Gündem
 
 
 
 



 
 
 


12 KASIM DEPREMİ
 

Harun ÖZDEMİRCİ
Dini Yayınlar Dairesi Başkanı
 

17 Ağustos Marmara Bölgesi depreminin acısı küllenmeden ve yaralarını tam saramadan, 12 Kasım günü saat 18.57'de ülke olarak tekrar sarsıldık. Bu kez deprem Bolu, Kaynaşlı ve Düzce civarında olmuş ve şiddeti de 7.2 olarak belirlenmişti. Manzara yine aynıydı, yıkılan binalar, enkaz altında kalan insanlar, feryatlar, feryatlar. Tek tesellimiz, depremin 17 Ağustos'ta olduğu gibi
geniş bir alanda meydana gelmeyip, lokal bir alanla sınırlı kalmasıydı. Ve depremden yaklaşık bir iki saat sonra devletimizin bütün kurumlarıyla o bölgede hazır bulunmasıydı. Evet 17 Ağustos depremi bizlere millet ve devlet olarak çok şey öğretmiş ve bazı eksiklerimizi görmemizi sağlamıştı. Bundan dolayı da hemen gerekli önlemler alınmış, resmi kurum ve sivil kuruluşlar deprem
bölgesine hazırlıklı olarak koşmuşlar, bölge insanı, devleti de tüm ülke insanını da derhal yanında bulmuştu.
Başkanlığımızda da, depremden sadece birkaç dakika sonra hemen kriz merkezi toplantı durumuna geçmiş, yapılabilecekler gözden geçirilmiş, vakfımıza ait beş ambulans ve iki kamyon yardım malzemesi yola derhal çıkarılmış, civar il ve ilçelere talimat verilerek din görevlilerinin bölgeye intikali sağlanmıştı. İlk olarak Başkanlığımız depolarında bulunan, çadır, uyku tulumu, giyecek ve gıda malzemeleri ile sağlık malzemeleri ve yeterli ölçüde kefen bezi bölgeye sevk edilmişti. Başkanlığımızın deprem bölgesine götürdüğü hizmet ve yardımlara yazımızın sonunda geniş ölçüde yer vereceğimizden burada daha fazla söz etmek istemiyorum.
Ancak şunu belirtmeliyim ki, Başkanlığımız depremden bir buçuk-iki saat sonra Bolu, Kaynaşlı ve Düzce'ye  ulaşmıştı.

Bölgede Gördüklerimiz...
13 Kasım yani depremin olduğu akşamın sabahı saat 09.00'da Başkan Yardımcımız Sayın Sami USLU'nun başkanlığında Din İşleri Yüksek Kurulu toplantı salonunda toplanmıştık. Hac organizasyonuyla ilgili görüşmeler yapmak üzere Suudi Arabistan'da bulunan Diyanet İşleri Başkanımız Sayın Mehmet Nuri YILMAZ telefonla bize ulaşmış, deprem ve yapılan
çalışmalarla ilgili bilgi almış ve yapılmasını istediği hususlara ilişkin talimatlarını vermiş, hemen Türkiye'ye dönmek için yola çıkacağını belirtmişti.
Biz o ana kadar yapılanları tekrar toplantıda gözden geçirildikten sonra, Ankara ve ilçelerinden oluşturulacak yeni din görevlisi ekiplerinin yardım malzemeleriyle birlikte bölgeye gönderilmesi kararlaştırıldı. Ayrıca Dış İlişkiler Dairesi Başkanı Yusuf KALKAN ve T. Diyanet Vakfı Levazım Müdürü Ömer KOÇ ile benim bölgede inceleme yapmak ve hizmetlerin organizesini
sağlamak üzere Bolu, Kaynaşlı ve Düzce'ye gitmemiz öngörüldü. Başkanlığımız Müfettişlerinden Mehmet KOÇER, Mustafa YILMAZ ve Yaşar ÇOLAK'ın da bölgeye intikalleri istendi.
Dış İlişkiler Dairesi Başkanımız Yusuf KALKAN ve T.D.V Levazım Müdürü Ömer KOÇ'la birlikte hemen bölgeye gitmek üzere Başkanlıktan ayrıldık ve yola çıktık. İlk durağımız Bolu idi. Bolu il merkezinde deprem çok fazla bir hasar vermemişti. Bu bizi biraz olsun rahatlattı. Kriz merkezine uğrayıp, Bolu Eğitim Merkezimize geçtik. Burada Türk Cumhuriyetlerinden,
Başkanlığımız kanalıyla getirilmiş öğrenciler vardı. 17 Ağustos depreminde kısmi hasar görmüş eğitim merkezi binamız bu depremde de hasar almıştı. Öğrenciler eğitim merkezinin bahçesine yatak ve yorganlarını çıkarmışlar, akşama hazırlık yapıyorlardı ve geceyi bahçede geçireceklerdi. Hepsinin yüzünden depremin etkisini okumak mümkündü. Onlara kendilerinin bir gün sonra Ankara'ya alınacağı müjdesini verdik, Eğitim Merkezi Müdürümüz Ergün YÜCEL'den depremin Bolu'da meydana getirdiği hasar ve burada yürütülen hizmetlerimizle ilgili bilgiler aldık. Bu arada Eğitim Merkezi Müdürümüzün de deprem nedeniyle evinin oturulamayacak derecede hasarlı olduğunu öğrendik ve üzüldük. Ancak böyle bir ortamda mala gelen zarar, cana bir zarar vermeyince insan için bir teselli kaynağı oluyor. Sayın Ergün YÜCEL'e ve görev arkadaşlarına geçmiş olsun dileklerimizle Bolu il merkezinden ayrıldık ve Kaynaşlı'ya hareket ettik.

Depremin Uğrak Yeri Kaynaşlı
Kaynaşlı, Ankara üzerinden İstanbul'a   giden hemen hemen herkesin mola için uğrak yeri olan, yurdumuzun tabiat güzellikleriyle dolu şirin bir beldesi. Otomobilinizden indiğinizde nefis bir hava  karşılar sizi ve yol  yorgunluğunuzu esen hafif rüzgar alır götürürdü üzerinizden. 12 Kasım'da bu kez deprem uğramıştı Kaynaşlı'ya. Hem de ne uğrak. Neredeyse taş üstünde taş bırakmamacasına. Hangi tarafa baksanız çökmüş, yıkılmış binalar. Umutları yok olmuş insanlar. Bir telaş, bir koşuşturma. Her enkazın başında kurtarma araçları ve kurtarma ekipleri, umutsuzluktan umut çıkarma çabasında.
İnsanlar üzgün, insanlar perişan, hava soğuk, depremin acı yüzü buz gibi. Bütün bu olumsuzluklar çemberi içerisinde havayı yumuşatan, Kaynaşlıların yüreklerine sıcak duygular akıtan tek ama çok önemli bir şey var ki, o da en muhtaç olduğu bir zamanda devletini bütün kurumlarıyla ve imkanlarıyla yanı başında bulmuş olması. Kime yaklaşsanız duyduğunuz şey, "ne yapalım Allah'ın takdiri, buna da şükür, Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin." sözcükleri öylesine bir çırpıda dökülüyor ki dudaklardan, adeta 17 Ağustos sonrası devlet millet kaynaşmasını gölgelemek arzusunda olan bazı medya organlarına inatçasına. Nerede devlet diyenlere işte burada diye haykırırcasına.
Kaynaşlı'ya gönderdiğimiz ekip ve malzemeler bizden önce buraya ulaşmış ve civar illerden gelen din görevlilerimiz bir yandan hükmen şehit sayılan kayıplarımızın defin işlerini yerine getirmeye çalışıyor, bir yandan da kırık ve buruk insanımıza moral vermeye. Burada bir "Diyanet İrtibat Çadırı" kurup, gerekli organizeyi yaptıktan sonra bir diğer yerleşim birimimize,
Düzce'ye doğru yol aldık.

