Hayatın İçinden
 
   
 
 
 
 
 




FEDERAL ALMANYA'NIN VATANDAŞLIK HUKUKUNDAKİ YENİ DÜZENLEMELERİ
 

Yılmaz DİLER
 
 

1 Ocak 2000'den itibaren Almanya'da yeni vatandaşlık kanunu yürürlüğe girecektir. Yasa değişikliğinin gayesi diğer Avrupa ülkelerinin modern hukukuna uyumunu sağlamak ve farklı kökenli insanların toplumda huzur içerisinde birarada yaşamalarını sürdürmektir. Almanya ya yabancı göç 40 yılı geçkin bir süredir devam etmekte olup bunların nüfusu 7 milyonun üzerinde ve büyük bir çoğunluğu ise burada kalmaya kararlıdırlar. 1913 yılından beri mevcut olan Alman Vatandaşlık Yasası kan bağına bağlıydı. Yabancının Alman vatandaşlığına kabulü onun uzun süredir. Almanya'da yerleşik olmasına ve ilgili makamın da takdirine bırakılmıştı. Yeni yasanın getirdiği en önemli reform yabancının yasanın öngördüğü koşulları yerine getirmesi halinde doğuştan vatandaşlık hakkını kazanmasıdır.
Uzun süredir Almanya'da yaşayan yabancıların çocukları Almanya'da doğumlarıyla birlikte doğuştan vatandaşlık hakkını kazanırlar. Almanya artık bir göçmenler ülkesi olmuştur. 1960'lı senelerde işgücü temini için ülkelerinden getirilen bu insanların Almanya'nın kalkınmasında ve refah seviyesinin yükselmesinde katkıları büyüktür ve inkâr edilemez. Kendileri bu ülkeyi ikinci vatan edinmişler, çocukları, torunları ve torunlarının çocukları burada doğmuş, burada yerleşmişlerdir. Çocukluğunu, gençliğini ve hatta yaşlılığını bu ülkede geçiren insanların oranın yerli halkı ile eşit hak ve hukukuna sahip olmaları onların en temel haklarıydı. Yasa arzu edilen şekilde olmasa bile yine de öncekine kıyasla iyileşme olduğu söylenebilir.
1 Ocak 2000'den itibaren geçerli yasanın özellikleri
Kanbağı prensibi: Önceden de olduğu gibi velilerden biri -anne veya baba- Alman ise ondan olma çocuk da Almandır.
Doğumla kazanılan vatandaşlık hakkı: Velilerden biri çocuğun doğum tarihine kadar en az 8 senedir fasılasız ve legal olarak Almanya'da ikâmet ediyorsa ve en az 3 seneden beri sonsuz oturma müsadesine sahipse onun burada doğan çocuğu otomatik olarak Almandır. Bununla beraber çocuk aynı zamanda velisinin tâbi olduğu vatandaşlığı da alır.
Yukarıda belirttiğimiz şartlarda Alman uyruklu çocuklar 18'den itibaren 23 yaş dolana kadar tek bir vatandaşlıkta karar vermeleri gerekir. Eğer yabancı vatandaşlığını devam ettirmek istiyorsa o zaman Alman vatandaşlığı son bulur. 23 yaş dolana kadar herhangi bir beyanda bulunmazsa yine Alman vatandaşlığı son bulur. Eğer Alman vatandaşlığına karar verdiyse bu durumda yabancı vatandaşlığını kaybettiğine dair belgeyi 23 yaş dolana kadar ilgili makama sunması gerekir. Eğer yabancı
vatandaşlığını kaybetmesi herhangi bir nedenle mümkün değilse veya kaybedemiyorsa bu durumda birden çok vatandaşlık için müracaatı gerekir. Vatandaşlıktan ayrılması henüz aydınlığa kavuşmamış veya ayrılma işlemleri ileride mümkün olacaksa bu durumda 21 yaş dolana kadar Alman uyruğunun devamı için müracaatı gerekir. Gençler rüşt tarihinden itibaren Alman ilgili makamlarından gerekli bilgileri alacaklardır.
Yabancılar yasasına göre Alman vatandaşlığına geçiş hakkı: 1 Ocak 2000'den itibaren aşağıdaki şartları yerine getiren bir yabancıya Alman vatandaşlık hakkı doğar.
- Yasalara uygun olarak 8 seneden beri Almanya'da devamlı ikâmet,
- Oturma müsaadesine veya oturma hakkına sahip olması,
- Alman Anayasasına bağlılığını beyan etmesi,
- Alman Anayasası aleyhine faaliyette bulunmamış olması,
- Sosyal Yardım veya İşsizlik Yardımı almaksızın geçimini temin etmesi,
- Hafif cezalar hariç, suç işlememiş olması,
- Almanca'yı yeterli derecede bilmesidir.
Muvakkat düzenleme: Kanunun yürürlüğe giriş tarihinden önce doğan ve 10 yaşın altındaki çocuklar için muvakkat düzenleme getirilmiştir. Bu durumda olan çocukların velileri 1 Ocak 2000 tarihinden sonra doğan çocuk velileri gibi aynı şartları yerine getirdilerse bunların çocukları da Alman vatandaşlık hakkını kazanırlar. Bu hak bir sene içerisinde elisi tarafından kullanılmalıdır.
Bu çocuklar da 18 yaştan itibaren 5 sene içerisinde hangi vatandaşlığı kabullendiklerine dair kararlarını vermelidirler.
Vatandaşlığa geçiş ücreti yetişkinlerde 500 -DM beraberlerindeki rüştünü ikmâl etmeyen ve geliri olmayan için ise 100-DM'dır.
Alman vatandaşlığını almanın, öz kimliğinden veya benliğinden kopmak olmadığını ve yaşadığı ülkenin her türlü eşit hak ve hukukuna sahip olduğunu önemle vurgulamak isterim.
 
