GÜNDEM

HİCRET VE İSLAM TARİHİNDEKİ YERİ

Hicret, İslâm tarihinin en önemli olayıdır. Hicret, müslümanları, müşriklerin zulmünden kurtarmış, İslâm'a yayılma imkânı sağlamış, böylece İslâm İnkılabının başlangıcı olmuştur. Bu itibarla olaydan 17 yıl sonra, Hz. Ömer'in halifeliği esnasında, Hz. Peygamber'in hicret ettiği yılın 1 Muharrem'i olan 16 Temmuz 622 tarihi, "Hicri- Kameri Takvim" için "takvim başı" olarak kabul edilmiştir.

Bilindiği gibi Hz. Peygamber, Mekke şehrinde doğmuştur. Yüce Allah, O'nu burada peygamber olarak görevlendirmiştir. Görevinin gereği olarak, "(Önce) en yakın akrabalarını uyar." (1) ayet-i kerimesi gereğince, yakınlarından başlamak üzere, insanları İslâm’a davet etmeye başlamıştır. Kendilerini İslâm'a da'vet ettiği kimseler O'nu, el-emin= güvenilir kişi olarak tanıyorlardı. O'nun dürüstlüğü ve ahlâkî üstünlüğü üzerinde ittifak halinde idiler. Kendisinin Allah tarafından gönderilmiş ve görevlendirilmiş Peygamber olduğunu duyunca, O'na inanmaya ve etrafında toplanmaya başladılar. Müslümanların sayısı günden güne artıyor ve İslâmiyet hızla yayılıyordu. Ancak Mekke'de Kureyş Kabilesi’nin ileri gelenleri bundan endişe duyuyor, toplum üzerindeki hakimiyetlerini kaybedeceklerinden korktukları için O'na engel olmaya çalışıyorlardı. Bunun için peygamberimize ve O'na inananlara amansız düşman kesilmişlerdi. Müslümanlara zulmediyor, akıl almaz işkenceler yapıyorlardı. Hz. Peygamber, Mekkelilerin kendisine ve müslümanlara karşı takındıkları tavır karşısında, hiçbir zaman yılmadı, doğacağına kesinlikle inandığı İslâm güneşine, başka ufuklar aramayı düşündü.

Müşriklerin, tahammülü çok güç olan bu zulümleri karşısında, Mekke'de müslümanlar korunamaz hale gelmişlerdi. Bu sebeple müslümanların Medine'ye hicret etmeleri kararlaştırılmıştı. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.); "Sizin hicret edeceğiniz yerin iki kara taşlık arasında hurmalık bir yer olduğu bana gösterildi..." (2) diyerek, müslümanların Medine'ye hicretlerine izin verdi. Böylece Peygamberliğin 13'üncü yılının ilk ayı Muharrem'de (Temmuz  622) Medine'ye hicret başlamış oldu.

Kabe'ye yapılan senelik hac görevi, Arap yarımadasının bütün noktalarından, Arapları Mekke'ye getiriyordu. Hz. Peygamber, bu sefer, kendisine sığınma imkanı ve peygamberlik vazifesini yerine getirme izni verecek bir kabile bulup, ikna etmenin yollarını aradı. Birbiri ardınca, yanlarına gittiği onbeş kabilenin temsilcilerinin hepsi de az çok kaba bir şekilde kendisini geri çevirdiler. Umudunu hiç kaybetmedi, son olarak yarım düzine kadar Medineli ile karşılaştı. Yahudi ve Hıristiyanların komşuları olan bu kişiler, peygamberler ve ilâhî vahiyler kavramına yabancı değillerdi. Üstelik onlar, bu kutsal kitap sahiplerinin, bir peygamberin, son bir müjdecinin (tesellicinin) gelmesini beklediklerini de biliyorlardı. O yüzden bu konuda başkalarından önce davranmak fırsatını kaçırmak istemediler, derhal Hz. Muhammed'e inandılar, kendisine Medine'de diğer inananlar bulmaya çalışacakları ve gereken desteği vereceklerine dair söz verdiler. Ertesi yıl oniki kadar Medineli kendisine bağlılık yemini ettiler ve İslâm'ı öğretecek bir öğretmen - davetçi istediler. Bu görevi üzerine alan Mus'ab, bu işte hayli başarılı oldu ve bir sonraki sene Mekke'ye hac sırasında yeni müslüman olmuş, yetmiş üç kişilik bir kafile gönderdi. Bunlar Hz. Peygamberi, ve diğer Mekkeli Müslümanları kendi şehirlerine göç etmeye davet ettiler, onları koruyacakları ve kendi aile bireyleriymiş gibi bağırlarına basacaklarına söz verdiler. Böylece müslümanların büyük kısmı gizlice ve küçük gruplar halinde Medine'ye hicret etti,(3) Kısa zamanda, Mekkeli müslümanların hemen hepsi Medine'ye göç etti. Yalnızca Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ali'yi, Hz. Peygamber Mekke'de alıkoymuştu.

Böylece İslâmiyet Medine’de de yayılmaya başladı. Bu durum Kureyş ileri gelenlerini daha da telaşlandırdı. Medine'nin kuvvetli bir İslâm  merkezi haline gelmesinin aleyhlerine olacağını anladılar. Konuyu tartışmak ve bir hal çaresi bulmak üzere "Daru'n-Nedve" denilen yerde toplandılar. Uzun uzun görüştüler ve tartıştılar. Sonunda, kendilerine kurtuluş yolunu göstermekten, dünya ve ahirette mutlu olmaları için çaba harcamaktan başka bir şey yapmayan, Peygamberimiz (s.a.s)'i öldürmeye karar verdiler. Kendilerince çok gizli olarak aldıkları bu karar ve planlarından Kuran-ı Kerim’de şöyle bahsedilmektedir; "İnkar edenler, seni bağlayıp bir yere kapamak veya öldürmek, ya da sürmek için düzen kuruyorlardı. Allah düzen yapanların en iyisidir."(4)

Müşriklerin bu korkunç planlarını Cebrail (a.s.) Peygamberimiz'e haber verdi; "bu gece, her zaman yatmakta olduğun yatağında yatmayacaksın, evini terk edeceksin..." dedi. Böylece Hz. Peygamber'e hicret için izin verildi. Peygamberimiz Hz. Ali'yi çağırdı; "Ben Medine'ye gidiyorum. Sen bu gece benim yatağımda yat, hırkamı üstüne ört müşrikler beni yatıyor sansınlar, onlara bir şey sezdirme. Sabahleyin şu emanetleri sahiplerine ver. Ondan sonra sen de hemen gel." dedi.

Ortalık kararınca, Kureyş’in seçme canileri evin etrafını sardılar. Sabahleyin evinden çıkarken hep birden saldırıp öldüreceklerdi. Hz. Ali, Rasûl-i Ekrem'in yatağına yattı. Hz. Peygamber eline bir avuç kum alıp, evini çeviren müşriklerin üzerine saçtı. Saçılan kum taneleri, canilerden her birine isabet etmiş, hepsi de derin bir uykuya dalmışlardı. Peygamberimiz (s.a.s.) Ya-sin Sûresi'nin şu anlamdaki âyetini okuyarak aralarından geçip gitti: "Biz onların önlerine ve arkalarına birer sed çektik, böylece gözlerini perdeledik. Onlar artık elbette görmezler."(5)

Rasûl-i Ekrem, gece evinden ayrıldıktan sonra Kabe'yi tavaf etti. Sonra doğduğu yerden ayrılış hüznünü ifade eden şu sözleri söyledi. "Ey Mekke! Sen Allah katında yeryüzünün en hayırlı ve bana en sevimli yerisin; eğer çıkmak zorunda bırakılmasaydım, senden ayrılmazdım.."(6) Ertesi günü öğle sıcağında Hz. Ebu Bekir'in evine vardı. Allah'ın emri ile, beraber Medine'ye hicret edeceklerini bildirdi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Hz. Ebu Bekir'le birlikte Mekke'den çıkıp, Sevr Dağı'na gelerek oradaki mağarada saklandılar. Kureyş’in araması bitinceye kadar, üç gün üç gece mağarada kaldılar. Hz. Peygamber'i ve Ebu Bekir'i arayanlar, iz sürerek nihayet Sevr'deki mağaranın ağzına kadar geldiler. Ayak sesleri ve konuşmaları içeriden duyuluyordu. Hz. Ebu Bekir, başını kaldırdığı zaman onların ayaklarını görmüş ve heyecanla; "Ya Rasûlallah, eğilip baksalar, bizi görecekler" demişti, bunun üzerine Peygamber Efendimiz; "Korkma, Allah'ın yardımı bizimledir”(7), “İki yoldaş ki, üçüncüsü Allah'tır, hiç endişe edilir mi?"(8)  buyurdu.

Takipçiler Sevr dağına henüz çıkmadan, bir örümcek mağaranın ağzına ağ örmüş, bir çift beyaz güvercin yuva yapıp yumurta yapmıştı. Bu durumda Kureyşliler, mağaranın içine bakmanın ahmaklık olacağını düşünerek bırakıp gittiler.

Rasûlüllah'a ilk vahiy Hira (Nur) dağındaki mağarada gelmişti. Hira’daki mağara ile Sevr'deki mağara arasında geçen müddet, Hz. Peygamber’in, Peygamberlik hayatının Mekke devrini teşkil etmişti. Sevr dağındaki mağaradan başlayan hicret ise, Mekke devrinin sonu, Medine devrinin başlangıcı olmuştur.(9) Hicret yolculuğunda Peygamberimiz, iki önemli takiple karşılaştı.

