|
Toplumun
Manevî
Savunma
Sistemi
Hayâ Duygusu
Geniş
bir yaklaşımla, Kur’an’ın temel amacını, "insanın insanca
yaşamasını sağlamak" diye çerçeveleyebiliriz. Zira
insan çok değerli ve şerefli bir varlık olarak yaratılmıştır.(1)
Yaratılıştan getirdiği bir takım ön niteliklere sahiptir
(fıtratullah).(2) Bu nitelikler onun ruhî ve sosyal davranışlarını
biçimlendirir (sıbğatullah)(3) ve kişiliğin temelini oluşturur.
Ne var ki insan bu temel niteliği ile baş başa bırakılmış
değildir. Yaratıcı kudret hikmeti gereği, bu temel yapıya
bir de karşı duruş mekanizması (nefs-i emmâre)(4) yerleştirmiş,
ayrıca insanı, onun açıkça hasmı olan şeytanla(5) karşı
karşıya bırakmıştır. Bu duruma, içinde yaşanan ortamın olumsuz
etkileri de eklenince, insanın öz benliğinden yani başta
Allah’ın varlığına ve birliğine iman gibi yaratılıştan getirdiği
temel insanî niteliklerinden uzaklaşması gibi bir sonucu
ortaya çıkabilmektedir. İşte vahyin insan plânında son
gerçekleşmesi olan Kur’an, fıtratta meydana gelebilecek
bu tür bozulmaları ortadan kaldırmak, insana bir dizi savunma
mekanizmaları sunmayı amaçlamaktadır. Din (İslâm) inanç,
ibadet, muamelat ve ahlaktan oluşan yapısı ile bu savunma
mekanizmaları sistemini temsil eder. Bu sistem, insanın
yaratılıştan getirdiği tüm insanî değerlerin ön plâna çıkarılmasını
hedefler. Bu değerlerin ön plâna çıkması ise, yaratıcıya
kulluk şuuruna ermesi ve bu şuuru sürdürmesi konusunda insanın
yolunu açar. Bu yazımızda söz konusu sistemin temel dinamiklerinden
biri olan ahlâk dokusunun önemli bir boyutunu, hayâ duygusunu
ele alacağız.
Arapça
kökenli bir kelime olan hayâ, utanma duygusu demektir. Bir
ahlâk terimi olarak ise, “insanın, çirkin sözlerden uzak
durması, kendini aşağılık eylemlerden alıkoyması ve gözü
bakılması haram olan şeylerden koruması demektir.”(6) Hayâ
“Akla ve dine, kavanin-i medeniyye ve insaniyyeye aykırı
her türlü çirkin şeyden kişinin utanıp çekinmesi”(7) şeklinde
de tanımlanmıştır. Türkçe’mizde ise hayâ daha çok, insanı
her türlü çirkinlikten uzak durmaya yönelten duygu ve bunu
yansıtan tutumu ifade eder. Arapça’da, “yerme”, “kınama”
ve “onur kırıcı tutum ve davranış” anlamlarına gelen “âr”
kelimesi de Türkçemizde ağırlıklı olarak “hayâ” ile eş anlamlı
olarak kullanılır.(8)
Kınalızâde
Ali Efendi, iffet duygusunu oluşturan on iki unsurun başında
hayâ duygusunu zikrettikten sonra şöyle devam eder:
“Hayâ;
utanma, hicap, ar anlamlarına gelir. Edebe aykırı olan olaylar
meydana gelince kalbin duyarlılık kazanması ve ızdırap duymasıdır.
Bu halin belirtisi derhal hayâ sahibi kişinin üzerinde görülür.
Çünkü, bu çirkin olaydan dolayı, hayâ faziletine bürünmüş
kişinin benliği bundan etkilenir. Hayâ, kişiye fazilet yollarını,
maddeten ve mânen ilerleme yollarını gösterir. Edep ve hayâdan
mahrum olan insan her türlü iğrenç işe girişir. Yaptığı
çirkin işlerden üzüntü duymayan insanı, ahlâk ve fazilet
yollarına sevk etmek zordur. Toplumun gelişmesi, utanma
duygusunun canlı bir şekilde aralarında yaygınlaşmasıyla
yakından ilgilidir.”(9)
İslâm
ahlâk bilginleri, hayâ kelimesinin Kur’an ve Sünnetteki
çeşitli kullanımlarından hareketle hayâyı çeşitli kategorilere
ayıra gelmişlerdir. Mesela, Mâverdi, hayâyı, Allah’a karşı
hayâ, insanlara karşı hayâ ve kişinin kendine karşı hayâsı
şeklinde üç kısma ayırmakta ve şu açıklamayı getirmektedir:
Allah’a karşı hayâ, O’nun emir ve yasaklarına uymakla olur.