 
 

Sayfa Başı


GERÇEKLERLE YÜZ YÜZE GELMEK

Fahri SAĞLIK
Kandıra Müftüsü
 

17 Ağustos "Marmara Depremi" bizleri birçok gerçekle yüz yüze getirdi. Gerçi bu gerçekler gözlerimizin önünde, hayatımızın içinde yaşanıyordu ama bir türlü göremiyorduk. Bakmakla görmek arasındaki fark gibi. Bakıyordum ama... İlâhî kudret bizlere bir kez daha anlattı, gösterdi. İşte el yordamıyla seçtiğim bazıları:

- Cemâl ile Celâl yan yana
Yüce Allah'ın sayısız Cemali yanında Celâlide vardır. Hayatın kanunu bu. Yaratılmışların en şereflisi olan insana yüce Allah akıl, irfan vermiş, ilim vermiş, hikmeti öğretmiş. Ta ki insanoğlu kâinat için konulan kanunları çözsün, vahyi bilgilerle akli bilgileri bütünleştirip mutluluğuna mutluluk, verimine verim katsın. Varlıkta yokluğu, dünyada ukba'yı unutmasın. Ama heyhât! İnsanoğlu nimetleri kendi bilgisinden, yoklukları, acıları başkasından bilmeye çok meyyal. Hayrı da, şerri de yaratan yüce Allah, irademizi hayırdan yana kullanmamızı, şerrin her çeşidinden uzak durmamızı istiyor. Ama eğer ister isek şerri de yaratacağını bildiriyor.Kevni kanunlara uymaz, onlarla mücadeleye kalkarsanız zararlarına katlanmak zorunda kalırsınız." İşte bu zararlar o kanunların koyucusu yüce Allah'ın Celâl sıfatı olarak tecelli eder. Denizleri, havayı kirletir, ormanları katlederseniz zararlarını çekersiniz.
Yaşadığınız toprağın iklim, bitki örtüsü, jeolojik yapısına uymaz, aksi hareket ederseniz, o toprak kurallara uyanlara bir, size yüz kat acı ve elem verir.

- Bilimi ve Vahyi hafife almanın bedeli
Bilimle İslâm dini arasında bir zıtlık, uzlaşmazlık yoktur. "Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" buyuran yüce Allah ilmin de, dininin de nikâi kaynağıdır. Tahkiki iman için ilim gerekir. İlmin gereği dinin de gereğidir. İlme sırtını dönen müslüman düşünülemiyeceği gibi, dine sırtını dönen bilim adamı da düşünülemez.
Bu deprem münasebetiyle gördük ki biz, bilimi de vahyi de hafife almış, adeta dışlamışız. Çünkü her ikisi de bize doğruluğu, dürüstlüğü, işlerin gereği gibi yapılmasını, haksız kazanç, haksız rekabetin çirkinliğini bildiriyor. Biz ise demirden, çimentodan çalarak, üç katlık ruhsata beş kat çıkarak helâl rızkımızı harama çeviriyoruz. Fani olan bu dünyada sanki, baki kalacakmışız gibi gözümüzü hırs bürümüş, mülkün gerçek sahibini unutmuş, dillerimiz O'nu anmaktan, kalplerimiz O'nu hatırlamaktan kopmuş, adeta taş kesilmiş. Üzerimizdeki ağır enkazı yıllarca kendi ellerimizle, adeta taş kesilmiş. Üzerimizdeki ağır enkazı yıllarca kendi ellerimizle, dillerimizle, cehlimizle hazırlamışız da farkında değiliz. Atalarımız "ne oldum deme, ne olacağım de" diyerek kulaklarımıza küpe takmışlar ama, kulaklarımız söz hunilerine dönmüş, bir kulağımızdan girmiş, öbüründen çıkmış. Herşeyi
maddi yönden değerlendirip, manevi yönünü unutmuşuz. Sebeplerin izahında "nasıl"ları anlatırken allame kesilen bizler, "niçin"leri bilinmezlik yaftasıyla geçiştirmişiz.

-İzzet ile zillet iç içe
Deprem münasebetiyle insanlar ile insan müsveddelerini, çağdaş nebbaşları (kabirde ceset soyguncuları) yanyana gördük.
İnsanlık onur ve sorumluluk duygusu ile yurdun dört bir yanından, hatta yurt dışından koşup gelmiş, bir can kurtarabilmek için canını dişine takarak aç, susu uykusuz çırpınan, didinen, insanlık onurunu daha da yücelten yiğitler, kahramanlar bir yanda, onların bir iki metre arkasında ise, çıkacak cesetlerin kollarındaki bilezikleri, parmaklarındaki yüzükleri... vb. değerli eşyayı çalabilmek için insan suretindeki yaratıklar. Bu yaratıkları kim yetiştirdi diye sormamız lazım elbet. Kimler yetiştirdi bunlar?
İğneyi kendimize batırıp "biz yetiştirdik" diyebiliyorsak eğitim sistemimizi, kültür atmosferimizi yeniden gözden geçirmeliyiz.