Düzce Adı Gibi Düz...
Düzce'ye geldiğimizde de manzara  Kaynaşlı'dan pek farklı değildi. 17 Ağustos depreminde de ciddi bir sarsıntı geçirmiş olan bu kentimizde o zaman ayakta kalmayı başarmış binalar 12 Kasım depremine dayanamamış ve bir bir yıkılmışlardı. Yol arkadaşım Dış İlişkiler Dairesi Başkanımız Yusuf KALKAN Düzceliydi. O binalardan arta kalan enkaz yığınlarına bakarken,
"Aman Yarabbi, Düzce gitmiş, Düzce yıkılmış" sözlerini sürekli tekrarlıyor, bu yaralar nasıl sarılacak diye ekliyordu. "Tek geri getiremeyeceğimiz şey kaybettiğimiz canlarımız, geri kalan her şey yeniden yapılır ve bu yaralar sarılır. Bu büyük milletteki yardımlaşma ve dayanışma ruhu ve devlet-millet bütünleşmesi bütün zorlukları yenecek güç ve kararlılıkta Yusuf Bey" dedim.
Yusuf Bey, "Elbette, elbette sarılacak bu yaralar. Allah böylesi felaketleri devletimize ve milletimize bir daha göstermesin"  diye karşılık verdi.
Yavaş yavaş gün ışıklar yerini akşamın karanlığına bırakmaya başlamış olmasına rağmen enkaz kaldırma ve kurtarma çalışmalarının bütün yoğunluğu ile sürdürüldüğü sokaklardan geçerek  kriz merkezine geldik. Merkez çadırına girdiğimizde her resmi kuruluşumuzun görevlilerinin bulunduğu masaların başında yoğunlaşmış insanlarımız görevlilere isteklerini bildiriyorlardı.
Kalabalığın arasından Düzce'de görevlendirilmiş Vali Yardımcısı İsmail Gündüz ile Belediye Başkanı ve Başkan Yardımcısının bulunduğu masaya doğru ilerledik. Geçmiş olsun dileklerimizi ilettik, Başkanlığımızın hizmetlerini organize etmek ve kendilerine yardımcı olmak için geldiğimizi belirttik. Gerek Vali Yardımcımız ve gerekse Belediye Başkanı Başkanlığımızca Düzce'ye
gönderilen görevlilerimizin depremden hemen iki saat kadar sonra kendilerine ulaştığını ve derhal işe başladıklarını, başkanlığımızın yerine getirmesi  gereken hizmetlerin aksamadan yürüdüğünü söylediler. Bu nedenle Başkanlığımıza teşekkürlerini bildirdiler.
 Kriz çadırında gördüğümüz kalabalık 17 Ağustos Marmara depremi esnasında benzer yerlerde gördüğümüzden farklı idi. Bu kez o insanların çoğunluğu yardım isteyenlerden değil, getirdikleri yardımları nereye bırakacaklarını soranlar ile kurtarma faaliyetlerine yardımcı olmak için geldiklerini anlatan ve görev bekleyenlerden oluşuyordu. Muazzam bir dayanışma ve yardımlaşma çabası hemen göze çarpıyordu. Kriz merkezinden ilçe müftülüğümüzün hizmetleri organize ettiği Merkez Camii'ne geldik. Gece saat bir hayli ilerlemişti. Merkez Camii görevlileri, cami bahçesinde Başkanlığımızca gönderilen yardım ve cenaze malzemelerinin başında nöbette idiler. Merkez Camii de minareleri ve duvarları yıkılmış,  enkaz halindeydi. Geceyi Düzce'de geçirdik. Gece boyu büyük bir gürültüyle art arda gelen artçı depremleri yaşadık.
Ertesi sabah erken saatte Merkez Camii'nin avlusuna Ankara'dan getirdiğimiz irtibat çadırımızı kurduk ve cenaze malzemeleri ile diğer yardım malzemelerini de buraya yerleştirdik. Düzce'deki mevcut görevlilerimiz ile Ankara, Sakarya, Kastamonu ve diğer illerden bölgeye gelmiş olan din görevlilerimizle kısa bir değerlendirme toplantısı yaptıktan sonra, hastane, mezarlıklar ve
ihtiyaç olan diğer merkezlere gerekli hizmetleri yerine getirmek üzere görevlilerimizi gönderdik, bir kısım görevlimizi de Kızılcahamam ilçesi din görevlilerinden oluşan ekibimize yardımcı olmak üzere Kaynaşlı'ya uğurladık. Böylece depremden hemen sonra başlattığımız faaliyetlerimizi daha organize bir şekilde yapmak için gerekli tedbirler alınmış oldu.
Bu arada Başkan Yardımcılarımız Rıdvan ÇAKIR, Sami USLU ve Mehmet GÜRLER hocalarımız da bölgede incelemeler yapmak ve Başkanlığımızın hizmetlerini yerinde görmek amacıyla ilçeye geldiler. Kriz merkezini ziyaretten sonra depremden zarar görmüş vatandaşlarımıza geçmiş olsun ve başsağlığı dileklerini iletip, halkın ihtiyaçlarını tespit ettiler. Kısacası Devletimizin
diğer kurumları gibi Diyanet İşleri Başkanlığımız da tüm unsurlarıyla bölgede ve insanımızın yanındaydı.
Depremde hayatını kaybeden kardeşlerimize Allah'tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar diliyor, böylesi felaketleri bir daha göstermemesi için Cenab-ı Hakka niyaz ediyoruz. Milletimizin başı sağ olsun.