Müdliçoğulları’ndan Suraka, Kureyş'in ilan ettiği mükafatı ele geçirmek hevesiyle, kendi bölgelerinden geçmiş olan hicret kafilesini takibe koyuldu. Atını dörtnala sürerek Rasûlüllah'a ve arkadaşlarına yaklaştığı sırada atı sürçüp kapaklandı. Kendisi de yere yuvarlandı. Yeniden atına binip koşturdu. Tam yaklaştığı sırada, atının ön ayakları kuma saplandığı için, yine düştü. Atını zorlukla kurtardı. Suraka’nın morali iyice bozulmuştu. Hz. Peygamber'den özür diledi. Yazılı bir emannâme alarak geri döndü, diğer takipçileri de "Ben aradım, boşuna yorulmayın, bu tarafta yok." diyerek geri çevirdi.

Eslemoğulları’ndan Büreyde de, Kureyş'in ilan ettiği mükafatı alabilmek için Rasûlüllah'ı takibe başlamıştı. Fakat ilk görüşte yanındakilerle birlikte müslüman oldu. Daha sonra başındaki beyaz sarığı çözerek mızrağının ucuna bağladı; “Sizin gibi şanlı bir kafile bayraksız gitmez. İzin verirseniz ilk alemdârınız olayım.” diyerek ta Kuba Köyü'ne kadar bu şanlı kafileye bayraktarlık yaptı.

Hz. Peygamber'in yola çıktığı Medine'de duyulmuştu. Bu yüzden Medineliler, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'i karşılamak üzere her sabah şehir dışına çıkıp bekliyorlardı. 12 Rabiulevvel Pazartesi günü yine öğleye kadar beklemişler, sıcak bastırınca ümitlerini kesip dönmüşlerdi. Bu esnada bir iş için evinin çatısına çıkan bir Yahüdi, bir kafilenin uzaktan gelmekte olduğunu gördü ve yüksek sesle; "İşte günlerdir yolunu beklediğiniz devletli geliyor.” diye haykırdı. Medineliler, bir bayram sevinci içinde yollara döküldüler. Hz. Peygamber’i Medine'ye yaya yürüyüşle 1 saat uzaklıkta Kuba köyünde karşıladılar. Peygamberimiz burada, Amr b. Avfoğulları'nda 14 gece misafir kaldı. Bu esnada Kur'an-ı Kerim'de “takva üzere yapıldığı” bildirilen Kuba Mescidi’ni bina etti ve burada namaz kıldı.(10)

Hz. Peygamber'den 3 gün sonra tek başına yola çıkmış olan Hz. Ali de gündüzleri gizlenip, geceleri yürüyerek, Kuba'da iken kafileye yetişti.

14 gün sonra, bir Cuma günü peygamberimiz devesine bindi. Karşılamağa gelenlerle muhteşem bir alay içinde Medine'ye hareket etti. Yolda "Salim b. Avi oğulları”na ait “Ranûna Vadisi”nde öğle vakti oldu. Hz. Peygamber, burada arka arkaya iki hutbe okuyarak ilk Cuma Namazı’nı kıldırdı. Bu ilk Cuma hutbesinde, Sevgili Peygamberimiz, İslâm'ın bazı temel prensiplerine temas ettiği için, burada nakletmeyi faydalı görüyorum; Rasûl-i Ekrem, birinci hutbeye Allah'a hamd ve sena ederek başladı ve şöyle devam etti:

“Ey insanlar, ölmeden önce Allah'a tevbe ediniz, fırsat elde iken iyi işlere koşunuz. Allah'ı çok anmak, gizli ve aşikar çok sadaka vermek suretiyle O’nunla aranızdaki bağı kuvvetlendiriniz. Böyle yaparsanız, rızıklandırılır, yardım görürsünüz, kaçırdıklarınızı tekrar elde edersiniz.

Biliniz ki, Cenab-ı Hak, içinde bulunduğum yılın bu ayında, bugün şu bulunduğum yerde Cuma Namazı’nı kıyamete kadar, üzerinize farz kıldı. Hayatımda veya benden sonra -adil veya zalim- bir imamı olduğu halde önemsiz gördüğü veya inkar ettiği için, kim bu namazı terkederse, Allah onun iki yakasını bir araya getirmesin ve hiçbir işine hayır vermesin. Biliniz ki, böylesinin, tevbe etmedikçe, ne namazı, ne zekatı, ne haccı, ne orucu, ne de herhangi bir iyiliği Allah katında bir değer taşır. Ancak, kim tevbe ederse Allah tevbesini kabul eder.(11)

Ey insanlar, kendinize ahiret için azık hazırlayıp önceden gönderin. Hepiniz ölecek ve sürünüzü çobansız bırakacaksınız. Sonra Rabbınız. -arada tercüman veya perdedar olmaksızın- bizzat:

-Sana benim peygamberim gelip haber vermedi mi? Ben sana mal vermiş, ihsanda bulunmuştum Sen bunlardan ahiretin için ne gönderdin? Diye soracaktır. O kimse sağına, soluna bakacak, hiçbir şey göremeyecek. Sonra önüne bakacak, orada Cehennem'i, görecek. Öyleyse yarım hurma ile de olsa, kendini ateşten korumaya gücü yeten, bunu yapsın. Buna gücü yetmeyen, bari güzel sözle kendini kurtarsın. Çünkü bir iyiliğe 10'dan 700 katına kadar sevap verilir. Allah'ın selam ve rahmeti üzerinize olsun."

Hz. Peygamber, birinci hutbeyi böylece bitirdikten sonra, ikinci hutbede de şunları söylemiştir:

"Hamd Allah'a mahsustur. O'na hamdeder, ondan yardım dileriz. Nefislerimizin şerlerinden ve kötü işlerimizden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola koyamaz. Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet ederim. O birdir, eşi, ortağı ve benzeri yoktur. Sözlerin en güzeli, Allah Kitabı (Kur'an-ı Kerim)’dir. Allah'ın, kalbini Kur'an ile süslediği, küfürden sonra İslâm'a soktuğu, Kur'an'ı, diğer sözlere tercih eden kimse felah bulup kurtulmuştur.

Allah'ın sevdiğini seviniz. Allah'ı bütün kalbinizle (can ve gönülden) seviniz. Allah Kelamı Kur’an’dan ve zikrinden usanmayınız. Allah'ın Kelamına karşı kalbiniz katılaşmasın.

Yalnız Allah'a kulluk edip, ibadetinizde O'na hiçbir şeyi ortak yapmayınız. O'ndan hakkıyla sakınınız. Yaptığınız iyi şeyleri dilinizle doğrulayınız. Aranızda Allah 'ın rahmet ve merhametiyle sevişiniz. Allah 'ın selam ve rahmeti üzerinize olsun. "(12)

Cuma Namazı’ndan sonra Hz. Peygamber (s.a.s.), Medine'ye hareket etti. Medine, tarihinin en önemli gününü yaşıyordu. Halk, bayram sevinci içinde, Kuba'dan itibaren yolu, iki taraflı doldurmuştu. Rasûl-i Ekrem'in anne tarafından akrabası olan Neccaroğulları, O'nu karşılamaya gelmişlerdi. Ensar'ın ileri gelenleri O'na yaklaşarak:

"Ey Allah'ın Rasûlü! İşte evlerimiz, işte mallarımız, işte canlarımız emrinize hazır" dediler. Peygamberimiz, onları taltif ve gönüllerini hoş ederek yoluna devam etti. Tam şehre gireceği sırada kalabalık o dereceyi bulmuştu ki, kadınlar, damların üzerine çıkarak şöyle şiir söylüyorlardı:

"Veda tepesinin sırtlarından ay doğdu üstümüze,

Allah'a davet eden bulundukça şükretmek vacip oldu bize."

Küçük kızlar def çalarak şenlik yapıyorlar ve şu şarkıyı terennüm ediyorlardı:

"Biz Neccaroğullarının kızlarıyız,

Ne mutlu bize Muhammed'in komşularıyız."(13)

Medine halkı, Rasûlüllah (s.a.s.)'in gelişinden duyduğu sevinci, hiçbir şeyden duymamıştı. Herkes Peygamber Efendimizi, kendi evinde misafir etmek istiyor, "Ey Allah'ın Rasûlü, bize buyurunuz.." diyerek, deveyi durdurmak istiyorlardı. Hz. Peygamber ise, kimseyi gücendirmemek için devesini serbest bırakmıştı.

"Siz deveyi kendi haline bırakınız. O memurdur, emrolunduğu yere gider." diyerek davet edenlerden izin istiyordu. Nihayet deve, halen "Mescidü'n-Nebî"nin bulunduğu boş arsada çöktü, Rasûlüllah (s.a.s.) inmedi. Deve kalkarak birkaç adım gittikten sonra geri dönüp ilk çöktüğü yere yeniden çöktü, bir daha kalkmadı. Hz. Peygamber, devenin üzerinden inerek:

"Akrabamızdan en yakın kimin evi?" diyerek etrafındakilere sordu. Halid b. Zeyd:

-"İşte evim, işte kapısı, buyurunuz Yâ Rasûlâllah.." diyerek, Rasûl-i Ekrem'i davet etti. Peygamber Efendimiz böylece Hz. Halid'in misafiri oldu. Bu misafirlik, "Mescidü'n-Nebî"nin inşaatı tamamlanıncaya kadar yedi ay devam etti.