- Kültürel zemin zayıflığı
Karşılaştığımız bu elim olayı yüce milletimizin büyük çoğunluğu doğru algılayıp doğru değerlendirdi. Ancak ideolojik saptantılarından bir bütün kurtulamıyan aydınlarımızdan bazıları bunu sırf bir tabiat olayı, bazıları ise, yüce Allah'ın bir azabı, cezası olarak yorumladılar. Her iki aşırı ve yanlış yoruma meyledenlerin azımsanmıyacak rakamlara ulaştığını düşünecek olursak, özellikle din kültürü alanındaki problemlerimizi anlamış oluruz. Elbetteki deprem bir tabiat olayıdır. Fakat unutulmamalı ki, o tabiatı da, tabiattaki külli kanunları da yaratan yüce Allah'tır. Ve O kadir-i zülcelâl tabiata da, tabiattaki varlıklara da, hele hele insanlığa asla zulmetmez. İnsanlar kendi elleri ve iradeleriyle kötü seçimleri sonucu yaptıkları yanlışların, karşılıklarını görür.

- Millî birlik ve dayanışma ruhumuz
Marmara bölgemiz ülke mozayiğimizin bir aynasıdır. Deprem sadece bir bölgeyi değil bütün ülkeyi derinden etkilemiş, üzmüştür.
Yüce milletimizin tasada ve kıvançta ortak olma millî hasleti bir kez daha örnek olacak şekilde ortaya çıkmış, acıların paylaşıldıkça azalacağını çok iyi bilen insanımız yurdun her köşesinden akın akın bölgeye koymuş, gelirken de eli boş gelmemiştir. Burada, dünyanın her tarafından, her milletten yardıma koşan insanlara da gönülden müteşekkiriz. İnsanlığın uluslar arası dayanışması takdire şayan bir olaydır. Özellikle yüce milletimizin bağrından çıkan mehmetçiğin gösterdiği basiret ve
fedakarlık daima hatırlanacaktır. Örgütlü / örgütsüz sivil toplum kuruluş ve fertlerinin canhıraş gayretleri elbette gözlerimizi yaşarttı. Böyle durumlarda özellikle eğitimli örgütlü sevil toplum kuruluşlarının ne kadar yararlı ve gerekli olduğu gerçeği gün yüzüne çıktı. Devletimiz bütün kurum ve kuruluşları ile zaten işin başında. Çünkü devletin varoluş sebep ve önde gelen görevlerinden biri budur. Devlet olmasa millet, millet olmasa devlet olmaz. Yüce Mevlâm bütün şehitlerimize rahmet, yaralı ve hastalarımıza acil şifalar ihsan eylesin. Yüce milletimize sabır ve metanet versin. Bütün insanlığı böyle belalardan korusun. Bu depremden dersler, ibretler almayı, gerekli tedbirleri en kısa sürede alıp uygulamayı nasip etsin.
 
 
 
 
 
 

Sayfa Başı


İNCİL AÇISINDAN HRİSTİYANLIKTA KADIN
 
Doç. Dr. Osman CİLÂCI
Süleyman  Demirel Ü.İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
 

Denebilir ki kadın konusu, tarihin tâ ilk dönemlerinden beri çeşitli vesilelerle hep gündemini korumuştur. Onun, gerek yaratılışındaki özellikleri, gerek erkeklerle eşit olup olmadığı, gerek çalışma ve iş hayatındaki durumu vb. tartışmalara hâlâ bir son nokta konulabilmiş değildir.
Hangi platformda ve hangi ölçüde ele alınırsa alınsın kadın problemi gündeme getirildiğinde veya tartışmaya açıldığında bu konuda dinlerin kadına bakış açısı nedir? Dinler kadın hakkında ne diyor? suallerine cevap (1) bulabilmek için öncelikle mukaddes kitaplara müracaat kaçınılmaz bir hal almaktadır.
Kadın probleminin dar bir çerçevede ele alındığı bu makalede, bir girişten sonra, yazının başlığında da belirtildiği üzere bu konudaki İncil metinlerine müracaat edilerek kısa yorumlarla bir ölçüde Hristayanlığın görüşü tesbit edilmeye çalışılacaktır.
Kadınla ilgili bir problem konuşulurken (2) sanki görüşülecek başka bir husus yokmuş gibi konu çoğu zaman kadın-erkek eşitliği meselesinde düğümlenir. Kadınla erkeğin et, kan, kemik ve sudan meydana gelen fizik yapısının yanında, kadının bazı fizyolojik özelliklerle erkeklerden farklı bir yaratılışa sahip olduğu, onun ruh dünyasının da erkeğe nispetle bazı özellikler taşıdığı her
nedense çoğu zaman nazar-ı itibara alınmaz.
Kadın - erkek eşitliği veya eşitsizliği konuları tarihi gelişimi açısından incelendiği zaman görülür ki bu konu, toplumun temel kurumlarından biri olma özelliğini hala korumaktadır. Kadın - erkek eşitsizliğini düzeltmenin çözümü, erkeğin fizikî gücüne dayalı bir boy ölçüşmek olmamalıdır. Bu problem temelde statü, eşit haklara  sahip olmak, bu hakları kullanabilmek, bunların vazgeçilmez bir sonucu olarak kadının kişilik yeteneklerini geliştirmesi konularını da içine almaktadır. Dünya nüfusunun ortalama
yarısını oluşturan, hatta zaman zaman bu oranın da üzerine çıkan kadın nüfusu, sayı gücüne rağmen sosyal hak ve statü meselelerinde en çok değişikliklere uğrayan kitleyi oluşturmaktadır. "Bu problem belki de bir kadın problemi değil, bir erkek bağnazlığı problemidir; kadını mal-mülk gibi kendi emrinde bir varlık ve köle sayan bir gelenek problemidir." (3)
Kadının aile ve toplum içindeki rolü ve yeri çoğu zaman çocuk bakımı ve doğurganlık oranlarıyla bağlantılı olarak ele alınmaya çalışılmıştır. Bu anlayış karşısında kadın kuruluşları bu zihniyeti silmeye ve kendilerinin çocuk yapmak dışında da diğer bazı rollerinin bulunduğunu dünyaya benimsetmeye gayret etmektedir.

