Harun ÖZDEMİRCİ
Dini Yayınlar Dairesi Başkanı
17 Ağustos Marmara Bölgesi depreminin acısı küllenmeden ve yaralarını
tam saramadan, 12 Kasım günü saat 18.57'de ülke olarak tekrar sarsıldık.
Bu kez deprem Bolu, Kaynaşlı ve Düzce civarında olmuş ve şiddeti de 7.2
olarak belirlenmişti. Manzara yine aynıydı, yıkılan binalar, enkaz altında
kalan insanlar, feryatlar, feryatlar. Tek tesellimiz, depremin 17 Ağustos'ta
olduğu gibi
geniş bir alanda meydana gelmeyip, lokal bir alanla sınırlı kalmasıydı.
Ve depremden yaklaşık bir iki saat sonra devletimizin bütün kurumlarıyla
o bölgede hazır bulunmasıydı. Evet 17 Ağustos depremi bizlere millet ve
devlet olarak çok şey öğretmiş ve bazı eksiklerimizi görmemizi sağlamıştı.
Bundan dolayı da hemen gerekli önlemler alınmış, resmi kurum ve sivil kuruluşlar
deprem
bölgesine hazırlıklı olarak koşmuşlar, bölge insanı, devleti de tüm
ülke insanını da derhal yanında bulmuştu.
Başkanlığımızda da, depremden sadece birkaç dakika sonra hemen kriz
merkezi toplantı durumuna geçmiş, yapılabilecekler gözden geçirilmiş, vakfımıza
ait beş ambulans ve iki kamyon yardım malzemesi yola derhal çıkarılmış,
civar il ve ilçelere talimat verilerek din görevlilerinin bölgeye intikali
sağlanmıştı. İlk olarak Başkanlığımız depolarında bulunan, çadır, uyku
tulumu, giyecek ve gıda malzemeleri ile sağlık malzemeleri ve yeterli ölçüde
kefen bezi bölgeye sevk edilmişti. Başkanlığımızın deprem bölgesine götürdüğü
hizmet ve yardımlara yazımızın sonunda geniş ölçüde yer vereceğimizden
burada daha fazla söz etmek istemiyorum.
Ancak şunu belirtmeliyim ki, Başkanlığımız depremden bir buçuk-iki
saat sonra Bolu, Kaynaşlı ve Düzce'ye ulaşmıştı.
Bölgede Gördüklerimiz...
13 Kasım yani depremin olduğu akşamın sabahı saat 09.00'da Başkan Yardımcımız
Sayın Sami USLU'nun başkanlığında Din İşleri Yüksek Kurulu toplantı salonunda
toplanmıştık. Hac organizasyonuyla ilgili görüşmeler yapmak üzere Suudi
Arabistan'da bulunan Diyanet İşleri Başkanımız Sayın Mehmet Nuri YILMAZ
telefonla bize ulaşmış, deprem ve yapılan
çalışmalarla ilgili bilgi almış ve yapılmasını istediği hususlara ilişkin
talimatlarını vermiş, hemen Türkiye'ye dönmek için yola çıkacağını belirtmişti.
Biz o ana kadar yapılanları tekrar toplantıda gözden geçirildikten
sonra, Ankara ve ilçelerinden oluşturulacak yeni din görevlisi ekiplerinin
yardım malzemeleriyle birlikte bölgeye gönderilmesi kararlaştırıldı. Ayrıca
Dış İlişkiler Dairesi Başkanı Yusuf KALKAN ve T. Diyanet Vakfı Levazım
Müdürü Ömer KOÇ ile benim bölgede inceleme yapmak ve hizmetlerin organizesini
sağlamak üzere Bolu, Kaynaşlı ve Düzce'ye gitmemiz öngörüldü. Başkanlığımız
Müfettişlerinden Mehmet KOÇER, Mustafa YILMAZ ve Yaşar ÇOLAK'ın da bölgeye
intikalleri istendi.
Dış İlişkiler Dairesi Başkanımız Yusuf KALKAN ve T.D.V Levazım Müdürü
Ömer KOÇ'la birlikte hemen bölgeye gitmek üzere Başkanlıktan ayrıldık ve
yola çıktık. İlk durağımız Bolu idi. Bolu il merkezinde deprem çok fazla
bir hasar vermemişti. Bu bizi biraz olsun rahatlattı. Kriz merkezine uğrayıp,
Bolu Eğitim Merkezimize geçtik. Burada Türk Cumhuriyetlerinden,
Başkanlığımız kanalıyla getirilmiş öğrenciler vardı. 17 Ağustos depreminde
kısmi hasar görmüş eğitim merkezi binamız bu depremde de hasar almıştı.
Öğrenciler eğitim merkezinin bahçesine yatak ve yorganlarını çıkarmışlar,
akşama hazırlık yapıyorlardı ve geceyi bahçede geçireceklerdi. Hepsinin
yüzünden depremin etkisini okumak mümkündü. Onlara kendilerinin bir gün
sonra Ankara'ya alınacağı müjdesini verdik, Eğitim Merkezi Müdürümüz Ergün
YÜCEL'den depremin Bolu'da meydana getirdiği hasar ve burada yürütülen
hizmetlerimizle ilgili bilgiler aldık. Bu arada Eğitim Merkezi Müdürümüzün
de deprem nedeniyle evinin oturulamayacak derecede hasarlı olduğunu öğrendik
ve üzüldük. Ancak böyle bir ortamda mala gelen zarar, cana bir zarar vermeyince
insan için bir teselli kaynağı oluyor. Sayın Ergün YÜCEL'e ve görev arkadaşlarına
geçmiş olsun dileklerimizle Bolu il merkezinden ayrıldık ve Kaynaşlı'ya
hareket ettik.
Depremin Uğrak Yeri Kaynaşlı
Kaynaşlı, Ankara üzerinden İstanbul'a giden hemen hemen
herkesin mola için uğrak yeri olan, yurdumuzun tabiat güzellikleriyle dolu
şirin bir beldesi. Otomobilinizden indiğinizde nefis bir hava karşılar
sizi ve yol yorgunluğunuzu esen hafif rüzgar alır götürürdü üzerinizden.
12 Kasım'da bu kez deprem uğramıştı Kaynaşlı'ya. Hem de ne uğrak. Neredeyse
taş üstünde taş bırakmamacasına. Hangi tarafa baksanız çökmüş, yıkılmış
binalar. Umutları yok olmuş insanlar. Bir telaş, bir koşuşturma. Her enkazın
başında kurtarma araçları ve kurtarma ekipleri, umutsuzluktan umut çıkarma
çabasında.