1. Bölgeye 13 Kasım 1999 Cumartesi günü Dış İlişkiler Dairesi Başkanı Yusuf Kalkan ve Dini Yayınlar Dairesi Başkanı Harun Özdemirci gönderilmiştir.
2. 14/11/1999 tarihinde Pazar günü Başkan Yardımcılarından Sayın Sami Uslu, Sayın Rıdvan Çakır ve Sayın Mehmet Gürler inceleme yapmak üzere bölgeye gitmişlerdir.
3. Başkanlığımız müfettişlerinden Mustafa Yılmaz, Mehmet Koçer ve Yaşar Çolak deprem bölgelerine 4 gün süre ile görevlendirilmişlerdir.
4. Bolu, Düzce ve Kaynaşlı'da müftülere sevk ve idarede yardımcı olmak üzere 15/11/1999 tarihinde Başkanlık merkezinden Genel Evrak ve Arşiv Şubesi Müdürü Ünal Bayramoğlu, Planlama ve Koordinasyon Şubesi Müdürü Tacettin Öz, İrşat Hizmetleri Şubesi Müdürü H. Hüseyin Biçer görevlendirilmiştir.
5. Ankara müftülüğünce deprem bölgesinde ihtiyaç duyulan hizmetleri yapmak üzere 12 Kasım 1999 tarihinde, Ankara Vaizlerinden Mustafa Köseoğlu başkanlığında 11, Kızılcahamam İlçesi İmam - Hatiplerinden Çetin Günerhan'ın başkanlığında 10, 13 Kasım 1999 tarihinde de Ankara Vaizlerinden Ömer Faruk Serdaroğlu'nun başkanlığında 10 kişilik din görevlisi görevlendirilmiştir.
6. Sakarya'da bulunan 5 mutfaktan 3'ü Sakarya'da bırakılıp, 2'si Düzce ve Kaynaşlı'ya gönderilmiştir.
7. Bölgede vatandaşlarımıza yemek pişirmek üzere 18/11/1999 tarihinde Başkanlık merkezinden aşçı Bekir Sami Halıcı, Kütahya müftülüğünde görevli hizmetli Ali Osman Erikli ve Süleyman Hatipoğlu, Bolu Yeniçağa ilçesi müftülük hizmetlisi Kemal Korkmaz görevlendirilmiştir.
8. Bölgedeki vatandaşlarımızın acılarını paylaşmak, onlara moral vermek vaaz ve irşat hizmetlerinde bulunmak üzere 26 Kasım 1999 tarihinde Ankara Müftülüğü'nden Müftü Yardımcısı Mahmut Sezgin başkanlığında 3 görevli gönderilmiştir.
9. Başkanlığımız organizasyonu ile il ve ilçe müftülüklerimizin temin ettiği 217 adet kışlık aile çadırı bölgedeki evleri yıkılan görevlilerimize Türkiye Diyanet Vakfı aracılığı ile peyderpey gönderilmeye başlanmıştır.
10. 12 Kasım akşamı saat 23.00'de 4'ü Ankara'dan 1'i Düzce'den olmak üzere 5 adet ambulans sevk edilmiştir.
11. Ambulanslarla kefen bezi, uyku tulumu, battaniye, muhtelif ilaç, ceset torbası, gıda vs. maddeler birer personel nezaretinde sevk edilmiştir.
12. Bolu Düzce ve Kaynaşlı'da Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıf irtibat büroları kurulmuştur.
13. Bilahare 13 ve 15 Kasım 1999 tarihlerinde günlük 3 kamyon olmak üzere Bolu, Düzce, Kaynaş'lı ve Akyazı'ya muhtelif yardım malzemeleri gönderilmiştir.
14. Düzce'de 600 vatandaşımıza hizmet edecek şekilde seyyar mutfak kurulması çalışması devam etmektedir.
 
 



    Sayfa Başı




FIRSATLAR AYI RAMAZAN

Dr. M. Fevzi HAMURCU
Strasbourg Din Hizmetleri Ataşeliği
Koordinatör Din Görevlisi
 