İlahî Dinler Dışında Kadın
Patriarkal dinlerden önce kadınların durumu hiç iç açıcı bir görüntü sergilemiyordu. Bir meta olarak kabul edilen kadın üzerinde erkeklerin her tür tasarrufu normal sayılıyordu. Bu anlayış ve uygulama patriarkal dinlerden sonra da, bazı değişikliklerle beraber bir çok ülkede hayatiyetini sürdürmüştür.

Eski Hint Toplumunda Kadın
Hint yarımadasında hakim olan hukukta kadın, evlenmek ve miras almak dahil diğer bütün haklarından mahrumdu. Onların zayıf karakterli ve kötü ahlâklı olduklarına inanılarak, Manu Kanunları ile tamamen erkeklere bağımlı hale getirilmişti. Bu kanun kadını, çocukluk döneminde babasına, gençlik döneminde kocasına, kocasının ölümünden sonra da oğlu veya kocasının
akrabasından bir erkeğe bağlı kalmaya mecbur etmişti. (4)
Hint dinlerinden Vedizm'in mukaddes kitabı Vedalar'da kadın kasırga, ölüm, zehir ve yılandan daha kötü olarak tasvir edilmiştir. Bunlardan ayrı olarak yine bir Hint dini olan Budizm'de Budaâ önceleri kadınları kendi dinine kabul etmemiş, onların Budist olmaları O'nun ölümünden çok sonraları bile gerçekleşememişti. Halen Hindistan'ın en büyük dini olan Budizm'de kadın, Buda'dan bu yana asırlar geçmesine rağmen yine ikinci sınıf vatandaş olmaktan kurtarılabilmiş değildir.

Eski Yahudi Toplumunda Kadın
Eski İsrail hukukunda da her alanda mutlak hakim erkektir. Evlenmeden önce kızların baba evinde dahi hiçbir kıymeti yoktu.
Evlenmek ve boşanmak tamamen erkeklerin insiyatifinde ve onlara bağlı bir tasarruftu. Kızların mirastan yararlanabilmesi ancak ailede başka bir erkek bulunmadığı takdirde mümkün olabilirdi. Günümüz İsrail hukukunda kadın sosyal haklar açısından bir takım imkânlara kavuşturulmuş olmakla beraber yine de erkeklerden farklı bir statüde ele alınmaktadır. Hâlâ bugün sabah uyandığında bir Yahudi erkeği ilk duasını, "Sana şükür Tanrım, iyi ki beni kadın olarak yaratmamışsın" şeklinde
yapabilmektedir.

Eski İran Toplumunda Kadın
İran'ın temel yapısını teşkil eden Sasani Devleti'nde de kadının durumu çok kötü idi. Bazı dinlerin etkisi ile kadın bütün kötülükleri, fenalıkları ve olumsuzlukları üzerinde toplayan bir yaratık olarak görülürdü. Kan akrabalığı açısından kadınların bir önemi olmadığı için erkek kız kardeşi ile bile evlenebilirdi. Hz. Ömer döneminde İslam'la tanışan İran, evlenme, boşanma, miras vb. konularında bu dinin getirdiği yeniliklerden faydalandırılmıştır.

Eski Yunan ve Roma Toplumlarında Kadın
Kadın hukukî yapı itibariyle eski Yunan ve Roma toplumlarında da gözle görülür, elle tutulur herhangi bir hakka sahip değildir.
Evlerde hizmetçilik eder, aynı zamanda mal-mülk bekçiliği görevini yapardı. Bu toplumlarda evliliğin amacı erkek evlat sahibi olmak ve fizikî ihtiyaçlarını gidermek noktalarında odaklanmıştı. Bugünkü Yunan ve Roma'da kadın, Batı'nın seküler hukuk anlayışı çerçevesinde bir hukukî uygulama içerisine girmiş bulunmaktadır.