İnsanlar üzgün, insanlar perişan, hava soğuk, depremin acı yüzü buz
gibi. Bütün bu olumsuzluklar çemberi içerisinde havayı yumuşatan, Kaynaşlıların
yüreklerine sıcak duygular akıtan tek ama çok önemli bir şey var ki, o
da en muhtaç olduğu bir zamanda devletini bütün kurumlarıyla ve imkanlarıyla
yanı başında bulmuş olması. Kime yaklaşsanız duyduğunuz şey, "ne yapalım
Allah'ın takdiri, buna da şükür, Allah devletimize ve milletimize zeval
vermesin." sözcükleri öylesine bir çırpıda dökülüyor ki dudaklardan, adeta
17 Ağustos sonrası devlet millet kaynaşmasını gölgelemek arzusunda olan
bazı medya organlarına inatçasına. Nerede devlet diyenlere işte burada
diye haykırırcasına.
Kaynaşlı'ya gönderdiğimiz ekip ve malzemeler bizden önce buraya ulaşmış
ve civar illerden gelen din görevlilerimiz bir yandan hükmen şehit sayılan
kayıplarımızın defin işlerini yerine getirmeye çalışıyor, bir yandan da
kırık ve buruk insanımıza moral vermeye. Burada bir "Diyanet İrtibat Çadırı"
kurup, gerekli organizeyi yaptıktan sonra bir diğer yerleşim birimimize,
Düzce'ye doğru yol aldık.
Düzce Adı Gibi Düz...
Düzce'ye geldiğimizde de manzara Kaynaşlı'dan pek farklı değildi.
17 Ağustos depreminde de ciddi bir sarsıntı geçirmiş olan bu kentimizde
o zaman ayakta kalmayı başarmış binalar 12 Kasım depremine dayanamamış
ve bir bir yıkılmışlardı. Yol arkadaşım Dış İlişkiler Dairesi Başkanımız
Yusuf KALKAN Düzceliydi. O binalardan arta kalan enkaz yığınlarına bakarken,
"Aman Yarabbi, Düzce gitmiş, Düzce yıkılmış" sözlerini sürekli tekrarlıyor,
bu yaralar nasıl sarılacak diye ekliyordu. "Tek geri getiremeyeceğimiz
şey kaybettiğimiz canlarımız, geri kalan her şey yeniden yapılır ve bu
yaralar sarılır. Bu büyük milletteki yardımlaşma ve dayanışma ruhu ve devlet-millet
bütünleşmesi bütün zorlukları yenecek güç ve kararlılıkta Yusuf Bey" dedim.
Yusuf Bey, "Elbette, elbette sarılacak bu yaralar. Allah böylesi felaketleri
devletimize ve milletimize bir daha göstermesin" diye karşılık verdi.
Yavaş yavaş gün ışıklar yerini akşamın karanlığına bırakmaya başlamış
olmasına rağmen enkaz kaldırma ve kurtarma çalışmalarının bütün yoğunluğu
ile sürdürüldüğü sokaklardan geçerek kriz merkezine geldik. Merkez
çadırına girdiğimizde her resmi kuruluşumuzun görevlilerinin bulunduğu
masaların başında yoğunlaşmış insanlarımız görevlilere isteklerini bildiriyorlardı.
Kalabalığın arasından Düzce'de görevlendirilmiş Vali Yardımcısı İsmail
Gündüz ile Belediye Başkanı ve Başkan Yardımcısının bulunduğu masaya doğru
ilerledik. Geçmiş olsun dileklerimizi ilettik, Başkanlığımızın hizmetlerini
organize etmek ve kendilerine yardımcı olmak için geldiğimizi belirttik.
Gerek Vali Yardımcımız ve gerekse Belediye Başkanı Başkanlığımızca Düzce'ye
gönderilen görevlilerimizin depremden hemen iki saat kadar sonra kendilerine
ulaştığını ve derhal işe başladıklarını, başkanlığımızın yerine getirmesi
gereken hizmetlerin aksamadan yürüdüğünü söylediler. Bu nedenle Başkanlığımıza
teşekkürlerini bildirdiler.
Kriz çadırında gördüğümüz kalabalık 17 Ağustos Marmara depremi
esnasında benzer yerlerde gördüğümüzden farklı idi. Bu kez o insanların
çoğunluğu yardım isteyenlerden değil, getirdikleri yardımları nereye bırakacaklarını
soranlar ile kurtarma faaliyetlerine yardımcı olmak için geldiklerini anlatan
ve görev bekleyenlerden oluşuyordu. Muazzam bir dayanışma ve yardımlaşma
çabası hemen göze çarpıyordu. Kriz merkezinden ilçe müftülüğümüzün hizmetleri
organize ettiği Merkez Camii'ne geldik. Gece saat bir hayli ilerlemişti.
Merkez Camii görevlileri, cami bahçesinde Başkanlığımızca gönderilen yardım
ve cenaze malzemelerinin başında nöbette idiler. Merkez Camii de minareleri
ve duvarları yıkılmış, enkaz halindeydi. Geceyi Düzce'de geçirdik.
Gece boyu büyük bir gürültüyle art arda gelen artçı depremleri yaşadık.
Ertesi sabah erken saatte Merkez Camii'nin avlusuna Ankara'dan getirdiğimiz
irtibat çadırımızı kurduk ve cenaze malzemeleri ile diğer yardım malzemelerini
de buraya yerleştirdik. Düzce'deki mevcut görevlilerimiz ile Ankara, Sakarya,
Kastamonu ve diğer illerden bölgeye gelmiş olan din görevlilerimizle kısa
bir değerlendirme toplantısı yaptıktan sonra, hastane, mezarlıklar ve
ihtiyaç olan diğer merkezlere gerekli hizmetleri yerine getirmek üzere
görevlilerimizi gönderdik, bir kısım görevlimizi de Kızılcahamam ilçesi
din görevlilerinden oluşan ekibimize yardımcı olmak üzere Kaynaşlı'ya uğurladık.
Böylece depremden hemen sonra başlattığımız faaliyetlerimizi daha organize
bir şekilde yapmak için gerekli tedbirler alınmış oldu.
Bu arada Başkan Yardımcılarımız Rıdvan ÇAKIR, Sami USLU ve Mehmet GÜRLER
hocalarımız da bölgede incelemeler yapmak ve Başkanlığımızın hizmetlerini
yerinde görmek amacıyla ilçeye geldiler. Kriz merkezini ziyaretten sonra
depremden zarar görmüş vatandaşlarımıza geçmiş olsun ve başsağlığı dileklerini
iletip, halkın ihtiyaçlarını tespit ettiler. Kısacası Devletimizin
diğer kurumları gibi Diyanet İşleri Başkanlığımız da tüm unsurlarıyla
bölgede ve insanımızın yanındaydı.
Depremde hayatını kaybeden kardeşlerimize Allah'tan rahmet, yaralılarımıza
acil şifalar diliyor, böylesi felaketleri bir daha göstermemesi için Cenab-ı
Hakka niyaz ediyoruz. Milletimizin başı sağ olsun.
1. Bölgeye 13 Kasım 1999 Cumartesi günü Dış İlişkiler Dairesi Başkanı
Yusuf Kalkan ve Dini Yayınlar Dairesi Başkanı Harun Özdemirci gönderilmiştir.