İnsanlara karşı hayâ, onlara eziyet etmemek ve yanlarında
çirkin işler yapmaktan ve çirkin sözler söylemekten kaçınmakla
gerçekleşir. Kişinin kendine karşı hayâsı ise, edep sahibi
olması demektir.(10) Ahmet Rifat ise Tasvir-i Ahlâk adlı
eserinde hayâyı, fıtrî hayâ ve dinî hayâ olmak üzere iki
kısma ayırır. İnsanın, vücudunun mahrem yerlerini insanların
önünde açmaktan kaçınması, fıtrî hayânın bir yansımasıdır.
Dini hayâ da, halkın ve Hakk’ın huzurunda edepli davranmaktır.(11)
Diğerlerini de içine alması bakımından bizce bu son ayırım
daha isabetli görünmektedir.
Gerek
Kur’an’da, gerek Hz. Peygamber’in sünnetinde utanma duygusuna
göndermelerde bulunulmuş, bu duygunun insan hayatında üstlendiği
yapıcı etki önemle vurgulanmıştır.
Hayâ
kelimesinin türevleri “utanma duygusu” ve “çekinme” anlamında
Kur’an’da iki yerde kullanılmıştır. Bunlardan ilki, Kasas
Sûresi’nin Hz. Şuayb’ın kızlarına gönderme yapan 25. ayetinde,
diğeri de Hz. Peygamber ile ilgili olarak Ahzab Sûresi’nin
53. ayetinde yer almaktadır. Hz. Peygamber ile ilgili olanı
daha sonraya bırakarak burada Şuayb (a.s.)’ın kızları ile
ilgili olandan kısaca söz edeceğiz.
Hz.
Musa, Medyen yolculuğu sırasında Medyen suyuna varınca suyun
başında hayvanlarını sulamakta olan bazı insanlar gördü.
Bunların yanında da koyunlarını suya salmamak için uğraşan
iki kız vardı. Bunlar Hz. Şuayb’ın kızları idi. Musa, onlara,
‘(koyunlarınızı burada tutmaktaki) maksadınız ne?’ dedi.
Onlara, ‘çobanlar sulayıp çekilinceye kadar biz koyunlarımızı
sulamayız. Babamız ise çok yaşlı bir adamdır’ dediler. Bunun
üzerine Hz. Musa onların hayvanlarını suladı.(12) Anlaşıldığına
göre bu kızlar, bedevice bir hayat yaşamalarına rağmen üstün
niteliklere sahip bulunuyorlardı. Yabancılarla gereksiz
yere yüz göz olmuyorlar, hayâ duyguları onları bulundukları
şartlar içinde ölçülü davranmaya yöneltiyordu. Nitekim bunlardan
biri, koyunlarını sulamalarına yardım eden Hz.Musa’yı babalarının
ücret vermek üzere çağırdığını haber vermek üzere geldiğinde
de hayâ duygusu içinde idi. Kur’an bu sahneyi şöyle dile
getiriyor: “Nihayet kızlardan biri utana utana yürüyerek
ona (Musa’ya) gelip, ‘Bizim için koyunlarımızı sulamanın
karşılığını vermek üzere babam seni çağırıyor’ dedi.”(13)
Kur’an’da anlatılan tarihî olaylar, ibret alınması ve onlardan
yararlı sonuçlar çıkarılması amacına yöneliktirler. Kıssaların
hem bütününde, hem de onların detaylarında pek çok bilgi,
talimat, işaret ve irşat cihetleri bulunmaktadır. Burada
sözünü ettiğimiz kıssanın detayında, tarihte yaşamış iki
şahsın taşıdıkları hayâ duygusu, uygulanması gereken bir
örnek olarak bize sunulmuş bulunmaktadır.
Hayâ
- İman İlişkisi
Hz.