Eski Arap Toplumunda Kadın
Bilindiği üzere İslam'ın doğuşundan önce cahiliye Arap yarımadasının genel durumu hiç de iç açıcı değildi. Bir insan olarak bile değeri olmayan kadının hiçbir hakkı yoktu. Gayet rahat olarak bir mal gibi alınabilir, satılabilir, istenilmediğinde de öldürülebilirdi.
Evlenmek, yuva kurmak, boşanmak ve miras haklarından mahrumdu. Kadını bütün bu olumsuzluklardan kurtaran İslâm ona insan olmanın ve insanca yaşamanın bütün hukukî imkanlarını kazandırmıştır.

İlâhî Dinlerde Kadın
Yukarıdan beri ana hatları ile açıklamaya çalıştığımız kadınların içinde bulundukları her tür olumsuzluklardan kurtarılmalarını ancak ilâhî dinler gerçekleştirebilmiştir. Her kötülüğün başı sayılan kadınlara ilâhî dinler belli bir mevki ve statü sağlamıştır.
Kadına layık olduğu değeri bütün kurum ve kurallarıyla İslâm Dini'nin verdiğini bir kere daha belirtmeliyiz. Bu makale dinlerarası bir mukayeseyi tartışmaya açmak için kaleme alınmadığı için burada kadının ilâhî dinlerdeki konumu karşılaştırmalı olarak açıklanmayacak sadece kısa atıflarla yetinilecektir. Şu kadarını belirtelim ki, patriarkal dinler kadınların evlenme, boşanma ve miras haklarından faydalanmalarına imkan verirken Poligami (çok kadınla evlilik) ye belirli bir sınır getirmiştir.

Hristiyalıkta Kadın
İncil metinlerine göre kadını incelerken Hristiyanlık'ın bu konudaki görüşlerine değineceğiz. Kadına karşı baskıcı tavırların en gelişmiş şekli eski Hristiyanlık'ta da mevcuttur. Çünkü Hristiyanlık'ta erkeğin üstünlüğüne, kadının aşağılanmasına dayanılarak bu bağlamda bir rahipler kastı geliştirilmiştir. Rahipler kastı paralelinde bu baskı daha da belirginleşerek açıktan açığa uygulanmaya konulmuştur. Denebilir ki, adından söz edilen bu baskı en uç noktasına Batı'da engizisyonun hakim olduğu
dönemde ulaşmıştır. Katolikliğin yayıldığı dönemler incelendiğinde görülür ki, bu yayılmada en etkin rolü kadınlar oynamışlardır.
Çünkü kadınlar durumlarını iyileştirecek bir takım vaadleri buldukları için Hristiyanlık'ın yayılmasına büyük çaba harcamışlardır.
Bu yolda kraliçe ve prenseslerin önemli katkıları yanında, çocukları eğiterek kocaları ile tebalarını Hristiyan olmaya ikna şeklinde kendini göstermiş, ayrıca manastırların bu dini öğreten ve yayan kurumlar olmalarını sağlamıştır.
Roma İmparatorluğu'nun yıkılışından sonra kadınlar, gelecekleri tehlikeye düşmüş olan kral ve imparatorları destekleyerek,
karşılığında Germenler'in çok katı olan örf ve geleneklerini kendi leyhlerine çevirmişler, böylece poligami ve boşanmanın yasaklanmasını sağlamışlardır. O tarihlerde de poligami ve boşanma kadınları en çok derde sokan problemlerin başında geliyordu.
XI ve XII. yüzyıllarda kilise babaları, bu kadar güçlü olmalarını istemedikleri için, kilise hiyerarşisine girme hakkından kadınları yoksun bırakmışlarsa da, tarıma açılmamış bölgelerde onların manastırlar kurmalarını engelleyememişlerdir. Kadınlar bu manastırlarda hem yöneticilik görevinde bulunmuşlar, hem dinî eğitim vermişler, hem de Hristiyanlığı yaymaya devam etmişlerdir.
XI. yüzyıl sonunda Gregoryan devrimi ile kilise bünyesinde seri reformlar yapılmış, rahiplere bekar kalma şartı getirilmiş, laikler dini görevlerinden uzaklaştırılarak kilisede yüksek mevkilerde bulunan kadınlara işten el çektirilmiştir. Ayrıca manastırların yerini Roma'ya bağlı Katolik hiyerarşisi alınca, manastırlarda merkezileştirilen kültürel canlılık, kilisece katedraller çerçevesinde kurulan okul ve üniversitelere kaydırılmıştır. Bu kurumlar daimî olarak kızlara kapalı tutulmuştur. (5)
Buraya kadarki tespitlerle daha çok, diğer din ve inanç sistemlerinin kadına bakış tarzı hakkında özlü bilgiler verilmeye çalışılmıştır. Bundan sonraki satırlarda İncil metinlerinin kadın hakkındaki getirdiği değerlendirmeler çeşitli yönlerden ele alınacaktır.