2. 14/11/1999 tarihinde Pazar günü Başkan Yardımcılarından Sayın Sami
Uslu, Sayın Rıdvan Çakır ve Sayın Mehmet Gürler inceleme yapmak üzere bölgeye
gitmişlerdir.
3. Başkanlığımız müfettişlerinden Mustafa Yılmaz, Mehmet Koçer ve Yaşar
Çolak deprem bölgelerine 4 gün süre ile görevlendirilmişlerdir.
4. Bolu, Düzce ve Kaynaşlı'da müftülere sevk ve idarede yardımcı olmak
üzere 15/11/1999 tarihinde Başkanlık merkezinden Genel Evrak ve Arşiv Şubesi
Müdürü Ünal Bayramoğlu, Planlama ve Koordinasyon Şubesi Müdürü Tacettin
Öz, İrşat Hizmetleri Şubesi Müdürü H. Hüseyin Biçer görevlendirilmiştir.
5. Ankara müftülüğünce deprem bölgesinde ihtiyaç duyulan hizmetleri
yapmak üzere 12 Kasım 1999 tarihinde, Ankara Vaizlerinden Mustafa Köseoğlu
başkanlığında 11, Kızılcahamam İlçesi İmam - Hatiplerinden Çetin Günerhan'ın
başkanlığında 10, 13 Kasım 1999 tarihinde de Ankara Vaizlerinden Ömer Faruk
Serdaroğlu'nun başkanlığında 10 kişilik din görevlisi görevlendirilmiştir.
6. Sakarya'da bulunan 5 mutfaktan 3'ü Sakarya'da bırakılıp, 2'si Düzce
ve Kaynaşlı'ya gönderilmiştir.
7. Bölgede vatandaşlarımıza yemek pişirmek üzere 18/11/1999 tarihinde
Başkanlık merkezinden aşçı Bekir Sami Halıcı, Kütahya müftülüğünde görevli
hizmetli Ali Osman Erikli ve Süleyman Hatipoğlu, Bolu Yeniçağa ilçesi müftülük
hizmetlisi Kemal Korkmaz görevlendirilmiştir.
8. Bölgedeki vatandaşlarımızın acılarını paylaşmak, onlara moral vermek
vaaz ve irşat hizmetlerinde bulunmak üzere 26 Kasım 1999 tarihinde Ankara
Müftülüğü'nden Müftü Yardımcısı Mahmut Sezgin başkanlığında 3 görevli gönderilmiştir.
9. Başkanlığımız organizasyonu ile il ve ilçe müftülüklerimizin temin
ettiği 217 adet kışlık aile çadırı bölgedeki evleri yıkılan görevlilerimize
Türkiye Diyanet Vakfı aracılığı ile peyderpey gönderilmeye başlanmıştır.
10. 12 Kasım akşamı saat 23.00'de 4'ü Ankara'dan 1'i Düzce'den olmak
üzere 5 adet ambulans sevk edilmiştir.
11. Ambulanslarla kefen bezi, uyku tulumu, battaniye, muhtelif ilaç,
ceset torbası, gıda vs. maddeler birer personel nezaretinde sevk edilmiştir.
12. Bolu Düzce ve Kaynaşlı'da Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıf irtibat
büroları kurulmuştur.
13. Bilahare 13 ve 15 Kasım 1999 tarihlerinde günlük 3 kamyon olmak
üzere Bolu, Düzce, Kaynaş'lı ve Akyazı'ya muhtelif yardım malzemeleri gönderilmiştir.
14. Düzce'de 600 vatandaşımıza hizmet edecek şekilde seyyar mutfak
kurulması çalışması devam etmektedir.
Dr. M. Fevzi HAMURCU
Strasbourg Din Hizmetleri Ataşeliği
Koordinatör Din Görevlisi
Hoş Geldin, Ey On bir Ay'ın Sultanı!..
Allah'ın rahmetinin çağlayan gibi coştuğu, feyiz ve bereketin sağanak
gibi yağdığı ve her anı binlerce yıla bedel mübarek bir ay, bizleri yine
kucakladı. Bu kavuşma hepimizi mutluluğa garketti. Allah'ın eşsiz nimetleriyle
ve sayısız fırsatlarla donatılmış Ramazan ayı, bu sene de coşturdu tüm
gönülleri. Ne mutlu bu hazzı tâ ruhlarının derinliklerinde duyanlara, duyabilenlere...
'Hoş geldin' diyoruz sana hep bir ağızdan, ey on bir ayın sultanı!
'Hoş geldin', safâlar getirdin gönül dünyamıza... Rabbimizin bize sunduğu
eşsiz bir armağansın, paha biçilmez bir pırlantasın sen... Gönül bahçemize
serpeceğin sayısız güzellikleri dermek için günlerdir hazırlanıyorduk hepimiz.
Ramazan bize hayatın asıl gayesini hatırlatır Dünyevî meşakkatler girdabında
yalpalayarak sürüklenen insanoğluna, unuttuğu aslî görevlerini hatırlatır
onun gelişi. 'Ahiret limanına doğru seyreden bir geminin yolcularısınız
hepiniz' der bizlere. Bir ömrün ya da -en azından- geçen bir yılın tatlı
bir rüzgar gibi akıp geçtiğini fısıldar kulaklarımıza.
Gerçekten de öyle değil mi? Geçen Ramazan bayramında o mübarek ayı
buruk bir sevgiyle uğurladığımızı daha dün gibi hatırlıyoruz. O günden
bu yana duvardaki takvimden her gün bir yaprak kopardık durduk. Allah'ın
bize bahşettiği hayat ağacından birer yapraktı aslında kopardıklarımız...
Eksilen her yaprak bizleri ebediyet menziline biraz daha yaklaştırdı.
Hayatın bu değişmez gerçeğini, ne yazık ki, sevdiklerimizden birini kaybedince
hatırlayabildik genellikle. İşte Ramazan ayı, unuttuğumuz bu büyük gerçeği
bize daha derinden hissettirir.
Ramazan bize 'tefekkür'ü ve nefis muhasebesini öğretir
Ramazan, diğer günlerde çoğu zaman unuttuğumuz düşünmeyi ve 'tefekkür'
etmeyi de bize bahşeden müstesna bir zaman dilimidir. Akıl ve tefekkür
melekemiz, en güzel meyvelerini bu ayda verir. Bizlere hayatımızı sorgulama
fırsatı verir ve hepimize nefis muhasebesi yaptırır.
Ramazan orucu, bedenimizi dinlendirirken beynimizin tüm hücrelerini
ateşler ve onu tam kapasiteyle çalıştırır. Bu haliyle düşünce dünyamıza
derinlik katan oruç, bedenin fiziki aktivitesini asgariye indirirken bizleri
ruh dünyamızda alabildiğine yükseltir. Yeme ve içme gibi en temel insanî
ihtiyaçlarımızı -geçici bir süre için de olsa- askıya alarak bizleri adeta
melekleştirir.