Hoş Geldin, Ey On bir Ay'ın Sultanı!..
Allah'ın rahmetinin çağlayan gibi coştuğu, feyiz ve bereketin sağanak gibi yağdığı ve her anı binlerce yıla bedel mübarek bir ay, bizleri yine kucakladı. Bu kavuşma hepimizi mutluluğa garketti. Allah'ın eşsiz nimetleriyle ve sayısız fırsatlarla donatılmış Ramazan ayı, bu sene de coşturdu tüm gönülleri. Ne mutlu bu hazzı tâ ruhlarının derinliklerinde duyanlara, duyabilenlere...
'Hoş geldin' diyoruz sana hep bir ağızdan, ey on bir ayın sultanı! 'Hoş geldin', safâlar getirdin gönül dünyamıza... Rabbimizin bize sunduğu eşsiz bir armağansın, paha biçilmez bir pırlantasın sen... Gönül bahçemize serpeceğin sayısız güzellikleri dermek için günlerdir hazırlanıyorduk hepimiz.
Ramazan bize hayatın asıl gayesini hatırlatır Dünyevî meşakkatler girdabında yalpalayarak sürüklenen insanoğluna, unuttuğu aslî görevlerini hatırlatır onun gelişi. 'Ahiret limanına doğru seyreden bir geminin yolcularısınız hepiniz' der bizlere. Bir ömrün ya da -en azından- geçen bir yılın tatlı bir rüzgar gibi akıp geçtiğini fısıldar kulaklarımıza.
Gerçekten de öyle değil mi? Geçen Ramazan bayramında o mübarek ayı buruk bir sevgiyle uğurladığımızı daha dün gibi hatırlıyoruz. O günden bu yana duvardaki takvimden her gün bir yaprak kopardık durduk. Allah'ın bize bahşettiği hayat ağacından birer yapraktı aslında kopardıklarımız...
Eksilen her yaprak bizleri ebediyet menziline biraz daha yaklaştırdı. Hayatın bu değişmez gerçeğini, ne yazık ki, sevdiklerimizden birini kaybedince hatırlayabildik genellikle. İşte Ramazan ayı, unuttuğumuz bu büyük gerçeği bize daha derinden hissettirir.
Ramazan bize 'tefekkür'ü ve nefis muhasebesini öğretir
Ramazan, diğer günlerde çoğu zaman unuttuğumuz düşünmeyi ve 'tefekkür' etmeyi de bize bahşeden müstesna bir zaman dilimidir. Akıl ve tefekkür melekemiz, en güzel meyvelerini bu ayda verir. Bizlere hayatımızı sorgulama fırsatı verir ve hepimize nefis muhasebesi yaptırır.
Ramazan orucu, bedenimizi dinlendirirken beynimizin tüm hücrelerini ateşler ve onu tam kapasiteyle çalıştırır. Bu haliyle düşünce dünyamıza derinlik katan oruç, bedenin fiziki aktivitesini asgariye indirirken bizleri ruh dünyamızda alabildiğine yükseltir. Yeme ve içme gibi en temel insanî ihtiyaçlarımızı -geçici bir süre için de olsa- askıya alarak bizleri adeta melekleştirir.
Ramazan, bize Allah'ın coşkun rahmetini bahşeder
Bu ayda herkesi Allah'ın af ve mağfireti kuşatır, her tarafı feyiz ve bereket kaplar. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Ramazandan söz ederken 'ümmetimin ayıdır' diye tanımlamıştır onu. Gerçekten de bu ay, ümmet-i Muhammed'in her bakımından coştuğu eşsiz bir zaman dilimidir.
Bu ayın ilk günleri rahmet, ortası bağışlanma, sonu da günahlardan azat olma zamanıdır. Bu durumu Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle ifade eder: "Ramazan ayı girdiğinde cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar da zincire vurulur." (1)
Rasûlüllah (s.a.s.) başka bir hadisinde ise bize şunu haber verir: "Bir münâdi, her gece şöyle nida edip bağırır: Ey hayır isteyen, gel! Ey şer isteyen kendini şerden uzak tut!" (2)
Ramazan, nefsin taşkınlıklarına gem vurur
Ramazan, kötülük işleme yollarını da daraltır ve bizleri nefsin esiri olmaktan kurtarır. Bu durumu Rasûlüllah Efendimiz (s.a.s.) şöyle ifade eder: "Ademoğlunun her ameli katlanarak yazılır. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın bu konudaki sünneti şudur: İyi ameller en az on misliyle yazılır, bu yedi yüz misline kadar çıkar. Yüce Allah (bir hadis-i kudsîde) şöyle buyurmuştur: "Oruç bunlardan
farklıdır. Çünkü o sırf Benim içindir, Ben de onu dilediğim gibi ödüllendireceğim. Kulum benim için şehvetini, yiyeceğini terk etti". Oruçlu için iki sevinç vardır: Biri, orucu açtığı zamanki sevincidir, diğeri de Rabbine kavuştuğu zamanki sevincidir.
Oruçlunun ağız kokusu Allah indinde misk kokusundan daha hoştur. Oruç kötülüklerle sizin aranızda bir perdedir. Biriniz bir gün oruç tutacak olursa kötü söz söylemesin, bağırıp çağırmasın. Birisi kendisine uygun olmayan şeyler söylerse veya kavga edecek olursa 'ben oruçluyum' desin ve ona bulaşmasın." (3)
Ramazan, Kur'an'ın indirildiği aydır
Bu ayın her anı, kadrini bilip değerlendirebilinler için Kadir gecesi gibi değerlidir. Kur'an'ın bu gecede indirilmeyi başlanması, Ramazanı daha da değerli kılar. Hatta bu yüzden Ramazan ile Kur'an özdeşleşmiştir.
Yüce Allah, bizlere Ramazanı anlatırken o ayda Kur'an'ın indirilmesini önemli bir özellik olarak zikreder. Bu tanımlamayı yapan ayet-i kerime şöyledir: "Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır."(4)
Yüce kitabımız Kur'an insanlık alemini şereflendirmeye bu ayda başladığı için tüm müslümanlar Ramazanı Kur'an ayı olarak değerlendirirler. Bu ilahî kitap her zamankinden daha fazla okunur, daha fazla dinlenir bu ayda. Camilerimizde güzel sesli hafızlarımız mukabeleler okur, Kur'an sevdalısı binlerce müslüman da dinler onları.
Bu güzel alışkanlıklara yenilerini katmak istiyorsak, tevazu ile okuduğumuz ve huşu ile dinlediğimiz Kur'an'ı daha iyi anlamak ve onun mana okyanusuna dalmak için büyük bir hamle daha yapmalıyız. İşte bu ay, böylesine güzel başlangıçlar için en uygun zamandır; bu büyük fırsat kaçırılmamalıdır.
Kur'an'ı iyi anlamış fertler, huzurlu ve mutlu bir toplumu oluştaracak metodu kolaylıkla bulacaklardır. Çünkü bu ilahi mesaj sonsuz sayıdaki ihtiyaçlarımızı öncelik sırasına koymada bize rehberlik edecektir.
Sırası gelmişken şunu da hemen belirtmeliyiz ki, gerek fertler için gerek toplumlar için en öncelikle ihtiyaç bilgidir. Mübarek bir gecede dünya semasını şereflendirmeye başlayan Kur'an, işte bundan dolayı birinci önceliği bilgiye vermiş ve insanlığa ilk olarak 'oku!' diye emretmiştir.
İlk nazil olan ayetle başlayan ve Hz. Peygamber (s.a.s.)'in rehberliğinde 23 yıl sürdürülen bu zorlu mücadele, insanlıktan bîhaber olan bir toplumu büyük bir değişim sürecine soktu. Sonunda, tüm çağlarda ümmet-i Muhammedin örnek aldığı 'asr-ı saadet' toplumu oluşturuldu. İnsanî tüm ihtiyaçların öncelik sırasına göre halledildiği bu büyük değişim ve yeniden yapılanma sürecinde
birinci öncelik 'okuma'ya verilmiştir. 21. yüzyıla girerken Kur'an'ın sunduğu öncelikleri dikkate alarak kendimize bir yön vermeliyiz. Böylesine büyük ve güzel kararları alabileceğimiz psikolojik atmosfer, Ramazan ayı'nda fazlasıyla mevcuttur.
Ramazan, toplumda iyilik tohumları yeşertir
İyiliklerin toplum hayatında yerleşmesi ve kökleşmesi için gerekli olan manevi ortamı hazırlar. Bu manevi ortamdan en çok etkilenen ve hemen gelişme gösteren şey ibadet hayatımızdır. İbadetlerini düzenli olarak yapmaya pek özen göstermeyenler bile Ramazanda büyük ölçüde değişir. Tüm müslümanlar dinimizin emrettiği ibadetlere her zamankinden daha fazla gayret ederler.
Camilerimiz de bu mübarek iklimden nasibini alır ve 'Allah'ın evi' olan bu mekanlar her namaz vaktinde dolar taşar. Ramazan ayında mahşeri kalabalıklarla huşu ile kılınan cuma ve teravih namazları, cemaatle ibadet etmenin hazzını yaşatır bizlere. 'Bir araya toplayan' anlamına gelen 'cami', gerçekten de Ramazan boyunca bu manayı tahakkuk ettirir.
Hayatında açlık nedir pek bilmeyenler, oruç ibadeti sayesinde yoksulun halini 'hakkal-yakîn' anlar ve onlara karşı cömertleşirler.
Varlıklı kesim ile fakirler arasında bir yardımlaşma ve dayanışma hamlesi başlar. Bunun neticesinde, refah seviyesindeki dengesizliklerden dolayı toplum katmanları arasında baş gösteren kıskançlıklar ve huzursuzluklar azalır. Toplumun tüm fertleri birbirlerine haset ve nefret duygularıyla değil sevgi ve şefkatle muamele etmeye başlarlar.
Ramazan, fakiri korur ve düşünür
Ramazanda verilen fıtır sadakası, sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı pekiştirir. Bu ayın manevi havasını teneffüs eden müminler, zekatlarını da genellikle bu ayda verirler. Nafile sadakaların en fazla verildiği zaman dilimi de yine Ramazandır. Bütün bu mali ibadetler sayesinde yetimler, kimsesizler, fakirler ve borçlular kendilerine uzanan yardım elinden yararlanırlar. Yardım eden ve
yardım gören fertlerin birbirlerine besledikleri sevgi ve şefkat duyguları toplumun huzur ve mutluluğunu arttırır. Hem birbirine ve hem de 'Allah'ın ipi'ne sımsıkı sarılan böyle bir toplum birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularını da kökleştirir.
İşte saydığımız bu fırsatları ve daha sayamadığımız binlerce güzelliği sinesinde barındıran mübarek ay, bizi bu sene de kucakladı.
Ne mutlu bu aydan yeterince yararlanabilen müslümanlara... Hepimizin Ramazanı mübarek olsun, milletimiz ve tüm İslam alemi için hayırlara vesile olsun...