İncillere Göre Evlenme - Boşanma
Tarih boyunca toplumların devamlılığını sağlayan aile kurumu Hristiyanlıkca da kutsal sayılarak dinin himayesine alınmıştır.
Ancak temelde evliliğe karşı bir tavır takınan Hristiyanlık'ın bu görüşüne örnek olarak bu dinin kurucusu sayılan Paulus'un şu sözleri verilebilir. Paulus'a göre evlenmemek, bedence saf olarak kalmak daha hayırlıdır. O'na göre iyi bir Hristiyan kendinin Ruh'l- Kudüs'ün mabedi olduğunu bilerek, bedenini sadece Rab'be adamalıdır. (6) "Zinadan kaçın. İnsanın işlediği her günah bedenden hariçtir. Fakat zina eden kendi bedenine karşı günah işler." Zina en büyük günah olduğundan Paulus,
evlenmenin kurtuluş için daha hayırlı bir davranış olduğunu ayrıca belirtmektedir. (7)
İncil'e göre kadın ve erkek evlilik bağları ile birleştiğinde bir daha ayrılamaz. Ancak zina sebebi ile boşanmak mümkündür.
"Fakat ben size derim, zinadan başka bir sebeple karısını boşayan adam onu zaniye eder; kim boşanmış kadınla evlenirse zina eder." (8) Boşanmış bir kişi yeniden evlenirse, bu evlilik, dinen geçerli değildir; bu durum zina suçuna girer. Ayrıca bu şartın yalnız kadın için değil, erkek için de geçerli olduğu, "karısını boşayan ve bir başkası ile evlenen zina eder, bir kocanın boşadığı
ile evlenen zina eder" (9) şeklinde bir başka incil cümlesinde belirtilmiştir.
Hristiyanlık'ta zina tehlikesi karşısında izin verilen evlilik, evlenmeyerek bekâr kalmaktan bir türlü üstün tutulamamıştır.
Evlendikten sonra ömür boyu ayrılmadan birlikte yaşamak ise Hristiyan evliliğinin ayrı bir handikapıdır. (10)
Bu metinlerden anlaşılacağı üzere İncil'e göre öncelikle saf ve hür kalmak için evlenmemek şarttır. Ancak en büyük günah sayılan zinayı işlememek için evlenmek ve ölünceye kadar ayrılmamak lazımdır. Yine İncil'e göre bir kadın ancak kocası öldüğü zaman hür sayılır ve yeniden evlenme hakkını elde edebilir. (11) Yine İncil, bir kere evlendikten sonra boşanmayı kabul
etmeyen Katolik inancına göre çocuğu olmayan erkeğin, varsa diğer kardeşleri yengeleriyle evlenerek kardeşine zürriyet yetiştirebileceklerini (12) açıklamıştır.
İncil'e göre kadınlar korunacak, yaşamı için gerekli ihtiyaçları karşılanacaktır. Bu bağlamda genç yaşta evlenmek teşvik edilecek, yaşlı dullar ise ibadet ve inziva ile bu dünyadaki günlerini tamamlayacaklardır.
İncil, evlilikte sevgi ve saygıyı karı-kocaya birlikte emretmektedir. "Başlangıçta yaratan onları erkek ve dişi yarattığını, bunun için insan baba ve anasını bırakacak, karısına yapışacaktır, ikisi bir beden olacaktır, dediğini okumadınız mı?"(13) cümlesi ile konuya açıklık getirmiştir.
Görüldüğü üzere evlenen kişiler, başlangıçta iki ayrı insan olarak algılanmamakta, ancak birlikte tek insanmış gibi sayılmaktadır.
(14) Evlilikte kadının kocasına tabi olmasını, "Ey kadınlar, kendi kocalarınıza Rab'be tabi olur gibi tabi olun, çünkü bedenin kurtarıcısı Mesih kilisenin başı olduğu gibi kadınlar da böylece her şeyi ile kocalarına tabi olsunlar" (15) şeklinde belirtmiştir.
Yine aynı metnin devamında, "Ey kocalar, Mesih kiliseyi su yıkaması ile, kelamla temizleyerek takdis etsin diye, leke yahut buruşuk yahut bu gibi şeylerden biri olmayarak onu bizzat kendine izzetli olarak arzetsin" (V, 25-26) cümleri dikkati çekmektedir. Böylece bir bakıma kadın-erkek arasında denge sağlanma cihetine gidilmiştir.
İncil, kadınları erkeklerin tabiyeti altına alma davranışına karşılık erkeklerin eşlerini sevmelerini, onlara kötü muamele etmemelerini emretmiştir. (16) Erkeklerin kendi bedenlerini sevdiği gibi eşlerini sevmeleri bir borçtur; erkekler mukaddes ve lekesiz kalmaları için onları korumak zorundadırlar. Ayrıca yine İncil, evlendikten sonra kocanın bedeni karısı için, karısının bedeni de erkek içindir prensibini hakim kılmaya çalışmıştır.
İncil'in kadınlardan, kocalarına karşı sonsuz hürmet ve sevgi göstermelerini istemesi yanında onları kocalarına tabi kılarak ikinci sınıf insan haline getirmesi yetmiyormuş gibi, bir de kocanın kayıtsız hakimiyet hükmünü getirmesi dikkate değer bir husustur.
Nihayet İncil erkeğe kutsal bir değer vererek kocasına itaat etmeyen kadının, Allah'ın çocuğu olamayacağı, "nitekim Sara İbrahim'e efendi çağırarak ona itaat etti; siz de iyilik ederek, hiçbir dehşetten korkmayarak onun çocukları olursunuz" (17)
direktifini vermiştir.
Ana-babaya karşı saygı duyulmasına Hristiyanlık da önem vermiştir. "Babana ve anana hürmet et, babaya yahut anaya kötü söyleyen mutlaka öldürülsün. Fakat siz diyorsunuz; kim babasına yahut anasına benden sana faide olacak şey kurbandır yani vakfedilmiştir derse babasına anasına hürmet etmeyecektir. Siz anneniz ile Allah'ın sözünü bozmuş oldunuz." (18)
İncil metinlerine göre ana-babaya hürmetsizlik en ağır şekilde ölümle cezalandırılmalıdır. Hz. İsa'nın, ana ve kardeşlerini kabul etmeyerek, ancak Allah'ın iradesini yapanın anası ve kardeşi olacağını belirtmesi, Hristiyanlığın bu konuya verdiği önemi göstermektedir. Buradan da, ancak Allah yolunda olan ana, baba ve kardeşler sevgi ve saygıya layık olacaktır sonucu çıkarılabilir. Hristiyan inancına göre Hz. İsa ölüme giderken, annesine dayanamamış, öncelikle onun istikbalini düşünmüştür.
Annesinin bu durumdan üzülmemesi için en sevdiği şakirdi göstererek, "Kadın, işte oğlun" diyerek teselli etmeye çalışmış, sonra da şakirde "İşte anan" diyerek emin ellere teslim etmiştir. (19)
