|
HİCRET
VE İSLAM TARİHİNDEKİ YERİ

Hicret,
İslâm tarihinin en önemli olayıdır. Hicret, müslümanları,
müşriklerin zulmünden kurtarmış, İslâm'a yayılma imkânı
sağlamış, böylece İslâm İnkılabının başlangıcı olmuştur.
Bu itibarla olaydan 17 yıl sonra, Hz. Ömer'in halifeliği
esnasında, Hz. Peygamber'in hicret ettiği yılın 1 Muharrem'i
olan 16 Temmuz 622 tarihi, "Hicri- Kameri Takvim"
için "takvim başı" olarak kabul edilmiştir.
Bilindiği
gibi Hz. Peygamber, Mekke şehrinde doğmuştur. Yüce Allah,
O'nu burada peygamber olarak görevlendirmiştir. Görevinin
gereği olarak, "(Önce) en yakın akrabalarını uyar."
(1) ayet-i kerimesi gereğince, yakınlarından başlamak üzere,
insanları İslâm’a davet etmeye başlamıştır. Kendilerini
İslâm'a da'vet ettiği kimseler O'nu, el-emin= güvenilir
kişi olarak tanıyorlardı. O'nun dürüstlüğü ve ahlâkî üstünlüğü
üzerinde ittifak halinde idiler. Kendisinin Allah tarafından
gönderilmiş ve görevlendirilmiş Peygamber olduğunu duyunca,
O'na inanmaya ve etrafında toplanmaya başladılar. Müslümanların
sayısı günden güne artıyor ve İslâmiyet hızla yayılıyordu.
Ancak Mekke'de Kureyş Kabilesi’nin ileri gelenleri bundan
endişe duyuyor, toplum üzerindeki hakimiyetlerini kaybedeceklerinden
korktukları için O'na engel olmaya çalışıyorlardı. Bunun
için peygamberimize ve O'na inananlara amansız düşman kesilmişlerdi.
Müslümanlara zulmediyor, akıl almaz işkenceler yapıyorlardı.
Hz. Peygamber, Mekkelilerin kendisine ve müslümanlara karşı
takındıkları tavır karşısında, hiçbir zaman yılmadı, doğacağına
kesinlikle inandığı İslâm güneşine, başka ufuklar aramayı
düşündü.
Müşriklerin,
tahammülü çok güç olan bu zulümleri karşısında, Mekke'de
müslümanlar korunamaz hale gelmişlerdi. Bu sebeple müslümanların
Medine'ye hicret etmeleri kararlaştırılmıştı. Sevgili Peygamberimiz
(s.a.s.); "Sizin hicret edeceğiniz yerin iki kara taşlık
arasında hurmalık bir yer olduğu bana gösterildi..."
(2) diyerek, müslümanların Medine'ye hicretlerine izin verdi.
Böylece Peygamberliğin 13'üncü yılının ilk ayı Muharrem'de
(Temmuz 622) Medine'ye hicret başlamış oldu.
Kabe'ye
yapılan senelik hac görevi, Arap yarımadasının bütün noktalarından,
Arapları Mekke'ye getiriyordu. Hz. Peygamber, bu sefer,
kendisine sığınma imkanı ve peygamberlik vazifesini yerine
getirme izni verecek bir kabile bulup, ikna etmenin yollarını
aradı. Birbiri ardınca, yanlarına gittiği onbeş kabilenin
temsilcilerinin hepsi de az çok kaba bir şekilde kendisini
geri çevirdiler. Umudunu hiç kaybetmedi, son olarak yarım
düzine kadar Medineli ile karşılaştı. Yahudi ve Hıristiyanların
komşuları olan bu kişiler, peygamberler ve ilâhî vahiyler
kavramına yabancı değillerdi. Üstelik onlar, bu kutsal kitap
sahiplerinin, bir peygamberin, son bir müjdecinin (tesellicinin)
gelmesini beklediklerini de biliyorlardı. O yüzden bu konuda
başkalarından önce davranmak fırsatını kaçırmak istemediler,
derhal Hz. Muhammed'e inandılar, kendisine Medine'de diğer
inananlar bulmaya çalışacakları ve gereken desteği vereceklerine
dair söz verdiler. Ertesi yıl oniki kadar Medineli kendisine
bağlılık yemini ettiler ve İslâm'ı öğretecek bir öğretmen
- davetçi istediler. Bu görevi üzerine alan Mus'ab, bu işte
hayli başarılı oldu ve bir sonraki sene Mekke'ye hac sırasında
yeni müslüman olmuş, yetmiş üç kişilik bir kafile gönderdi.
Bunlar Hz. Peygamberi, ve diğer Mekkeli Müslümanları kendi
şehirlerine göç etmeye davet ettiler, onları koruyacakları
ve kendi aile bireyleriymiş gibi bağırlarına basacaklarına
söz verdiler. Böylece müslümanların büyük kısmı gizlice
ve küçük gruplar halinde Medine'ye hicret etti,(3) Kısa
zamanda, Mekkeli müslümanların hemen hepsi Medine'ye göç
etti. Yalnızca Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ali'yi, Hz. Peygamber
Mekke'de alıkoymuştu.
Böylece
İslâmiyet Medine’de de yayılmaya başladı. Bu durum Kureyş
ileri gelenlerini daha da telaşlandırdı. Medine'nin kuvvetli
bir İslâm merkezi haline gelmesinin aleyhlerine olacağını
anladılar. Konuyu tartışmak ve bir hal çaresi bulmak üzere
"Daru'n-Nedve" denilen yerde toplandılar. Uzun
uzun görüştüler ve tartıştılar. Sonunda, kendilerine kurtuluş
yolunu göstermekten, dünya ve ahirette mutlu olmaları için
çaba harcamaktan başka bir şey yapmayan, Peygamberimiz (s.a.s)'i
öldürmeye karar verdiler. Kendilerince çok gizli olarak
aldıkları bu karar ve planlarından Kuran-ı Kerim’de şöyle
bahsedilmektedir; "İnkar edenler, seni bağlayıp bir
yere kapamak veya öldürmek, ya da sürmek için düzen kuruyorlardı.
Allah düzen yapanların en iyisidir."(4)
Müşriklerin
bu korkunç planlarını Cebrail (a.s.) Peygamberimiz'e haber
verdi; "bu gece, her zaman yatmakta olduğun yatağında
yatmayacaksın, evini terk edeceksin..." dedi. Böylece
Hz. Peygamber'e hicret için izin verildi. Peygamberimiz
Hz. Ali'yi çağırdı; "Ben Medine'ye gidiyorum. Sen bu
gece benim yatağımda yat, hırkamı üstüne ört müşrikler beni
yatıyor sansınlar, onlara bir şey sezdirme. Sabahleyin şu
emanetleri sahiplerine ver. Ondan sonra sen de hemen gel."
dedi.
Ortalık
kararınca, Kureyş’in seçme canileri evin etrafını sardılar.
Sabahleyin evinden çıkarken hep birden saldırıp öldüreceklerdi.
Hz. Ali, Rasûl-i Ekrem'in yatağına yattı. Hz. Peygamber
eline bir avuç kum alıp, evini çeviren müşriklerin üzerine
saçtı. Saçılan kum taneleri, canilerden her birine isabet
etmiş, hepsi de derin bir uykuya dalmışlardı. Peygamberimiz
(s.a.s.) Ya-sin Sûresi'nin şu anlamdaki âyetini okuyarak
aralarından geçip gitti: "Biz onların önlerine ve arkalarına
birer sed çektik, böylece gözlerini perdeledik. Onlar artık
elbette görmezler."(5)
Rasûl-i
Ekrem, gece evinden ayrıldıktan sonra Kabe'yi tavaf etti.
Sonra doğduğu yerden ayrılış hüznünü ifade eden şu sözleri
söyledi. "Ey Mekke! Sen Allah katında yeryüzünün en
hayırlı ve bana en sevimli yerisin; eğer çıkmak zorunda
bırakılmasaydım, senden ayrılmazdım.."(6) Ertesi günü
öğle sıcağında Hz. Ebu Bekir'in evine vardı. Allah'ın emri
ile, beraber Medine'ye hicret edeceklerini bildirdi.
Bunun
üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Hz. Ebu Bekir'le birlikte
Mekke'den çıkıp, Sevr Dağı'na gelerek oradaki mağarada saklandılar.
Kureyş’in araması bitinceye kadar, üç gün üç gece mağarada
kaldılar. Hz. Peygamber'i ve Ebu Bekir'i arayanlar, iz sürerek
nihayet Sevr'deki mağaranın ağzına kadar geldiler. Ayak
sesleri ve konuşmaları içeriden duyuluyordu. Hz. Ebu Bekir,
başını kaldırdığı zaman onların ayaklarını görmüş ve heyecanla;
"Ya Rasûlallah, eğilip baksalar, bizi görecekler"
demişti, bunun üzerine Peygamber Efendimiz; "Korkma,
Allah'ın yardımı bizimledir”(7), “İki yoldaş ki, üçüncüsü
Allah'tır, hiç endişe edilir mi?"(8) buyurdu.
Takipçiler
Sevr dağına henüz çıkmadan, bir örümcek mağaranın ağzına
ağ örmüş, bir çift beyaz güvercin yuva yapıp yumurta yapmıştı.
Bu durumda Kureyşliler, mağaranın içine bakmanın ahmaklık
olacağını düşünerek bırakıp gittiler.
Rasûlüllah'a
ilk vahiy Hira (Nur) dağındaki mağarada gelmişti. Hira’daki
mağara ile Sevr'deki mağara arasında geçen müddet, Hz. Peygamber’in,
Peygamberlik hayatının Mekke devrini teşkil etmişti. Sevr
dağındaki mağaradan başlayan hicret ise, Mekke devrinin
sonu, Medine devrinin başlangıcı olmuştur.(9) Hicret yolculuğunda
Peygamberimiz, iki önemli takiple karşılaştı.