Rasûlüllah'ın hicreti, Peygamberliğin 13'üncü yılında, 12 Rabiulevvel de olmuştur. Bu tarih, aynı zamanda Peygamber Efendimiz’in 53'üncü doğum yıldönümüdür.

Hicretle, 23 yıl süren peygamberlik devrinin 13 yıllık "Mekke Devri" sona ermiş, 10 yıllık "Medine Devri" başlamıştır. (14)

Hz. Peygamber (s.a.s.), Medine’ye geldiklerinde, burada yaşayan yabancılarla, dayanışma temeli üzerine bir antlaşma imzalamıştı. Bu antlaşma, İslâm Dini’nin müslüman olmayan topluluklarla barış içinde yaşamaya ve onlarla daima iyi ilişkiler içinde olmaya ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Yine Sevgili Peygamberimiz, Mekke’den gelen göçmenlerle Medine’li Müslümanlar, yani "Muhacirler" ile "Ensar" arasında kardeşlik kurmuştu. Bu kardeşlik esasına göre, Medineli Müslümanlar mallarının yarısını göçmen kardeşlerine vermişlerdi ki, tarihte bu dayanışma ve yardımlaşmanın bir benzerini daha göstermek mümkün değildir. Böylece, Medine şehrinde ilk İslâm  topluluğu, kardeşlik ve dayanışma temelleri üzerinde oluşmaya başlamıştır.

Böylece Hicret, ilk Müslümanların, sıkıntılı günlerden kurtulmalarına ve kardeşlik esası üzerine kurulan toplum hayatına kavuşmalarına vesile olmuştur.

Ayrıca İslâmiyet, Mekke şehri hudutları dışına Hicret’le taşmış ve bu güneş, dünyaya Medine ufuklarından yayılmıştır.

Satırlarımı Hicret’ten bahseden şu mısralarla bitirmek istiyorum

 

Mekke’yle Medine arası yollar;
Çizik çizik, hasret arası yollar.
Vardığı her nokta yine başlangıç;
Gitgide Allah’a varası yollar.
Mekke’yle Medine arası yollar. 

Bu çıplak yollarda ne in, ne de cin,
Yalnız iki çift nurdan güvercin.
Bunlar iki dostun ayakları ki,
Yolları göklere bağlayan perçin.
Bu çıplak yollarda ne in, ne de cin. 

Hicret, yurtdışında aranan destek;
Dâvâ sahibine öz yurdu köstek.
Merkezi dışardan sarmaktır murad,
Merkezi çevreden fethidir istek.
Hicret, yurtdışında aranan destek. 

İnsan kaçar, ufuk kaçar beraber,
Ufukta, varılmaz gayeden haber.
O ki, eteğinde ufuk ve gaye
O ki, gaye-İnsan, Ufuk- Peygamber.
İnsan koşar, ufuk kaçar beraber. 

Ayakta, Medine Müslümanları,
İslâm’ın "Yardımcısı" kahramanları...
Rasûller Rasûlü uğruna fedâ
Malları, canları hânümanları...
Ayakta Medine Müslümanları.(15) 

1- Şuarâ, 214.
2- Tecrid-i Sarih Tercemesi, c.10, s. 86.
3- Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslam’a Giriş, Çev. Cemal AYDIN, T.D.V. Yayını, Ankara, 1996, s. 13,14.
4- Enfâl, 30.
5- Yâ-Sîn, 9.
6- İbn-i Mâce, 2/10/37 (Hadis No: 3108); Tirmizi, 5/722 (Hadis No: 3925).
7- Tevbe, 40.
8- Tecrid-i Sarih Tercemesi, 10/119 (Hadis No: 1557).
9- İrfan YÜCEL, Peygamberimizin Hayatı, D.İ.B. Yayını, Ankara, 1998, s. 88-94.
10- Bkz. Tevbe, 108.
11- Bkz. İbn-i Mâce, Sünen, c. I, s. 343, (Hadis No: 1081).
12- İbn-i Hişâm, 2/147.
13- Mevlânâ Şiblî, Asr-ı Saâdet, Terc. Ö. Rıza DOĞRUL, İst. 1973, c. 1, s. 203.
14- YÜCEL, a.g.e., 98, 99, s.100.
15- Necip Fazıl KISAKÜREK.

 

 

 

Âlemlerin Rabbi olan Allah, sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed'i (s.a.s.) âlemlere rahmet olarak göndermiştir.(1)

Peygamberimiz Muhammed (s.a.s.) şefkat, merhamet ve sevgi unsurudur. O, bütün insanların ve cinlerin peygamberidir.

Rahmet, Allah’ın sıfatlarından biridir. Kur'an-ı Kerim’in ilk âyetinde Allah'ın rahmet ve rahîm sıfatlarından bahsedilmektedir. En son ve en büyük peygamber olan Hz. Muhammed, âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de; Allah’ın sıfatlarından -esma-i hüsna- üç tanesi Hazreti Peygamber için kullanılmıştır. Bunlar, rahmân, rahîm ve raûf. Esma-i hüsnaya baktığımız zaman, bunların büyük çoğunluğunun rahmet, merhamet, lütuf, cömertlik ve sevgi ifade eden isimler olduğunu görmekteyiz. İslâmî tefekküre göre, her şey sevgiden doğmuş, sevgi ile var olmuş, sevgi ile varlığını devam ettirmektedir. Bu varlıklar içinde biri vardır ki O, sevgililerin en sevimlisi, merhametlilerin en merhametlisidir. O, Hz Muhammed'dir. Sevgili Peygamberimiz, bir hadislerinde; "Ben Muhammedim, ben Ahmedim, ben mukaffi (son peygamberim), ben haşirim, benden sonra haşir gelecek, araya başka bir peygamber girmeyecektir. Allah, insanları benim önümde haşredecektir. Ben tövbe ve rahmet peygamberiyim.''(2) diğer bir hadislerinde ise; "Ben âlemlere rahmet olarak gönderildim, lanet isteyici olarak değil.''(3) buyurmuşlardır. Âyet ve hadis meallerinden anlaşılacağı üzere Hz. Muhammed (s.a.s.); Allah'ın rahmeti, kainat bahçesinin çekirdeği ve bahçenin açılmış son gülüdür. Onun bahçesine girip rayihasından sarhoş olmayan gönül, gönül değildir. İşte bu rayihanın (kokunun) manevi serhoşlarından Fuzûli;

"Ya Habîballah! Ya Hayrelbeşer! Müştâkınam,

Öyle kim leb-teşneler yanıp diler hem-vâre su''

(Ey Allah'ın Sevgilisi ve ey insanların hayırlısı!, Sana aşığım! Dudağı kuruyanların, suya ulaşmasının harereti ile yanmaları gibi, ben de Sana ulaşmanın hasretiyle yanıyorum).

 

Ali Ulvi Kurucu;

“Ruhum Sana aşık, Sana hayrandır Efendim,

Bir ben değil alem Sana kurbandır Efendim.”

Yunus Emre;

“Araya araya bulsam izini,

İzinin tozuna sürsem yüzümü,

Hak nasip eylese görsem yüzünü,

Ya Muhammed! Canım arzular Seni.”

 

Süleyman Çelebi Mevlid-i Nebî'sinde;

“Ey gönüller derdinin dermanı Sen,

Ey yaratılmışların Sultanı Sen.”

 

Merhum Necip Fazıl;

“Müjdecim, kurtarıcım, efendim Peygamberim,

Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim,” demektedir.

Yavuz Sultan Selim Han ise şöyle diyor:

"Ey herşeyi en iyi bilen Allah'ın Nuru! Ey muvahhidlerin canı! Ey insanlığa o kutlu gönderilişi ile mü'minlere canan olan, bayrak olan yüce Peygamber!.... Maksat, senin rızanı kazanmaktır. Ey günahkarların şefaatçisi! Ben de zaten, müslümanları Senin yoluna teşvik ettim, onları razı olmadığın istikametlere zorlamadım.''

Tevbe suresinin 128. âyetinde peygamberimiz anlatılırken, Cenab-ı Hak; “Ey insanlar! Size dokunan, sizi rencide eden, sizi rahatsız eden herşey Peygambere’de rahatsızlık verir, sıkıntı verir.” buyurmaktadır.

Taif’de uğradığı ağır hakaretten sonra sığındığı bir üzüm bağında; ''Ya Rabbi! Beni kime emanet ediyorsun?" diye hayatının en dokunaklı duasını yaptığında;

''Eğer isterse, o insanların üzerlerine dağları yıkabileceğini'' söyleyen Cebrail (a.s)'a yaşlı gözlerle şöyle demişti: ''Hayır!.. Ben bunu istemem. Bunun yerine, Allah onların sûlbünden sadece Allah'a ibadet eden ve O'na hiçbir ortak koşmayan bir nesil çıkarabilir. Ben onu isterim Rabbimden.”(4)

Uhud'da tepesine kılıçlar yağarken bile;

''Ya Rabbi! Bu insanları affet, çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar”(5), diye dua etmişti. Birgün huzurunda titreyen bir adama; “Arkadaş titreme!... Ben kral değilim. Kureyş'ten kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum,''(6) demiştir.

Hz. Muhammed (s.a.s.), bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.

a) Mü'minlere rahmettir. O, dünyaya ümmetim diyerek teşrif etmiş, Mi'rac'da Rabb'inden ümmetinin af ve mağfiretini dilemiş, hayatı boyunca bize bizden yakın olmuş, ebedî âleme irtihal ederken de, "Ümmetim, ümmetim'' diyerek irtihal etmiş, kıyamet gününde de mü'minlere şefaatçi olacağını müjdelemiş bir Peygamber’dir.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadis-i şerifinde; ''Ben mü'minlere kendilerinden daha yakınım.''(7) buyurmuştur.

