Seyfettin YAZICI
Kopenhag Din Hizmetleri Müşaviri
İbadet, Allah'ın emrini yerine getirmek ve yalnız O'nun rızasını kazanmak
için yapılır.
İbadetlerin sahih olması için birtakım şartların yerine getirilmesi
gerekir. Bunlar ayrıntılı olarak ilmihal kitaplarında mevcuttur.
Bunlara riayet edilerek yapılan ibadet sahihtir. Ancak bu yeterli değildir.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus da ibadetin ahlâki
davranışlarımızı olumlu yönde etkileyip etkilemediğidir.
Yani yaptığımız ibadet, bizi kötülüklerden uzaklaştırıp iyi davranışlar
kazandırıyor mu? Yoksa namaz kılıp oruç tuttuğumuz halde yine yalan söylemeye,
haram yemeye, dedikodu yapmaya devam ediyor muyuz?
Bu yazımızda namaz ve orucun ahlâkî davranışlarımıza olan tesiri üzerinde
duracağız.
Namaz Önce namazla ilgili ayete bakalım:
Yüce Rabbimiz bu konuda şöyle buyuruyor: "(Ey Muhammed!) sana vahyedilen
kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan
ve kötülükten alıkoyar."(1)
Bu ayetten açıkça anlaşılan şudur: Hakkı verilerek ve şuurlu olarak
kılınan namaz, kişiyi kötülüklerden uzaklaştırır ve iyiliğe sevkeder. Allah
katında makbul olan gerçek namaz da budur.
Eğer kötülüklerden uzaklaştırmıyorsa o zaman kendi kendimizi sorgulamamız
lazım.
Yüce kitabımızda "muhakkak ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar"
buyrulduğu halde, kıldığım namaz niçin beni kötülüklerden vazgeçirmiyor?
Neden hâlâ elimi haramdan, dilimi yalandan kurtaramıyorum?
O zaman yapmamız gereken, namazı daha şuurlu bir şekilde huşu içinde
kılmaya devam etmektir. Böyle yaparsak çok geçmeden namazın olumlu tesiri
görülür. Mümin, yavaş yavaş kötülüklerden elini çeker, iyi davranışlarını
artırır ve olgun mümin, iyi müslüman vasfını kazanır. Aksi halde bizi kötülüklerden
uzaklaştırmayan bir namaza Yüce Rabbimizin değer vermeyeceğini
asla unutmamalıyız.
Oruç
Oruç'un farz olduğunu bildiren ayette Yüce Allah şöyle buyuruyor; "Ey
iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı.
Ta ki korunasınız."(2)
Bu ayetin sonundaki "Ta ki korunasınız" cümlesinden açıkça anlaşılıyor
ki, orucun hikmetlerinden birisi de bizi kötülüklerden korumasıdır.
Demek ki, oruç tutan bir müslüman sadece imsaktan iftara kadar yemek
ve içmekten uzak durmakla kalmayacak, aynı zamanda her türlü kötülükten
ve günahlardan da uzaklaşacak ki oruç Allah katında makbul bir oruç olsun.
Oruç tuttuğu halde kötülüklerden vazgeçmeyen ve günah işlemeye devam
eden müslüman şunu iyi bilmeli ki; böyle bir ibâdete Allah Teâlâ önem vermez.
Bakın Peygamber Efendimiz bu hususta ne buyuruyor; "Her kim, yalan
söylemeyi ve yalanla iş görmeyi bırakmazsa Allah onun yemesini, içmesini
bırakmasına değer vermez." (3) Bir de şu hadis-i şerife bakalım; "Çok oruç
tutanlar var ki, onlara tuttukları oruçlardan sadece açlık ve susuzluk
kalır. Çok gece ibadet edenler vardır ki onlara da bundan kalan sadece
uykusuzluktur."(4)
Bu iki hadis-i şeriften açıkça anlaşılıyor ki; oruç tutmak suretiyle
helâl olan yiyecek ve içeceklerden uzaklaşan bir müslüman, eğer haram olan
şeylerden ve kötülüklerden uzaklaşmıyorsa onun ibadetine değer verilmeyecek
ve beklediği karşılığı bulamayacaktır.
Çünkü orucun bir gayesi de, mümini kötülüklerden koruması ve günahlardan
uzak tutması idi. Oruçlu ise, bu gayenin gerçekleşmesini başaramamıştır.
Öyle ise ne yapmalı?