Müdliçoğulları’ndan
Suraka, Kureyş'in ilan ettiği mükafatı ele geçirmek hevesiyle,
kendi bölgelerinden geçmiş olan hicret kafilesini takibe
koyuldu. Atını dörtnala sürerek Rasûlüllah'a ve arkadaşlarına
yaklaştığı sırada atı sürçüp kapaklandı. Kendisi de yere
yuvarlandı. Yeniden atına binip koşturdu. Tam yaklaştığı
sırada, atının ön ayakları kuma saplandığı için, yine düştü.
Atını zorlukla kurtardı. Suraka’nın morali iyice bozulmuştu.
Hz. Peygamber'den özür diledi. Yazılı bir emannâme alarak
geri döndü, diğer takipçileri de "Ben aradım, boşuna
yorulmayın, bu tarafta yok." diyerek geri çevirdi.
Eslemoğulları’ndan
Büreyde de, Kureyş'in ilan ettiği mükafatı alabilmek için
Rasûlüllah'ı takibe başlamıştı. Fakat ilk görüşte yanındakilerle
birlikte müslüman oldu. Daha sonra başındaki beyaz sarığı
çözerek mızrağının ucuna bağladı; “Sizin gibi şanlı bir
kafile bayraksız gitmez. İzin verirseniz ilk alemdârınız
olayım.” diyerek ta Kuba Köyü'ne kadar bu şanlı kafileye
bayraktarlık yaptı.
Hz.
Peygamber'in yola çıktığı Medine'de duyulmuştu. Bu yüzden
Medineliler, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'i karşılamak üzere her
sabah şehir dışına çıkıp bekliyorlardı. 12 Rabiulevvel Pazartesi
günü yine öğleye kadar beklemişler, sıcak bastırınca ümitlerini
kesip dönmüşlerdi. Bu esnada bir iş için evinin çatısına
çıkan bir Yahüdi, bir kafilenin uzaktan gelmekte olduğunu
gördü ve yüksek sesle; "İşte günlerdir yolunu beklediğiniz
devletli geliyor.” diye haykırdı. Medineliler, bir bayram
sevinci içinde yollara döküldüler. Hz. Peygamber’i Medine'ye
yaya yürüyüşle 1 saat uzaklıkta Kuba köyünde karşıladılar.
Peygamberimiz burada, Amr b. Avfoğulları'nda 14 gece misafir
kaldı. Bu esnada Kur'an-ı Kerim'de “takva üzere yapıldığı”
bildirilen Kuba Mescidi’ni bina etti ve burada namaz kıldı.(10)
Hz.
Peygamber'den 3 gün sonra tek başına yola çıkmış olan Hz.
Ali de gündüzleri gizlenip, geceleri yürüyerek, Kuba'da
iken kafileye yetişti.
14
gün sonra, bir Cuma günü peygamberimiz devesine bindi. Karşılamağa
gelenlerle muhteşem bir alay içinde Medine'ye hareket etti.
Yolda "Salim b. Avi oğulları”na ait “Ranûna Vadisi”nde
öğle vakti oldu. Hz. Peygamber, burada arka arkaya iki hutbe
okuyarak ilk Cuma Namazı’nı kıldırdı. Bu ilk Cuma hutbesinde,
Sevgili Peygamberimiz, İslâm'ın bazı temel prensiplerine
temas ettiği için, burada nakletmeyi faydalı görüyorum;
Rasûl-i Ekrem, birinci hutbeye Allah'a hamd ve sena ederek
başladı ve şöyle devam etti:
“Ey
insanlar, ölmeden önce Allah'a tevbe ediniz, fırsat elde
iken iyi işlere koşunuz. Allah'ı çok anmak, gizli ve aşikar
çok sadaka vermek suretiyle O’nunla aranızdaki bağı kuvvetlendiriniz.
Böyle yaparsanız, rızıklandırılır, yardım görürsünüz, kaçırdıklarınızı
tekrar elde edersiniz.
Biliniz
ki, Cenab-ı Hak, içinde bulunduğum yılın bu ayında, bugün
şu bulunduğum yerde Cuma Namazı’nı kıyamete kadar, üzerinize
farz kıldı. Hayatımda veya benden sonra -adil veya zalim-
bir imamı olduğu halde önemsiz gördüğü veya inkar ettiği
için, kim bu namazı terkederse, Allah onun iki yakasını
bir araya getirmesin ve hiçbir işine hayır vermesin. Biliniz
ki, böylesinin, tevbe etmedikçe, ne namazı, ne zekatı, ne
haccı, ne orucu, ne de herhangi bir iyiliği Allah katında
bir değer taşır. Ancak, kim tevbe ederse Allah tevbesini
kabul eder.(11)
Ey
insanlar, kendinize ahiret için azık hazırlayıp önceden
gönderin. Hepiniz ölecek ve sürünüzü çobansız bırakacaksınız.
Sonra Rabbınız. -arada tercüman veya perdedar olmaksızın-
bizzat:
-Sana
benim peygamberim gelip haber vermedi mi? Ben sana mal vermiş,
ihsanda bulunmuştum Sen bunlardan ahiretin için ne gönderdin?
Diye soracaktır. O kimse sağına, soluna bakacak, hiçbir
şey göremeyecek. Sonra önüne bakacak, orada Cehennem'i,
görecek. Öyleyse yarım hurma ile de olsa, kendini ateşten
korumaya gücü yeten, bunu yapsın. Buna gücü yetmeyen, bari
güzel sözle kendini kurtarsın. Çünkü bir iyiliğe 10'dan
700 katına kadar sevap verilir. Allah'ın selam ve rahmeti
üzerinize olsun."
Hz.
Peygamber, birinci hutbeyi böylece bitirdikten sonra, ikinci
hutbede de şunları söylemiştir:
"Hamd
Allah'a mahsustur. O'na hamdeder, ondan yardım dileriz.
Nefislerimizin şerlerinden ve kötü işlerimizden Allah'a
sığınırız. Allah'ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz.
O'nun saptırdığını da kimse doğru yola koyamaz. Allah’tan
başka ilah olmadığına şehadet ederim. O birdir, eşi, ortağı
ve benzeri yoktur. Sözlerin en güzeli, Allah Kitabı (Kur'an-ı
Kerim)’dir. Allah'ın, kalbini Kur'an ile süslediği, küfürden
sonra İslâm'a soktuğu, Kur'an'ı, diğer sözlere tercih eden
kimse felah bulup kurtulmuştur.
Allah'ın
sevdiğini seviniz. Allah'ı bütün kalbinizle (can ve gönülden)
seviniz. Allah Kelamı Kur’an’dan ve zikrinden usanmayınız.
Allah'ın Kelamına karşı kalbiniz katılaşmasın.
Yalnız
Allah'a kulluk edip, ibadetinizde O'na hiçbir şeyi ortak
yapmayınız. O'ndan hakkıyla sakınınız. Yaptığınız iyi şeyleri
dilinizle doğrulayınız. Aranızda Allah 'ın rahmet ve merhametiyle
sevişiniz. Allah 'ın selam ve rahmeti üzerinize olsun. "(12)
Cuma
Namazı’ndan sonra Hz. Peygamber (s.a.s.), Medine'ye hareket
etti. Medine, tarihinin en önemli gününü yaşıyordu. Halk,
bayram sevinci içinde, Kuba'dan itibaren yolu, iki taraflı
doldurmuştu. Rasûl-i Ekrem'in anne tarafından akrabası olan
Neccaroğulları, O'nu karşılamaya gelmişlerdi. Ensar'ın ileri
gelenleri O'na yaklaşarak:
"Ey
Allah'ın Rasûlü! İşte evlerimiz, işte mallarımız, işte canlarımız
emrinize hazır" dediler. Peygamberimiz, onları taltif
ve gönüllerini hoş ederek yoluna devam etti. Tam şehre gireceği
sırada kalabalık o dereceyi bulmuştu ki, kadınlar, damların
üzerine çıkarak şöyle şiir söylüyorlardı:
"Veda
tepesinin sırtlarından ay doğdu üstümüze,
Allah'a
davet eden bulundukça şükretmek vacip oldu bize."
Küçük
kızlar def çalarak şenlik yapıyorlar ve şu şarkıyı terennüm
ediyorlardı:
"Biz
Neccaroğullarının kızlarıyız,
Ne
mutlu bize Muhammed'in komşularıyız."(13)
Medine
halkı, Rasûlüllah (s.a.s.)'in gelişinden duyduğu sevinci,
hiçbir şeyden duymamıştı. Herkes Peygamber Efendimizi, kendi
evinde misafir etmek istiyor, "Ey Allah'ın Rasûlü,
bize buyurunuz.." diyerek, deveyi durdurmak istiyorlardı.
Hz. Peygamber ise, kimseyi gücendirmemek için devesini serbest
bırakmıştı.
"Siz
deveyi kendi haline bırakınız. O memurdur, emrolunduğu yere
gider." diyerek davet edenlerden izin istiyordu. Nihayet
deve, halen "Mescidü'n-Nebî"nin bulunduğu boş
arsada çöktü, Rasûlüllah (s.a.s.) inmedi. Deve kalkarak
birkaç adım gittikten sonra geri dönüp ilk çöktüğü yere
yeniden çöktü, bir daha kalkmadı. Hz. Peygamber, devenin
üzerinden inerek:
"Akrabamızdan
en yakın kimin evi?" diyerek etrafındakilere sordu.
Halid b. Zeyd:
-"İşte
evim, işte kapısı, buyurunuz Yâ Rasûlâllah.." diyerek,
Rasûl-i Ekrem'i davet etti. Peygamber Efendimiz böylece
Hz. Halid'in misafiri oldu. Bu misafirlik, "Mescidü'n-Nebî"nin
inşaatı tamamlanıncaya kadar yedi ay devam etti.