Yüce Rabbimiz; Kur'an'da;

“Allah Rasûlü mü'minlere kendi canlarından daha yakındır (azizdir).”(8) “Mü'minlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir...”(9) buyurmuştur.

Âyet ve hadislerden anlaşılacağı üzere Allah Rasûlü, bize kendi nefsimizden daha yakındır. Biz çoğu kez nefislerimizden kötülük görürüz. Halbuki, O’ndan hep iyilik, kerem, merhamet, şefkat ve mürüvvet gördük. O, ilâhî rahmetin mümessilidir. Bu sebeple, elbette bize bizden daha yakındır. Bize şefkatli ve merhametlidir.

b) O, devrindeki münafıklar için de rahmet olmuştur. Münafıklar, onun engin hoşgörüsü yüzünden, dünyada ceza görmemişlerdir. Peygamberimiz onların durumlarını bildiği halde, onları açığa çıkarmamıştır. Müslümanların yararlandığı bütün haklardan yararlanmışlardır.

c) Kâfirler de O'nun rahmetinden yararlanmıştır. Cenab-ı Hak daha önceki ümmet ve milletleri, küfür ve isyanları sebebiyle toptan helak ettiği halde, Allah Resûlü gönderildikten sonra toptan helak etmeyi kaldırmıştır. Böylece kâfirler de toptan helâk olma azabından kurtulmuşlardır. Bu da kâfirler için dünyada büyük bir rahmettir. Hazreti İsa; “Eğer azab edersen onlar senin kulların.”(10) derken, Cenab-ı Hak Peygamberimize; “Sen onlar arasında bulunduğun sürece, Allah onlara azab edecek değildir.”(11) buyurmaktadır.

Amr İbn'ül-As (r.a.) diyor ki; Sevgili Peygamberimiz bir gün bu iki âyeti okudu da iki elini kaldırdı;  ''Allahım! Ümmetim, ümmetim!'' dedi ve ağladı. Yüce Allah'da şöyle buyurdu: “Biz seni ümmetin hakkında razı edeceğiz ve seni utandırmayacağız.”(12)

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadis-i şerifinde; “Her Peygamberin müstecap (Allah'ın kabul edeceği) bir duası vardır. Her Peygamber, o duayı yapmada acele etti. Ben ise bu duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek üzere sakladım. Ona inşallah, ümmetimden şirk koşmadan ölenler nail olacaktır.”(13) buyurmuştur.

Bir beyit var, hayran olduğum bir beyit; nefesleri kesen bir beyit;

“Muhabbetten Muhammed oldu hasıl,

Muhammed’siz muhabbetten ne hasıl.”

Yunus şöyle diyor;

“Hak yarattı âlemi, aşkına Muhammed'in

Ay ve günü yarattı, şevkine Muhammed'in

Yeşerir dağ ve taşlar, yemiş verir ağaçlar;

Aşkına Muhammed'in.

Fahr-i Kâinat Efendimiz;

“Kalbinden tasdik ederek dili ile bir defa ‘La ilâhe illallah’ diyen bütün ehl-i tevhid hakkında şefaat etmeme izin ver, Ya Rabbi! Dediği zaman, "İzzetim ve celalim, kibriyam ve azametim hakkı için ‘La ilâhe illallah’ diyen ehl-i tevhidin hepsini muhakkak surette cehennemden çıkaracağım.”(14) buyurulur.

Hz. Enes Peygamberimize ''Bana kıyamet gününde şefaat edersin değil mi Ya Rasûlallah?" demiş. Peygamberimiz de, ''Evet, Allah izin verirse.''  buyurmuştur.

Hz. Enes: ''Sizi, o gün nerede arayayım, Ya Rasûlallah!" demiş. Peygamberimiz; "Evvela sıratta ararsın, bulamazsan mizanda ararsın, bulamazsan havzımın başında ararsın, bu üçünden birinin başında muhakkak bulunacağım.''(15) buyurmuştur.

Herkes kıyamet gününde nefsim, nefsim diyecek, sen ben derdine düşecek, yalnız bir tek varlık, Hz. Muhammed (s.a.s.) ''Ümmetim, ümmetim'' diyecektir.(16)

Şeyh Galip, divanında der ki:

''Ol dem ki, velilerle nebiler kala hayran,

Düstûru şefaatla senindir, yine meydan,

Sen Ahmed-ü Mahmud-ü Muhammed'sin efendim,

Haktan bize Sultan-ı Müeyyed'sin efendim.''

Süleyman Çelebi Mevlid-i Nebî'sinde;

''Merhaba ey asi ümmet melcei,

Merhaba ey çaresizler eşfai."

(Ey ümmetlerinin asilerinin sığınağı olan, çaresizlerin şefaatçisi olan Peygamber).

Şair Ali Ulvi Kurucu ise:

''Kıtmirinim ey Şah-ı Rasûl, kovma kapından,

Asilere lütfun yüce fermandır efendim.'' diyor.

"Ol Rasûlü Mücteba hem rahmeten-li’l Alemin

Bende medfundur deyu eflakâ fahreyler zemin

Ravza'sın ziyaret edip dedi Cibril-i Emin

Hêzihî Cennât-ü Adnin tedhûlûhe Halidin."

Aşıklar sultanı Mevlana;

“O'nun vasıflarını şerhini eğer ben devamlı durmadan söylesem, yüzlerce kıyamet geçer de o yine bitmez.”

Ne mutlu, O'nu sevip gösterdiği yolda yürüyenlere. Çünkü Allah O'nu sevip, gösterdiği yolda yürüyenleri övmüştür.

“O Peygamber’e inanıp O'na saygı gösteren, O'na yardım eden ve O'nunla birlikte gönderilen nur'a (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.”(17)

 Biz O'na inanıyor, O'na güveniyor, O'nun getirdiği nur'a (Kur'an'a) tabi oluyor; O'nun şefaatine ulaşacağımızı ümit ediyoruz.

Şeyh Sadi'nin, O'nun hakkında söylediklerini tekrar ederek konumuzu tamamlıyoruz;

"Ya Muhammed, senin gibi dayanağı ve desteği olan bir ümmetin gönlünde gam ve kaygı olur mu?

Kaptanı Nuh olan geminin, deniz dalgalarından korkusu bulunur mu?

 

1- Enbiya, 107.
2- Müslim, Fedail, 124-125.
3- Buhârî, Menakıb, 17.
4- Hz. Muhammet (s.a.s.) Hakkında Konferenslar, s.116, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, ll. Bask, Ank-1972.
5- Tirmizi, Birr, 36; Müslim, Cihad, 111.
6- Asr-Saadet, 1/375.
7- İbni Kesir, Tefsiru’l-Kur'ani'l-Azim, c. 6, s. 381, Kahraman Yayınları, İstanbul-1985.
8 -Ahzab, 6.
9- Tevbe,  128.
10- Maide, 118.
11- Enfal, 33.
12- Müslim, İman, 346.
13- Buhârî, Da'vat, I, Tevhid, 31; Müslim, İman, 334.
14- Kütüb-ü Sitte Muhtasar, Türkçe Çv. İbrahim Canan, c.13, s. 82-83.
15- Tecrid-i Sarih Tercemesi, c. 12, Hadis No: 2188.
16- Tirmizi,  4/321;  Kıyame. 9, H. N: 2433.
17- A’raf, 157.

 

 

 

Hz. Peygamber ve Sağduyu

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), Allah Teâlâ'nın bütün insanlara rehber olarak gönderdiği son elçisidir. O, Allah'ın evrensel bir mesajı olan Kur'an-ı Kerim'i insanlığa tebliğ etmiş ve prensiplerini hayatında uygulayarak göstermiş, neticede bir Asr-ı Saadet- Mutluluk çağı- meydana getirmiş tarihî bir şahsiyettir. Elbetteki O'nun bu üstün başarısındaki sır, Allah'ın kendisine lütfettiği sağduyuya (lüb) sahip bulunmasında yatmaktadır.

Konunun açıklığa kavuşturulabilmesi için, önce Sağduyu kavramının, İslâmî literatürde, aslında hangi kelime ve terkiplerle ifade edildiğinin tespitinde büyük yarar vardır.

 

 

- Akl-ı selim, kalb-i selim ve hiss-i se1im (zıddı hiss-i sakîm) terkipleriyle de ifade edilen Sağduyu'nun aslı, Arapça'da, lüb , leb ve lübâb’dır; çoğulu elbâb gelir. Kur'an-ı Kerim’de yalnız çoğul olarak terkip halinde “Ülü’l-Elbâb-Sağduyu sahipler”i tarzında on altı yerde geçmektedir!(1)

Lüb, lüğatta bir şeyin aslı, özü, esası, cevheri, içi, en iyisi, hâ1is ve katışıksız olanı, akıl, kalp, zihin, zeka, sebat, istikrar, kararlılık vs. anlamlarına geldiği gibi ikamet etme, itaat,  muvacehe -teveccüh- muhabbet, icabet etme vb. hususları da kapsar.(2) Fetanet ve feraset -aslı firasettir- kelimeleri de lüb manasına yakın anlamlar taşır. Lebbeyk kelimesi de lüb aslından gelir. Bunun için Lebbeyk’i söylemeye telbiye denir.(3) Âsım Efendi, lebbeyk kelimesini şöyle açıklamıştır:

1- Lüb, ikamet manasına geldiğine göre, lebbeyk demek: “ey Rabbim! Ben senin emrine icabette daimim, hiç ayrılmam ve itaatsizlik etmem demektir.