Hastalığı yüzde yüz iyileştiren bir ilacı kullanan hasta, ilacı tarif
edildiği gibi kullanmadığı için iyileşemiyorsa, kusuru ilaçta değil kendinde
aramalı ve uzman doktorun tarif ettiği şekilde ilacı kullanmaya devam etmelidir.
Böyle yaptığı takdirde hastalıktan kurtulup şifa bulacağı ve sağlığına
kavuşacağı muhakkaktır.
Ahlâki davranışlarında bir iyileşme olmayan, kötülüklerden ve günah
işlemekten kurtulmayan bir mümin, namazını huzur ve huşu içinde kılar,
orucunu şuurlu olarak tutarsa, tesirli bir ilaç gibi ibadetler kendisini
günah hastalıklarından ve kötülüklerden kurtaracak, iyi davranışlarla donatacaktır.
Özetlemek gerekirse;
İbadet, insanı kötülüklerden arınmış, ahlâki meziyetlerle donanmış
olgun bir mümin olmasını sağlar. İbadet, bize bunları kazandırdığı ölçüde
Allah katında kabul görür.
1- Ankebut, 45.
2- Bakara, 183.
3- Buhari, Savm, 8.
4- İbn-i Mace, Sıyam, 21.
İSLAMDA RUHSAT PRENSİBİ
Prof. Dr. Talat SakallI
Süleyman Demirel Ü. İlahiyat Fakültesi
Yüce dinimiz bazı emir ve yasaklar koymuştur. Bunların alanları da farklıdır.
Dinî, içtimaî, uhrevî, hukukî, ahlâkî... vb. diğer alanlarda bu hükümlere
uyulması gerekir. Bunların dışında bir alan da vardır ki bu alan da "ruhsat"
hükümleri geçerlidir.
Dolayısıyla "azimet"in zıttı olan "ruhsat" İslâm'ın insanlara sağladığı
en geniş hürriyet alanıdır. Düşünce ve davranışlarında serbest olduğu,
hatta "İyi niyetiyle" yaptığı normal ve âdetten olan her işini ibadete
dönüştürebildiği bir alandır. Ayrıca ruhsat prensibi fikrî, ilmî, içtimaî
ve her türlü eylemde müslümanın ilerlemesine, yükselmesine zemin olan,
dinimizin dinamik esaslarından
birini teşkil eder.
Dinler tarihi incelendiğinde, dinî otoritelerin tarih boyunca dinin
yasaklayıcı yönünü öne çıkardıkları ve "katı kurallar krallığına" çevirdikleri
bir gerçektir. Bunun içindir ki, insanlık tarihi boyunca dinde yasaklayıcı
düşüncenin daima saptırma ile aşırılığa düştüğü, bunun neticesi olarak
da çıkmaza düşüp taassupla yoğrulan baskı ve katı kurallar içinde nefes
alamayan fert ve cemiyetlerin çareyi dini tamamen terk etmede bulduklarını
iyi bilen Hz. Peygamber "Allah ruhsatlarının işlenilmesini sever"(1) buyurarak
bu tür açmazların önüne set çekmiştir. Zira Allah katında yapılması istenen
bir emir ile ruhsat hükmü arasında, yerinde olmak şartıyla bir fark yoktur.
Bunun için Hz. Peygamber zorlukları aşmak, İslâm'ın kolaylığını ve hoşgörüsünü
vurgulamak için dinde ruhbanlığı diğer bir tabirle, dini belli kişilerin
inhisarına bırakmayı yasaklamıştır.
Bunun için, dinde emirler ve yasaklar konusunda hususiyetle durulması
gerekir. "Allah Teâla günah saydığı şeyin yapılmasından nasıl hoşlanmazsa,
o derecede ruhsatlarının işlenmesini de sever"(2). Mendup üzerinde ısrar
edip, ruhsattan istifade etmeyeni şeytan hükmü altına daha kolay alır.
Durum böyle olunca, bir de bid'at üzerinde ısrar edenin durumu ne olur?