Ramazan, bize Allah'ın coşkun rahmetini bahşeder
Bu ayda herkesi Allah'ın af ve mağfireti kuşatır, her tarafı feyiz
ve bereket kaplar. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Ramazandan söz ederken
'ümmetimin ayıdır' diye tanımlamıştır onu. Gerçekten de bu ay, ümmet-i
Muhammed'in her bakımından coştuğu eşsiz bir zaman dilimidir.
Bu ayın ilk günleri rahmet, ortası bağışlanma, sonu da günahlardan
azat olma zamanıdır. Bu durumu Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle ifade eder:
"Ramazan ayı girdiğinde cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır
ve şeytanlar da zincire vurulur." (1)
Rasûlüllah (s.a.s.) başka bir hadisinde ise bize şunu haber verir:
"Bir münâdi, her gece şöyle nida edip bağırır: Ey hayır isteyen, gel! Ey
şer isteyen kendini şerden uzak tut!" (2)
Ramazan, nefsin taşkınlıklarına gem vurur
Ramazan, kötülük işleme yollarını da daraltır ve bizleri nefsin esiri
olmaktan kurtarır. Bu durumu Rasûlüllah Efendimiz (s.a.s.) şöyle ifade
eder: "Ademoğlunun her ameli katlanarak yazılır. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın
bu konudaki sünneti şudur: İyi ameller en az on misliyle yazılır, bu yedi
yüz misline kadar çıkar. Yüce Allah (bir hadis-i kudsîde) şöyle buyurmuştur:
"Oruç bunlardan
farklıdır. Çünkü o sırf Benim içindir, Ben de onu dilediğim gibi ödüllendireceğim.
Kulum benim için şehvetini, yiyeceğini terk etti". Oruçlu için iki sevinç
vardır: Biri, orucu açtığı zamanki sevincidir, diğeri de Rabbine kavuştuğu
zamanki sevincidir.
Oruçlunun ağız kokusu Allah indinde misk kokusundan daha hoştur. Oruç
kötülüklerle sizin aranızda bir perdedir. Biriniz bir gün oruç tutacak
olursa kötü söz söylemesin, bağırıp çağırmasın. Birisi kendisine uygun
olmayan şeyler söylerse veya kavga edecek olursa 'ben oruçluyum' desin
ve ona bulaşmasın." (3)
Ramazan, Kur'an'ın indirildiği aydır
Bu ayın her anı, kadrini bilip değerlendirebilinler için Kadir gecesi
gibi değerlidir. Kur'an'ın bu gecede indirilmeyi başlanması, Ramazanı daha
da değerli kılar. Hatta bu yüzden Ramazan ile Kur'an özdeşleşmiştir.
Yüce Allah, bizlere Ramazanı anlatırken o ayda Kur'an'ın indirilmesini
önemli bir özellik olarak zikreder. Bu tanımlamayı yapan ayet-i kerime
şöyledir: "Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden
ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır."(4)
Yüce kitabımız Kur'an insanlık alemini şereflendirmeye bu ayda başladığı
için tüm müslümanlar Ramazanı Kur'an ayı olarak değerlendirirler. Bu ilahî
kitap her zamankinden daha fazla okunur, daha fazla dinlenir bu ayda. Camilerimizde
güzel sesli hafızlarımız mukabeleler okur, Kur'an sevdalısı binlerce müslüman
da dinler onları.
Bu güzel alışkanlıklara yenilerini katmak istiyorsak, tevazu ile okuduğumuz
ve huşu ile dinlediğimiz Kur'an'ı daha iyi anlamak ve onun mana okyanusuna
dalmak için büyük bir hamle daha yapmalıyız. İşte bu ay, böylesine güzel
başlangıçlar için en uygun zamandır; bu büyük fırsat kaçırılmamalıdır.
Kur'an'ı iyi anlamış fertler, huzurlu ve mutlu bir toplumu oluştaracak
metodu kolaylıkla bulacaklardır. Çünkü bu ilahi mesaj sonsuz sayıdaki ihtiyaçlarımızı
öncelik sırasına koymada bize rehberlik edecektir.
Sırası gelmişken şunu da hemen belirtmeliyiz ki, gerek fertler için
gerek toplumlar için en öncelikle ihtiyaç bilgidir. Mübarek bir gecede
dünya semasını şereflendirmeye başlayan Kur'an, işte bundan dolayı birinci
önceliği bilgiye vermiş ve insanlığa ilk olarak 'oku!' diye emretmiştir.
İlk nazil olan ayetle başlayan ve Hz. Peygamber (s.a.s.)'in rehberliğinde
23 yıl sürdürülen bu zorlu mücadele, insanlıktan bîhaber olan bir toplumu
büyük bir değişim sürecine soktu. Sonunda, tüm çağlarda ümmet-i Muhammedin
örnek aldığı 'asr-ı saadet' toplumu oluşturuldu. İnsanî tüm ihtiyaçların
öncelik sırasına göre halledildiği bu büyük değişim ve yeniden yapılanma
sürecinde
birinci öncelik 'okuma'ya verilmiştir. 21. yüzyıla girerken Kur'an'ın
sunduğu öncelikleri dikkate alarak kendimize bir yön vermeliyiz. Böylesine
büyük ve güzel kararları alabileceğimiz psikolojik atmosfer, Ramazan ayı'nda
fazlasıyla mevcuttur.
Ramazan, toplumda iyilik tohumları yeşertir
İyiliklerin toplum hayatında yerleşmesi ve kökleşmesi için gerekli
olan manevi ortamı hazırlar. Bu manevi ortamdan en çok etkilenen ve hemen
gelişme gösteren şey ibadet hayatımızdır. İbadetlerini düzenli olarak yapmaya
pek özen göstermeyenler bile Ramazanda büyük ölçüde değişir. Tüm müslümanlar
dinimizin emrettiği ibadetlere her zamankinden daha fazla gayret ederler.
Camilerimiz de bu mübarek iklimden nasibini alır ve 'Allah'ın evi'
olan bu mekanlar her namaz vaktinde dolar taşar. Ramazan ayında mahşeri
kalabalıklarla huşu ile kılınan cuma ve teravih namazları, cemaatle ibadet
etmenin hazzını yaşatır bizlere. 'Bir araya toplayan' anlamına gelen 'cami',
gerçekten de Ramazan boyunca bu manayı tahakkuk ettirir.
Hayatında açlık nedir pek bilmeyenler, oruç ibadeti sayesinde yoksulun
halini 'hakkal-yakîn' anlar ve onlara karşı cömertleşirler.
Varlıklı kesim ile fakirler arasında bir yardımlaşma ve dayanışma hamlesi
başlar. Bunun neticesinde, refah seviyesindeki dengesizliklerden dolayı
toplum katmanları arasında baş gösteren kıskançlıklar ve huzursuzluklar
azalır. Toplumun tüm fertleri birbirlerine haset ve nefret duygularıyla
değil sevgi ve şefkatle muamele etmeye başlarlar.