1- Buhârî, Savm, 5; Bed'ü'l-Halk, 11; Müslim, Sıyâm, 2 (1079); Nesâî, Sıyâm, 5 (4, 129).
2- Nesâî, Savm, 5 (4, 130).
3- Buhârî, Savm 2, 9, Libâs, 78; Müslim, Sıyâm, 164 (1151); Muvatta, Sıyâm, 58 (1, 310); Ebû Dâvûd, Savm 25 (2363);
Tirmizî, Savm, 55 (764); Nesâî, Sıyâm, 41 (2, 160-161); İbnu Mâce, Sıyam, 1 (1638); Edeb, 58 (3823).
4- Bakara, 185.
 
 


    Sayfa Başı



ORUCUN HİKMETLERİ
 

Prof. Dr. Mehmet DEMİRCİ
 

İnsanın nasıl ki bir bedeni bir de rûhu, bir maddî bir de manevî yönü varsa, dinin de bir dış yüzü, bir de iç yüzü vardır. İbâdetlere görünen şekillerinin ötesinde bir iç anlam vermenin, deruni bir yorum getirmenin eski bir geleneği bulunmaktadır. Bu alanla daha çak tasavvuf mensupları ilgilenmiştir.
Derûnî yorumlar dinin zâhirini küçük görmeyi veya onu red ve inkar etmeyi gerektirmez. Bu yönden tasavvuf anlayışı, tarihteki yıkıcı Bâtınîlik mezhebinden ayrılmış olur. Ölçü şudur: Zahirî ve derûnî yorum ve izahlar ruh ve beden gibi birbirini tamamlamak durumundadır. Zâhire duyanmayan bâtınî açıklama geçersiz olduğu gibi, içselliği hiçe sayan zâhirci görüş de eksik ve yanlıştır.(1)

