Merhaba Çocuklar

Ayın Şiiri

Anne ve Baba Öğüdüne Kulak Verelim

Bunları Öğrenelim

Kültür Hayatımız

Gezelim Görelim

Bir Hikaye ve Masalcık

Savaş Sadece Felaket Getirir

Kış

Sizlerle Başbaşa

Yurttan ve Gurbetten Haberler


Bir Hikaye
ÖĞRETMENİN GÖSTERDİĞİ YOL
Yıllar sonra ilk öğretmenlik yaptığı kasabayı ziyaret ediyordu. Yolun kenarları yeşilin her tonunu taşıyan ve insana huzur veren ağaçlarla kaplıydı. Taksiciye kasabaya yakın bir yerde durmasını söyledi. Yürümek ve eski günlerine tekrar dönmek istiyordu. Attığı her adım ona yeni bir anısını hatırlatıyor, aldığı her soluk içini tarifsiz bir heyecanla dolduruyordu.
Aradan yirmialtı sene geçmiş olmasına rağmen Ahmet öğretmen ilk günkü heyecanını tekrar yaşıyordu. Okula yaklaştıkça bu heyecanı daha da artıyordu. Okulun kapısına geldiğinde gönderde dalgalanan bayrak çarptı gözüne. Rengini şehitlerimizin kanından alan bu al bayrağın altında yüzlerce defa yemin etmişlerdi öğrencileriyle. O bayrak hep dalgalanacaktı orada. Çocuklarına hep bu duyguyu aşılamıştı Ahmet öğretmen. Vatanımız için, o bayrağın orada dalgalanması için gerekirse kanımızı son damlasına kadar akıtmalıyız, demişti. Bu cümleleri söylerken öğrencilerinin gözlerindeki parıltıyı görebiliyordu. Biliyordu hiçbiri onun yüzünü kara çıkarmayacaktı. Hepsi büyüyecek, kalpleri vatan ve millet sevgisi ile dolu, milli ve manevi değerlerine bağlı bireyler haline geleceklerdi. Sonra öğrencileriyle beraber okulun bahçesine dikmiş oldukları  fidanlar çarptı Ahmet öğretmenin gözüne. Ama artık onlar fidan değildi. Kocaman birer ağaç haline gelmişlerdi. Öğrencilerini düşündü. Şimdi kimbilir nasıl olmuşlardı? Onlar da Ahmet öğretmenin diktiği küçük fidanlardı. Bilgisi ve sevgisi ile sulamıştı onları ve şimdi hemen hepsi üniversite okumuş ve topluma faydalı birer fertler haline gelmişlerdi. Onun için en büyük hediye idi fidanlarının olgun hale geldiğini görmek. Öğrencilerinin bazıları bu kutsal mesleği devam ettirerek öğretmen, bazıları doktor, bazıları da avukat... olmuşlardı.
Bir de Ayşe isminde felçli bir öğrencisi vardı Ahmet öğretmenin. Ayakları tutmuyordu. Okula babası tekerlekli sandalyeyle götürüp getiriyordu. İlk zamanlar suratı asık, yaşama küskün bir çocuktu Ayşe. Ahmet öğretmen onunla özel olarak ilgilenmeye ve boynu bükük çiçeğini canlandırmaya karar vermişti. Ayşe okula boşuna gidip geldiğini kendisinin hiç bir işe yaramaz yarım bir insan olduğunu ve hayatta hiçbir zaman başarılı olamayacağını düşünüyordu. Ahmet öğretmen, önce ona azimli olması gerektiğini, hayattaki en büyük başarının başarısız olma korkusunu yenebilmek olduğunu öğretti. Kendisine özel olarak İngilizce dersleri vereceğini söyledi. Artık öğle tatillerini onun için ayırıyordu. Kimi zaman yemek bile yemiyor, Ayşe'nin hayatı bir külfet değil  de nimet olarak görmesini sağlamaya çalışıyordu. O da hayatın bir nimet, bu nimeti değerlendirmenin de velinimet olduğunu söylüyordu. İlk zamanlar derslerine yeterince ilgi göstermiyordu Ayşe. Fakat öğretmeninde o bitmez tükenmez azmi gördükçe, kendisi de dört elle sarılmaya başladı derslerine. Ve akıl almaz ilerleme gösterdi. Öğretmenin kendisine verdiği metinleri çoğu zaman sözlük bile kullanmadan tercüme etmeye başladı. Artık o asık surat gitmiş, yerine hayata ümitle bakan, sevimli bir kız çocuğu gelmişti. Okul bittikten sonra hiç unutmadı öğretmenini... Kendisine gösterilen ilgiye, fedakârlığa vefayla karşılık verdi. Sürekli ziyaret edemese  de mektupla gönlünü alıyordu o büyük insanın. Ahmet öğretmen, Ayşe'nin her mektubunda daha çok mutlu oluyordu. Çünkü Ayşe, Ahmet öğretmenin kendisine gösterdiği yolda ilerlemiş ve başarıdan başarıya ulaşmıştı. Büyük mücadeleler sonucunda yabancı dile dayalı bir üniversite bitirmiş ve artık tercümanlığa başlamıştı. Bir çok kitabı İngilizce'den Türkçe'ye çevirmiş ve adını duyurmayı başarmıştı. Kendi hayatını kendisi kazanıyordu artık. Ailesinin kendisine yaptığı iyilikleri ödeyebilmek için fırsat çıkmıştı önüne; öğretmenin sözünü dinlemiş, hayatını külfet olmaktan kurtarıp nimet haline getirmişti. Öğretmenin gösterdiği yol üzerinden giderek önünde bulunan dağı aşmayı başarmış ve arkasındaki bağa ulaşabilmişti. İşte mutluluk buydu Ahmet öğretmen için. Bunları düşündükçe içi huzurla doluyordu. Birden saatine baktı. Oldukça zaman harcamıştı okulun bahçesinde. Artık ayrılma vakti gelmişti. Ayrılmadan okulun bahçesine diktikleri ağaçlara son kez baktı.

El salladı ve kimse görmeden uzaklaşıp gitti.
Masalcık
Bir varmış bir yokmuş, zamanında bir ülkede Kurbağa Gölü denilen bir göl varmış. Bu göldeki tüm kurbağalar çok mutluymuş. Ama bu gölde bir de kendini beğenmiş bir kurbağa varmış. Bu kurbağa kendini diğer kurbağalardan üstün görür ve böbürlenirmiş. Tüm kurbağalar kendini üstün gören bu kurbağadan bıkmış ve ona bir ders vermek istemişler. Kendi aralarında konuşup bir yarışma düzenlemişler. Yarışma olur da  bizim kendini beğenmiş kurbağa katılmaz mı? Bir gün iki gün derken yarışma günü gelip çatmış. Tüm kurbağalar zıplayarak ve yüzerek marifetlerini göstermişler. Sıra bizim kendini beğenmiş kurbağaya gelmiş. O da diğer kurbağaların yaptığı yaptığı gibi hoplamaya ve yüzmeye başlamış. Ama şişman olduğundan iyi zıplayamıyormuş.
Diğer kurbağalar, bizim kendini beğenmiş kurbağaya gülmüşler. Bu olay bizim kendini beğenmiş kurbağaya bir ders olmuş ve o günden sonra bir daha hiçbir kurbağa ile dalga geçmemiş. Böylece kurbağa gölü tekrar eski neşesine kavuşmuş. Darısı diğer kendini beğenenlerin başına.