2- Müvacehe manası dikkate alınınca lebbeyk, benim hedef ve maksadım her zaman sanadır, anlamını belirtir.

3- Lüb, muhabbet anlamına gelince: Lebbeyk, benim muhabbet ve temayülüm daima sanadır, demek olur.

4- Bu lafız, halis manasına da delalet ettiğine göre, o taktirde lebbeyk'in anlamı; ihlasım, yani kulluktaki bütün sadakatim her an Sana’dır demektir.(4)

Lüb lafzı, akıl manasına gelmekle birlikte aralarında çok önemli fark vardır. Akıl iyiyi kötüden ayıran bir melekedir. Bu sayede insan ilâhî hitaba muhatap olur. Fakat bu nevi akıl iman etmeyenlerde de bulunur. Bundan daha üstün bir akıl daha vardır ki, bu Allah'ın hidayetiyle aydınlanmış akıldır. İşte buna lüb denir. Lüb, her türlü noksan ve şâibeden uzak ve temiz akıldır. Şu halde her lüb akıl olur, fakat her akıl, 1üb olmaz.

Kur'an’da, Allah'ın mesajını anlayanlar Ülü'l-Elbâb -Sağduyu sahipleri- olarak nitelendirilmişlerdir. Kalbin, lüb kavramlarının müteradifi olduğu söylenebilirse de, temelde “lüb” kalbin en önemli özelliği olan idrak, bir değerin özünü kavrama ve ibret alma melekesinin -aklın- imanla aydınlatılmış halidir. Kur'an’da, anlayışları uzak olan kalbe sahip bulunanların, gerçeği kavrama da hayvanlardan bile aşağı oldukları ifade edilmektedir. (Araf, 179). İmanla aydınlanmış kalbe sahip olanların -sağduyu sahipleri- ancak, gerçeği kavrayanlar olduğu belirtilmekte, ahirette de değer verilip yarar sağlayan ve kurtuluşa yarayan şeyin de kalb-i selim" -Sağduyu- olduğu bilhassa vurgulanmaktadır (Şuarâ, 89).(5) Gerçekte Ülü’l-Elbab -Sağduyu sahipleri- normal akla malik bulunan, çoğu insanlar gibi içi çürük veya kof olmayan, aksine bunların üstünde, hidayet ışığıyla aydınlanmış akla sahip olan kişiler demektir.(6)

Sağduyu sahiplerinin ne gibi meziyetlerle mücehhez -donanımlı- oldukları Kur'an’da açıklanmaktadır.

Örnek 1: “Şeytanî güçlere     -Tâğûta- kulluk yapmaktan kaçınanlara ve Allah’a yönelenlere müjde var. Müjdele kullarımı.” (Zümer, 17)

“Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir ve işte onlar Sağduyu sahipleridir -Ülü’l-Elbâb.” (Zümer, 18).

Dikkat edilince buradan anlaşılıyor ki, Sağduyu sahiplerinin aklı, her türlü şâibe, kuşku ve hakikati inkara şartlanmışlıktan -küfür- tan uzak, tam, sağlam ve sarsılmaz imana sahip olanların aklıdır. Şüphesiz bu, Kur'an'ın ortaya koyduğu kriterlere uyan kişilerin niteliğini belirten bir meziyettir. Aslında hakikati inkara şartlanmış olanlarda da -kafirde de- akıl vardır. Fakat onlar akıllarını yerinde kullanmamakta, öze yönelik cevheri -lübbü- ortaya koyamamaktadırlar. Zira onlar, hür iradelerini kullanacakları yerde, bazı olumsuz duygularının etkisinde kalmaktadırlar. Sonuçta da akıllarını Allah'ın hidayetiyle aydınlatılmasına vesile olamamaktadırlar.

Halbuki, aklını ve hür iradesini kullanan, körü körüne saplantıya düşmeyen ve hakikati inkara düşmeyenler -şartlanmışlıktan- uzak kalmasını bilenler -Sağduyu sahipleri-, Allah'ın hidayetine mazhar olmakta böylece başarı, huzur ve mutluluk yoluna yönelmektedirler.

Örnek 2: “Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen (bunu kabul etmeyen) kör gibi olur mu hiç? Bu gerçeği yalnızca sağduyu sahipleri -Ülü'l-Elbab- idrak ederler.” (Ra’d, 19).

Bu âyette, sağduyu sahiplerinin ne gibi nitelikler taşıdıkları müteakip âyetlerle şöyle açıklanmaktadır:

l- Onlar ki, -Sağduyu sahipleri- Allah ile olan bağlantılarına sadakat gösterir,  andlaşmalarını -Ahdullah- asla bozmazlar. (Ra’d, 20) Buradaki “andlaşma -ahdullah- terkibi, kişinin Allah’a olan inancından doğan bütün yükümlüklerini, bu inancın sonucu olarak yaratıklara karşı üstlendiği bütün ahlâkî, hukûkî ve toplumsal sorumluluklarını kapsayan genel bir kavramdır. Bu husus, Maide,1’de de;

“Ey inananlar! Andlaşmalarınıza -ükûd- sâdık olun”, tarzında geçmektedir. Söz konusu andlaşmalar üç maddede özetlenebilir:

a- İnsan ile Allah arasındaki andlaşmalar (kişinin Allah'a karşı yükümlülükleri).

b- İnsan ile kendisi arasındaki bir başka deyişle, kişinin şahsına karşı görev ve sorumlulukları.

c- Birey ile toplum arasındaki andlaşmalar.

Görüldüğü üzere burada insanın bütün sorumluluk sahaları kapsama alınmış oluyor.

2- Ve onlar -sağduyu sahipleri- ki, Allah’ın  tutulmasını buyurduğunu (bağları) sıkı tutarlar; Rablerine karşı son derece saygılı ve duyarlı davrranır, (çağrıya sağır kalanları bekleyen) o pek kötü hesaptan korkarlar.” (Ra'd, 21) Âyette geçen sıkı tutulması emredilen bağlar, aile bağları, öksüz, yetim ve yoksullara karşı taşınılan sorumlulukları, komşular arasındaki hak ve vazifeler gibi -insanlar arası-  ilişkilerden doğan yükümlülükleri, hatta canlı cansız tüm varlıklara karşı ahlâkî sorumluluklar kapsamına alır.

3- “Ve onlar ki, Rablerinin teveccühünü arayarak güçlüklere göğüs gerip (sabır eder), namaz kılarlar. Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli-açık başkaları için harcarlar, kötülüğü iyilikle savarlar. İşte ahirette erişilecek olan nihai huzur böylelerine özgüdür.” (Ra’d, 22).

Bu âyetteki "kötülüğe iyilikle mukabele etmek'' demek, onu ıslah etmek ve zararsız hale getirmek demektir;  yoksa gevşek davranıp da onun kötülüğe devam etmesine imkan vermek demek değildir. Bunun inceliğini de ancak sağduyu sahipleri bilirler. Görüldüğü üzere, bu âyetlerde sağduyu sahiplerinin sekiz önemli özelliği ortaya çıkmaktadır. Bunlar: Allah'a verilen sözün yerine getirilmesi, emredilenlerin ifası, Rab’dan korkmak, kötü hesaptan çekinmek, sabretmek,  namaz kılmak, infak etmek ve kötülüğe karşı iyilikle mukabelede bulunmak.

İşte bu sekiz hasleti üzerinde taşıyan -sağduyu sahipleri- dünya hayatının mutlu sonucu, ahiret saadeti onlara aittir.

Örnek 3- “Kendiniz için hazırlıkta (azık) bulunun, kuşkusuz hazırlıkların en hayırlısı, takvâdır. Öyleyse bana karşı takvalı olun siz ey sağduyu sahipleri!” (Bakara, 197) Buyurularak takvanın en iyi azık olduğunu bilenlerin sağduyu sahiplerinin olduğu belirtilmektedir.

Örnek 4- Hikmetin değerini bilenlerin de ancak sağduyu sahiplerinin olduğu Bakara, 269 âyetinde şöyle dile getirilmektedir: “Allah dilediğine hikmeti, bilgeliği bağışlar ve kime hikmet bağışlanmışsa, doğrusu ona çok hayır verilmiş demektir. Ama sağduyu sahipleri dışında kimse bunu düşünüp anlayamaz.”

Örnek 5- İlâhî öğütlerin değerini de yine sağduyu sahibi olanlar bilirler. (Âl-i İmran, 7; Ğafir/Mü'min, 54)

Örnek 6- Yer ve göklerin yaratılış gaye ve hikmetlerini de kavrayanların, sagduyu sahipleri olduğu belirtilmektedir. “Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbirini izlemesinde sağduyu sahipleri için alınacak dersler -âyât- vardır.” (Âl-i İmran, 190).