Rasûlüllah'ın
hicreti, Peygamberliğin 13'üncü yılında, 12 Rabiulevvel
de olmuştur. Bu tarih, aynı zamanda Peygamber Efendimiz’in
53'üncü doğum yıldönümüdür.
Hicretle,
23 yıl süren peygamberlik devrinin 13 yıllık "Mekke
Devri" sona ermiş, 10 yıllık "Medine Devri"
başlamıştır. (14)
Hz.
Peygamber (s.a.s.), Medine’ye geldiklerinde, burada yaşayan
yabancılarla, dayanışma temeli üzerine bir antlaşma imzalamıştı.
Bu antlaşma, İslâm Dini’nin müslüman olmayan topluluklarla
barış içinde yaşamaya ve onlarla daima iyi ilişkiler içinde
olmaya ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Yine Sevgili
Peygamberimiz, Mekke’den gelen göçmenlerle Medine’li Müslümanlar,
yani "Muhacirler" ile "Ensar" arasında
kardeşlik kurmuştu. Bu kardeşlik esasına göre, Medineli
Müslümanlar mallarının yarısını göçmen kardeşlerine vermişlerdi
ki, tarihte bu dayanışma ve yardımlaşmanın bir benzerini
daha göstermek mümkün değildir. Böylece, Medine şehrinde
ilk İslâm topluluğu, kardeşlik ve dayanışma temelleri üzerinde
oluşmaya başlamıştır.
Böylece
Hicret, ilk Müslümanların, sıkıntılı günlerden kurtulmalarına
ve kardeşlik esası üzerine kurulan toplum hayatına kavuşmalarına
vesile olmuştur.
Ayrıca
İslâmiyet, Mekke şehri hudutları dışına Hicret’le taşmış
ve bu güneş, dünyaya Medine ufuklarından yayılmıştır.
Satırlarımı
Hicret’ten bahseden şu mısralarla bitirmek istiyorum
Mekke’yle
Medine arası yollar;
Çizik
çizik, hasret arası yollar.
Vardığı
her nokta yine başlangıç;
Gitgide
Allah’a varası yollar.
Mekke’yle
Medine arası yollar.
Bu
çıplak yollarda ne in, ne de cin,
Yalnız
iki çift nurdan güvercin.
Bunlar
iki dostun ayakları ki,
Yolları
göklere bağlayan perçin.
Bu
çıplak yollarda ne in, ne de cin.
Hicret,
yurtdışında aranan destek;
Dâvâ
sahibine öz yurdu köstek.
Merkezi
dışardan sarmaktır murad,
Merkezi
çevreden fethidir istek.
Hicret,
yurtdışında aranan destek.
İnsan
kaçar, ufuk kaçar beraber,
Ufukta,
varılmaz gayeden haber.
O
ki, eteğinde ufuk ve gaye
O
ki, gaye-İnsan, Ufuk- Peygamber.
İnsan
koşar, ufuk kaçar beraber.
Ayakta,
Medine Müslümanları,
İslâm’ın
"Yardımcısı" kahramanları...
Rasûller
Rasûlü uğruna fedâ
Malları,
canları hânümanları...
Ayakta
Medine Müslümanları.(15)
1-
Şuarâ, 214.
2-
Tecrid-i Sarih Tercemesi, c.10, s. 86.
3-
Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslam’a Giriş, Çev. Cemal
AYDIN, T.D.V. Yayını, Ankara, 1996, s. 13,14.
4-
Enfâl, 30.
5-
Yâ-Sîn, 9.
6-
İbn-i Mâce, 2/10/37 (Hadis No: 3108); Tirmizi, 5/722 (Hadis
No: 3925).
7-
Tevbe, 40.
8-
Tecrid-i Sarih Tercemesi, 10/119 (Hadis No: 1557).
9-
İrfan YÜCEL, Peygamberimizin Hayatı, D.İ.B. Yayını, Ankara,
1998, s. 88-94.
10-
Bkz. Tevbe, 108.
11-
Bkz. İbn-i Mâce, Sünen, c. I, s. 343, (Hadis No: 1081).
12-
İbn-i Hişâm, 2/147.
13-
Mevlânâ Şiblî, Asr-ı Saâdet, Terc. Ö. Rıza DOĞRUL, İst.
1973, c. 1, s. 203.
14-
YÜCEL, a.g.e., 98, 99, s.100.
15-
Necip Fazıl KISAKÜREK.

Âlemlerin
Rabbi olan Allah, sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed'i (s.a.s.)
âlemlere rahmet olarak göndermiştir.(1)
Peygamberimiz
Muhammed (s.a.s.) şefkat, merhamet ve sevgi unsurudur. O,
bütün insanların ve cinlerin peygamberidir.
Rahmet,
Allah’ın sıfatlarından biridir. Kur'an-ı Kerim’in ilk âyetinde
Allah'ın rahmet ve rahîm sıfatlarından bahsedilmektedir.
En son ve en büyük peygamber olan Hz. Muhammed, âlemlere
rahmet olarak gönderilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de; Allah’ın
sıfatlarından -esma-i hüsna- üç tanesi Hazreti Peygamber
için kullanılmıştır. Bunlar, rahmân, rahîm ve raûf. Esma-i
hüsnaya baktığımız zaman, bunların büyük çoğunluğunun rahmet,
merhamet, lütuf, cömertlik ve sevgi ifade eden isimler olduğunu
görmekteyiz. İslâmî tefekküre göre, her şey sevgiden doğmuş,
sevgi ile var olmuş, sevgi ile varlığını devam ettirmektedir.
Bu varlıklar içinde biri vardır ki O, sevgililerin en sevimlisi,
merhametlilerin en merhametlisidir. O, Hz Muhammed'dir.
Sevgili Peygamberimiz, bir hadislerinde; "Ben Muhammedim,
ben Ahmedim, ben mukaffi (son peygamberim), ben haşirim,
benden sonra haşir gelecek, araya başka bir peygamber girmeyecektir.
Allah, insanları benim önümde haşredecektir. Ben tövbe ve
rahmet peygamberiyim.''(2) diğer bir hadislerinde ise; "Ben
âlemlere rahmet olarak gönderildim, lanet isteyici olarak
değil.''(3) buyurmuşlardır. Âyet ve hadis meallerinden anlaşılacağı
üzere Hz. Muhammed (s.a.s.); Allah'ın rahmeti, kainat bahçesinin
çekirdeği ve bahçenin açılmış son gülüdür. Onun bahçesine
girip rayihasından sarhoş olmayan gönül, gönül değildir.
İşte bu rayihanın (kokunun) manevi serhoşlarından Fuzûli;
"Ya
Habîballah! Ya Hayrelbeşer! Müştâkınam,
Öyle
kim leb-teşneler yanıp diler hem-vâre su''
(Ey
Allah'ın Sevgilisi ve ey insanların hayırlısı!, Sana aşığım!
Dudağı kuruyanların, suya ulaşmasının harereti ile yanmaları
gibi, ben de Sana ulaşmanın hasretiyle yanıyorum).
Ali
Ulvi Kurucu;
“Ruhum
Sana aşık, Sana hayrandır Efendim,
Bir
ben değil alem Sana kurbandır Efendim.”
Yunus
Emre;
“Araya
araya bulsam izini,
İzinin
tozuna sürsem yüzümü,
Hak
nasip eylese görsem yüzünü,
Ya
Muhammed! Canım arzular Seni.”
Süleyman
Çelebi Mevlid-i Nebî'sinde;
“Ey
gönüller derdinin dermanı Sen,
Ey
yaratılmışların Sultanı Sen.”
Merhum
Necip Fazıl;
“Müjdecim,
kurtarıcım, efendim Peygamberim,
Sana
uymayan ölçü, hayat olsa teperim,” demektedir.
Yavuz
Sultan Selim Han ise şöyle diyor:
"Ey
herşeyi en iyi bilen Allah'ın Nuru! Ey muvahhidlerin canı!
Ey insanlığa o kutlu gönderilişi ile mü'minlere canan olan,
bayrak olan yüce Peygamber!.... Maksat, senin rızanı kazanmaktır.
Ey günahkarların şefaatçisi! Ben de zaten, müslümanları
Senin yoluna teşvik ettim, onları razı olmadığın istikametlere
zorlamadım.''
Tevbe
suresinin 128. âyetinde peygamberimiz anlatılırken, Cenab-ı
Hak; “Ey insanlar! Size dokunan, sizi rencide eden, sizi
rahatsız eden herşey Peygambere’de rahatsızlık verir, sıkıntı
verir.” buyurmaktadır.
Taif’de
uğradığı ağır hakaretten sonra sığındığı bir üzüm bağında;
''Ya Rabbi! Beni kime emanet ediyorsun?" diye hayatının
en dokunaklı duasını yaptığında;
''Eğer
isterse, o insanların üzerlerine dağları yıkabileceğini''
söyleyen Cebrail (a.s)'a yaşlı gözlerle şöyle demişti: ''Hayır!..
Ben bunu istemem. Bunun yerine, Allah onların sûlbünden
sadece Allah'a ibadet eden ve O'na hiçbir ortak koşmayan
bir nesil çıkarabilir. Ben onu isterim Rabbimden.”(4)
Uhud'da
tepesine kılıçlar yağarken bile;
''Ya
Rabbi! Bu insanları affet, çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar”(5),
diye dua etmişti. Birgün huzurunda titreyen bir adama; “Arkadaş
titreme!... Ben kral değilim. Kureyş'ten kuru ekmek yiyen
bir kadının oğluyum,''(6) demiştir.
Hz.
Muhammed (s.a.s.), bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.
a)
Mü'minlere rahmettir. O, dünyaya ümmetim diyerek teşrif
etmiş, Mi'rac'da Rabb'inden ümmetinin af ve mağfiretini
dilemiş, hayatı boyunca bize bizden yakın olmuş, ebedî âleme
irtihal ederken de, "Ümmetim, ümmetim'' diyerek irtihal
etmiş, kıyamet gününde de mü'minlere şefaatçi olacağını
müjdelemiş bir Peygamber’dir.
