şefaatçileri de yoktur.
(En’am, 6/51, 70; Şuara, 26/100-101; Secde, 32/4; Mümin,
40/18) Allah’ın şefaat etmesine izin verdiği kimseler, kâfirlere
değil (A’raf, 7/53; Müddessir, 74/48) sadece müminlere şefaat
ederler (Enbiya, 21/28; Sebe’, 34/23; Necm; 53/26). Zaten
şefaat tümüyle Allah’a aittir (Zümer, 39/44).
İşte
"Allah’tan başka kendisini o azaptan kurtaracak dost
da yardımcı da yoktur" cümlesi bunları ifade etmektedir.
4.
Îmân edip iyi işler yapanlar cennete gireceklerdir.
Bu
hükmü, âyetin "Mümin olarak erkek veya kadın her kim
de iyi işlerden yaparsa, işte onlar cennete gireceklerdir"
cümlesi ifade etmektedir.
Bu
âyet, bir insanın cennete girebilmesi için gerekli olan
şartları içermektedir: Bunlar; îmân ve sâlih amellerdir.
Kur’an’da pek çok âyette cennet halkının ayırıcı nitelikleri
olarak îmân edip sâlih ameller işlemek zikredilmiştir: “Îmân
edip sâlih ameller işleyenler işte onlar cennet halkıdır.
Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.” (Bakara, 2/82);
“Şüphesiz Allah îmân edip sâlih ameller işleyenleri zemininden
ırmaklar akan cennetlere koyacaktır.” (Hac, 22/14); “İman
edip sâlih ameller işlemiş olanlar nimet cennetlerindedirler.”
(Hac, 22/56); “Îmân edip sâlih ameller işleyenleri mutlaka
sâlihler arasına dahil edeceğiz.” (Ankebût, 29/9); “Îmân
edip sâlih amel işleyenlerin kötülüklerini elbette örteceğiz;
onları işlediklerinin daha güzeliyle mükafatlandıracağız.”
(Ankebut; 29/7) meâlindeki âyetlerle benzeri bir çok âyet;
cennete girebilmek için, îmânla birlikte sâlih amellerin
işlenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Bir
amelden yani bilerek yapılan bir işten(21) sevap elde edebilmek
için, bu amelin sâlih yani iyi, yararlı ve İslâm’a uygun
olması ve ihlasla yapılması gerekir. Çünkü îmân olmadan
amellerin değeri yoktur ve bu ameller boşa gider. (Maide,
5/5) Amelin kabulünde sadece îmân da kâfi değildir; ihlasın
da bulunması gerekir. Çünkü ihlas ile işlenmeyen amel kabul
olmaz.(22) Sadece amelin değil îmânın da kabul olması
için ihlas şarttır. İhlas yani samimiyet bulunmayan îmân
geçersizdir.(23) Zira îmân, kalbin sâlih amelidir. "Amelin
hangisi daha fazîletlidir?" sorusuna Peygamberimiz
(s.a.s), "Allah’a ve Resulü’ne îmân etmektir"
cevabını vermiştir.(24)
Sâlih
amel, îmânın aslı için şart değilse de kemali için şarttır.(25)
Bu sebeple mümin sadece îmân etmekle yetinmemeli, îmânın
gereği olan sâlih amelleri işlemelidir. "Her birinin
yaptıkları amellerine göre dereceleri vardır." (En’am,
6/32) âyeti ve Kur’an’da îmânla birlikte ısrarla sâlih
amellerin zikredilmesi göz önünde bulundurulduğunda, hem
müminin Allah katındaki manevî derecesinin yükselmesi hem
de sosyal, kültürel, bilimsel, teknik ve ekonomik yönden
yükselmesi, Müslüman toplumun diğer toplumlar arasında öne
çıkabilmesi, dünya nimetlerinden en iyi bir şekilde yararlanabilmesi,
müreffeh, zengin ve huzurlu olabilmesi için sâlih amelleri
işlemesi gerekir. Âyeti iniş sebebiyle birlikte düşündüğümüz
zaman; dünya ve âhiret nimetlerinin îmân edip yararlı işler
yapılarak elde edilebileceği, dilek ve temenni, kuruntu
ve övünme ile bunun mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. İmansız
olduğu halde güzel iş yapanlar, yaptıklarının karşılığını
dünyada görürlerse de âhirette nasipleri yoktur. Bu sebeple
Allah, mümin olarak iyi işler yapılmasını istemektedir.
İyi işler yapanların cinsiyetleri, kadın veya erkek olmaları,
ırk, renk ve dilleri bu bağlamda fark etmemektedir. Çünkü
Allah, kişilerin cinsiyet, ırk, renk ve dillerine değil,
îmân ve iyi işlerine itibar etmektedir. Âyetteki "erkek
veya kadından" ifadesi bunu ortaya koymaktadır.