Peygamber (s.a.s.), “Her dinin bir ahlâkı vardır. İslâm’ın
ahlâkı da hayâdır”(14) buyurarak, bu duygunun müslümanın
hayatında tuttuğu yerin önemini vurgulamıştır. Aşağıda aktaracağımız
hadis bu önemi daha da belirleyici niteliktedir. Abdullah
İbni Ömer’in (r.a.) ifade ettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s.)
fazla hayalı davranmaması konusunda kardeşine öğüt veren
bir adama rastlamış ve ona şöyle demiştir: “Bırak onu. Çünkü
haya imandandır.”(15) Aynı vurguyu yapan bir başka hadis
de şöyledir: “İman yetmiş küsür şubedir. En üst derecesi
"lâilâhe illallah" demek, en alt derecesi de geçenlere
zarar verecek şeyleri yoldan gidermektir. Hayâ da imandan
bir şubedir.”(16) Önce belirtmek gerekir ki, iman kalpte
gerçekleşen bir durumdur ve kelime-i tevhit ile yani “lâilâhe
illallah” diyerek dışa yansıtılmış olur. Ehli sünnet inancına
göre amel, yani dinin emir ve yasaklarına göre davranmak,
imanın bir parçası değildir. Şu halde Hz. Peygamber’in,
insanlara zarar verecek şeyleri yoldan kaldırmayı yani bir
bedensel eylemi, bir psikolojik durum olan utanma duygusunu
imandan saymış olmasını nasıl açıklayabiliriz? İbnü’l-Esîr
bu konuda şöyle diyor: “Yaratılıştan gelen bir duygu olmasına
rağmen hayâ bu hadiste, sonradan kazanılan imandan bir
kısım olarak sunulmuştur. Çünkü hayâ eden kimse, bu sayede
günahlardan uzaklaşır. İşte bu noktada hayâ, kişi ile günahların
arasına giren (onu günah işlemekten alıkoyan) imanın fonksiyonunu
yerine getirmiş olmaktadır. Hadiste hayânın imandan bir
cüz olduğu ifade edilmiştir. Çünkü iman, sonuçta Allah’ın
emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak şeklinde dışa
yansır. İşte, günahlardan kaçınmak işi haya sebebiyle gerçekleşince,
hayâ imanın bir cüzü gibi olmuş olur.”(17)
Hayâ
- Eylem İlişkisi
Yukarıdaki
örnekte de görüldüğü üzere, hayâ duygusu, insanın eylemleri
üzerinde düzenleyici bir role sahip bulunmaktadır. Günlük
hayatta sergilenecek davranışların bir tür süzgeçten geçirilmesini,
çirkin ve kötü işlerden uzak durulmasını sağlamaktadır.
İşte hayâ duygusunun bu özelliğini vurgulamak üzere sevgili
Peygamberimiz,“Utanmadıktan sonra dilediğini yap” buyurmuştur.
Yani, ayıp bir iş yapmaktan çekinmedikten ve yaptığın işin
çirkinliğinden korkmadıktan sonra iyi olsun, kötü olsun
canının her istediğin yapabilirsin. Resûlullah Efendimiz,
hayâ duygusunun arka plâna atılmasının getireceği tehlikeyi,
bir tehdit üslûbu içinde haber vermektedir.
Hadisi,
"Yapmak istediğin bir iş sonunda utanmayacağından emin
olursan, dilediğini yap" şeklinde de anlamak mümkündür.
Buna göre yapılacak işin utanılmayacak bir iş olması, onun
kötü bir iş olmadığı konusunda bir kriter olmaktadır. Ancak
ilk yorum daha anlamlı ve etkili görünmektedir. Hadisi,
utanmayan bir kimsenin dilediğini yapabileceği şeklinde
anlamak mümkün değildir. Çünkü böyle bir yaklaşım Kur’an’ın
ilkelerine aykırıdır.
Hayâ
duygusunun yönlendirmesi yoluyla insanın yapacağı işleri
bir elemeye tabi tutması, onun iyi sonuçlara ulaşmasında
etkili olacaktır. Bu, kötü işlerden kaçınarak kötü sonuçlardan
da korunmak şeklinde pasif bir yolla olabileceği gibi, güzel
sonuçlara ulaşmak şeklinde aktif yolla da olabilir. Hz.
Peygamber bu gerçeği “Hayâ, hayırdan başka bir şey getirmez”(18)
hadisi ile ifade etmiştir.
Allah’tan
Hayâ Etmek
Haya
ile iman, haya ile eylem arasında var olan ilişkiler, temelde
insanın Allah’tan hayâ etmesi gerektiği noktasında birleşmektedir.
Kısaca, hayâ duygusunun esası, Allah’tan hayâ etmektir denebilir.