Sevgili
Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadis-i şerifinde; ''Ben mü'minlere
kendilerinden daha yakınım.''(7) buyurmuştur.
Yüce
Rabbimiz; Kur'an'da;
“Allah
Rasûlü mü'minlere kendi canlarından daha yakındır (azizdir).”(8)
“Mü'minlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir...”(9) buyurmuştur.
Âyet
ve hadislerden anlaşılacağı üzere Allah Rasûlü, bize kendi
nefsimizden daha yakındır. Biz çoğu kez nefislerimizden
kötülük görürüz. Halbuki, O’ndan hep iyilik, kerem, merhamet,
şefkat ve mürüvvet gördük. O, ilâhî rahmetin mümessilidir.
Bu sebeple, elbette bize bizden daha yakındır. Bize şefkatli
ve merhametlidir.
b)
O, devrindeki münafıklar için de rahmet olmuştur. Münafıklar,
onun engin hoşgörüsü yüzünden, dünyada ceza görmemişlerdir.
Peygamberimiz onların durumlarını bildiği halde, onları
açığa çıkarmamıştır. Müslümanların yararlandığı bütün haklardan
yararlanmışlardır.
c)
Kâfirler de O'nun rahmetinden yararlanmıştır. Cenab-ı Hak
daha önceki ümmet ve milletleri, küfür ve isyanları sebebiyle
toptan helak ettiği halde, Allah Resûlü gönderildikten sonra
toptan helak etmeyi kaldırmıştır. Böylece kâfirler de toptan
helâk olma azabından kurtulmuşlardır. Bu da kâfirler için
dünyada büyük bir rahmettir. Hazreti İsa; “Eğer azab edersen
onlar senin kulların.”(10) derken, Cenab-ı Hak Peygamberimize;
“Sen onlar arasında bulunduğun sürece, Allah onlara azab
edecek değildir.”(11) buyurmaktadır.
Amr
İbn'ül-As (r.a.) diyor ki; Sevgili Peygamberimiz bir gün
bu iki âyeti okudu da iki elini kaldırdı; ''Allahım! Ümmetim,
ümmetim!'' dedi ve ağladı. Yüce Allah'da şöyle buyurdu:
“Biz seni ümmetin hakkında razı edeceğiz ve seni utandırmayacağız.”(12)
Sevgili
Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadis-i şerifinde; “Her Peygamberin
müstecap (Allah'ın kabul edeceği) bir duası vardır. Her
Peygamber, o duayı yapmada acele etti. Ben ise bu duamı
kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek üzere sakladım. Ona
inşallah, ümmetimden şirk koşmadan ölenler nail olacaktır.”(13)
buyurmuştur.
Bir
beyit var, hayran olduğum bir beyit; nefesleri kesen bir
beyit;
“Muhabbetten
Muhammed oldu hasıl,
Muhammed’siz
muhabbetten ne hasıl.”
Yunus
şöyle diyor;
“Hak
yarattı âlemi, aşkına Muhammed'in
Ay
ve günü yarattı, şevkine Muhammed'in
Yeşerir
dağ ve taşlar, yemiş verir ağaçlar;
Aşkına
Muhammed'in.
Fahr-i
Kâinat Efendimiz;
“Kalbinden
tasdik ederek dili ile bir defa ‘La ilâhe illallah’ diyen
bütün ehl-i tevhid hakkında şefaat etmeme izin ver, Ya Rabbi!
Dediği zaman, "İzzetim ve celalim, kibriyam ve azametim
hakkı için ‘La ilâhe illallah’ diyen ehl-i tevhidin hepsini
muhakkak surette cehennemden çıkaracağım.”(14) buyurulur.
Hz.
Enes Peygamberimize ''Bana kıyamet gününde şefaat edersin
değil mi Ya Rasûlallah?" demiş. Peygamberimiz de, ''Evet,
Allah izin verirse.'' buyurmuştur.
Hz.
Enes: ''Sizi, o gün nerede arayayım, Ya Rasûlallah!"
demiş. Peygamberimiz; "Evvela sıratta ararsın, bulamazsan
mizanda ararsın, bulamazsan havzımın başında ararsın, bu
üçünden birinin başında muhakkak bulunacağım.''(15) buyurmuştur.
Herkes
kıyamet gününde nefsim, nefsim diyecek, sen ben derdine
düşecek, yalnız bir tek varlık, Hz. Muhammed (s.a.s.) ''Ümmetim,
ümmetim'' diyecektir.(16)
Şeyh
Galip, divanında der ki:
''Ol
dem ki, velilerle nebiler kala hayran,
Düstûru
şefaatla senindir, yine meydan,
Sen
Ahmed-ü Mahmud-ü Muhammed'sin efendim,
Haktan
bize Sultan-ı Müeyyed'sin efendim.''
Süleyman
Çelebi Mevlid-i Nebî'sinde;
''Merhaba
ey asi ümmet melcei,
Merhaba
ey çaresizler eşfai."
(Ey
ümmetlerinin asilerinin sığınağı olan, çaresizlerin şefaatçisi
olan Peygamber).
Şair
Ali Ulvi Kurucu ise:
''Kıtmirinim
ey Şah-ı Rasûl, kovma kapından,
Asilere
lütfun yüce fermandır efendim.'' diyor.
"Ol
Rasûlü Mücteba hem rahmeten-li’l Alemin
Bende
medfundur deyu eflakâ fahreyler zemin
Ravza'sın
ziyaret edip dedi Cibril-i Emin
Hêzihî
Cennât-ü Adnin tedhûlûhe Halidin."
Aşıklar
sultanı Mevlana;
“O'nun
vasıflarını şerhini eğer ben devamlı durmadan söylesem,
yüzlerce kıyamet geçer de o yine bitmez.”
Ne
mutlu, O'nu sevip gösterdiği yolda yürüyenlere. Çünkü Allah
O'nu sevip, gösterdiği yolda yürüyenleri övmüştür.
“O
Peygamber’e inanıp O'na saygı gösteren, O'na yardım eden
ve O'nunla birlikte gönderilen nur'a (Kur’an’a) uyanlar
var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.”(17)
Biz
O'na inanıyor, O'na güveniyor, O'nun getirdiği nur'a (Kur'an'a)
tabi oluyor; O'nun şefaatine ulaşacağımızı ümit ediyoruz.
Şeyh
Sadi'nin, O'nun hakkında söylediklerini tekrar ederek konumuzu
tamamlıyoruz;
"Ya
Muhammed, senin gibi dayanağı ve desteği olan bir ümmetin
gönlünde gam ve kaygı olur mu?
Kaptanı
Nuh olan geminin, deniz dalgalarından korkusu bulunur mu?
1-
Enbiya, 107.
2-
Müslim, Fedail, 124-125.
3-
Buhârî, Menakıb, 17.
4-
Hz. Muhammet (s.a.s.) Hakkında Konferenslar, s.116, Diyanet
İşleri Başkanlığı Yayınları, ll. Bask, Ank-1972.
5-
Tirmizi, Birr, 36; Müslim, Cihad, 111.
6-
Asr-Saadet, 1/375.
7-
İbni Kesir, Tefsiru’l-Kur'ani'l-Azim, c. 6, s. 381, Kahraman
Yayınları, İstanbul-1985.
8
-Ahzab, 6.
9-
Tevbe, 128.
10-
Maide, 118.
11-
Enfal, 33.
12-
Müslim, İman, 346.
13-
Buhârî, Da'vat, I, Tevhid, 31; Müslim, İman, 334.
14-
Kütüb-ü Sitte Muhtasar, Türkçe Çv. İbrahim Canan, c.13,
s. 82-83.
15-
Tecrid-i Sarih Tercemesi, c. 12, Hadis No: 2188.
16-
Tirmizi, 4/321; Kıyame. 9, H. N: 2433.
17-
A’raf, 157.
Hz.
Peygamber ve Sağduyu
Peygamberimiz
Hz. Muhammed (s.a.s.), Allah Teâlâ'nın bütün insanlara rehber
olarak gönderdiği son elçisidir. O, Allah'ın evrensel bir
mesajı olan Kur'an-ı Kerim'i insanlığa tebliğ etmiş ve prensiplerini
hayatında uygulayarak göstermiş, neticede bir Asr-ı Saadet-
Mutluluk çağı- meydana getirmiş tarihî bir şahsiyettir.
Elbetteki O'nun bu üstün başarısındaki sır, Allah'ın kendisine
lütfettiği sağduyuya (lüb) sahip bulunmasında yatmaktadır.
Konunun
açıklığa kavuşturulabilmesi için, önce Sağduyu kavramının,
İslâmî literatürde, aslında hangi kelime ve terkiplerle
ifade edildiğinin tespitinde büyük yarar vardır.
-
Akl-ı selim, kalb-i selim ve hiss-i se1im (zıddı hiss-i
sakîm) terkipleriyle de ifade edilen Sağduyu'nun aslı, Arapça'da,
lüb , leb ve lübâb’dır; çoğulu elbâb gelir. Kur'an-ı Kerim’de
yalnız çoğul olarak terkip halinde “Ülü’l-Elbâb-Sağduyu
sahipler”i tarzında on altı yerde geçmektedir!(1)
Lüb,
lüğatta bir şeyin aslı, özü, esası, cevheri, içi, en iyisi,
hâ1is ve katışıksız olanı, akıl, kalp, zihin, zeka, sebat,
istikrar, kararlılık vs. anlamlarına geldiği gibi ikamet
etme, itaat, muvacehe -teveccüh- muhabbet, icabet etme
vb. hususları da kapsar.(2) Fetanet ve feraset -aslı firasettir-
kelimeleri de lüb manasına yakın anlamlar taşır. Lebbeyk
kelimesi de lüb aslından gelir. Bunun için Lebbeyk’i söylemeye
telbiye denir.(3) Âsım Efendi, lebbeyk kelimesini şöyle
açıklamıştır:
1-
Lüb, ikamet manasına geldiğine göre, lebbeyk demek: “ey
Rabbim! Ben senin emrine icabette daimim, hiç ayrılmam ve
itaatsizlik etmem demektir.