5.
Allah, insanlara zerre kadar haksızlık etmez.
Allah,
mümin olsun kâfir olsun hiç kimsenin emeğini zayi etmez.
Dünya nimetleri için çalışana çalıştığının karşılığını eksiksiz
verir. Bu, O’nun merhametli ve âdil olmasının sonucudur.
Dünya ve âhiret nimetleri için çalışana çalışmasının karşılığı
hem dünyada hem âhirette eksiksiz olarak verilir: "Kim
bu geçici dünyayı isterse orada ona (evet) dilediğimiz kimseye
dilediğimiz kadar hemen veririz. Sonra da cehennemi ona
mekân yaparız. O cehenneme kınanmış ve Allah’ın rahmetinden
kovulmuş olarak girer. Kim de mümin olarak âhireti ister
ve onun için çalışırsa, işte bunların çalışmasının da karşılığı
verilir. Rabbinin lütfundan her birine, onlara da bunlara
da veririz. Rabbinin lütfu (kimseye) yasaklanmış değildir"
(İsra, 17/18-20); "Kim âhiret kazancını isterse, onun
kazancını artırırız. Kim de dünya kazancını isterse, ona
da istediğinden veririz fakat onun âhirette hiçbir payı
yoktur." (Şûrâ, 42/20, bk. Hûd, 11/15-16); âyetleri
bu gerçeği ifade etmektedir.
“İnkâr
edenler ateşe atıldıkları gün (onlara şöyle denir); dünyadaki
hayatınızda güzelliklerinizi bitirdiniz, onların zevkini
sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan
ve itaatten çıkmanızdan dolayı, alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız.”
(Ahkâf, 46/20) âyetinde ifade edildiği gibi kâfir insan,
sadece dünya nimetlerini istediği ve çalışmasının da karşılığını
dünyada aldığı için, âhiret nimetlerinden onun bir nasibi
olmaz (Bakara, 2/200). “Herkesin ameline göre derecesi
vardır. Bu, Allah’ın onlara amellerinin karşılığını tastamam
vermesi içindir. Onlar asla zulmedilmezler.” (Ahkâf, 46/19)
âyetinde ifade edildiği gibi mümine, küçük büyük yaptığı
bütün iyi amellerinin karşılığı eksiksiz olarak verilir
(Zümer, 39/26, 70), onun hiçbir ameli zayi edilmez, mükafatsız
bırakılmaz: "Kim mümin olarak sâlih bir amel işlerse,
çalışması asla zayi edilmez. Şüphesiz biz onu yazdırmaktayız."
(Enbiya, 21/94); "... Şüphesiz, yapılan iş bir hardal
tanesi ağırlığında olsa ve bir kayanın içinde, yahut göklerde
ya da yerin içinde bile olsa, Allah onu çıkarır getirir."
(Lokman, 31/16) âyetleri bu gerçeği ifade etmektedir. Allah
zalim değildir, herkesin hakkını verir hatta fazlasını da
lütfeder: "Şüphesiz Allah, (kimseye) zerre kadar zulmetmez;
(yapılan) çok küçük bir iyilik de olsa, onun sevabını kat
kat artırır ve kendi katından da büyük bir mükafat verir."
(Nisa, 4/40) âyeti bu gerçeğin beyanıdır.
Sonuç
ve Değerlendirme
Maddî
veya manevî hiçbir nimeti çalışıp çabalamadan, sadece dilek,
temenni ve kuruntularla elde etmek mümkün değildir. Dünyada
Allah, mümin olsun kâfir olsun, itâatkâr olsun isyankâr
olsun hiç kimsenin emeğini zayi etmez, çalışmasının karşılığını
verir. Bu sebeple dünya nimetlerinden yararlanmak isteyen
çalışmak, sebeplere yapışmak, iyi işler yapmak ve üretmek
zorundadır. Bilim, teknik, ekonomi, yönetim, eğitim, sağlık,
güvenlik ve benzeri her alanda ilerlemek, güven ve huzura
ermek düzenli ve kurallara uygun çalışmaya bağlıdır; aksi
davranış, nimetlerden mahrum olmak demektir.
Dünya
nimetlerinde olduğu gibi âhiret nimetlerini elde etmek için
de bilinçli davranmak, îmân edip iyi işler yapmak zorunluluğu
vardır. Hasan Basri’nin dediği gibi îman, sadece dilek ve
temennilerle değil, kalpte karar kıldığı ve güzel amellerle
dışa yansıdığı zaman değer kazanır.(26) İnsanı Allah’a yaklaştıracak
olan da îman ve erdemli işlerdir (Sebe’, 34/37).