Yukarıda da değinildiği gibi, Allah’tan hayâ etmek, O’nun
emirlerine karşı gelmekten, yasaklarına uymamaktan kaçınmak
şeklinde dışa yansır. Bu yansımanın temelinde, kulun; Allah’ın,
istemediği bir iş ve hal üzere bulunmaktan uzak durma yönelişi
yer alır. Bu da bilinç ve kişinin kendini kontrol etmesi,
davranışlarını ayıklamaya tabi tutması, Allah’ın her an
kendisini görüp gözetmekte olduğunu unutmaması ile gerçekleşir.
Erişilen bu şuur ve bilinç halini Hz. Peygamber (s.a.s.)
“ihsan” diye nitelemektedir.(19) Aşağıda aktaracağımız hadis
bu konuyu daha net bir hale getirmektedir. İbni Mesud’un
rivayetine göre, Hz. Peygamber, “Allah Teâla’dan gerektiği
gibi hayâ ediniz” buyurmuş ve kendisine, “Ya Rasûlellah!
Allah’tan gereği gibi ne şekilde hayâ edebiliriz?” sorusu
yöneltilmişti. Bunun üzerine Allah’ın Resûlü şöyle buyurdu:
“Kim başını ve başında yer alan organları, karnını ve karna
bağlı organı korur, dünya hayatının süsüne kendini kaptırmaz,
ölümü ve çürüyüp yok olmayı unutmazsa o kimse, Allah Teâla’dan
gereği gibi haya etmiş olur.”(20) Başın korunmasından maksat,
kafanın içindeki beynin ürünü olan düşünce gücünün iyiye
kullanılmasıdır. Baştaki organların korunması ise, harama
bakmamak, kötü sözlere kulak vermemek, haram yememek, yalan
söylememekle gerçekleşir. Karnın korunması, haramla beslenmekten
sakınmakla olur. “Karına bağlı organ”dan maksat ise cinsel
organdır. Cinsel organın korunması ise zina etmekten kaçınmakla
olur. Biraz daha geniş düşünülecek olursa, el ve ayakları
da “karna bağlı organlar” arasında saymak mümkün olur. Bu
takdirde hadiste, el, kol ve ayaklarla işlenecek günahlardan
sakınmanın da Allah’tan hayâ etmek kapsamında dile getirilmiş
olduğunu söyleyebiliriz.
Hayâ
duygusunun esasını oluşturması sebebi ile Allah’tan hayâ
etmek konusu İslâm ahlâkı kitaplarında, didaktik nitelikteki
klâsik İslâm kaynaklarında işlenmiştir. Bir örnek olmak
üzere Şeyh Sâdî’nin Bostan adlı eserinde yer verdiği konu
ile ilgili bir “hikaye"yi aktarmak istiyoruz:
“Delikanlının
biri fena bir iş yapmıştı. Bir gün iyi huylu bir adam onun
yanından geçti. Delikanlı: ‘Eyvah! Mahallenin şeyhinden
pek utandım’ diyerek kan ter içinde dona kaldı. Aydın ruhlu
şeyh bu sözü işitmişti. Fena halde kızdı: ‘Hey delikanlı,
sen kendinden utanmıyorsun da, Allah her yerde hazır ve
nazır iken benden mi çekiniyorsun? Yabancılardan ve akrabandan
nasıl utanıyorsan, Allah’dan da öyle utan. Sana dünyada
hiç kimse rahat vermez. Şu halde yalnız Allah’ın rızasını
kollamalısın.”(21) Yine Şeyh Sâdî’nin “Yusuf ile Zeliha”
adlı hikayesinde; Yusuf’u kandırmak için ona dil döken,
bu arada, tapındığı put, niyetlendiği çirkin işi görmesin
diye onun üzerini örten Zeliha’ya ,Yusuf şöyle sesleniyordu:
“Vazgeç, benden kötülük bekleme. Sen bir taştan bile utanırken,
ben nasıl olur da Allah’dan utanmam?”(22)
Hz.
Peygamber’in Hayâsı
Kur’an
bütün peygamberleri ve özellikle Hz. Peygamber’i inanan
insanlar için örnek alınması gereken bir model olarak sunmaktadır.(23)
Zira ilâhî mesajı sunan bu seçkin insanların, sundukları
mesajın canlı birer modeli olmaları hem tabii, hem de gereklidir.
Hz. Aişe’nin, Resûlüllah’ı kast ederek, “Onun ahlâkı Kur’an’dan
ibaretti.” şeklindeki açıklaması da bu gerçeğin bir ifadesi
olmaktadır. Buna bağlı olarak Hz. Peygamber’in, ahlâkın
bir yansıması olan hayâ duygusu konusunda da örnek olması
kaçınılmaz olmaktadır. Gerçekten, Hz. Resûlullah’ın daha
çocukluğundan itibaren yüksek bir hayâ sahibi olduğu bilinmektedir.