Gerçekte Hz. Peygamber, fıtraten fetanet ve feraset sahibi bir zattır. Aslında Fetanet, bütün peygamberlerde bulunması zaruri olan sıfatlardandır. O, derin zeka ve dehasıyla herkesin dikkatini çekmiş, her hususta ölçülü ve dengeli davranmış, insanlara yararlı olan şeyleri ortaya koymuş ve bunları yılmadan savunmuştur. Hayatında hep doğruluk ve dürüstüğü ön planda tutmuş, hiçbir zaman putlara tapmamış, aciz ve cansız varlıklardan yardım beklememiş, ne kimseye haksızlık etmiş ve ne de haksızlığa meydan vermiştir. Allah'ın son elçisi olan Hz. Muhammed, daima haklıların yanında yer almıştır. Çünkü O, sağduyudan hiç ayrılmamış ve fıtratının gereğini yapmıştır. Örnek olarak,  gençliğinde, her türlü haksızlığı önlemeyi, insanlar arasında fırsat ve imkan eşitliğini sağlamayı amaçlayan, Hılfü'l-Fudül-Erdemliler-teşkilatına katılmış, onun faal üyesi olmuş, pek çok hayırlı işlerin ve hizmetlerin yapılmasına, çok önemli katkılarda bulunmuştur. Hz. Muhammed (s.a.s.), istisnasız hayatının her safhasında sağduyuyu hakim kıldığı içindir ki, toplum tarafından kendisine; Muhammed el-Emîn -Güvenilen Muhammed-  (s.a.s.) lakabı verilmiştir.(10)

Hz. Peygamber’e Peygamberlik görevi Allah Teâlâ tarafından verildikten sonra, kendisinin sağduyuyu her konuda hakim kılması daha da güçlendi. Zira zaman zaman insan olmasından kaynaklanan zelleler -yanılma ve sürçmeler-  ilâhî vahiy yoluyla tashih ediliyordu. Kendisi, aslında bütün yaratıklara karşı son derece şefkat ve merhamet sahibiydi. Bilhassa, yaratılmışların eşrefi olan insanlara karşı daha duyarlı ve daha koruyucu bir tavır sergiliyordu.

Onun birinci prensibi, insanlar arasında barışı tesis etmekti. Mecbur kalmadıkça savaş yapmak istemiyordu. Nitekim ilk savaş olan Bedir Savaşı’nı, insanların can emniyetini korumak için yapmak zorunda kalmıştır. Bunu da Allah’ın emri ve izniyle yaptı. Bu savaşta İslâm ordusu büyük başarı elde etti ve bu da örnek bir savaş oldu. Çünkü, çok az bir zayiatla galibiyet elde edildi. Maksat saldırganları etkisiz hale getirmekti; kesinlikle intikam almak değildi. Bu arada karşı taraftan birçok esir de alındı. Bu esirlere, dünyada örneği görülmemiş bir merhamet duygusu ve hoşgörü anlayışı ile muamele yapıldı. Hz.  Peygamber, esirlere ne gibi bir işlem yapılması gerektigi hususunda ashabı ile istişare ettiğinde, bazıları bunların boyunlarının vurulması gerektiğini söyledi. Fakat Rasûlüllah bu teklifi reddedip, belli bir fidye (fidye-i necat) -kurtuluş fidyesi- ödemelerini müteakip serbest bırakılmalarını savunan Hz. Ebu Bekr (r.a.)’in görüşünü benimsedi. Zira her ikisinde de sağduyu hakimdi; olumsuz duygulardan uzak bulunuyorlardı. Yine, okuma yazma bilen her bir savaş esirinin, on Müslüman çocuğuna okuma-yazmayı öğretmesini müteakip hür ve serbest olacağı da kararlaştırılmıştı. Bu arada hiçbir fidye alınmaksızın salıverilenler de olmuştur ki sebebi, bunların ne kendi şahsî malî güçlerinin bu ödemeye kâfi gelmemesi, ne de kendilerine yardım edecek dostlarının bulunması idi.(11)

Yine Hz. Peygamber, insanların aralarındaki söz ve davranışlarında itidalli -dengeli- olmalarına büyük önem veriyor, kişiler arasındaki ilişkilerin daima ölçülü ve sağlıklı bir tarzda yürümesini arzu ediyordu. İnsanların, hayatlarında aşırı duygusallıktan uzak durmalarını, sağduyudan ayrılmamalarını bilhassa vurguluyordu. Şu hadiste bu husus açık bir tarzda görülmektedir:

"Sevdiğin kişiye karşı sevgide, aşırılığa kaçma -dengeli davran- belki de o kişi bir gün senin düşmanın oluverir. Kızıp öfkelendiğin kişiye karşı da, aşırı gitme; -aynı şekilde dengeli davran- belki de bir gün o kişi dostun oluverir.''(12)

Konuya ilişkin peygamberimizin hayatından ve sözlerinden daha pek çok örnek vermek mümkündür. Zira O’nun örnek bayatının her safhası ve sözlerinin her biri kendisinin sağduyu sahibi, itidal numunesi, denge timsali bir zat olduğunu ispatlamaktadır. Konuyu uzatmamak için burada verilen örnekle yetinmeyi uygun buluyorum.

Gerek ashab-ı güzin ve gerekse daha sonraki çağlarda yaşayan müslümanlar, her hususta olduğu gibi, sağduyuyu hakim kılma konusunda da Rasûlüllah’ı örnek almışlar, böylece başarıdan başarıya ulaşmışlardır. Ama bunu yapamayanlar da, geri kalmışlardır. Bu gün müslümanlar, Kur'an-ı Kerim'in öngördüğü, Hz. Peygamber’in bizzat uygulayarak gösterdiği sağduyuya daha çok muhtaçtır. Hatta bütün insanlığın, dünyanın her yerinde sağduyunun hakim kılınması için vakit kaybetmeden bütün gücüyle çalışması şart ve zaruridir.

1- “Ülü'l-Elbab”ın Kur'an’da geçtiği yerler: Bakara, 179, 197, 269; Âl-i İmran, 7, 190;

          Maide,100;  Yusuf, 111; Ra'd, 19;  İbrahim, 52; Sâd, 29, 43;  Zümer, 19, 18, 21; Ğafir/Mü'min, 54, Talak, 10.

2- Lüb mad. için bkz. Ezheri, Tezhibü'l-Lüğa; Râğıb, Müfredat; İbnü'l-Esir, Nihaye; İbn Manzur, Lisanü'l-Arab; Firuzâbâdî, Kamus; Asım Efendi, Kamus Terc. Krş: Fahru'd-din er-Razi, Mefatihü'l-Gayb, İstanbul, 1307/l889, 2, 158; Ebussuud Efendi, İrşadu'l -Akli’s-Selim, (Mefatih kenarında, 2,159); Şevkânî Fethu'1-Kadir, Mısır, 1383/1964, 1, 318, 3, 456; Alûsi, Ruhu'1-Meâni, Beyrut Ts., Daru’l Fikr,  12, 253.

3- Telbiye için bkz. Buhârî, Hac, bâb, 26.

4- Bkz. Kamus Terc., İstanbul, 1304/1886, I, 482.

5- Geniş bilgi için bkz. Adem Ergül, Kalbi Hayat, İstanbul, 2000, s. 113 (Hakîmü’t-Tirmizî, Beyanü'l-Fark, Kahire 1958, s. 7276'dan naklen).

6- Bkz. Râğîb, Müfredat, lüb md; “Elmalılı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Yeni Mealli Türkçe Tefsir, İstanbul, 1938, 4, 2939.

7- Buna, Kur'an'ın Kur'an’la tefsiri denir ki, en doğru ve en uygun yorum metodu budur.

8- Bkz. Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, İstanbul, 1997, s.182, 490.

9- Kur'an Mesajı, s, 49l.

10- M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, Çev. Salih Tuğ, İstanbul, 1991, I, 52.

11- İslâm Peygamberi, I, 226.

12- Tirmizi, K. Birr ve Sıla, 60.

 

 

 

 

 

İNSANLIK ONUN MESAJINA MUHTAÇ

Peygamber Efendimizin dünyayı teşrifleri, tıpkı bereketli Nisan yağmurlarının yeryüzüne inmesiyle, arzın kabarıp, kıpırdayıp her taraftan bin bir çeşit rengârenk bitkinin fışkırması gibi insanlığa bir rahmet olmuş, insanlık yaşadığı en korkunç buhranlardan, O'nun Allah'tan getirdiği mesajla âdeta bir çırpıda kurtulmuştur.

Peygamberlik, o rahmet Peygamberinde kemâle erdirildiği gibi, ilâhî kitaplar da insanlığın ebediyen aydınlık kaynağı olacak Kur'anı Kerim'le kemal noktasına ulaştırılmıştır. Kemâlde eksiklik olmaz.

Baş döndürücü değişimlerin yaşandığı çağımızda, korkunç bir ahlâkî çöküntü ve manevî buhranla karşı karşıya kalan insanlığın huzura kavuşmasını sağlayacak, onu bu manevî çöküntüden ve buhrandan kurtaracak olan yegâne reçete de hiç şüphesiz, o rahmet Peygamberinin tebliğat ve tâlîmâtından başkası değildir. Çünkü O, son Peygamberdir.  Getirdiği ilâhî kitap, insanlığın kıyamete kadar aydınlık kaynağı olmak üzere Allah tarafından koruma altına alınmıştır. Çünkü O, Üsve-i Hasenedir, en güzel örnektir.

Çünkü O, Cevâmiu'l-kelimdir. Cenâb-ı Hakk'ın lütfuyla insanlığa ölmeyen, eskimeyen ve zaman ilerledikçe daha da kıymet kazanan prensipler bırakmıştır.

Çünkü O'nun mesajı, insan fıtratına uygundur.

Çünkü O, Rahmete’n li'1 âlemindir. Âlemlere rahmettir.

Evet... İnsanlık büyük bir değişim yaşıyor, bir arayış içerisinde...