2-
Müvacehe manası dikkate alınınca lebbeyk, benim hedef ve
maksadım her zaman sanadır, anlamını belirtir.
3-
Lüb, muhabbet anlamına gelince: Lebbeyk, benim muhabbet
ve temayülüm daima sanadır, demek olur.
4-
Bu lafız, halis manasına da delalet ettiğine göre, o taktirde
lebbeyk'in anlamı; ihlasım, yani kulluktaki bütün sadakatim
her an Sana’dır demektir.(4)
Lüb
lafzı, akıl manasına gelmekle birlikte aralarında çok önemli
fark vardır. Akıl iyiyi kötüden ayıran bir melekedir. Bu
sayede insan ilâhî hitaba muhatap olur. Fakat bu nevi akıl
iman etmeyenlerde de bulunur. Bundan daha üstün bir akıl
daha vardır ki, bu Allah'ın hidayetiyle aydınlanmış akıldır.
İşte buna lüb denir. Lüb, her türlü noksan ve şâibeden uzak
ve temiz akıldır. Şu halde her lüb akıl olur, fakat her
akıl, 1üb olmaz.
Kur'an’da,
Allah'ın mesajını anlayanlar Ülü'l-Elbâb -Sağduyu sahipleri-
olarak nitelendirilmişlerdir. Kalbin, lüb kavramlarının
müteradifi olduğu söylenebilirse de, temelde “lüb” kalbin
en önemli özelliği olan idrak, bir değerin özünü kavrama
ve ibret alma melekesinin -aklın- imanla aydınlatılmış halidir.
Kur'an’da, anlayışları uzak olan kalbe sahip bulunanların,
gerçeği kavrama da hayvanlardan bile aşağı oldukları ifade
edilmektedir. (Araf, 179). İmanla aydınlanmış kalbe sahip
olanların -sağduyu sahipleri- ancak, gerçeği kavrayanlar
olduğu belirtilmekte, ahirette de değer verilip yarar sağlayan
ve kurtuluşa yarayan şeyin de kalb-i selim" -Sağduyu-
olduğu bilhassa vurgulanmaktadır (Şuarâ, 89).(5) Gerçekte
Ülü’l-Elbab -Sağduyu sahipleri- normal akla malik bulunan,
çoğu insanlar gibi içi çürük veya kof olmayan, aksine bunların
üstünde, hidayet ışığıyla aydınlanmış akla sahip olan kişiler
demektir.(6)
Sağduyu
sahiplerinin ne gibi meziyetlerle mücehhez -donanımlı- oldukları
Kur'an’da açıklanmaktadır.
Örnek
1: “Şeytanî güçlere -Tâğûta- kulluk yapmaktan kaçınanlara
ve Allah’a yönelenlere müjde var. Müjdele kullarımı.” (Zümer,
17)
“Onlar
ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar
Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir ve işte onlar Sağduyu
sahipleridir -Ülü’l-Elbâb.” (Zümer, 18).
Dikkat
edilince buradan anlaşılıyor ki, Sağduyu sahiplerinin aklı,
her türlü şâibe, kuşku ve hakikati inkara şartlanmışlıktan
-küfür- tan uzak, tam, sağlam ve sarsılmaz imana sahip olanların
aklıdır. Şüphesiz bu, Kur'an'ın ortaya koyduğu kriterlere
uyan kişilerin niteliğini belirten bir meziyettir. Aslında
hakikati inkara şartlanmış olanlarda da -kafirde de- akıl
vardır. Fakat onlar akıllarını yerinde kullanmamakta, öze
yönelik cevheri -lübbü- ortaya koyamamaktadırlar. Zira onlar,
hür iradelerini kullanacakları yerde, bazı olumsuz duygularının
etkisinde kalmaktadırlar. Sonuçta da akıllarını Allah'ın
hidayetiyle aydınlatılmasına vesile olamamaktadırlar.
Halbuki,
aklını ve hür iradesini kullanan, körü körüne saplantıya
düşmeyen ve hakikati inkara düşmeyenler -şartlanmışlıktan-
uzak kalmasını bilenler -Sağduyu sahipleri-, Allah'ın hidayetine
mazhar olmakta böylece başarı, huzur ve mutluluk yoluna
yönelmektedirler.
Örnek
2: “Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen (bunu
kabul etmeyen) kör gibi olur mu hiç? Bu gerçeği yalnızca
sağduyu sahipleri -Ülü'l-Elbab- idrak ederler.” (Ra’d, 19).
Bu
âyette, sağduyu sahiplerinin ne gibi nitelikler taşıdıkları
müteakip âyetlerle şöyle açıklanmaktadır:
l-
Onlar ki, -Sağduyu sahipleri- Allah ile olan bağlantılarına
sadakat gösterir, andlaşmalarını -Ahdullah- asla bozmazlar.
(Ra’d, 20) Buradaki “andlaşma -ahdullah- terkibi, kişinin
Allah’a olan inancından doğan bütün yükümlüklerini, bu inancın
sonucu olarak yaratıklara karşı üstlendiği bütün ahlâkî,
hukûkî ve toplumsal sorumluluklarını kapsayan genel bir
kavramdır. Bu husus, Maide,1’de de;
“Ey
inananlar! Andlaşmalarınıza -ükûd- sâdık olun”, tarzında
geçmektedir. Söz konusu andlaşmalar üç maddede özetlenebilir:
a-
İnsan ile Allah arasındaki andlaşmalar (kişinin Allah'a
karşı yükümlülükleri).
b-
İnsan ile kendisi arasındaki bir başka deyişle, kişinin
şahsına karşı görev ve sorumlulukları.
c-
Birey ile toplum arasındaki andlaşmalar.
Görüldüğü
üzere burada insanın bütün sorumluluk sahaları kapsama alınmış
oluyor.
2-
Ve onlar -sağduyu sahipleri- ki, Allah’ın tutulmasını buyurduğunu
(bağları) sıkı tutarlar; Rablerine karşı son derece saygılı
ve duyarlı davrranır, (çağrıya sağır kalanları bekleyen)
o pek kötü hesaptan korkarlar.” (Ra'd, 21) Âyette geçen
sıkı tutulması emredilen bağlar, aile bağları, öksüz, yetim
ve yoksullara karşı taşınılan sorumlulukları, komşular arasındaki
hak ve vazifeler gibi -insanlar arası- ilişkilerden doğan
yükümlülükleri, hatta canlı cansız tüm varlıklara karşı
ahlâkî sorumluluklar kapsamına alır.
3-
“Ve onlar ki, Rablerinin teveccühünü arayarak güçlüklere
göğüs gerip (sabır eder), namaz kılarlar. Kendilerine rızık
olarak verdiklerimizden gizli-açık başkaları için harcarlar,
kötülüğü iyilikle savarlar. İşte ahirette erişilecek olan
nihai huzur böylelerine özgüdür.” (Ra’d, 22).
Bu
âyetteki "kötülüğe iyilikle mukabele etmek'' demek,
onu ıslah etmek ve zararsız hale getirmek demektir; yoksa
gevşek davranıp da onun kötülüğe devam etmesine imkan vermek
demek değildir. Bunun inceliğini de ancak sağduyu sahipleri
bilirler. Görüldüğü üzere, bu âyetlerde sağduyu sahiplerinin
sekiz önemli özelliği ortaya çıkmaktadır. Bunlar: Allah'a
verilen sözün yerine getirilmesi, emredilenlerin ifası,
Rab’dan korkmak, kötü hesaptan çekinmek, sabretmek, namaz
kılmak, infak etmek ve kötülüğe karşı iyilikle mukabelede
bulunmak.
İşte
bu sekiz hasleti üzerinde taşıyan -sağduyu sahipleri- dünya
hayatının mutlu sonucu, ahiret saadeti onlara aittir.
Örnek
3- “Kendiniz için hazırlıkta (azık) bulunun, kuşkusuz hazırlıkların
en hayırlısı, takvâdır. Öyleyse bana karşı takvalı olun
siz ey sağduyu sahipleri!” (Bakara, 197) Buyurularak takvanın
en iyi azık olduğunu bilenlerin sağduyu sahiplerinin olduğu
belirtilmektedir.
Örnek
4- Hikmetin değerini bilenlerin de ancak sağduyu sahiplerinin
olduğu Bakara, 269 âyetinde şöyle dile getirilmektedir:
“Allah dilediğine hikmeti, bilgeliği bağışlar ve kime hikmet
bağışlanmışsa, doğrusu ona çok hayır verilmiş demektir.
Ama sağduyu sahipleri dışında kimse bunu düşünüp anlayamaz.”
Örnek
5- İlâhî öğütlerin değerini de yine sağduyu sahibi olanlar
bilirler. (Âl-i İmran, 7; Ğafir/Mü'min, 54)
Örnek
6- Yer ve göklerin yaratılış gaye ve hikmetlerini de kavrayanların,
sagduyu sahipleri olduğu belirtilmektedir. “Kuşkusuz, göklerin
ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbirini izlemesinde
sağduyu sahipleri için alınacak dersler -âyât- vardır.”
(Âl-i İmran, 190).
Gerçekte
Hz. Peygamber, fıtraten fetanet ve feraset sahibi bir zattır.
Aslında Fetanet, bütün peygamberlerde bulunması zaruri olan
sıfatlardandır. O, derin zeka ve dehasıyla herkesin dikkatini
çekmiş, her hususta ölçülü ve dengeli davranmış, insanlara
yararlı olan şeyleri ortaya koymuş ve bunları yılmadan savunmuştur.