Burada asıl amacımız orucun iç anlamına, derunî tarafı üzerine eğilmektir. Ama önce şekil yönüyle ilgili birkaç nokta üzerinde duralım. Oruç sebebiyle tabii bir ihtiyaç olan yeme içmeye gündüzleri ara vermenin ne mantığı olabilir? Bu mevsimde soğuk olan kuzey yarı küre insanlarının yeterli kalori ve besin almalarına engel olan oruç ibadetinin sağlığa zararı olmaz mı?
Yemeyi/içmeyi bırakarak İslâmi anlamda oruç tutmanın soğuk iklimlerde insan sağlığına zararlı olduğu doğru değildir. Biyolojik gözlemler gösteriyor ki, kar yağdığı zaman vahşi hayvanlar yiyecek bir şey bulamazlar. O vakit kış uykusuna yatarlar veya zamanlarını "oruç" tutmakla geçirirler. Bu durum onları ilkbaharın yaklaşmasıyla gençleşmiş bir şekilde hareketi sevkeder.
Ağaçlar için de aynı durum söz konusudur. Ağaçlar kışın yapraklarını kaybeder ve uyurlar; hatta su bile almazlar. Birkaç aylık bir "oruç"tan sonra, ilkbaharla birlikte gençleşir ve eskisinden daha zinde hale gelirler, yeni yapraklar ve çiçeklerle donanırlar.
Madenlerin bile bu "oruc"a ihtiyacı vardır. Motorlar ve makineler, onların hareketli parçaları belli aralıklarla dinlendirilirler, bu onlara yeni bir güç verir.(2)
Bütün organlar gibi sindirim sisteminin de dinlenmeye ihtiacı vardır. Oruç bu ihtiyaca cevap verir. Ama orucun asıl gayesi bu tür tıbbî faydalar değildir.
İnsan Allah'ın en hârika eseridir. Onda zıtlar birleşmiştir. Bedenle ruh, madde ile mânâ iç içedir. İnsanın mutluluğu bu iki farklı unsurun dengede tutulmasına bağlıdır. Maddî yönümüz daha somut olduğu için, rûhi güçlerimizi gölgelemek ve ona baskın çıkmak eğilimindedir. Bu eğilim sürekli ve etkili olursa insanın ruhunun olgunlaşması engellenmiş olur. O bakımdan bedenin ruha
boyun eğmesi için, bedenin gücünü sınırlı tutmak ruhunkini artırmak gerekir.
Bu gayeye ulaşmada açlık, susuzluk, cinsel arzuları sınırlama; dilin, kalbin, zihnin ve öteki organların denetim altına alınması en etkili yoldur. Bu durum tecrübe ile sabittir.
Kişinin olgunluğunun belirtilerinden biri, hayvanî tabiatını aklına ve ruhuna boyun eğdirmesidir. İnsan tabiatı serkeştir, bazen aşırılık bazen yumuşaklık gösterir. Onun aşırılıklarını bastırmak için oruç gibi sert uygulamalara ihtiyaç vardır. Günah işlerse tevbe etmesi ve oruçla telâfi yolunu seçmesi, onun iradesini güçlendirdiği gibi ruhunu arındırır ve teselli verir.
Yememek ve içmemek bir melek özelliğidir. İnsan böyle bir rejimi benimsemekle, meleklere benzemeye çalışmış olur. Asıl önemlisi, bunu sırf Allah'ın buyruğunu yerine getirmek için yaptığından, O'na daha fazla yakınlaşmış olur. Böylece inanmış insanın en son gayesi olan Allah'ın noşnutluğunu elde eder.
Oruçtan beklenen bu amacın gerçekleşmesi için dikkat edilmesi gereken şeyler vardır. Oruç bir imsak ameliyesi, yani orucu bozacak davranışlardan uzak bulunma işidir. Kâmil anlamda oruç bütün organlar iştirakiyle gerçekleşir. Şöyleki:
Mide yemek-içmekten korunduğu gibi; dili yalandan, kötü sözden, boş laftan uzak tutmalıdır. Göz harama, yanlış yerlere bakmamalı, kusur aramamalıdır. Kulak gıybet, dedikodu ve abes şeyler dinlememelidir. En önemlisi de gönül ve zihin güzel şeyler düşünmelidir. Gönül ehli kişiler yalan söylemenin ve başkasını çekiştirmenin orucu bozacağını belirtirler.(3) Gerçekten
organlarının tamamını oruca iştirak ettirmeyi başaramayan kimse, şeklen oruç tutmuşsa da, orucun özünü yakalayamamış demektir. Hz. Peygamber'in "Nice oruç tutanlar vardır ki, oruçtan onlara kalan sadece açlık ve susuzluktur." sözü de bu gerçeği vurgular.(4)
Bütün organlarıyla oruç tutan kimse daha dikkatli ve daha ahlâklı olacaktır. Hattâ kendisine sataşanlara bile "Ben oruçluyum" diyerek uymayacaktır. Böyle davranış Peygamber efendimizin tavsiyesidir.(5) Ramazan aylarında âşayiş probleminin azalmasında bu inanışın rolü vardır. İstanbul Emniyeti'nin verdiği bilgiye göre, 1998 senesi yılbaşının Ramazana rastlaması sebebiyle, o geceki, trafik kazaları aşayiş olayları geçmiş yıllara kıyasla fevkalâde az sayıda olmuştur.
İbadetlere değer katan en önemli özellik "İhlâs"tır. İhlâs bir işi sadece Allah için yapmak demektir. Oruç bu özelliği çok iyi yansıtır. Çünkü bir kimsenin oruçlu olup almadığını bilemeyiz. Bunu ancak Allah'la kendisi bilir. Yani böyle olmalıdır.
Yüce Allah bir kudsî hadiste "Oruç doğrudan doğruya benim içindir, onun karşılığını ben vereceğim." buyurur.(6) O bakımdan oruçlu kişi, ihlâsı zedeleyecek tavırlardan uzak durmalıdır. Allah için olması gereken orucunu çevresine sıkıntı vererek yahut da kayırma veya ilgi bekleyerek mânevî değer kaybına uğratmamalıdır.
Gönül ehli kişilerin ahlakî kurallara uymamayı oruçla bağdaştırmakdıklarını söylemiştik. Onların seçkinleri daha da ileri giderler ve "zikr-i dâim"den gaflet etmenin oruca zarar vereceğini belirtirler. Yine onlara göre kudsî hadiste geçen "Oruç benim içindir..." sözünün anlamı "Samediyyet bana aittir" demektir.
Bu kudsî hadisin bir izahı da şöyle yapılır. Orucun hiçbir şekilde zahirle alâkası olmayan gizli bir ibadet oluşu ve başkalarının onda hiçbir payı bulunmaması dolayısıyla böyle varid olmuş, Yüce Allah devamında: "Onun karşılığını ben vereceğim.." buyurmuştur.(7)
Üç nevi oruç vardır: Ruhun orucu, aşırı ihtiraslardan uzak bulunmak ve kanaat sahibi olmaktır. Aklın orucu, heva ve heveslere aykırı hareket etmektir. Nefsin orucu yeme-içme ve harama karşı perhizkâr olmaktır.(8)
"Oruç kalkandır"(9) hadisi oruç, insanla mâsivâ yani, insanla Allah'tan gayri şeyler arasında perde olmalıdır şeklinde yorumlanmıştır.(10)
Hz. Mevlânâ şöyle düşünür. Oruç ağzı bağlamaya karşı gönül gözünün açılmasına yarar. Can gözünün açılması, bedenî güçleri etkisiz hale getirmekle mümkün olur. Gönül gözü kör olanları hiçbir ibadet aydınlatamaz.
"Mevlânâ'ya göre oruç ibadetlerin en büyüğüdür, insanları miraca götüren buraktır, Kur'an'ın sırrıdır. İnsanların arzuları ve nefisleriyle yaptıkları savaştır; onlara taze can bağışlar, insanların insanlığını olgunlaştırır. Varlıkta yokluğa ulaştırır."(11)
Söylenenleri kısaca özetlersek, orucun üç derecesi olduğu görülür: Avâmın (halkın) orucu sabahtan akşama kadar yemekten, içmekten ve cinsal hazlardan uzak kalmakla olur. Havâssın (seçkinlerin) orucu, bunlara ek olarak öteki bütün organları denetim altında bulundurmaktır. En  seçkinlerin orucu ise, gönlünü Allah'tan başkasının ilgisinden uzak tutmaktır. Halk oruç sırasında
besinleri mideye sokmaz. Seçkinler, günah ve kötü olan şeyleri organlarına yaklaştırmaz;  en seçkinler yani ârifler, âşıklar ve kâmiller, mâsivayı (Allah'tan gayrı şeyleri) kalplerine sokmazlar. Oruçtan asıl beklenen bu son noktayı yakalamaya çalışmaktır.

1- Sülemî (ö. 412/1021)'nin bu konudaki görüşleri için bk. Süleyman Ateş, Sülemî ve Tasavvufî Tefsiri, 143, İstanbul 1969.
2- M. Hamîdullah, İslâma Giriş, Çev. Cemal Aydın, s. 93. Ankara 1996.
3- Sühreverdi, Avarif terc. s. 419, Erkam Yayınları, İstanbul 1989.
4- İbn Mâce, Sıyam, 21.
5- Buhari, Savm, 2; Müslim, Sıyam, 163.
6- Buhari, Tevhid, 35; Müslim, Sıyam, 64, 65.
7- Bk. Serrac, Luma, Çev. H. Kamil Yılmaz, s. 168, İstanbul 1996.
8- Kuşeyri, Risale, Çev. S. Uludağ, s. 127, İstanbul 1978.
9- Buharî, Savm, 2; Müslim, Sıyam, 163.
10- Bk. Kelâbâzî, et-Taarruf, çev. Süleyman Uludağ (Doğuş Devrinde Tasavvuf), 204, Dergâh yayınları, İstanbul 1979.
11- Müjgân Cumbur, Mevlânâya Göre Oruç Ayı, 1. Milletlerarası Mevlânâ Kongresi tebliğleri içinde, Konya 1988.
 
 


  Sayfa Başı




ORUÇLA İLGİLİ HÜKÜMLER

Şükrü ÖZBUĞDAY
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
 

Oruç Nedir?
İslâm'ın beş esasından biri de Ramazan ayında oruç tutmaktır. Oruç, niyet ederek tan yerinin ağarmaya başlamasından (yani imsak vaktinden) itibaren güneş batıncaya kadar yememek, içmemek ve cinsî ilişkiden uzak durmak suretiyle yerine getirilen bir ibâdettir.