Sahabi
Cabir b. Abdillah’ın anlattığına göre, Resûlullah çocukluğu
sırasında Kâ’be tamir edilirken, amcası Abbas ile birlikte
Kâ’be’ye taş taşımaya gittiler. Çalışırlarken Abbas’ın kendisine
rahat çalışabilmesi için peştemalını boynuna alması teklifi
karşısında son derece utanmış, etrafına bakamaz olmuştur.(24)
O, çocukluğunda olduğu gibi yetişkinliğinde ve peygamberlik
hayatı boyunca da hayâdan asla uzak kalmamıştır.. Hz. Zeyneb’in
düğünü için ziyafet verildiği sırada, bazı sahabiler yemekten
sonra uzun uzun oturup konuşuyorlardı. Onların bu davranışı
Peygamber’e sıkıntı veriyordu. Fakat hayâsından dolayı misafirlerin
yüzüne karşı da bir şey söyleyemiyordu. Bunun üzerine şu
âyet indi: “Ey iman edenler! Yemek için çağırılmaksızın
ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli-vakitsiz) Peygamber’in
evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince
de hemen dağılın. Çünkü bu davranışınız Peygamber’i rahatsız
etmekte, fakat o sizden de çekinmektedir. Allah ise gerçeği
söylemekten çekinmez...”(25) Bu âyet-i kerime ile, sahabilerinin
bu davranışlarının âdâba aykırı olduğu kendilerine hatırlatılmış,
Hz. Peygamber’e de, âdâb ve ahlâk öğretilmesi gereken durumlarda
hayâ ederek susmanın doğru olmadığı uyarısında bulunulmuş
olmaktadır.
Hayâyı
Yanlış
Yorumlamak
Yukarıda
aktardığımız hadisin, "Hayânın her türlüsü hayırdır."(26)
şeklinde bir rivayeti de vardır. Bu hadis bazı kimseler
tarafından kapalı ve anlaşılması zor bir hadis olarak algılanmıştır.
Zira insan, hayâsı sebebi ile, saygı duyduğu bir kimseye
karşı hakkı söylemekten çekinebilir. Bu da, dinin, çok önem
verdiği "iyiliği teşvik, kötülükten alıkoyma"
(emri bi’lma’ruf nehyi anilmünker) görevinin ihmali demektir.
Yine bazı kimseler meşrû olmakla birlikte, belli işlerde
çalışmaktan utandıklarını söyleyerek ailelerinin geçimini
sağlamak konusunda pasif kalmaktadırlar. Bu durumda hayânın
hayır getirdiğini söylemek mümkün değildir. İbnü’s-Salâh’ın
da aralarında bulunduğu bilginler konuya şöyle açıklık getirmişlerdir:
“Bu örnek olayda kişiyi görevini yapmaktan alıkoyan şey
gerçekte hayâ duygusu değil, acizlik ve çaresizliktir. Bu
tutum, dış görünüşü itibarı ile hayâya benzediği için mecaz
yoluyla “hayâ” diye adlandırılmıştır.”(27)
Kısaca,
dinin teşvik ettiği utanmak duygusu ile, çekingenliği, pısırıklığı,
pasif kalmayı ve görev ihmaline götüren benzeri diğer ruh
hallerini bir birinden ayırmak gerekir. Mesela, kadınların
kendilerine has dinî bilgileri öğrenme konusunda utangaçlık
göstermeleri doğru değildir. İstedikleri bilgileri hemcinslerinden
öğrenme imkânına sahip değillerse konuyu, usulünce erkeklere
sorup öğrenmekten çekinmemelidirler. Zira çekinme sebebiyle
bu bilgilerin öğrenilememesi, bir takım dinî görevlerin
yerine getirilememesine, ya da yanlış uygulamalara sebep
olacaktır.
Hz.
Peygamber, müslüman hanımların sorduğu özel sorulara usulünce
cevap verir,(28) çok kere de bu bilgileri Hz. Aişe aracılığı
ile aktarmış olurdu. Dinî bilgileri öğrenme konusunda utangaçlık
göstermeyen hanımlar hakkında, Hz. Aişe’nin söylediği şu
sözler dikkat çekicidir: "Ensar kadınları ne iyi kadınlardır.
