Sevgi
Yağmurları
Ne
zaman semadan yağmur damlalarını, kar tanelerini yere düşerken
görsem o günü, o saati hatırlarım. O mahşeri kalabalık gözümün
önünde canlanır, yapılan konuşma kulaklarımda çınlamaya başlar.
Bir kez daha sevgiyle yağmur arasında çok sıkı bir bağ olduğunu
kendi kendime söyler; “çok şükür yine bulutlar el ele vermişler
birlik olmuşlar sevgi yağmurlarını üzerimize indiriyorlar” derim.
Sevgiyle,
bereketin (yağmur) ne alakası var? demeyin. İsterseniz size de
anlatayım. Bir zamanlar yağmurlar yağmaya, çayır çimen kurumaya
başlamıştı. Hatta kendiliğinden gürül gürül akıp giden çeşmeler
bile damla damla akar olmuştu. Bu duruma çok üzülen kasaba halkı,
kuraklığın bir an önce kalkması için yağmur duasına çıkılmasına
karar vermişti. Üç gün duaya çıkılacak ve son gün dua ile birlikte
yemek yenecekti. Bu karar çevre köy ve kasabalara da ilan edilmişti.
Birinci
ve ikinci gün dedemle birlikte gittim duaya. Üçüncü gün ise çok
büyük bir hareketlilik başlamıştı kasabamızda. Sanki seferberlik
ilanı yapılmışcasına herkes kasabanın kuzeyindeki Çoban Çeşmesine
doğru akın ediyordu. Çevre beldelerden motorlu vasıtayla gelenlerin
yanında atıyla, eşeğiyle gelenler bile olmuştu. Küçücük beldemiz
bir anda kocaman bir şehir olmuştu sanki. O gün biz de ailecek
Çoban Çeşmesinin misafiri olmuştuk. Dedeme: “Nedir dedeciğim bu
kalabalık?” diye sorduğumda; hiç unutamayacağım bir cevap verdi
bana. “Evlat” dedi. “Allah’a şükür biz öyle bir milletiz ki, ne
zaman darda kalsak hemen bir araya geliriz. Daha dün İstiklâl
Harbinde, kadınıyla, erkeğiyle bir araya gelmiş, düşmana gereken
dersi vermiştik. Bugün de beldemizde ve memleketimizde süren kuraklığın
sona ermesi için bir aradayız. Az sonra ellerimizi dilekçe yaparak
Yüce Mevla’ya açacak, hep birlikte ‘amin’ diyeceğiz.”
Dedemle
sohbet ederken bir anda sesler kesildi. İlçe müftümüz gelmişti.
Az sonra Kur’an okunmaya başlandı. Ortalıkta çıt yoktu. Sanki
dağ-taş, kurt-kuş Mevlâ’nın kelâmını saygı ile dinliyordu. Müftü
amca eline mikrofonu alarak on dakikaya yakın bir konuşma yaptı.
O kısacık konuşma kalpleri yumuşatmıştı, kuruyan gözleri yaşartmıştı.
Kalabalığın arasından arada bir “haklısın, çok doğru söylüyorsun”
sesleri geliyor, konuşulanları tasdik ediyorlardı. Sözlerini şu
cümlelerle bitirmişti müftü amca: “Sevgili kardeşlerim, yağmurların
azalmasında bizlerin de büyük payı var. Zira birbirimizi sevmez
olduk. Fakir fukarayı unuttuk. Şimdi hep birlikte günahlarımıza
tevbe edelim. Birbirimize karşı olan kini, öfkeyi silelim. Birbirimizi
öylesine sevelim ki bu sevgimiz; şu parça parça duran bulutları
birleştirsin. İki hidrojen, bir oksijen atomunun oluşmasına vesile
olsun inşaallah.”
Yapılan
konuşmanın ardından, görevli hocaefendiler yağmur duasını ayakta
okudular. Bizler de oturduğumuz yerden “amin” dedik. Tek bir ağızdan
çıkarcasına yükselen sesler, gökyüzünde bulutları birbirine katıyordu
sanki. Yemeklerimizi yedik, Çoban Çeşmesine veda ettik.
İşte
o gün sevgiyle, yağmurlar ve bulutlar arasında çok sıkı bir alaka
olduğunu anladım. Kâinatın mayası rahmetin yağması, herşeyin başı
sevgi dedim.
Şimdi
yerdeki kara, yağan yağmura baktıkça hep sevgi gelir aklıma. Yağmurun
yere düşmesini, iki insanın el sıkışıp birbirlerine sarılmasına
benzetirim. Ne zaman da kavga eden iki insan görsem, ya da soğuktan
yorganını başına çekmiş bir ihtiyara rastlasam, veya açlıktan
çöplükte ekmek arayan bir yoksulla karşılaşsam; “eyvah yine kuraklık
başlayacak, insanlar susuz kalacak, Çoban Çeşmesi akmaz olacak”
diye, tir tir titrerim.