Hayatında hep doğruluk ve dürüstüğü ön planda tutmuş, hiçbir
zaman putlara tapmamış, aciz ve cansız varlıklardan yardım
beklememiş, ne kimseye haksızlık etmiş ve ne de haksızlığa
meydan vermiştir. Allah'ın son elçisi olan Hz. Muhammed,
daima haklıların yanında yer almıştır. Çünkü O, sağduyudan
hiç ayrılmamış ve fıtratının gereğini yapmıştır. Örnek olarak,
gençliğinde, her türlü haksızlığı önlemeyi, insanlar arasında
fırsat ve imkan eşitliğini sağlamayı amaçlayan, Hılfü'l-Fudül-Erdemliler-teşkilatına
katılmış, onun faal üyesi olmuş, pek çok hayırlı işlerin
ve hizmetlerin yapılmasına, çok önemli katkılarda bulunmuştur.
Hz. Muhammed (s.a.s.), istisnasız hayatının her safhasında
sağduyuyu hakim kıldığı içindir ki, toplum tarafından kendisine;
Muhammed el-Emîn -Güvenilen Muhammed- (s.a.s.) lakabı verilmiştir.(10)
Hz.
Peygamber’e Peygamberlik görevi Allah Teâlâ tarafından verildikten
sonra, kendisinin sağduyuyu her konuda hakim kılması daha
da güçlendi. Zira zaman zaman insan olmasından kaynaklanan
zelleler -yanılma ve sürçmeler- ilâhî vahiy yoluyla tashih
ediliyordu. Kendisi, aslında bütün yaratıklara karşı son
derece şefkat ve merhamet sahibiydi. Bilhassa, yaratılmışların
eşrefi olan insanlara karşı daha duyarlı ve daha koruyucu
bir tavır sergiliyordu.
Onun
birinci prensibi, insanlar arasında barışı tesis etmekti.
Mecbur kalmadıkça savaş yapmak istemiyordu. Nitekim ilk
savaş olan Bedir Savaşı’nı, insanların can emniyetini korumak
için yapmak zorunda kalmıştır. Bunu da Allah’ın emri ve
izniyle yaptı. Bu savaşta İslâm ordusu büyük başarı elde
etti ve bu da örnek bir savaş oldu. Çünkü, çok az bir zayiatla
galibiyet elde edildi. Maksat saldırganları etkisiz hale
getirmekti; kesinlikle intikam almak değildi. Bu arada karşı
taraftan birçok esir de alındı. Bu esirlere, dünyada örneği
görülmemiş bir merhamet duygusu ve hoşgörü anlayışı ile
muamele yapıldı. Hz. Peygamber, esirlere ne gibi bir işlem
yapılması gerektigi hususunda ashabı ile istişare ettiğinde,
bazıları bunların boyunlarının vurulması gerektiğini söyledi.
Fakat Rasûlüllah bu teklifi reddedip, belli bir fidye (fidye-i
necat) -kurtuluş fidyesi- ödemelerini müteakip serbest bırakılmalarını
savunan Hz. Ebu Bekr (r.a.)’in görüşünü benimsedi. Zira
her ikisinde de sağduyu hakimdi; olumsuz duygulardan uzak
bulunuyorlardı. Yine, okuma yazma bilen her bir savaş esirinin,
on Müslüman çocuğuna okuma-yazmayı öğretmesini müteakip
hür ve serbest olacağı da kararlaştırılmıştı. Bu arada hiçbir
fidye alınmaksızın salıverilenler de olmuştur ki sebebi,
bunların ne kendi şahsî malî güçlerinin bu ödemeye kâfi
gelmemesi, ne de kendilerine yardım edecek dostlarının bulunması
idi.(11)
Yine
Hz. Peygamber, insanların aralarındaki söz ve davranışlarında
itidalli -dengeli- olmalarına büyük önem veriyor, kişiler
arasındaki ilişkilerin daima ölçülü ve sağlıklı bir tarzda
yürümesini arzu ediyordu. İnsanların, hayatlarında aşırı
duygusallıktan uzak durmalarını, sağduyudan ayrılmamalarını
bilhassa vurguluyordu. Şu hadiste bu husus açık bir tarzda
görülmektedir:
"Sevdiğin
kişiye karşı sevgide, aşırılığa kaçma -dengeli davran- belki
de o kişi bir gün senin düşmanın oluverir. Kızıp öfkelendiğin
kişiye karşı da, aşırı gitme; -aynı şekilde dengeli davran-
belki de bir gün o kişi dostun oluverir.''(12)
Konuya
ilişkin peygamberimizin hayatından ve sözlerinden daha pek
çok örnek vermek mümkündür. Zira O’nun örnek bayatının her
safhası ve sözlerinin her biri kendisinin sağduyu sahibi,
itidal numunesi, denge timsali bir zat olduğunu ispatlamaktadır.
Konuyu uzatmamak için burada verilen örnekle yetinmeyi uygun
buluyorum.
Gerek
ashab-ı güzin ve gerekse daha sonraki çağlarda yaşayan müslümanlar,
her hususta olduğu gibi, sağduyuyu hakim kılma konusunda
da Rasûlüllah’ı örnek almışlar, böylece başarıdan başarıya
ulaşmışlardır. Ama bunu yapamayanlar da, geri kalmışlardır.
Bu gün müslümanlar, Kur'an-ı Kerim'in öngördüğü, Hz. Peygamber’in
bizzat uygulayarak gösterdiği sağduyuya daha çok muhtaçtır.
Hatta bütün insanlığın, dünyanın her yerinde sağduyunun
hakim kılınması için vakit kaybetmeden bütün gücüyle çalışması
şart ve zaruridir.
1-
“Ülü'l-Elbab”ın Kur'an’da geçtiği yerler: Bakara, 179, 197,
269; Âl-i İmran, 7, 190;
Maide,100; Yusuf, 111; Ra'd, 19; İbrahim, 52; Sâd, 29,
43; Zümer, 19, 18, 21; Ğafir/Mü'min, 54, Talak, 10.
2-
Lüb mad. için bkz. Ezheri, Tezhibü'l-Lüğa; Râğıb, Müfredat;
İbnü'l-Esir, Nihaye; İbn Manzur, Lisanü'l-Arab; Firuzâbâdî,
Kamus; Asım Efendi, Kamus Terc. Krş: Fahru'd-din er-Razi,
Mefatihü'l-Gayb, İstanbul, 1307/l889, 2, 158; Ebussuud Efendi,
İrşadu'l -Akli’s-Selim, (Mefatih kenarında, 2,159); Şevkânî
Fethu'1-Kadir, Mısır, 1383/1964, 1, 318, 3, 456; Alûsi,
Ruhu'1-Meâni, Beyrut Ts., Daru’l Fikr, 12, 253.
3-
Telbiye için bkz. Buhârî, Hac, bâb, 26.
4-
Bkz. Kamus Terc., İstanbul, 1304/1886, I, 482.
5-
Geniş bilgi için bkz. Adem Ergül, Kalbi Hayat, İstanbul,
2000, s. 113 (Hakîmü’t-Tirmizî, Beyanü'l-Fark, Kahire 1958,
s. 7276'dan naklen).
6-
Bkz. Râğîb, Müfredat, lüb md; “Elmalılı, M. Hamdi Yazır,
Hak Dini Kur’an Dili, Yeni Mealli Türkçe Tefsir, İstanbul,
1938, 4, 2939.
7-
Buna, Kur'an'ın Kur'an’la tefsiri denir ki, en doğru ve
en uygun yorum metodu budur.
8-
Bkz. Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, İstanbul, 1997, s.182,
490.
9-
Kur'an Mesajı, s, 49l.
10-
M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, Çev. Salih Tuğ, İstanbul,
1991, I, 52.
11-
İslâm Peygamberi, I, 226.
12-
Tirmizi, K. Birr ve Sıla, 60.
İNSANLIK
ONUN MESAJINA MUHTAÇ
Peygamber
Efendimizin dünyayı teşrifleri, tıpkı bereketli Nisan yağmurlarının
yeryüzüne inmesiyle, arzın kabarıp, kıpırdayıp her taraftan
bin bir çeşit rengârenk bitkinin fışkırması gibi insanlığa
bir rahmet olmuş, insanlık yaşadığı en korkunç buhranlardan,
O'nun Allah'tan getirdiği mesajla âdeta bir çırpıda kurtulmuştur.
Peygamberlik,
o rahmet Peygamberinde kemâle erdirildiği gibi, ilâhî kitaplar
da insanlığın ebediyen aydınlık kaynağı olacak Kur'anı Kerim'le
kemal noktasına ulaştırılmıştır. Kemâlde eksiklik olmaz.
Baş
döndürücü değişimlerin yaşandığı çağımızda, korkunç bir
ahlâkî çöküntü ve manevî buhranla karşı karşıya kalan insanlığın
huzura kavuşmasını sağlayacak, onu bu manevî çöküntüden
ve buhrandan kurtaracak olan yegâne reçete de hiç şüphesiz,
o rahmet Peygamberinin tebliğat ve tâlîmâtından başkası
değildir. Çünkü O, son Peygamberdir. Getirdiği ilâhî kitap,
insanlığın kıyamete kadar aydınlık kaynağı olmak üzere Allah
tarafından koruma altına alınmıştır. Çünkü O, Üsve-i Hasenedir,
en güzel örnektir.
Çünkü
O, Cevâmiu'l-kelimdir. Cenâb-ı Hakk'ın lütfuyla insanlığa
ölmeyen, eskimeyen ve zaman ilerledikçe daha da kıymet kazanan
prensipler bırakmıştır.
Çünkü
O'nun mesajı, insan fıtratına uygundur.
Çünkü
O, Rahmete’n li'1 âlemindir. Âlemlere rahmettir.
Evet...
İnsanlık büyük bir değişim yaşıyor, bir arayış içerisinde...