Utanma duyguları onları dinlerini iyice öğrenmekten alıkoymuyordu."(29)
Sonuç
olarak; hayâ duygusu insanda yaratılıştan var olan bir duygudur.
Bu duygu insanı çirkin iş, düşünce ve davranışlardan uzak
tutar. İslâm bilginleri bu yönü ile hayâyı fıtrî hayâ diye
nitelemişlerdir. İslâmî anlayışta alanı daha da genişletilerek
hayâ, "Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten
sakınmak" şeklinde algılanmıştır. Allah’tan hayâ etmek
denince de bu anlam kastedilmiştir. Hayâ bütün peygamberlerin
temel ortak niteliklerinden biridir. Hz. Peygamber hayâ
ile iman ve eylem (amel) arasında organik bir bağ kurmuş,
hayânın eksikliğinin bu iki alana zarar vereceğini vurgulamıştır.
İnsanlık var olduğu sürece, hayâ duygusu insan için doğruya
ve güzele yönelme konusunda bir kriter ve itici güç olmaya
devam edecektir.
1-
Nahl, 17 / 70.
2- Rûm, 30 /30.
3- Bakara, 2 / 138.
4- Yusuf, 12 / 53.
5- Fâtır, 35 / 6.
6- Ali Fikri, Tevîmü’l-Ahlâk (el- Cüz’ü’l-Evvel, Birinci
baskı, Matbaatü’s-Saâde, Mısır, 1353 / 1935 ) s.54.
7- A. İrfan, Mufassal Ahlâk-ı Medenî, (Teyakkuz Kitaphanesi,
Artin Asadoryan ve Mahdumları Matb. İst. 1327-1329) 167.s.
8- İbnu Manzûr, Lisânü’l-Arab., "a-y-r" mad.
9- Kınalızâde Ali Efendi, Ahlak / Ahlâk-i Alâî ( Baskıya
hazırlayan, Hüseyin Algül, Tercüman, 1001 Temel Eser, No.
30, Tarihsiz) s.103.
10- Mâverdî, Ebu’l-Hasen ali b. Muhammed b. Habib el-Basri,
Edebü’d-Dünya ve’d-Dîn (İkinci baskı, Daru İbni Kesir, 1415/
1990) s. 392/393.
11- Ahmet Rifat, Tasvir-i Ahlak / Ahlak Sözlüğü (Tercüman,
1001 Temel Eser serisi, No. 62. Baskıya hazırlayan: Hüseyin
Algül, Kervan Kitapçılık, tarihsiz) s.121.
12- Bak. Kasas, 28 / 23, 24.
13- Kasas, 28 / 25.
14- Malik b. Enes, Muvatta’, Hüsnü’l- Huluk, 2, hadis no.
9 (II, 905).
15- Buhari, Sahih (I- VIII, Çağrı Yay. İst. 1981) İman,
16.(I, 11); Müslim, Sahih, İman,12, Hadis no. 59 (I, 63).
16- Müslim, Sahih, (I-III,Çağrı Yay. İst. 2981) İman, Hadis
no. 58 (I, 63).
17- İbnü’l-Esîr, en-Nihaye Fî Ğarîbi’-l Hadîs (I-IV, Dâru’l-Fikr,
Beyrut, Tarihsiz.) I, 470.
18- Müslim, Sahih, İman, 12, hadis no 60 ( I, 64 ).
19- Müslim, Sahih, İman, 1, hadis no 5 ( I, 39).
20- Tirmizi, Sünen (I-V, Çağrı Yay. İst. 1981) Kıyâme, 23,
hadis no. 2457. (IV,637).
21- Sâdî, Bostan, ( Terc. Hikmet İlaydın, Milli Eğitim Basımevi,
İstanbul, 1950 ) s. 318.
22- Sâdî, a.g.e. s. 319.
23- Mümtehine, 60/4, 6; Ahzâb. 33/ 21.
24- Buhârî, Sahih, Hac, 44 (II, 155, 156).
25- Ahzâb, 33 /53.
26- Müslim, Sahih, İman, 12, hadis no.61 (I, 64).
27- Nevevî, Muhyiddin, Şerhu Sahîhi Müslim b. el- Haccâc,
(I-IX+I, Dâru’l-Ma’rife, Beyrut, Tarihsiz) I, 196.
28- Müslim, Sahih, Hayz, 13, hadis no, 60 (I, 260).
29- Müslim, Sahih, Hayz, 13, hadis no, 61 (I, 261).
|