Firavun 'un yaptığı gibi ellerindeki gücü yeryüzünde fesat çıkarmak için kullanan, her tarafta huzursuzluk çıkaran, zulmü meşru gören, ellerindeki maddî imkanlarla akla hayale gelmedik yollara başvurarak insanları, ülkeleri ezen, sömüren, dünyanın çeşitli bölgelerinde; insanlar sırf Allah'a, âhiret gününe ve son Peygambere inandıklarından dolayı, akıl almaz zulümlere maruz kalırken bunlara sessiz kalan, bu zulümleri onaylayan, hatta zalime arka çıkan, mazlumun elini kolunu bağlayıp savunma hakkı dahi tanımayan materyalist yaklaşımlar, insanlığa huzur getirememiştir. Getirmeleri de mümkün değildir. Çünkü bu sistemler, sadece mensuplarının çıkarlarını gözetmek üzere kurulmuştur.

Ne yazık ki, bu sistemler kendi mensuplarına dahi arzu edilen huzuru temin edememiştir. Etmesi de mümkün değildir. Çünkü "zulm ile âbâd olunmaz.'' Nitekim gittikçe yaygınlaşan ve bütün gayretlere rağmen önü alınamayan uyuşturucu kullanımı, intiharlar, ırza tecavüz olayları... huzursuzluğun bazı göstergeleridir .

Başta İslâm âlemi olmak üzere, insanlığın büyük bir çoğunluğu zulümden iyice bunalmıştır. İnsanlık kendisini sahili selamete çıkaracak bir yol aramaktadır. İşte böyle bir zamanda, kıyamete kadar insanlığın biricik kurtuluş yolu olarak kalacak olan Yüce İslâm Dini’nin ve O'nun Peygamberinin insanlığa doğru bir şekilde tanıtılması çok büyük önem taşımaktadır. Âlemlere ancak rahmet olarak gönderilmiş bulunan Sevgili Peygamberimizi, manevî kurtuluş arayan insanlığa güzelce anlatabilmek ve bu yoldaki çalışmalara katkıda bulunabilmek, hiç şüphesiz çok kutlu bir görev olacaktır.

Müntesiplerinin âcizliğine ve onca taarruz ve haksız isnatlara rağmen O'nun mesajı, bugün de dinamizminden en ufak bir şey kaybetmeden dimdik ayaktadır. Ama zulüm sistemleri yıkılmaya mahkumdur. Nitekim geçmişte de öyle olmuştur.

''Görmedin mi Rabbın nasıl yaptı Âd'e?

 İreme Zatı'l Imade,

Ki o beldeler içinde misli yaratılmamıştı

Ve vadilerde kayaları kesen Semûd’e,

Ve o kazıkların sahibi Firavn'e

Onlar ki, o, memleketlerde tuğyan etmişlerdi de, onlarda fesadı çoğaltmışlardı.

Onun için  Rabbın da üzerlerine bir azap kamçısı yağdırıverdi.(1)

O Rahmet Peygamberinin mesajının doğru bir şekilde insanlığa ulaştırılabilmesi, şüphesiz ki o kadar kolay değildir. Kanaatimizce bu, her şeyden önce bu mesaja tam olarak inanan, bunu hayatında elinden geldiğince yaşamaya çalışan ve bu mesajın temel prensiplerini iyi kavramış, iyi anlamış bulunan yetişmiş insanlar gerektirmektedir. Bugün, bu mesajı insanlığa güzelce  taşıyabilecek böylesi insanlara şiddetle ihtiyaç vardır.

Geçmişte olduğu gibi zamanımızda da İslâm'ın mesajını insanlığa taşıyacak mübelliğlerin, ilmî birikimlerinin yanında her yönüyle İslâmî bir yaşantı sergilemeleri de çok büyük önem arz etmektedir. Emin olmak zorundadırlar bu insanlar.  Çünkü Muhammedü'l Emin'in mesajını ancak böyle emin kimseler taşıyabilir.

Rahmet Peygamberinin, tüm insanlığın kurtuluşu ve saadeti için, Cenab-ı Hakk'tan alarak tebliğ ettiği İslâm’ı bugün insanlığa ulaştırırken, kanaatimizce tıpkı Resûlüllah’ın yaptığı gibi tevhid ve iman esasları ön plâna alınmalıdır. Son Hak dini insanlara sunarken, değişmeyecek ve değişmesine asla ihtiyaç duyulmayacak olan temel iman, ibadet ve bazı muamelat esaslarıyla zaman ve zemine göre değişebilecek nitelikte içtihadî meseleleri birbirine karıştırmamalıyız. Çünkü zaman ve zemine göre değişebilecek nitelikteki hükümleri, İslâm Dini’nin değişmez meseleleri gibi sunmak, İslâm'ın anlaşılmasını zorlaştırır ve geciktirir.

Bir mütefekkirimizin de ifade ettiği gibi Müslümanlar, Rönesans döneminde Batıya İslâm’ı anlatma fırsatını kaçırmışlardır. Büyük bir değişimin yaşandığı, manevî buhranlara reçeteler arandığı, insanların, manevî  buhran sebebiyle tıpkı cahiliye döneminde olduğu gibi falcılıktan ve bir takım bâtıl hurafelerden bile medet umar hale geldiği zamanımızda da Cenab-ı Hakk, Müslamanların karşısına İslâm'ın mesajını insanlığa duyurabilmek için, belki de Rönesans döneminden daha büyük bir fırsat çıkarmış bulunmaktadır. Geçmişte İslâm dünyasının en önde gelen ilim ve kültür merkezleri Buhara ve Semerkand gibi beldelerde bile misyonerler, Budistler kendi bâtıl itikatlarını bizim insanlarımıza anlatmaya          çalışırken, bu yolda bir çok fedakârlıklara katlanırken eğer bizler, insanlığın biricik kurtuluş reçetesi İslâm’ı doğru bir şekilde insanlara ulaştıramazsak, bunun vebalinden asla kurtulamayız.

 

1-     Fecr Suresi, (89): 7-13 (Âyetlerin mealleri, Âyetlerin nazmındaki coşkuyu kısmen olsun yansıtabilmek amacıyla, Elmalılı’dan iktibas edilmiştir.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İSLAMI DOĞRU ANLAMAK VE YAŞAMAK

Gerçek anlamda iman, huzur veren ibadetler, ahlâkî ilkeler, hak, hukuk, sosyal adalet, düşünce, anlayış, insanlık, özgürlük, hoşgörü sadece İslâm'da vardır. İslâm'ı anlayıp yeterince algılayanlar gerçekten hayat bulur, huzur bulur, mutlu olurlar. İnsanlık için aslında İslâm’dan başka mutluluğa götürecek bir yol yoktur.

Yakın tarihlerde İslâm'ın hayat dini olmadığı, onun sadece kullar ile Allah arasındaki ilişkileri düzenleyen, insanların hayatları ile ilgilenmeyen; sadece namaz, zikir, dua, tespih, tehlil ve ahlâk ilkelerinden ibaret olan bir din olarak algılanmış ve öyle tanınmış olduğu görülmektedir. Bu konuyu ele alışımızın sebebi işte bu yanlış algılamayı düzeltmek ve İslâm'ı aslında olduğu gibi tanıtmaktır.

İnsanlığın Efendisi, kurtuluşun müjdeleyicisi, sevgi, müjde, rahmet, hidâyet ve güzelliklerin öncüsü, âhir zaman peygamberi, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.)'i tanımak, İslâm'ın yaşanacak din olduğunu anlamak için şarttır. İslâm'ın hayat ilkeleri onun hayatında saklıdır.

Yüce Peygamberimizin doğumu insanlık için bir kurtuluş habercisi idi. O bize rahmet olarak gönderilmiştir. “Biz seni sadece âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (1) âyeti bize bunu ifade etmektedir. Aslında şiddet, hiddet, zulüm, taassup, hoşgörüsüzlük, karanlık ve her türlü haksızlık, O'nun getirdiği müjde ve rahmet dininin çerçevesi dışında kalan anlayışlara mahsustur. Bugün dünyada herkesin gözleri önünde akıp giden üzücü olaylar bunu gösteriyor. İslâm'dan başka dinler insanlığın hastalıklarına şifa sunamıyor, sıkıntılarına çare bulamıyor. O halde kurtuluşu Hz. Peygamberin getirdiği ilkelere sarılmakta, onun yolundan gitmekte aramak gerekir.

İslâm hayat ile içiçedir. Hayatı İslâm'dan, İslâm'ı hayattan soyutlamak mümkün değildir. Bu ikisi birbirinden ayrılmaz temel iki unsurdur. İslâm'ı hayattan, hayatı İslâm'dan ayıranlar,  ilâhî dinin gerçeğini tanımayan zavallılardır. Onları, İslâm'ı ana kaynaklarından dikkatle öğrenmeye çağırıyoruz. Kur’an’ı baştan sona dikkatle okuyup anlayanlar, bu gerçeği teslim edeceklerdir.