Oruç kimlere farzdır?
Bir kimseye orucun farz olması için kendisinde üç şartın bulunması gerekir; Bunlar:
1- Müslüman olmak,
2- Akıllı olmak,
3- Ergenlik çağına gelmiş bulunmak.
Bu şartlar kendisinde bulunduğu halde, oruç tutamayacak derecede hasta olanlar ile yolcu olanlar, oruç tutmayabilirler. Hastalar iyileşince, yolcular da memleketlerine dönünce, tutamadıkları günlerin orucunu kaza ederler.
Ergenlik çağına gelmeyen çocuklara oruç tutmak farz değildir. Ancak bünyelerine zarar vermeyecek şekilde çocukları da yavaş yavaş oruç tutmaya alıştırmak uygun olur.
Lohusa olan kadınlarla âdet gören kadınlar, bu hallerinin devam ettiği günlerde oruç tutamaz, namaz kılamazlar. Bu sebeple Ramazan ayında tutamadıkları oruçları Ramazandan sonra uygun bir zamanda kaza ederler, yani gününe gün tutarlar.
Kılamadıkları namazları ise kaza etmezler.

Ramazan Orucu Kaç Gündür?
Ramazan ayı bazı yıllarda 29, bazı yıllarda da 30 gün olmaktadır. Ramazan ayı 29 gün olduğu zaman oruç yine tamdır. Çünkü farz olan, Ramazan ayının tamamını oruçlu geçirmektir. Bu sebeple; Ramazan ayının 29 gün olduğu yıllarda tutulan orucun eksik olması sözkonusu değildir. Nitekim Peygamber Efendimiz 9 Ramazan orucu tutmuştur. Bunlardan dördü 29 gün, beşi de 30 gün olmuştur.

Ramazan Ayının Başlangıcı ve Sonu Nasıl tesbit Edilir?
Farz olan orucun vakti Ramazan ayıdır. Bu sebeple Ramazan ayının başlangıcı ile bayram gününün doğru olarak belirlenmesi büyük önem taşımaktadır.
Ramazan ayı ile bayramları, hilâli gözleyerek tesbit etmek esas olmakla birlikte bunlar, astronomi ilminden yararlanarak hesapla da tesbit edilebilir. Maksat, Ramazan ve bayramların doğru olarak belirlenmesidir.
Nitekim, namaz vakitleri de Kitap ve Sünnette güneşin hareketi ile yani dünyanın güneş etrafında dönmesi ile meydana gelen ışık ve bölge durumlarına bağlanmışken bugün, bunlar dikkate alınarak namaz vakitleri hesapla belirlenerek takvimlerde gösterilmektedir.
Günümüzde yapılan bütün gözlemler de astronomik hesapların doğruluğunu kanıtlamaktadır.
1978 yılında 19 İslâm ülkesinden 40 Din ve Astronomi bilgininin katılmasıyla İstanbul'da toplanan "Ru'yet-i Hilâl" konferansında; Kamerî aybaşlarının tesbitinde, hilâlin ister çıplak gözle, isterse modern ilmin rasat metodlarıyla olsun görülmesi esas olmakla beraber, astronomların hesapla tesbit ettikleri Ramazanın başlangıcı ve bayram günlerine itibar edileceği kararına varılmıştır. Böyle olunca, takvimlerde belirtilen, Ramazanın başlangıç ve bayram günlerine şüphe ile bakmak yersizdir.

Oruca Ne Zaman ve Nasıl Niyet Edilir?
Orucun önemli bir şartı da niyettir. Niyetsiz oruç sahih değildir. Bu sebeple Ramazan orucuna niyetin ne zaman ve nasıl yapılacağının bilinmesi gerekir.
Ramazan orucu için güneşin batışından itibaren kuşluk vaktine kadar niyet edilebilir; Şöyle ki:
Normal olarak oruca sahur yemeğini yedikten sonra niyet edilir. Ancak sahurda uyanamayıp yeme - içme zamanının bittiği imsak vaktinden sonra kalkan bir kimse, güneş doğmuş olsa bile, kuşluk vaktine kadar o günün orucuna niyet edebilir. Yeter ki, imsak vaktinden sonra orucu bozacak bir şey yapmasın.
Sahura kalkmak istemeyen bir kimse, akşamdan sonra yarının orucuna niyet edebilir, geceleyin kalkıp tekrar niyet etmesi gerekmez.
Oruç tutmak maksadıyla sahura kalkmak niyet sayılır. Sahura kalkmayan ve daha önce oruca niyet etmeyen bir kimse de kuşluk vaktine kadar niyet edebilir. Böyle geç niyet etmiş olanların oruçlarında bir eksiklik yoktur. Kuşluk vaktinden sonra ise oruca niyet edilmez.
Niyet, esasen kalp ile olur. Yani geceleyin, yarın oruç tutacağını kalbinden geçiren kimse niyet etmiş demektir. Oruç tutmak düşüncesi ile sahur yemeğine kalkan kimse, hem içinden niyet etmeli, hem de dil ile: "Niyet ettim Ramazan-ı şerifin yarınki orucuna" diye söylemelidir. Her günün orucuna ayrı niyet etmek lâzımdır.

Oruç İbadetinde  Kaza ve Keffaret Nedir?
Kaza: Bozulan orucun yerine gününe gün oruç tutmaktır. Özürsüz olarak Ramazan ayında oruç tutmamak hem günahtır hem de cezası vardır. Ancak bir kimse aşağıdaki durumlarda Ramazan orucunu tutmayabilir, veya başlamış olduğu orucu bozabilir.
Ancak sonradan ilk fırsatta tutamadığı oruçları kaza etmesi gerekir. Ramazan orucunu başka zamanda tutmayı gerektirebilecek özürler şunlardır:
1- Hastalık: Bir hasta oruç tuttuğu takdirde hastalığının artmasından veya uzamasından korkarsa oruç tutmayabilir. Hastalığı iyileşince tutamadığı oruçları kaza eder. Hastaya bakan kimse de böyledir.
2- Yolculuk: Ramazan ayında yaklaşık 90 km. mesafeye yolculuğa çıkan kimse oruç tutmayabilir. Yolculuk hali bitince tutmadığı günleri kaza eder. Oruç tutmasında bir güçlük yoksa yolcunun oruç tutması daha hayırlıdır.
3- Zor görmek: Orucu bozmak için ölümle veya vücuduna bir zarar verilmekle tehdit edilen kimse orucunu bozabilir. Bozduğu orucunu sonra kaza eder.
4- Gebe ve Emzikli Olmak: Gebe veya emzikli olan bir kadın, oruç tuttuğu takdirde kendisine veya çocuğuna bir zarar geleceğinden korkarsa oruç tutmayabilir. Gebelik veya emziklilik hali sona erince tutamadığı günleri kaza eder.
5- Şiddetli Açlık ve Susuzluk: Oruçlu bir kimse açlık veya susuzluk sebebiyle aklının bozulmasından veya vücuduna ciddî bir zarar geleceğinden korkarsa, orucunu bozabilir. Sonra uygun bir zamanda tutamadığı oruçları kaza eder.
6- Yaşlılık ve Düşkünlük: Vücudu günden güne düşen ve oruca dayanamayan iyice ihtiyarlamış olan kimseler oruç tutmayabilir.
Bunlar sonradan da orucu kaza edemiyecekleri için tutamadıkları her günün orucunun yerine fidye verirler. İyileşme ümidi olmayan hastalar da böyledir. Yani onlar da tutamadıkları her bir Ramazan orucu için fidye verirler.