Hristiyanlık'ın temel inançlarından biri de ilk günahı kadınların işlediğidir. Bundan dolayı kadınların bu suçları günümüze kadar gelmiş, ayrıca kadınlar şeytan olmakla suçlanmıştır. Tövbe ve imanla Allah yolunda yürüyenlerin affedilerek aziz oldukları (20)
günahkârların bile doğru yola girerek ibadetle günahlarının bağışlanacağı (21) müjdesi yine İncil'indir.
Hristiyanlık'ta kadınlar ruhban sınıfına girememekle beraber, kiliseye kaydolabilmektedirler. Ancak bunun için belli bir takım şartlar vardır. "İyi işler için hakkında şahadet olunan, bir erkeğin karısı olup altmış yaşından aşağı olmayan dul kadın eğer çocuklar büyütmüş, eğer misafir kabul etmiş, eğer mukaddeslerin ayaklarını yıkamış, eğer sıkıntıda olanlara yardım etmiş, eğer her işin ardınca gitmiş ise, kaydolsun. Fakat daha genç kadınları reddet. Çünkü Mesih'e muhalif olarak nefsanî heveslerine
düştükleri zaman evlenmek isterler, ilk ahdi reddettikleri için "Mahkumiyetleri olur".(22)
İncil"e göre kadınların ibadet ederken başlarını örtmeleri gerekmektedir. Erkekler ise başlarını örtmeyeceklerdir. Bu erkeklerin Allah'ın sureti ve izzeti olmaları sebebine dayandırılmaktadır. Kadın ise erkeğin izzeti olduğundan ve erkek için yaratıldığından dolayı, kadının Allah'a dua ederken başının açık olması yakışık olmayan bir durum arzetmektedir.(23) İncil'in bir diğer yerinde, "fakat başı örtüsüz olarak dua eden, yahut peygamberlik eden bir kadın başını küçük düşürür, çünkü traş edilmiş
olmakla bir ve aynı şeydir."(24) denilmektedir. Nitekim İncil'in bu emrine uyarak Papa VI. Paul yayınladığı bir genelge ile kadınların baş açık ve dekolte bir kıyafetle kiliseye veya herhangi bir mabede girmelerinin doğru olmadığını, bundan kesinlikle sakınmaları gerektiğini bildirmiştir.
Yine İncil'de Anna adında bir kadın peygamberden bahsedilmektedir.(25) Dul kalmış veya hiç evlenmeyerek kendini ibadete veren kadınlar da Hristiyanlık'a göre peygamber olabilmektedir. Ev işinden ziyade ibadetle uğraşan kadınların daha çok sevap kazandıkları, kendilerinden alınamayacak ebedi payı elde ettiklerini yine İncil belirtmektedir.(26) Bununla beraber kadınların kilise içinde tam manası ile sessiz kalmaları, öğrenimlerini sessizce sürdürmeleri, kiliseye girebilmenin ön şartı olarak koşulmuştur.
Kadının kilisede öğretmenlik yapması, hele erkeklere öğretmen olması kesinlikle yasaklanmıştır. (27) Kadın kesinlikle erkeğin üstünde bir otorite kuramaz. Katoliklere göre bunun kaynağı Havva ve Adem'e dayanmaktadır. Erkek otoritesi, Adem'in Havva'dan önce yaratılmasından ileri gelmektedir. İlk günahı Havva'nın işlemesi kadınların kilisede etkinlikte bulunmalarını önlemiştir. Hristiyanlık, şeytan olarak tasvir ettiği kadının günahtan kurtulabilmesi için iman, sevgi, vakar ve takdisle çocuk
doğurmasını şart koşmaktadır. Böylece kadın Havva'nın işlediği bu günahtan kurtulabilecektir.
Ne garip bir anlayıştır ki, kadınlar yüzyıllar boyu İncil'e el sürememişlerdir. Özellikle Batı ülkelerinden İngiltere'de bu durum çok daha net bir şekilde görülmüştür. Ancak Kral VIII Henry (1509-1547) zamanında parlamentonun aldığı bir kararla kadınlar İncili okuyabilme hakkına kavuşabilmişlerdir.
İncil'in bir çok yerinde geçtiği üzere Hz. İsa kadınlarla iyi geçinmiş, günahkâr kadınların bile kendisine dokunmasına izin vererek hep affedici olmuştur. Hristiyanlık'ta önemli bir iman umdesi olan Hz. İsa'nın Haç'a gerilmesinde en çok ağlayan ve üzülen kadınlar olmuştur. Onların, öldükten sonra Hz. İsa'nın dirilişini, mezardan kalkışını görmeleri, Hz. İsa tarafından şakirdlerine haberci olarak gönderilmeleri de (28) kadınların o zamanki Yahudi toplumunda ne kadar önemli rol oynadıklarını
göstermektedir. Niçin bu kıyamı erkekler görmemiştir de kadınlar görmüştür? Niçin habercilik görevini kadınlar üstlenmiştir? vb. suallere bu bağlamda doyurucu cevap bulmak Hristiyan kaynaklarında da imkansız görülmektedir.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, Hristiyanlık kadınları daha doğuştan itibaren erkeklerin egemenliğinde yaşamaya mahkum etmiş, bunun sınırlarını çizerken kocasına karşı gelen, hürmet etmeyen kadının günahkâr olmasından öte, Allahın kulu bile sayılamayacağını belirterek onları daima erkeklerin baskısı altında tutmaya çalışmıştır. Kadınlara kiliseye girmeyi ve İncil'i okumayı yasak ederek onları dinî görevlerini tam anlamıyla yerine getiremez hale sokmuştur. Bununla da yetinmeyerek kadınları
etkin sosyal faaliyetlerden koparabilmek için daima çocuk doğurmaya teşvik etmiş, bunu günahlardan kurtulmanın çaresi olarak açıklamıştır. Bir yandan kadına kayıtsız şartsız erkeğe tabi olmayı emrederken, bir yandan da erkeklerin eşlerini sevmeleri ve kollamaları gerektiğini vurgulamıştır.
Tarihî süreç açısından diğer dinler ve Hristiyanlıkta kadın bu tesbitlerin dışında bir oluşuma kavuşmuştur. Özellikle günümüz Hristiyan dünyasında kadın, İncil'de belirtilen o ve benzeri kısıtlayıcı hükümlerle, katoliklerdeki bağnaz anlayışın dışına taşmış durumdadır. Hristiyanlık'ın din olarak geçerliliğini koruduğu Batı ülkelerinde kadın, sosyal hayatın hemen her alanında çeşitli
görevler üstlenmektedir. Evlenme ve boşanma ile ilgili Katoliklerin katı kuralları bile bu mezhebin hakim olduğu ülkelerde tartışılabilir hale gelmiştir. Bu bağlamda kadınların lehine bazı iyileştirmelerin yapıldığı gözlenmekle beraber, arzu edilen sonucun alındığını şimdiden söylemek mümkün görülmemektedir.