Firavun
'un yaptığı gibi ellerindeki gücü yeryüzünde fesat çıkarmak
için kullanan, her tarafta huzursuzluk çıkaran, zulmü meşru
gören, ellerindeki maddî imkanlarla akla hayale gelmedik
yollara başvurarak insanları, ülkeleri ezen, sömüren, dünyanın
çeşitli bölgelerinde; insanlar sırf Allah'a, âhiret gününe
ve son Peygambere inandıklarından dolayı, akıl almaz zulümlere
maruz kalırken bunlara sessiz kalan, bu zulümleri onaylayan,
hatta zalime arka çıkan, mazlumun elini kolunu bağlayıp
savunma hakkı dahi tanımayan materyalist yaklaşımlar, insanlığa
huzur getirememiştir. Getirmeleri de mümkün değildir. Çünkü
bu sistemler, sadece mensuplarının çıkarlarını gözetmek
üzere kurulmuştur.
Ne
yazık ki, bu sistemler kendi mensuplarına dahi arzu edilen
huzuru temin edememiştir. Etmesi de mümkün değildir. Çünkü
"zulm ile âbâd olunmaz.'' Nitekim gittikçe yaygınlaşan
ve bütün gayretlere rağmen önü alınamayan uyuşturucu kullanımı,
intiharlar, ırza tecavüz olayları... huzursuzluğun bazı
göstergeleridir .
Başta
İslâm âlemi olmak üzere, insanlığın büyük bir çoğunluğu
zulümden iyice bunalmıştır. İnsanlık kendisini sahili selamete
çıkaracak bir yol aramaktadır. İşte böyle bir zamanda, kıyamete
kadar insanlığın biricik kurtuluş yolu olarak kalacak olan
Yüce İslâm Dini’nin ve O'nun Peygamberinin insanlığa doğru
bir şekilde tanıtılması çok büyük önem taşımaktadır. Âlemlere
ancak rahmet olarak gönderilmiş bulunan Sevgili Peygamberimizi,
manevî kurtuluş arayan insanlığa güzelce anlatabilmek ve
bu yoldaki çalışmalara katkıda bulunabilmek, hiç şüphesiz
çok kutlu bir görev olacaktır.
Müntesiplerinin
âcizliğine ve onca taarruz ve haksız isnatlara rağmen O'nun
mesajı, bugün de dinamizminden en ufak bir şey kaybetmeden
dimdik ayaktadır. Ama zulüm sistemleri yıkılmaya mahkumdur.
Nitekim geçmişte de öyle olmuştur.
''Görmedin
mi Rabbın nasıl yaptı Âd'e?
İreme
Zatı'l Imade,
Ki
o beldeler içinde misli yaratılmamıştı
Ve
vadilerde kayaları kesen Semûd’e,
Ve
o kazıkların sahibi Firavn'e
Onlar
ki, o, memleketlerde tuğyan etmişlerdi de, onlarda fesadı
çoğaltmışlardı.
Onun
için Rabbın da üzerlerine bir azap kamçısı yağdırıverdi.(1)
O
Rahmet Peygamberinin mesajının doğru bir şekilde insanlığa
ulaştırılabilmesi, şüphesiz ki o kadar kolay değildir. Kanaatimizce
bu, her şeyden önce bu mesaja tam olarak inanan, bunu hayatında
elinden geldiğince yaşamaya çalışan ve bu mesajın temel
prensiplerini iyi kavramış, iyi anlamış bulunan yetişmiş
insanlar gerektirmektedir. Bugün, bu mesajı insanlığa güzelce
taşıyabilecek böylesi insanlara şiddetle ihtiyaç vardır.
Geçmişte
olduğu gibi zamanımızda da İslâm'ın mesajını insanlığa taşıyacak
mübelliğlerin, ilmî birikimlerinin yanında her yönüyle İslâmî
bir yaşantı sergilemeleri de çok büyük önem arz etmektedir.
Emin olmak zorundadırlar bu insanlar. Çünkü Muhammedü'l
Emin'in mesajını ancak böyle emin kimseler taşıyabilir.
Rahmet
Peygamberinin, tüm insanlığın kurtuluşu ve saadeti için,
Cenab-ı Hakk'tan alarak tebliğ ettiği İslâm’ı bugün insanlığa
ulaştırırken, kanaatimizce tıpkı Resûlüllah’ın yaptığı gibi
tevhid ve iman esasları ön plâna alınmalıdır. Son Hak dini
insanlara sunarken, değişmeyecek ve değişmesine asla ihtiyaç
duyulmayacak olan temel iman, ibadet ve bazı muamelat esaslarıyla
zaman ve zemine göre değişebilecek nitelikte içtihadî meseleleri
birbirine karıştırmamalıyız. Çünkü zaman ve zemine göre
değişebilecek nitelikteki hükümleri, İslâm Dini’nin değişmez
meseleleri gibi sunmak, İslâm'ın anlaşılmasını zorlaştırır
ve geciktirir.
Bir
mütefekkirimizin de ifade ettiği gibi Müslümanlar, Rönesans
döneminde Batıya İslâm’ı anlatma fırsatını kaçırmışlardır.
Büyük bir değişimin yaşandığı, manevî buhranlara reçeteler
arandığı, insanların, manevî buhran sebebiyle tıpkı cahiliye
döneminde olduğu gibi falcılıktan ve bir takım bâtıl hurafelerden
bile medet umar hale geldiği zamanımızda da Cenab-ı Hakk,
Müslamanların karşısına İslâm'ın mesajını insanlığa duyurabilmek
için, belki de Rönesans döneminden daha büyük bir fırsat
çıkarmış bulunmaktadır. Geçmişte İslâm dünyasının en önde
gelen ilim ve kültür merkezleri Buhara ve Semerkand gibi
beldelerde bile misyonerler, Budistler kendi bâtıl itikatlarını
bizim insanlarımıza anlatmaya çalışırken, bu yolda
bir çok fedakârlıklara katlanırken eğer bizler, insanlığın
biricik kurtuluş reçetesi İslâm’ı doğru bir şekilde insanlara
ulaştıramazsak, bunun vebalinden asla kurtulamayız.
1-
Fecr Suresi, (89): 7-13 (Âyetlerin mealleri, Âyetlerin
nazmındaki coşkuyu kısmen olsun yansıtabilmek amacıyla,
Elmalılı’dan iktibas edilmiştir.)
İSLAMI
DOĞRU ANLAMAK VE YAŞAMAK
Gerçek
anlamda iman, huzur veren ibadetler, ahlâkî ilkeler, hak,
hukuk, sosyal adalet, düşünce, anlayış, insanlık, özgürlük,
hoşgörü sadece İslâm'da vardır. İslâm'ı anlayıp yeterince
algılayanlar gerçekten hayat bulur, huzur bulur, mutlu olurlar.
İnsanlık için aslında İslâm’dan başka mutluluğa götürecek
bir yol yoktur.
Yakın
tarihlerde İslâm'ın hayat dini olmadığı, onun sadece kullar
ile Allah arasındaki ilişkileri düzenleyen, insanların hayatları
ile ilgilenmeyen; sadece namaz, zikir, dua, tespih, tehlil
ve ahlâk ilkelerinden ibaret olan bir din olarak algılanmış
ve öyle tanınmış olduğu görülmektedir. Bu konuyu ele alışımızın
sebebi işte bu yanlış algılamayı düzeltmek ve İslâm'ı aslında
olduğu gibi tanıtmaktır.
İnsanlığın
Efendisi, kurtuluşun müjdeleyicisi, sevgi, müjde, rahmet,
hidâyet ve güzelliklerin öncüsü, âhir zaman peygamberi,
bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.)'i tanımak,
İslâm'ın yaşanacak din olduğunu anlamak için şarttır. İslâm'ın
hayat ilkeleri onun hayatında saklıdır.
Yüce
Peygamberimizin doğumu insanlık için bir kurtuluş habercisi
idi. O bize rahmet olarak gönderilmiştir. “Biz seni sadece
âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (1) âyeti bize bunu ifade
etmektedir. Aslında şiddet, hiddet, zulüm, taassup, hoşgörüsüzlük,
karanlık ve her türlü haksızlık, O'nun getirdiği müjde ve
rahmet dininin çerçevesi dışında kalan anlayışlara mahsustur.
Bugün dünyada herkesin gözleri önünde akıp giden üzücü olaylar
bunu gösteriyor. İslâm'dan başka dinler insanlığın hastalıklarına
şifa sunamıyor, sıkıntılarına çare bulamıyor. O halde kurtuluşu
Hz. Peygamberin getirdiği ilkelere sarılmakta, onun yolundan
gitmekte aramak gerekir.
İslâm
hayat ile içiçedir. Hayatı İslâm'dan, İslâm'ı hayattan soyutlamak
mümkün değildir. Bu ikisi birbirinden ayrılmaz temel iki
unsurdur. İslâm'ı hayattan, hayatı İslâm'dan ayıranlar,
ilâhî dinin gerçeğini tanımayan zavallılardır. Onları, İslâm'ı
ana kaynaklarından dikkatle öğrenmeye çağırıyoruz. Kur’an’ı
baştan sona dikkatle okuyup anlayanlar, bu gerçeği teslim
edeceklerdir.
Gerçek
anlamda iman, huzur veren ibadetler, ahlâkî ilkeler, hak,
hukuk, sosyal adalet, düşünce, anlayış, insanlık, özgürlük,
hoşgörü sadece İslâm'da vardır. İslâm'ı anlayıp yeterince
algılayanlar gerçekten hayat bulur, huzur bulur, mutlu olurlar.
