Merhaba Çocuklar

Ayın Şiiri

Sevgili Peygamberimizin Doğumu

Boncuk

Meleklere İman

Hac Hatıraları

Tarihten Sayfalar

Gezelim Görelim

Sevgi Yağmurları

Emelin Üzüntüsü

Sizlerle Başbaşa

Yurttan ve Gurbetten Haberler


Tarihten Sayfalar

Peygamber Efendimiz
Peygamberlerin sonuncusu Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Ondan sonra bir daha peygamber gelmemiş ve gelmeyecektir.

Hz. Muhammed  (s.a.s.) M.S. 571 yılında kâinatın iman beşiği Mekke’de dünyaya gelmiştir. Babasının adı Abdullah, annesinin adı Âmine’dir.

Peygamber Efendimiz yetim olarak dünyaya gelmiştir. Çünkü doğduğu vakit babası vefat etmiş bulunuyordu.

Dedesi Abdulmuttalib O’na “Muhammed” adını verdi. Annesi ise O’na “Ahmed” dedi. Sütannesinin ismi Halime’dir. Peygamber Efendimiz 6 yaşında iken  annesini kaybetti. Kendisini önce dedesi Abdulmuttalip, daha sonra da amcası Ebû Tâlib himaye etti.

Hz. Peygamber (s.a.s.) 25 yaşına gelince, Mekke’nin asil ve zengin hanımlarından Hz. Hatice validemiz ile evlendi. Hz. Hatice’den ikisi erkek, 4’ü kız olmak üzere 6 çocuğu dünyaya geldi. Erkek çocuklarının isimleri; Kasım ve Abdullah’tır. Kız çocuklarınınki ise; Zeynep, Rukiyye, Ümmügülsüm ve Fâtıma’dır.

Hz. Muhammed (s.a.s.)  40 yaşına gelince Allah Teâlâ, O’nu peygamberlikle görevlendirdi. Nübüvvet, yani peygamberlik görevini karşılaştığı çok çetin engel, eziyet ve işkencelere rağmen kesintisiz olarak tam yirmiüç yıl sürdürdü.

Doğruluk ve dürüstlüğü, inanan ve inanmayan herkes tarafından  kabul edilmişti. Bu sebepten O’na; “Doğru” anlamına gelen “El-Emîn” denilmişti. O, Peygamber olmadan önce de doğru, dürüst, çalışkan, herkesin özendiği ve imrendiği bir kişi idi.

 

İlk vahiy yani Peygamberlik mesajı “Oku” emriyle “Hira” dağında gelmiştir. Bunun üzerine O, insanları Hakk’a, doğruya, iyilik ve güzelliğe davet etmiştir. İnsanlara bir tek olan Allah’a inanmalarını, putlara tapmamalarını emretmiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’e ilk inananlar arasında eşi Hz. Hatice, en yakın dostu Hz. Ebû Bekir, Amcası Ebû Tâlib’in oğlu Hz. Ali ve manevî evlâdı Zeyd yer almıştır.

Kaynakların verdiği bilgiye göre, üç yıl içinde Müslümanların sayısı 30’u bulmuştur. Müslümanların sayısı arttıkça inanmayanlar öfkeleniyordu. Gün geldi Peygamber Efendimize ve Müslümanlara karşı eziyet ve işkencelerini artırdılar.  Eziyet ve işkenceler dayanılmaz bir hal alınca da M.S. 622 yılının Nisan ayında Peygamberimiz ve Müslümanlar Mekke’ye göç etmek zorunda kaldılar. Bu göçe İslâm tarihinde “Hicret” adı verilir. Medineli Müslümanlar Mekke’den  gelenlere kucak açtılar. Bağ ve behçelerini bölüştüler. Tarihte eşine rastlanmayan çok güzel bir yardımlaşma ve dayanışma örneği ortaya koydular. Mekke’den Medine’ye göç edenlere “Muhacir”, onlara yardım eden Medineli Müslümanlara da “Ensar” adı verildi.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Medine’de on yıl kadar yaşadı. İslâm’ın Mekke ve tüm Arap yarımadasına yayılmasını sağladı. 632 yılında Allah Teâlâ’nın rahmetine kavuştu.

İnsanlık âlemi medeniyet ve yükselişi Peygamber Efendimize borçludur. Çünkü O, tüm insanî değer ve faziletleri bizzat hayatında yaşayarak insanlara, bilhassa Müslümanlara en güzel örnek ve önder olmuştur.

Ne mutlu Peygamber Efendimize inanan, O’nu seven ve O’nun yolunda olanlara!..