İman
edip iyi işler yapanlar dünya ve âhirette ilâhî mükâfata
nail oldukları gibi, inkâr edip isyan eden ve kötü işler
yapanlar da dünya veya âhirette cezalandırılırlar. Herkes
amelinin karşılığını görür (Sâffât, 37/39), kimseye zulmedilmez;
iyi veya kötü herkes âhirette yaptığını hazır bulur (Al-i
İmran, 3/30). Dünyadan imansız olarak gidenler, âhirette
kendilerini ilâhî azaptan kurtaracak ne bir dost, ne de
bir yardımcı bulabilirler.
Yazımızda
bütün bu hususları dile getiren: "(Ey müminler! Allah’ın
mükâfatı) ne sizin kuruntunuza ne de kitap ehlinin kuruntusuna
göredir. Kim kötü bir iş yaparsa onunla cezalandırılır ve
Allah’tan başka kendisini o azaptan kurtaracak dost da,
yardımcı da bulamaz. Erkek veya kadın kim mümin olarak
iyi işlerden yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre
kadar haksızlığa uğramazlar" anlamındaki Nisâ Sûresi’nin
123 ve 124. âyetlerini tahlil etmeye çalıştık. "Çalışanların
mükâfatı ne güzeldir." (Zümer, 39/74)
I-
Rağıb el-İsfehânî, el-Müfredâtfî Garîbi'I-Kur'ân, S. 475-476.
2-
Alûsî, Şihâbüddin Mahmud, Ruhu'l-Meanîfî Tefsiri'l-Kur'âni'l-Azim
ve’s-Seb'ıi l-Mesâni, V, ı 52. Beyrut, İhyaü't- Türasi'l-Arabiyyi.
İbnü’l Cevzî Ebû'l-Fer'aç Abdurrahman, Za’dü l-Mesirfî İlmi
l-Tefsir, 11, 209, cl. Mektebetü'l- İslâmi.
3- Rağıb, S. 348.
4- Rağıb, s. 252. s
5- Meselâ, Prof. Dr. Süleyman ATEŞ'in, Prof. Dr. Talat Koçyiğit'in,
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını Dr. Halil Altuntaş ve Dr.
Muzaffer Şahin'in; TDV baskısı Hayrettin Karaman ve arkadaşlarının;
Hasan Basri çantay'ın çevirileri. Ayeti doğru olarak çevirenler
de vardır. Mesela Suat Yıldırım'ın meali bunlardan biridir.
6 - Taberî. Muhammed b. Cerîr, Câmi'u'l-Beyân An Te'vîl
Âyet’il-Kur'ân, IV , 5/292-293. Alûsî,, V , 153. Ebfi'l-Feraç
İbnü'l-Cevzî, 11, 209.
7- Âlûsî, V, 153.
8- Bkz. Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur'ân Dili, IlI, 1740.
9- Âlûsî, V, 153.
10-
11- Bakara, 2/ 111.
12- Taberî, IV, 5/288-290; Ebû’I-Feraç İbnü'I-Cevzî, II,
208-209; İbn Kesîr, Ebû’I-Fidâ İsmail, Tefsîru 'l-Kur'âni'l-Azîm,
4/123. âyetin tefsirinde. Taberî bu görüşlerin ikincisini
tercih etmiş ise de âyetin içeriği üçüncü rivâyetlere daha
uygun görünmektedir.
13- Ebû'I-Feraç İbnü'I-Ccvzî, 11, 210.
14- Buhârî, İmân, 11.1,1O.
15- İbn Hıbbân, bk. el-Münzirî, IV , 294. Taberî, IV , 5/294.
16 İbn Hıbbân, bk. eI-Münziri, IV , 294. Taberî, IV , 5/294,
295.
17- Buhari, Merda, 1. Müslim, Bir14, 14. Bu konuda daha
geniş bilgi için bk. İsmail KARAGÖZ, Kur’an'a Göre Musibetler
Açısından Toplum ve İnsan. Çelik Yay. İstanbul, 1996.
18- Buharii, Merda, 3. Müslim, Bin', 46-48. Tirmizi, Cenâiz,
1. Ahmed, I, 441. İbn Mace, Tıb, 29.
19- Ebu'li-Feraç İbnü'l -Cevzi, 11, 21 0.
20- Mesela Fürkan, 25/23; Nur, 24/39; Ğaşiye, 88/2-4; Muhammed,
47/9; Kasas, 28/32; En'am, 6/88.
21- Rağıb, S. 348. İbn Manzur, XI
|