Ramazan, fakiri korur ve düşünür
Ramazanda verilen fıtır sadakası, sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı
pekiştirir. Bu ayın manevi havasını teneffüs eden müminler, zekatlarını
da genellikle bu ayda verirler. Nafile sadakaların en fazla verildiği zaman
dilimi de yine Ramazandır. Bütün bu mali ibadetler sayesinde yetimler,
kimsesizler, fakirler ve borçlular kendilerine uzanan yardım elinden yararlanırlar.
Yardım eden ve
yardım gören fertlerin birbirlerine besledikleri sevgi ve şefkat duyguları
toplumun huzur ve mutluluğunu arttırır. Hem birbirine ve hem de 'Allah'ın
ipi'ne sımsıkı sarılan böyle bir toplum birlik, beraberlik ve kardeşlik
duygularını da kökleştirir.
İşte saydığımız bu fırsatları ve daha sayamadığımız binlerce güzelliği
sinesinde barındıran mübarek ay, bizi bu sene de kucakladı.
Ne mutlu bu aydan yeterince yararlanabilen müslümanlara... Hepimizin
Ramazanı mübarek olsun, milletimiz ve tüm İslam alemi için hayırlara vesile
olsun...
1- Buhârî, Savm, 5; Bed'ü'l-Halk, 11; Müslim, Sıyâm, 2 (1079); Nesâî,
Sıyâm, 5 (4, 129).
2- Nesâî, Savm, 5 (4, 130).
3- Buhârî, Savm 2, 9, Libâs, 78; Müslim, Sıyâm, 164 (1151); Muvatta,
Sıyâm, 58 (1, 310); Ebû Dâvûd, Savm 25 (2363);
Tirmizî, Savm, 55 (764); Nesâî, Sıyâm, 41 (2, 160-161); İbnu Mâce,
Sıyam, 1 (1638); Edeb, 58 (3823).
4- Bakara, 185.
Prof. Dr. Mehmet DEMİRCİ
İnsanın nasıl ki bir bedeni bir de rûhu, bir maddî bir de manevî yönü
varsa, dinin de bir dış yüzü, bir de iç yüzü vardır. İbâdetlere görünen
şekillerinin ötesinde bir iç anlam vermenin, deruni bir yorum getirmenin
eski bir geleneği bulunmaktadır. Bu alanla daha çak tasavvuf mensupları
ilgilenmiştir.
Derûnî yorumlar dinin zâhirini küçük görmeyi veya onu red ve inkar
etmeyi gerektirmez. Bu yönden tasavvuf anlayışı, tarihteki yıkıcı Bâtınîlik
mezhebinden ayrılmış olur. Ölçü şudur: Zahirî ve derûnî yorum ve izahlar
ruh ve beden gibi birbirini tamamlamak durumundadır. Zâhire duyanmayan
bâtınî açıklama geçersiz olduğu gibi, içselliği hiçe sayan zâhirci görüş
de eksik ve yanlıştır.(1)
Burada asıl amacımız orucun iç anlamına, derunî tarafı üzerine eğilmektir.
Ama önce şekil yönüyle ilgili birkaç nokta üzerinde duralım. Oruç sebebiyle
tabii bir ihtiyaç olan yeme içmeye gündüzleri ara vermenin ne mantığı olabilir?
Bu mevsimde soğuk olan kuzey yarı küre insanlarının yeterli kalori ve besin
almalarına engel olan oruç ibadetinin sağlığa zararı olmaz mı?
Yemeyi/içmeyi bırakarak İslâmi anlamda oruç tutmanın soğuk iklimlerde
insan sağlığına zararlı olduğu doğru değildir. Biyolojik gözlemler gösteriyor
ki, kar yağdığı zaman vahşi hayvanlar yiyecek bir şey bulamazlar. O vakit
kış uykusuna yatarlar veya zamanlarını "oruç" tutmakla geçirirler. Bu durum
onları ilkbaharın yaklaşmasıyla gençleşmiş bir şekilde hareketi sevkeder.
Ağaçlar için de aynı durum söz konusudur. Ağaçlar kışın yapraklarını
kaybeder ve uyurlar; hatta su bile almazlar. Birkaç aylık bir "oruç"tan
sonra, ilkbaharla birlikte gençleşir ve eskisinden daha zinde hale gelirler,
yeni yapraklar ve çiçeklerle donanırlar.
Madenlerin bile bu "oruc"a ihtiyacı vardır. Motorlar ve makineler,
onların hareketli parçaları belli aralıklarla dinlendirilirler, bu onlara
yeni bir güç verir.(2)
Bütün organlar gibi sindirim sisteminin de dinlenmeye ihtiacı vardır.
Oruç bu ihtiyaca cevap verir. Ama orucun asıl gayesi bu tür tıbbî faydalar
değildir.
İnsan Allah'ın en hârika eseridir. Onda zıtlar birleşmiştir. Bedenle
ruh, madde ile mânâ iç içedir. İnsanın mutluluğu bu iki farklı unsurun
dengede tutulmasına bağlıdır. Maddî yönümüz daha somut olduğu için, rûhi
güçlerimizi gölgelemek ve ona baskın çıkmak eğilimindedir. Bu eğilim sürekli
ve etkili olursa insanın ruhunun olgunlaşması engellenmiş olur. O bakımdan
bedenin ruha
boyun eğmesi için, bedenin gücünü sınırlı tutmak ruhunkini artırmak
gerekir.
Bu gayeye ulaşmada açlık, susuzluk, cinsel arzuları sınırlama; dilin,
kalbin, zihnin ve öteki organların denetim altına alınması en etkili yoldur.
Bu durum tecrübe ile sabittir.
Kişinin olgunluğunun belirtilerinden biri, hayvanî tabiatını aklına
ve ruhuna boyun eğdirmesidir. İnsan tabiatı serkeştir, bazen aşırılık bazen
yumuşaklık gösterir. Onun aşırılıklarını bastırmak için oruç gibi sert
uygulamalara ihtiyaç vardır. Günah işlerse tevbe etmesi ve oruçla telâfi
yolunu seçmesi, onun iradesini güçlendirdiği gibi ruhunu arındırır ve teselli
verir.
Yememek ve içmemek bir melek özelliğidir. İnsan böyle bir rejimi benimsemekle,
meleklere benzemeye çalışmış olur. Asıl önemlisi, bunu sırf Allah'ın buyruğunu
yerine getirmek için yaptığından, O'na daha fazla yakınlaşmış olur. Böylece
inanmış insanın en son gayesi olan Allah'ın noşnutluğunu elde eder.
Oruçtan beklenen bu amacın gerçekleşmesi için dikkat edilmesi gereken
şeyler vardır. Oruç bir imsak ameliyesi, yani orucu bozacak davranışlardan
uzak bulunma işidir. Kâmil anlamda oruç bütün organlar iştirakiyle gerçekleşir.