Fidye Nedir?
Oruç tutmaya gücü yetmeyen düşkün ve yaşlı kimseler ile iyileşme ümidi olmayan hastalar, Ramazan ayının her günü için birer fidye verirler. Fidyenin tutarı aynen bir sadaka-ı fıtır (fitre) kadardır. Bu fidyeler Ramazanın başlangıcında verilebileceği gibi,
Ramazanın içinde veya sonunda da verilebilir.
Fidye verecek olan kimse, isterse fidyenin hepsini bir fakire topluca verir, ayrı ayrı fakirlere de verebilir. Bu durumda olan kimseler, fidye veremiyorsa, Allah'tan bağışlanmalarını isterler. Oruç tutmaya gücü yetmeyen yaşlılar ile iyileşme ümidi olmayan hastalar, eğer ileride tutabilecek duruma gelirlerse tutamadıkları oruçları kaza etmeleri gerekir. Önceden verdikleri fidyelerin
hükmü kalmaz, bunlar nâfile bağış sayılır.

Keffaret Nedir?
Keffaret: Ramazan ayında tutulan orucun, mazeretsiz olarak bile bile bozulmasının cezasıdır. Bozulan bir gün orucun yerine iki kameri ay veya altmış gün peşpeşe oruç tutmak demektir. Ayrıca bozulan orucun da kaza edilmesi gerekir.
Aynı Ramazanda veya değişik Ramazan aylarında birkaç defa keffareti gerektirecek şekilde orucunu bozan kimseye bunların hepsi için bir keffaret orucu yeterli olur. Ancak keffareti yerine getirdikten sonra yine kasten orucunu bozarsa bundan dolayı da ayrıca keffaret gerekir. Yaşlı veya hasta olup keffaret orucunu tutamayanlar altmış fakire bir günde 60 fidye veya 60 günde bir
fakire birer fidye verirler.
Oruca aykırı olan bir şeyin yapılması halinde oruç bozulur. Orucu bozan bazı şeyler hem kaza hem de keffareti gerektirir. Orucu bozan bazı şeylerden dolayı da sadece kaza gerekir.

Orucu Bozup Kaza ve Keffareti Gerektiren Bazı Önemli Şeyler Nelerdir?
1- Mazeretsiz, oruçlu olduğunu bilerek yemek ve içmek.
2- Oruçlu olduğunu bile bile cinsel ilişkide bulunmak.
3- Sigara içmek veya enfiye çekmek.
4- Ağzına giren yağmur, kar veya dolu tanesini kendi isteğiyle yutmak.
5- Dışarıdan bir susam tanesi kadar bir şeyi alıp yutmak.

İşte Ramazan ayında niyet ederek oruca başlayan kimse, saydığımız bu vb. şeylerden birini bilerek ve özürsüz olarak yaparsa orucu bozulmuş olur. Bozulan bu orucu kaza etmesi ve kasten bozduğu için de keffaret tutması gerekir.

Orucu Bozup Yalnız Kazayı Gerektiren Şeyler:
1- Yenmesi âdet olmayan çiğ pirinç, sade un, sade hamur, pamuk, kağıt gibi şeyleri yemek.
2- Taş, toprak, demir, altın, gümüş gibi şeyleri yutmak.
3- Abdest veya abdest dışında hata ile mideye su kaçması.
4- İmsak vakti girdiği halde, henüz girmedi zannederek yiyip içmek, iftar olmadığı halde oldu zannederek oruç açmak gibi...

İğne Yaptırmak Orucu Bozar Mı?
Ebu Hanife'ye göre, başta bulunan yaraya konulan ilacın beyne ulaşması, karındaki yaraya konulan ilacın içeriye ulaşması orucu bozar. Buna göre iğne yaptırmak Ebu Hanife'nin ictihadına göre orucu bozar ve kaza gerekir.
İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre; tabiî olmayan yollar dışında vücudun başka tarafından açılan bir yoldan içeri giden ilaç, orucu bozmadığı için iğne yaptırmakla oruç bozulmaz. Çünkü vücuda verilen ilaç, ağız gibi tabiî bir yoldan değil, deriden açılan başka bir yoldan verilmektedir.
Ancak, ibadetlerde ihtiyatlı hareket etmek esas olduğundan Ramazanda iğne yaptırmak zorunda olan kimse bunu mümkünse iftardan sonra yaptırmalıdır.
Bu mümkün olmaz da gündüz iğne yaptırmak zorunda kalırsa, İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed'in görüşlerini esas alarak orucuna devam eder ve bu orucunu daha sonra kaza etmesi gerekmez.

Astım Hastalarının Kullandıkları Sprey Orucu Bozar Mı?
Bu konu Din İşleri Yüksek Kurulunca incelenmiş ve şu sonuca varılmıştır.
"Bir kısmı ağız cidarında emilerek yok olacak kadar az olması ve esasen yutulmadıkça ağıza alınan suyun orucu bozmadığı ve orucun, emredilmesindeki gaye ve hikmet de dikkate alınırsa, astımlı hastaların ağıza püskürtülerek aldıkları ilaç orucu bozmaz."

Göz Damlası Orucu Bozar Mı?
Konu ile ilgili Din İşleri Yüksek Kurulu'nun görüşü şöyledir:
"Mütehassıs göz doktorlarından alınan bilgilere göre, göze damlatılan ilacın miktar olarak çok az (1 mililitrenin 1/20'si olan 50 mikrolitre) oluşu ve bunun bir kısmının gözün kırpılmasıyla dışarıya atıldığı, bir kısmının gözden, göz ile burun boşluğunu birleştiren kanallar ve burun mukozasında mesamat yolu ile emilerek vücuda alındığı, ancak yok denilebilecek kadar çok az bir
kısmının sindirim kanalına ulaşabilme ihtimalinin bulunduğu dikkate alınarak İslâm fakihlerinin de belirttiği gibi göz damlasının orucu bozmayacağı sonucuna varılmıştır."