Gerçek anlamda iman, huzur veren ibadetler, ahlâkî ilkeler, hak, hukuk, sosyal adalet, düşünce, anlayış, insanlık, özgürlük, hoşgörü sadece İslâm'da vardır. İslâm'ı anlayıp yeterince algılayanlar gerçekten hayat bulur, huzur bulur, mutlu olurlar. İnsanlık için aslında İslâm’dan başka mutluluğa götürecek bir yol yoktur. Bu vesile ile Bosna'da, Azerbaycan'da, Karabağ'da, Filistin'de, Kosova'da, Çeçenistan'da İslâm uğruna, vatanlarına ve istiklâllerine sahip olma uğruna şehid olan kardeşlerimizi rahmet, minnet ve şükran duyguları ile anıyor, hayatta kalan gazi ve mücahitleri kutluyor, kendilerine Allah'tan uzun ömür diliyor, zalim yöneticileri, onların zulmüne ses çıkarmayan sözde insan hakları savunucusu iki yüzlü Batılıları uyarıyor, bütün Müslümanları bu kutsal dava etrafında toplanmaya çağırarak sabırlar tavsiye ediyorum. Yüce Allah Kur'an'da bize şu tavsiyede bulunuyor:

1- ''Hiç şüphe yok ki zalimler iflah olmaz.”(2)

2- “Sabret, zafer Allah'a yakın olanlarındır.”(3)

Eğer İslâm’ı birer cümle ile özetlemek gerekirse şöyle ifade edebiliriz: “Allah'a yaklaş, günahlardan uzaklaş.” “İslâm iman ve yararlı işler yapmaktan ibarettir.”

 İslâm insanlara, nasıl inanacaklarını, kulluk görevlerini nasıl yerine getireceklerini gösterdiği gibi, dünya işlerinde başarılı olmanın ilkelerini de göstermiştir. İslâm, inanç ve ibadetlere aklı sokmamış. Rahatlıkla diyebiliriz ki; hayatın temeli imandır. İnsanın kalbinde saklı olan en kıymetli cevher imandır. İmansız ne bilim, ne siyaset, ne de ekonomik ve sosyal hayat olur, ne huzur ve sükûn olur, ne de devlet ayakta durur. Toplumumuzda akıp giden olaylar bu düşüncemizin kuvvetli birer delilidir. Dünya hayâtının temeli dindir. Dinsiz hiçbir millet, sürekli, dengede bir hayat yaşayamaz. Dinsiz hiç bir millet varlığını sürdüremez.

Târih boyunca bütün milletler, bir dine inanarak ve onun ilkelerine dayanarak yaşamışlardır. En son makul, çağdaş, mükemmel ve gelişmeye elverişli, hayat ile uyumlu din İslâm dinidir. İslâm dini, gelmiş geçmiş bütün semâvî  dinlerin ilkelerini kapsadığı gibi, çağlar boyunca insanların hayâtına ışık tutacak, değişmez ilkeler getirerek büyük bir devrim gerçekleşmiştir. İslâm dini, akla, bilime, özgürlüğe, insanlığa ve top yekün dünya hayâtına değer veren, Hak dinin adıdır. İslâm, dünya hayâtında her insanı kelimenin tam anlamıyla mutlu kılacak güçtedir. Müslümanların  ve tüm insanların gerçek anlamda mutluluğu, İslâm’ı aslında olduğu gibi tanıyıp, yaşamaktan geçer. İslâm sadece ibâdetler açısından değil, dünya hayâtı açısından da yaşanmalıdır. Çünkü İslâm dini, hem ruhsal hem de bedensel yapıyı dikkate alan ve bu iki varlığı ayakta tutan dengeyi sağlamıştır. Sadece dünyaya yönelerek hayatı sürdürmek İslâm’a uygun olmadığı gibi, sadece âhirete yönelerek yaşamak da İslâm'a uygun değildir. İki yapı arasında dengeyi kurmaktır İslâm. Bu sebeple İslâm, Hıristiyanlıkla Yahudiliğin aslını da bünyesinde birleştiren son hak dindir.

İslâm, Müslümanları, sonsuza dek mükemmel bir mutluluğa eriştirecek güce sahiptir. Çağımızda Müslümanların en önemli meselesi, İslâm'ı gerçekte olduğu gibi anlamak ve yaşamaktır. Yaşama biçimine dönüşmeyen bir inancın, insanları mutluluğa ulaştırması mümkün değildir. İman ile mutlu olmanın yolu, onu yaşamaktan geçer. İslâm’ı yaşamanın yolu, hurâfelerden ve tüm saçmalıklardan arınmış olarak onu tanımaktan geçer. İslâm'ı tanımak, ancak ana kitap Kur'ân'ı ve onun açıklayıcısı olan sahih sünneti anlamak, tanıyıp araştırmakla mümkündür. Bunun için, özellikle çağdaş ilimlerin de yardımı ile Kur'ân'a yaklaşmak, onu kendi aklımızla anlamak ve hayat dolu evrensel ilkelerini çağımız insanına sunmak bir vecibedir.

Rüşvet, iltimas, anarşi, haksızlıklar, çirkin işler, haksız kazançlar, düşmanlık, kin ve nefret, taassup, cehalet, ayrılık ve gayrılıklar, ancak İslâm'ı yaşamakla önlenebilir.

Bugün medenî olarak nitelendirilen Batının sergilediği vahşilik ve çirkinlikler, hepimizin ve tüm dünyanın gözleri önünde cereyân etmektedir. Bu gerçeği artık herkesin anlaması ve tam anlamı ile İslâm'a teslim olması gerekir. Bosna Hersek Cumhurbaşkanı sayın Ali İzzet Begoviç ne güzel söylüyor: ''Ey teslimiyet! Senin adın İslâm’dır''. Teslim olalım, kurtulalım. İslâm'ı genel çizgileri ile şöyle tanıtabiliriz: İslâm; kuvvetli bir iman, sevgi, hoşgörü, azim, sebât, sabır, tevekkül, din ve vicdân özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, siyâset ilkeleri, çalışmak, başarmak, dünya hayatında kuvvetli olmak, üstünlük elde etmek, dünya hayatına hâkim olmak, rahmet, müjde, kolaylık, iyilik ve güzellikler, hayır ve hasenât, hayra ve iyiliğe çağırmak, kötülüklerden sakındırmak, sözünde durmak, herkese insanca yaklaşmak, zararlı olan her türlü kötü söz ve davranışlardan uzak durmak, dünyaya binmek, dünyayı yüklenmemek suretiyle bütün dünya sıkıntılarından ve zahmetlerinden kurtulmak; sonuç olarak mükemmel bir insan olmaktır.

İslâm şunlar değildir: Nefsine, şehvetine, heveslerine, malına, çoluk çocuğuna esir olmak; tembellik, dilencilik, kadercilik, boş tevekkül, korku, dehşet, şiddet, baskı, yasaklar dizisi, hayâtı insanlara zindan eden taassubî anlayış, haramların sınırlarını genişleten sistem, dünyayı terk etmek, dünya nimet ve zinetlerinden yararlanmamak, siyâsetten ve dünya işlerinden anlamamak, sakat iş yapmak, zayıf olmak, yoksul olmak. İslâm kabuk değil, özdür. İslâm şekilcilik değil, gerçekçiliktir.

Toplumumuzda ve İslâm dünyasındaki bedensel ihtilâfları çözüme kavuşturarak tek bir vücut gibi olmanın yolu Kur'ân'ı tanımaktan, Kur'ân kültüründe birleşmekten geçer. Müslümanlar arasında kültür birliğini, meşrep birliğini sağlayacak olan tek kaynak Kur'ân-ı Kerim'dir. Kur'ân'ın tam olarak anlaşılması ve ondan her çağda gereği gibi yararlanılması için, onun çağlara göre meâl ve tefsirlerinin yapılması gerekir. Kur'ân üzerinde bilimsel araştırmalar yapmak, özellikle ilim adamları ile iş adamlarını ilgilendirir. Bilim adamları işin bilimsel yönünü, iş adamları da ekonomik yönünü üstlenirlerse, ülkemizde başarılamayacak hiç bir hizmetin bulunmadığına inanıyoruz. Bu sebeple, kardeşlerime şöyle seslenmek istiyorum: Bugün varlık sâhibisin, yarın ne olacağın belli değil; bugün yaşıyorsun, sağlıklısın, yarın hasta olup olmayacağın, yaşayıp yaşamayacağın belli değil; bugün güçlüsün, yarın zayıf olup olmayacağın belli değil; bugün mutlusun, yarın mutlu mu, mutsuz mu olacağın belli değil. O halde fırsat bu fırsattır diyerek, gücünü bugün değerlendir, fırsatı kaçırma. Maddî-manevî gücünü toplumunun hizmetinde kullan, kalıcı bir hizmet yap, bu dünyaya imzânı at. Böyle yaparsan ebedî olarak yaşarsın. Yoksa mal-mülk, mevki, makâm, rütbe, zevk-u safâ ve sâdece yaşamak için yaşamaya değmez bu dünya...

İnsan öldükten sonra da yaşamalı. Öldükten sonraki hayat, dünyada kalış süresinden çok daha uzundur. Öldükten sonra insan iki türlü yaşar. Ya bizzat Allah'ın yüce sıfatlarından biri olan kutsal ilme ve düşünceye imza atarak, ya da bilimsel ve düşünsel hareketlere destek vererek. Yoksa rütbe fâni, mevki fâni, ömür fâni, mal-mülk fâni, sağlık fâni, her şey fânidir. Kalıcı olan tek şey vardır;  o da topluma yapılan hizmetlerdir. Bu hizmetlerin en büyüğü Kur'ân’a ve onun açıklaması olan sahih sünnete yapılandır. Çünkü Kur'an kitapların en büyüğüdür. Düşüncelerin, mutlulukların en üstünü Kur'ân'da ve Hz. Peygamber'in gerçek hayâtında saklıdır. Bu iki kaynağa hizmet eden kendini ebedîleştirmiş, öldükten sonra da yaşamış olur. Bu şekilde hizmet edince, dünya hayâtı ancak o zaman yaşanmaya değer. O halde, Kur’ân’a hizmet edelim, ebediyyen yaşayalım.

 

1- Enbiya, 107.

2- Enam, 21.

2-     Hud, 49.