Şöyleki:
Mide yemek-içmekten korunduğu gibi; dili yalandan, kötü sözden, boş
laftan uzak tutmalıdır. Göz harama, yanlış yerlere bakmamalı, kusur aramamalıdır.
Kulak gıybet, dedikodu ve abes şeyler dinlememelidir. En önemlisi de gönül
ve zihin güzel şeyler düşünmelidir. Gönül ehli kişiler yalan söylemenin
ve başkasını çekiştirmenin orucu bozacağını belirtirler.(3) Gerçekten
organlarının tamamını oruca iştirak ettirmeyi başaramayan kimse, şeklen
oruç tutmuşsa da, orucun özünü yakalayamamış demektir. Hz. Peygamber'in
"Nice oruç tutanlar vardır ki, oruçtan onlara kalan sadece açlık ve susuzluktur."
sözü de bu gerçeği vurgular.(4)
Bütün organlarıyla oruç tutan kimse daha dikkatli ve daha ahlâklı olacaktır.
Hattâ kendisine sataşanlara bile "Ben oruçluyum" diyerek uymayacaktır.
Böyle davranış Peygamber efendimizin tavsiyesidir.(5) Ramazan aylarında
âşayiş probleminin azalmasında bu inanışın rolü vardır. İstanbul Emniyeti'nin
verdiği bilgiye göre, 1998 senesi yılbaşının Ramazana rastlaması sebebiyle,
o geceki, trafik kazaları aşayiş olayları geçmiş yıllara kıyasla fevkalâde
az sayıda olmuştur.
İbadetlere değer katan en önemli özellik "İhlâs"tır. İhlâs bir işi
sadece Allah için yapmak demektir. Oruç bu özelliği çok iyi yansıtır. Çünkü
bir kimsenin oruçlu olup almadığını bilemeyiz. Bunu ancak Allah'la kendisi
bilir. Yani böyle olmalıdır.
Yüce Allah bir kudsî hadiste "Oruç doğrudan doğruya benim içindir,
onun karşılığını ben vereceğim." buyurur.(6) O bakımdan oruçlu kişi, ihlâsı
zedeleyecek tavırlardan uzak durmalıdır. Allah için olması gereken orucunu
çevresine sıkıntı vererek yahut da kayırma veya ilgi bekleyerek mânevî
değer kaybına uğratmamalıdır.
Gönül ehli kişilerin ahlakî kurallara uymamayı oruçla bağdaştırmakdıklarını
söylemiştik. Onların seçkinleri daha da ileri giderler ve "zikr-i dâim"den
gaflet etmenin oruca zarar vereceğini belirtirler. Yine onlara göre kudsî
hadiste geçen "Oruç benim içindir..." sözünün anlamı "Samediyyet bana aittir"
demektir.
Bu kudsî hadisin bir izahı da şöyle yapılır. Orucun hiçbir şekilde
zahirle alâkası olmayan gizli bir ibadet oluşu ve başkalarının onda hiçbir
payı bulunmaması dolayısıyla böyle varid olmuş, Yüce Allah devamında: "Onun
karşılığını ben vereceğim.." buyurmuştur.(7)
Üç nevi oruç vardır: Ruhun orucu, aşırı ihtiraslardan uzak bulunmak
ve kanaat sahibi olmaktır. Aklın orucu, heva ve heveslere aykırı hareket
etmektir. Nefsin orucu yeme-içme ve harama karşı perhizkâr olmaktır.(8)
"Oruç kalkandır"(9) hadisi oruç, insanla mâsivâ yani, insanla Allah'tan
gayri şeyler arasında perde olmalıdır şeklinde yorumlanmıştır.(10)
Hz. Mevlânâ şöyle düşünür. Oruç ağzı bağlamaya karşı gönül gözünün
açılmasına yarar. Can gözünün açılması, bedenî güçleri etkisiz hale getirmekle
mümkün olur. Gönül gözü kör olanları hiçbir ibadet aydınlatamaz.
"Mevlânâ'ya göre oruç ibadetlerin en büyüğüdür, insanları miraca götüren
buraktır, Kur'an'ın sırrıdır. İnsanların arzuları ve nefisleriyle yaptıkları
savaştır; onlara taze can bağışlar, insanların insanlığını olgunlaştırır.
Varlıkta yokluğa ulaştırır."(11)
Söylenenleri kısaca özetlersek, orucun üç derecesi olduğu görülür:
Avâmın (halkın) orucu sabahtan akşama kadar yemekten, içmekten ve cinsal
hazlardan uzak kalmakla olur. Havâssın (seçkinlerin) orucu, bunlara ek
olarak öteki bütün organları denetim altında bulundurmaktır. En seçkinlerin
orucu ise, gönlünü Allah'tan başkasının ilgisinden uzak tutmaktır. Halk
oruç sırasında
besinleri mideye sokmaz. Seçkinler, günah ve kötü olan şeyleri organlarına
yaklaştırmaz; en seçkinler yani ârifler, âşıklar ve kâmiller, mâsivayı
(Allah'tan gayrı şeyleri) kalplerine sokmazlar. Oruçtan asıl beklenen bu
son noktayı yakalamaya çalışmaktır.
1- Sülemî (ö. 412/1021)'nin bu konudaki görüşleri için bk. Süleyman
Ateş, Sülemî ve Tasavvufî Tefsiri, 143, İstanbul 1969.
2- M. Hamîdullah, İslâma Giriş, Çev. Cemal Aydın, s. 93. Ankara 1996.
3- Sühreverdi, Avarif terc. s. 419, Erkam Yayınları, İstanbul 1989.
4- İbn Mâce, Sıyam, 21.
5- Buhari, Savm, 2; Müslim, Sıyam, 163.
6- Buhari, Tevhid, 35; Müslim, Sıyam, 64, 65.
7- Bk. Serrac, Luma, Çev. H. Kamil Yılmaz, s. 168, İstanbul 1996.
8- Kuşeyri, Risale, Çev. S. Uludağ, s. 127, İstanbul 1978.
9- Buharî, Savm, 2; Müslim, Sıyam, 163.
10- Bk. Kelâbâzî, et-Taarruf, çev. Süleyman Uludağ (Doğuş Devrinde
Tasavvuf), 204, Dergâh yayınları, İstanbul 1979.
11- Müjgân Cumbur, Mevlânâya Göre Oruç Ayı, 1. Milletlerarası Mevlânâ
Kongresi tebliğleri içinde, Konya 1988.
Şükrü ÖZBUĞDAY
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
Oruç Nedir?
İslâm'ın beş esasından biri de Ramazan ayında oruç tutmaktır. Oruç,
niyet ederek tan yerinin ağarmaya başlamasından (yani imsak vaktinden)
itibaren güneş batıncaya kadar yememek, içmemek ve cinsî ilişkiden uzak
durmak suretiyle yerine getirilen bir ibâdettir.