İnsanlık için aslında İslâm’dan başka mutluluğa götürecek
bir yol yoktur. Bu vesile ile Bosna'da, Azerbaycan'da, Karabağ'da,
Filistin'de, Kosova'da, Çeçenistan'da İslâm uğruna, vatanlarına
ve istiklâllerine sahip olma uğruna şehid olan kardeşlerimizi
rahmet, minnet ve şükran duyguları ile anıyor, hayatta kalan
gazi ve mücahitleri kutluyor, kendilerine Allah'tan uzun
ömür diliyor, zalim yöneticileri, onların zulmüne ses çıkarmayan
sözde insan hakları savunucusu iki yüzlü Batılıları uyarıyor,
bütün Müslümanları bu kutsal dava etrafında toplanmaya çağırarak
sabırlar tavsiye ediyorum. Yüce Allah Kur'an'da bize şu
tavsiyede bulunuyor:
1-
''Hiç şüphe yok ki zalimler iflah olmaz.”(2)
2-
“Sabret, zafer Allah'a yakın olanlarındır.”(3)
Eğer
İslâm’ı birer cümle ile özetlemek gerekirse şöyle ifade
edebiliriz: “Allah'a yaklaş, günahlardan uzaklaş.” “İslâm
iman ve yararlı işler yapmaktan ibarettir.”
İslâm
insanlara, nasıl inanacaklarını, kulluk görevlerini nasıl
yerine getireceklerini gösterdiği gibi, dünya işlerinde
başarılı olmanın ilkelerini de göstermiştir. İslâm, inanç
ve ibadetlere aklı sokmamış. Rahatlıkla diyebiliriz ki;
hayatın temeli imandır. İnsanın kalbinde saklı olan en kıymetli
cevher imandır. İmansız ne bilim, ne siyaset, ne de ekonomik
ve sosyal hayat olur, ne huzur ve sükûn olur, ne de devlet
ayakta durur. Toplumumuzda akıp giden olaylar bu düşüncemizin
kuvvetli birer delilidir. Dünya hayâtının temeli dindir.
Dinsiz hiçbir millet, sürekli, dengede bir hayat yaşayamaz.
Dinsiz hiç bir millet varlığını sürdüremez.
Târih
boyunca bütün milletler, bir dine inanarak ve onun ilkelerine
dayanarak yaşamışlardır. En son makul, çağdaş, mükemmel
ve gelişmeye elverişli, hayat ile uyumlu din İslâm dinidir.
İslâm dini, gelmiş geçmiş bütün semâvî dinlerin ilkelerini
kapsadığı gibi, çağlar boyunca insanların hayâtına ışık
tutacak, değişmez ilkeler getirerek büyük bir devrim gerçekleşmiştir.
İslâm dini, akla, bilime, özgürlüğe, insanlığa ve top yekün
dünya hayâtına değer veren, Hak dinin adıdır. İslâm, dünya
hayâtında her insanı kelimenin tam anlamıyla mutlu kılacak
güçtedir. Müslümanların ve tüm insanların gerçek anlamda
mutluluğu, İslâm’ı aslında olduğu gibi tanıyıp, yaşamaktan
geçer. İslâm sadece ibâdetler açısından değil, dünya hayâtı
açısından da yaşanmalıdır. Çünkü İslâm dini, hem ruhsal
hem de bedensel yapıyı dikkate alan ve bu iki varlığı ayakta
tutan dengeyi sağlamıştır. Sadece dünyaya yönelerek hayatı
sürdürmek İslâm’a uygun olmadığı gibi, sadece âhirete yönelerek
yaşamak da İslâm'a uygun değildir. İki yapı arasında dengeyi
kurmaktır İslâm. Bu sebeple İslâm, Hıristiyanlıkla Yahudiliğin
aslını da bünyesinde birleştiren son hak dindir.
İslâm,
Müslümanları, sonsuza dek mükemmel bir mutluluğa eriştirecek
güce sahiptir. Çağımızda Müslümanların en önemli meselesi,
İslâm'ı gerçekte olduğu gibi anlamak ve yaşamaktır. Yaşama
biçimine dönüşmeyen bir inancın, insanları mutluluğa ulaştırması
mümkün değildir. İman ile mutlu olmanın yolu, onu yaşamaktan
geçer. İslâm’ı yaşamanın yolu, hurâfelerden ve tüm saçmalıklardan
arınmış olarak onu tanımaktan geçer. İslâm'ı tanımak, ancak
ana kitap Kur'ân'ı ve onun açıklayıcısı olan sahih sünneti
anlamak, tanıyıp araştırmakla mümkündür. Bunun için, özellikle
çağdaş ilimlerin de yardımı ile Kur'ân'a yaklaşmak, onu
kendi aklımızla anlamak ve hayat dolu evrensel ilkelerini
çağımız insanına sunmak bir vecibedir.
Rüşvet,
iltimas, anarşi, haksızlıklar, çirkin işler, haksız kazançlar,
düşmanlık, kin ve nefret, taassup, cehalet, ayrılık ve gayrılıklar,
ancak İslâm'ı yaşamakla önlenebilir.
Bugün
medenî olarak nitelendirilen Batının sergilediği vahşilik
ve çirkinlikler, hepimizin ve tüm dünyanın gözleri önünde
cereyân etmektedir. Bu gerçeği artık herkesin anlaması ve
tam anlamı ile İslâm'a teslim olması gerekir. Bosna Hersek
Cumhurbaşkanı sayın Ali İzzet Begoviç ne güzel söylüyor:
''Ey teslimiyet! Senin adın İslâm’dır''. Teslim olalım,
kurtulalım. İslâm'ı genel çizgileri ile şöyle tanıtabiliriz:
İslâm; kuvvetli bir iman, sevgi, hoşgörü, azim, sebât, sabır,
tevekkül, din ve vicdân özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, siyâset
ilkeleri, çalışmak, başarmak, dünya hayatında kuvvetli olmak,
üstünlük elde etmek, dünya hayatına hâkim olmak, rahmet,
müjde, kolaylık, iyilik ve güzellikler, hayır ve hasenât,
hayra ve iyiliğe çağırmak, kötülüklerden sakındırmak, sözünde
durmak, herkese insanca yaklaşmak, zararlı olan her türlü
kötü söz ve davranışlardan uzak durmak, dünyaya binmek,
dünyayı yüklenmemek suretiyle bütün dünya sıkıntılarından
ve zahmetlerinden kurtulmak; sonuç olarak mükemmel bir insan
olmaktır.
İslâm
şunlar değildir: Nefsine, şehvetine, heveslerine, malına,
çoluk çocuğuna esir olmak; tembellik, dilencilik, kadercilik,
boş tevekkül, korku, dehşet, şiddet, baskı, yasaklar dizisi,
hayâtı insanlara zindan eden taassubî anlayış, haramların
sınırlarını genişleten sistem, dünyayı terk etmek, dünya
nimet ve zinetlerinden yararlanmamak, siyâsetten ve dünya
işlerinden anlamamak, sakat iş yapmak, zayıf olmak, yoksul
olmak. İslâm kabuk değil, özdür. İslâm şekilcilik değil,
gerçekçiliktir.
Toplumumuzda
ve İslâm dünyasındaki bedensel ihtilâfları çözüme kavuşturarak
tek bir vücut gibi olmanın yolu Kur'ân'ı tanımaktan, Kur'ân
kültüründe birleşmekten geçer. Müslümanlar arasında kültür
birliğini, meşrep birliğini sağlayacak olan tek kaynak Kur'ân-ı
Kerim'dir. Kur'ân'ın tam olarak anlaşılması ve ondan her
çağda gereği gibi yararlanılması için, onun çağlara göre
meâl ve tefsirlerinin yapılması gerekir. Kur'ân üzerinde
bilimsel araştırmalar yapmak, özellikle ilim adamları ile
iş adamlarını ilgilendirir. Bilim adamları işin bilimsel
yönünü, iş adamları da ekonomik yönünü üstlenirlerse, ülkemizde
başarılamayacak hiç bir hizmetin bulunmadığına inanıyoruz.
Bu sebeple, kardeşlerime şöyle seslenmek istiyorum: Bugün
varlık sâhibisin, yarın ne olacağın belli değil; bugün yaşıyorsun,
sağlıklısın, yarın hasta olup olmayacağın, yaşayıp yaşamayacağın
belli değil; bugün güçlüsün, yarın zayıf olup olmayacağın
belli değil; bugün mutlusun, yarın mutlu mu, mutsuz mu olacağın
belli değil. O halde fırsat bu fırsattır diyerek, gücünü
bugün değerlendir, fırsatı kaçırma. Maddî-manevî gücünü
toplumunun hizmetinde kullan, kalıcı bir hizmet yap, bu
dünyaya imzânı at. Böyle yaparsan ebedî olarak yaşarsın.
Yoksa mal-mülk, mevki, makâm, rütbe, zevk-u safâ ve sâdece
yaşamak için yaşamaya değmez bu dünya...
İnsan
öldükten sonra da yaşamalı. Öldükten sonraki hayat, dünyada
kalış süresinden çok daha uzundur. Öldükten sonra insan
iki türlü yaşar. Ya bizzat Allah'ın yüce sıfatlarından biri
olan kutsal ilme ve düşünceye imza atarak, ya da bilimsel
ve düşünsel hareketlere destek vererek. Yoksa rütbe fâni,
mevki fâni, ömür fâni, mal-mülk fâni, sağlık fâni, her şey
fânidir. Kalıcı olan tek şey vardır; o da topluma yapılan
hizmetlerdir. Bu hizmetlerin en büyüğü Kur'ân’a ve onun
açıklaması olan sahih sünnete yapılandır. Çünkü Kur'an kitapların
en büyüğüdür. Düşüncelerin, mutlulukların en üstünü Kur'ân'da
ve Hz. Peygamber'in gerçek hayâtında saklıdır. Bu iki kaynağa
hizmet eden kendini ebedîleştirmiş, öldükten sonra da yaşamış
olur. Bu şekilde hizmet edince, dünya hayâtı ancak o zaman
yaşanmaya değer. O halde, Kur’ân’a hizmet edelim, ebediyyen
yaşayalım.
1-
Enbiya, 107.
2-
Enam, 21.
2-
Hud, 49.
|