 

Anne Rızası
Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in huzuruna birisi gelerek şöyle dedi:-Yâ Rasûlallah! Ölüm döşeğine yatan bir genç var. Kendisine “Lâ ilâhe illa’llah” de denildiği halde, bir türlü bunu söyleyemiyor.

Rasûl-i Ekrem (s.a.s):

-Namaz kılar mı idi? diye sordu. Adam:

-Evet kılardı, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber Efendimiz, o hasta gencin yanına gitti. O gence:

- “Lâ ilâhe illa’llah” de buyurdu. Genç:

-Bunu söyleyemiyorum, dedi. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s):

-Niçin söyleyemiyorsun? diye sorunca, orada bulunan bir adam:

-Annesine âsi idi, yani itaat etmiyordu, dedi. Rasûl-i Ekrem:

- Annesi sağ mı? diye sordu. Oradakiler:

- Evet, sağdır. dediler. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s):

- Çağırın buraya kadar gelsin, buyurdu.  Onlar da kadını çağırdılar. Kadın geldi. Rasûl-i Ekrem, kadına:

- Bu hasta senin oğlun mudur? diye sordu. Kadın:

- Evet, oğlumdur, dedi. Rasûl-i Ekrem, kadına:

-Bak! Şurada büyük bir ateş hazırlansa ve: “Oğluna şefâat edersen, onu bu ateşte yakmayız. Fakat şefâat etmezsen bu ateşte yakarız, deseler ne yapardın? Şefâat edermiydin? diye sordu. kadın:

- Onun şefâatçisi ben olurdum, dedi. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s):

- O halde sana âsi olan bu oğlunu Cehennem ateşinden kurtarmak için, hakkını ona helâl et. Ondan râzı olduğuna, Allah Teâlâ’yı ve beni şâhid göster, buyurdu.

Kadın:

-Allah’ım! Seni ve Rasûl-i Ekrem’i şahit tutuyorum. Oğlumdan râzı oldum. Hakkımı ona helâl ettim, dedi.  Peygamber Efendimiz, hasta gence:

- “Lâ ilâhe illa’llahu vahdehû lâ şerîke leh ve eşhedü enne Muhammeden Abduhû ve Rasûlüh, de” diye buyurdu. Hasta hemen şehâdet getirdi. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem:

-Allah’a hamd olsun ki, benim vâsıtam ile bu genci Cehennem ateşinden kurtardı, buyurdu.

İşte bu olay, anne rızâsını elde etmenin ne kadar büyük bir önemi olduğunu açıkça göstermektedir.

Ne mutlu anne ve babasını râzı eden ve onların hayır duâlarını alanlara!..

 

Mesuliyet Duygusu
İnsana verilen sorumlulukla ilgili olarak anlatılan, kıssadan hisse veren bu kıssayı ibretle okuyarak ders almaya özen göstermeliyiz. Şunu unutmayalım ki, yaşanmış hadiseler bize en büyük derstir.

Tarihimizi iyi bilmeliyiz ve tarihten ders almalıyız. Size anlatacağımız olayın seyir şekli özetle şöyledir: Yaşlı bir adam, her gün sabah namazında herkesten evvel Ayasofya Camii’ne gelir, gözyaşlarıyla ibadet edermiş. Bunu merak eden cami cemaatinden birisi sebebini sorar. Adam da şunları anlatmış:

-Ben orduda bir birliğin kumandanıydım. Babam vefat etti. Geriye bıraktığı işleri görmek için Abdülhamid Han’a istifa dilekçemi verdim, kabul etmedi. Ben ısrar edince kabul etti. Neden sonra bir rüya gördüm. İslâm Ordusu’nu Rasûlullah (s.a.s.) teftiş ediyordu. Benim birlik başsız ve kumandansızdı. Rasûlullah (s.a.s.): “Abdülhamid! Bu birliğin kumandanı nerede?” diye sordu. O da, istifa ettiğini söyledi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.): “Biz de onu istifa ettirdik” buyurdu.

Ben ağlamayayım da kimler ağlasın?

Evet, İslâm’a hizmet eden bütün ümmet manevî bir ordu. Sıradan bir Müslüman’dan en büyük bir âlime kadar herkesin belirli görevleri ve sorumlulukları vardır.

Eğer biz Rabbimizin bizden istediği hizmetleri veremiyorsak, maddî ve manevî imkânlarımızı en üst seviyede ve en verimli bir şekilde kullanmıyorsak, mahşerdeki hesabımız zor olacak demektir. Bizler de mesuliyetimizi müdrik bir şekilde bize verilen görevleri en iyi şekilde değerlendirelim ki, âkibetimiz inşallah hayır olur. Allah’a emanet olunuz, sevgili kardeşlerim.