Oruç kimlere farzdır?
Bir kimseye orucun farz olması için kendisinde üç şartın bulunması
gerekir; Bunlar:
1- Müslüman olmak,
2- Akıllı olmak,
3- Ergenlik çağına gelmiş bulunmak.
Bu şartlar kendisinde bulunduğu halde, oruç tutamayacak derecede hasta
olanlar ile yolcu olanlar, oruç tutmayabilirler. Hastalar iyileşince, yolcular
da memleketlerine dönünce, tutamadıkları günlerin orucunu kaza ederler.
Ergenlik çağına gelmeyen çocuklara oruç tutmak farz değildir. Ancak
bünyelerine zarar vermeyecek şekilde çocukları da yavaş yavaş oruç tutmaya
alıştırmak uygun olur.
Lohusa olan kadınlarla âdet gören kadınlar, bu hallerinin devam ettiği
günlerde oruç tutamaz, namaz kılamazlar. Bu sebeple Ramazan ayında tutamadıkları
oruçları Ramazandan sonra uygun bir zamanda kaza ederler, yani gününe gün
tutarlar.
Kılamadıkları namazları ise kaza etmezler.
Ramazan Orucu Kaç Gündür?
Ramazan ayı bazı yıllarda 29, bazı yıllarda da 30 gün olmaktadır. Ramazan
ayı 29 gün olduğu zaman oruç yine tamdır. Çünkü farz olan, Ramazan ayının
tamamını oruçlu geçirmektir. Bu sebeple; Ramazan ayının 29 gün olduğu yıllarda
tutulan orucun eksik olması sözkonusu değildir. Nitekim Peygamber Efendimiz
9 Ramazan orucu tutmuştur. Bunlardan dördü 29 gün, beşi de 30 gün olmuştur.
Ramazan Ayının Başlangıcı ve Sonu Nasıl tesbit Edilir?
Farz olan orucun vakti Ramazan ayıdır. Bu sebeple Ramazan ayının başlangıcı
ile bayram gününün doğru olarak belirlenmesi büyük önem taşımaktadır.
Ramazan ayı ile bayramları, hilâli gözleyerek tesbit etmek esas olmakla
birlikte bunlar, astronomi ilminden yararlanarak hesapla da tesbit edilebilir.
Maksat, Ramazan ve bayramların doğru olarak belirlenmesidir.
Nitekim, namaz vakitleri de Kitap ve Sünnette güneşin hareketi ile
yani dünyanın güneş etrafında dönmesi ile meydana gelen ışık ve bölge durumlarına
bağlanmışken bugün, bunlar dikkate alınarak namaz vakitleri hesapla belirlenerek
takvimlerde gösterilmektedir.
Günümüzde yapılan bütün gözlemler de astronomik hesapların doğruluğunu
kanıtlamaktadır.
1978 yılında 19 İslâm ülkesinden 40 Din ve Astronomi bilgininin katılmasıyla
İstanbul'da toplanan "Ru'yet-i Hilâl" konferansında; Kamerî aybaşlarının
tesbitinde, hilâlin ister çıplak gözle, isterse modern ilmin rasat metodlarıyla
olsun görülmesi esas olmakla beraber, astronomların hesapla tesbit ettikleri
Ramazanın başlangıcı ve bayram günlerine itibar edileceği kararına varılmıştır.
Böyle olunca, takvimlerde belirtilen, Ramazanın başlangıç ve bayram günlerine
şüphe ile bakmak yersizdir.
Oruca Ne Zaman ve Nasıl Niyet Edilir?
Orucun önemli bir şartı da niyettir. Niyetsiz oruç sahih değildir.
Bu sebeple Ramazan orucuna niyetin ne zaman ve nasıl yapılacağının bilinmesi
gerekir.
Ramazan orucu için güneşin batışından itibaren kuşluk vaktine kadar
niyet edilebilir; Şöyle ki:
Normal olarak oruca sahur yemeğini yedikten sonra niyet edilir. Ancak
sahurda uyanamayıp yeme - içme zamanının bittiği imsak vaktinden sonra
kalkan bir kimse, güneş doğmuş olsa bile, kuşluk vaktine kadar o günün
orucuna niyet edebilir. Yeter ki, imsak vaktinden sonra orucu bozacak bir
şey yapmasın.
Sahura kalkmak istemeyen bir kimse, akşamdan sonra yarının orucuna
niyet edebilir, geceleyin kalkıp tekrar niyet etmesi gerekmez.
Oruç tutmak maksadıyla sahura kalkmak niyet sayılır. Sahura kalkmayan
ve daha önce oruca niyet etmeyen bir kimse de kuşluk vaktine kadar niyet
edebilir. Böyle geç niyet etmiş olanların oruçlarında bir eksiklik yoktur.
Kuşluk vaktinden sonra ise oruca niyet edilmez.
Niyet, esasen kalp ile olur. Yani geceleyin, yarın oruç tutacağını
kalbinden geçiren kimse niyet etmiş demektir. Oruç tutmak düşüncesi ile
sahur yemeğine kalkan kimse, hem içinden niyet etmeli, hem de dil ile:
"Niyet ettim Ramazan-ı şerifin yarınki orucuna" diye söylemelidir. Her
günün orucuna ayrı niyet etmek lâzımdır.
Oruç İbadetinde Kaza ve Keffaret Nedir?
Kaza: Bozulan orucun yerine gününe gün oruç tutmaktır. Özürsüz olarak
Ramazan ayında oruç tutmamak hem günahtır hem de cezası vardır. Ancak bir
kimse aşağıdaki durumlarda Ramazan orucunu tutmayabilir, veya başlamış
olduğu orucu bozabilir.
Ancak sonradan ilk fırsatta tutamadığı oruçları kaza etmesi gerekir.
Ramazan orucunu başka zamanda tutmayı gerektirebilecek özürler şunlardır:
1- Hastalık: Bir hasta oruç tuttuğu takdirde hastalığının artmasından
veya uzamasından korkarsa oruç tutmayabilir. Hastalığı iyileşince tutamadığı
oruçları kaza eder. Hastaya bakan kimse de böyledir.
2- Yolculuk: Ramazan ayında yaklaşık 90 km. mesafeye yolculuğa çıkan
kimse oruç tutmayabilir. Yolculuk hali bitince tutmadığı günleri kaza eder.
Oruç tutmasında bir güçlük yoksa yolcunun oruç tutması daha hayırlıdır.
3- Zor görmek: Orucu bozmak için ölümle veya vücuduna bir zarar verilmekle
tehdit edilen kimse orucunu bozabilir. Bozduğu orucunu sonra kaza eder.
4- Gebe ve Emzikli Olmak: Gebe veya emzikli olan bir kadın, oruç tuttuğu
takdirde kendisine veya çocuğuna bir zarar geleceğinden korkarsa oruç tutmayabilir.