1- Hüseyin Hatemi, İlahi Hikmette Ka
    dın, İst. 1995, s. 123.
2- Ensar Neşriyat, Sosyal Hayatta Ka
    dın (bildiriler), İst. 1996; M. Tayyip
   Okiç, İslamiyette Kadın Öğretimi,
    Ank. 1978.
3- Emel Doğramacı, Türkiye'de Kadın
    Hakları, Ank. 1982, s. 82.
4- Bekir Topaloğlu, İslamda Kadın, İst.
    1980, s. 18; Hayrettin Karaman, İs
    lamda Kadın ve Aile, İst. 1993.
5- Michel Andree, Feminizm, Çev. Şirin
    Tekeli, İst. 1984, s. 45-53.
6- I. Korintoslulara, VI, 18-19.
7- I. Korintoslulara, VII, 8.9.
8- Matta, V, 30.
9- Asife Ünal, Yahudilik, Hristiyanlık
    ve İslamda Evlilik, Ank. 1998, s. 73;
    ayrıca bkz. Yuhanna, VIII, 3-11.
10- Romalılara, VII, 2-3.
11- Markos, 10 , 2-12; Matta, XIX, 3-9.
12- Matta, XIX, 3-5.
13- Markos, X, 2-12.
14- Efesoslulara, V, 22-24.
15- Koleselilere, III, 18-19.
16- I. Petrus, IV, 6
17- Matta, XX, 4-6; Markos, VII, 10-12
18- Markos, III, 31-34; Matta, 12, 46-
     50; Luka, XVIII, 19-21.
19- Yuhanna, XIX, 25-27. Bundan son
      raki cümlelerde Hz. İsa'nın Hristi
      yan inancına göre ölüm serüveni
      ayrıntılarıyla anlatılmaktadır.
20- Yuhanna, VIII, 3-11.
21- Luka, VII, 37-50; Yine İncil, (1. Ti
      moteosa, V, 7)'de "kendini zevke
      veren kadın hayatta iken ölmüştür
      ve kusursuz olmaları için bu şeyle
      ri tenbih et" şeklinde konu ile ilgi
      li bir cümle yer almaktadır.
22- I. Timoteosa, V, 1-16.
23- I. Korintoslulara, XI, 2-15
24- I. Korintoslulara, XI, 6.
25- Luka, II, 8-15.
26- Luka, X, 38-42.
27- I. Timoteosa, II, 8-15.
28- Bekir Topaloğlu, Age, s. 18.
 

Sayfa Başı