Gebelik veya emziklilik hali sona erince tutamadığı günleri kaza eder.
5- Şiddetli Açlık ve Susuzluk: Oruçlu bir kimse açlık veya susuzluk
sebebiyle aklının bozulmasından veya vücuduna ciddî bir zarar geleceğinden
korkarsa, orucunu bozabilir. Sonra uygun bir zamanda tutamadığı oruçları
kaza eder.
6- Yaşlılık ve Düşkünlük: Vücudu günden güne düşen ve oruca dayanamayan
iyice ihtiyarlamış olan kimseler oruç tutmayabilir.
Bunlar sonradan da orucu kaza edemiyecekleri için tutamadıkları her
günün orucunun yerine fidye verirler. İyileşme ümidi olmayan hastalar da
böyledir. Yani onlar da tutamadıkları her bir Ramazan orucu için fidye
verirler.
Fidye Nedir?
Oruç tutmaya gücü yetmeyen düşkün ve yaşlı kimseler ile iyileşme ümidi
olmayan hastalar, Ramazan ayının her günü için birer fidye verirler. Fidyenin
tutarı aynen bir sadaka-ı fıtır (fitre) kadardır. Bu fidyeler Ramazanın
başlangıcında verilebileceği gibi,
Ramazanın içinde veya sonunda da verilebilir.
Fidye verecek olan kimse, isterse fidyenin hepsini bir fakire topluca
verir, ayrı ayrı fakirlere de verebilir. Bu durumda olan kimseler, fidye
veremiyorsa, Allah'tan bağışlanmalarını isterler. Oruç tutmaya gücü yetmeyen
yaşlılar ile iyileşme ümidi olmayan hastalar, eğer ileride tutabilecek
duruma gelirlerse tutamadıkları oruçları kaza etmeleri gerekir. Önceden
verdikleri fidyelerin
hükmü kalmaz, bunlar nâfile bağış sayılır.
Keffaret Nedir?
Keffaret: Ramazan ayında tutulan orucun, mazeretsiz olarak bile bile
bozulmasının cezasıdır. Bozulan bir gün orucun yerine iki kameri ay veya
altmış gün peşpeşe oruç tutmak demektir. Ayrıca bozulan orucun da kaza
edilmesi gerekir.
Aynı Ramazanda veya değişik Ramazan aylarında birkaç defa keffareti
gerektirecek şekilde orucunu bozan kimseye bunların hepsi için bir keffaret
orucu yeterli olur. Ancak keffareti yerine getirdikten sonra yine kasten
orucunu bozarsa bundan dolayı da ayrıca keffaret gerekir. Yaşlı veya hasta
olup keffaret orucunu tutamayanlar altmış fakire bir günde 60 fidye veya
60 günde bir
fakire birer fidye verirler.
Oruca aykırı olan bir şeyin yapılması halinde oruç bozulur. Orucu bozan
bazı şeyler hem kaza hem de keffareti gerektirir. Orucu bozan bazı şeylerden
dolayı da sadece kaza gerekir.
Orucu Bozup Kaza ve Keffareti Gerektiren Bazı Önemli Şeyler Nelerdir?
1- Mazeretsiz, oruçlu olduğunu bilerek yemek ve içmek.
2- Oruçlu olduğunu bile bile cinsel ilişkide bulunmak.
3- Sigara içmek veya enfiye çekmek.
4- Ağzına giren yağmur, kar veya dolu tanesini kendi isteğiyle yutmak.
5- Dışarıdan bir susam tanesi kadar bir şeyi alıp yutmak.
İşte Ramazan ayında niyet ederek oruca başlayan kimse, saydığımız bu vb. şeylerden birini bilerek ve özürsüz olarak yaparsa orucu bozulmuş olur. Bozulan bu orucu kaza etmesi ve kasten bozduğu için de keffaret tutması gerekir.
Orucu Bozup Yalnız Kazayı Gerektiren Şeyler:
1- Yenmesi âdet olmayan çiğ pirinç, sade un, sade hamur, pamuk, kağıt
gibi şeyleri yemek.
2- Taş, toprak, demir, altın, gümüş gibi şeyleri yutmak.
3- Abdest veya abdest dışında hata ile mideye su kaçması.
4- İmsak vakti girdiği halde, henüz girmedi zannederek yiyip içmek,
iftar olmadığı halde oldu zannederek oruç açmak gibi...
İğne Yaptırmak Orucu Bozar Mı?
Ebu Hanife'ye göre, başta bulunan yaraya konulan ilacın beyne ulaşması,
karındaki yaraya konulan ilacın içeriye ulaşması orucu bozar. Buna göre
iğne yaptırmak Ebu Hanife'nin ictihadına göre orucu bozar ve kaza gerekir.
İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre; tabiî olmayan yollar dışında
vücudun başka tarafından açılan bir yoldan içeri giden ilaç, orucu bozmadığı
için iğne yaptırmakla oruç bozulmaz. Çünkü vücuda verilen ilaç, ağız gibi
tabiî bir yoldan değil, deriden açılan başka bir yoldan verilmektedir.
Ancak, ibadetlerde ihtiyatlı hareket etmek esas olduğundan Ramazanda
iğne yaptırmak zorunda olan kimse bunu mümkünse iftardan sonra yaptırmalıdır.
Bu mümkün olmaz da gündüz iğne yaptırmak zorunda kalırsa, İmam Ebû
Yusuf ile İmam Muhammed'in görüşlerini esas alarak orucuna devam eder ve
bu orucunu daha sonra kaza etmesi gerekmez.
Astım Hastalarının Kullandıkları Sprey Orucu Bozar Mı?
Bu konu Din İşleri Yüksek Kurulunca incelenmiş ve şu sonuca varılmıştır.
"Bir kısmı ağız cidarında emilerek yok olacak kadar az olması ve esasen
yutulmadıkça ağıza alınan suyun orucu bozmadığı ve orucun, emredilmesindeki
gaye ve hikmet de dikkate alınırsa, astımlı hastaların ağıza püskürtülerek
aldıkları ilaç orucu bozmaz."
Göz Damlası Orucu Bozar Mı?
Konu ile ilgili Din İşleri Yüksek Kurulu'nun görüşü şöyledir:
"Mütehassıs göz doktorlarından alınan bilgilere göre, göze damlatılan
ilacın miktar olarak çok az (1 mililitrenin 1/20'si olan 50 mikrolitre)
oluşu ve bunun bir kısmının gözün kırpılmasıyla dışarıya atıldığı, bir
kısmının gözden, göz ile burun boşluğunu birleştiren kanallar ve burun
mukozasında mesamat yolu ile emilerek vücuda alındığı, ancak yok denilebilecek
kadar çok az bir
kısmının sindirim kanalına ulaşabilme ihtimalinin bulunduğu dikkate
alınarak İslâm fakihlerinin de belirttiği gibi göz damlasının orucu bozmayacağı
sonucuna varılmıştır."