Bilindiği gibi
bid'at "Dini usûl ve delillere dayanmayarak, mücerred indî görüşle
din işlerinde fazla veya eksik kılmak suretiyle yeni bir şey ihdas etmek"
demektir. Burada şunu hemen hatırlatalım; dinin mübah kıldığını kabul etmeyip
direnen ve ondan kendini müstağnî kılan kişi, dinini fesada uğratabilir
ve yaşayamaz hale gelebilir. Ayrıca ruhsatlardan istifade etmek nefisteki
kibiri de kırar.(3)
Burada hassas bir noktanın altını çizmekte fayda var. İnsanı fesada
götüren davranışlardan kastımız; dinde olmayan veya aşırılık, ifrat ve
tefrittir. Yani "vehme dayanan hayalî meşakkat ve nefislerin arzu ve heveslerinden
kaynaklanan meşakkatler sebebiyle, keyfilikle ruhsat aramak ve ona göre
davranmak"(4) değildir. Zira arzusu ve hevasına uyup da kendine binbir
sebep bulup, bir
çok önemli nassı yapmama eğiliminde olmayan bir nefis yoktur. Bu tür
sözde mazeretler konumuzun dışındadır. Dinde şüpheli şeylerden kaçınma
prensibi de burada göz önünde tutulmalıdır. Allah'a ortak koşmak, adam
öldürmek, hırsızlık, zina, sihir, kötü söz, sövme, başkasının malını haksız
yere yeme, cihattan kaçma, anne babaya isyan veya hakaret, faiz yeme, kul
hakkını gasp etme, rüşvet, zulüm, içki, kumar... gibi kesin yasak ve haramlar
bellidir. İbadet etme, namaz, oruç, hac, zekat, iyi ahlâk sahibi olma,
iyiliği tavsiye, kötülüklerden sakındırma, cihad, ilim tahsili, fakir fukaraya
iyilik... vb. konular da farzdır. Bu ve buna benzer hükümlerin dışındaki
mübah olan ruhsat alanı da bellidir.
Konumuzu, sahabenin fakih alimlerinden Abdullah b. Amr'ın şu hadisesi
en güzel şekilde anlatmaktadır. Adı geçen Sahabî anlatmıştır: "Ben kendi
kendime hayatta olduğum sürece, her gün oruç tutmak, her gece namaz kılmak
üzere Allah ismine yemin etmiştim. Bu adağım Rasûlüllah'a haber verilmiş:
"Ey Abdullah! Her gün oruç tuttuğun, bütün gece namaz kıldığın bana haber
verilmedi mi sanırsın?" buyurdu. "Öyle mi adakta bulundun?" diye sordu.
Ben de "Evet, anam-babam sana feda olsun, böyle adadım" dedim. Rasûlüllah:
"Ama senin bu kadar ağır ibadet yapmaya gücün yetmez. Sen bazen oruç tut,
bazen tutma (ye), gecenin bir kısmında uyu, bir kısmında namaz kıl.
Çünkü şu vücudun senin üzerin de hakkı vardır, gözünün de bir hakkı
vardır, hanımında hakkı vardır, komşunun da bir hakkı vardır. Öyleyse
bu hakları da yapabilecek şekilde her aydan üç gün oruç tutmak sana yeter.
Her iyiliğe ve hayıra, ibadete on kat sevap takdir olduğuna göre, her aydan
oruç tutman bütün seneyi oruçla geçirmen demektir" buyurdu. Bunun üzerine:
"Ey Allah'ın Rasûlü kendimde bundan daha fazla ibadet edecek güç ve kuvveti
buluyorum" dedim. Rasûlüllah: "Öyleyse Dâvud'un orucu gibi tut, fazla
tutma" buyurdu. Ben "Dâvud Peygamber'in orucu nasıldır?"diye sordum. Hz.
Peygamber "Gün aşırı olmak suretiyle senenin yarısı" buyurdu.
Abdullah (r.a.) ihtiyarlayıp da eskisi gibi ibadet yapmaya gücü kalmayınca:
"Keşke Hz. Peygamber'in bahsettiği ruhsatı kabul etseydim"(5)demiştir.
Hz. Peygamber işkence, eziyet ifade eden, insanın fıtratına aykırı
olan her türlü aşırılıklara da ruhsat vermemiştir. Böyle şeylere asla müsaade
etmemiştir. Savaşta bile olsa organ kesmeye, göz çıkarıp, işkence etmeye
müsaade etmemiştir. Hatta sözünü ettiğimiz İbn Maz'ûn'un kendisini kısırlaştırma
(burdurma) isteğine de şiddetle karşı çıkarak "Senin bende bir üsve-i hasenen
yok mu? Ben kadınlara gelirim (cinsî münasebette bulunurum), et de yerim,
bazen oruç tutarım, bazen tutmam. Ayrıca ümmetimin kısırlaştırılması oruçtur.
Kısırlaşan ve kısırlaştırılan ümmetimden değildir."(6) buyurur.
Bir kaç misal bize "ruhsat"ın sınırlarının sonsuz olmadığını, bilhassa
yaratılış gayesine uymayacak hiçbir harekete izin vermeyeceğini anlatmaktadır.
Günah hükmü altında olan hiçbir konu için de ruhsat veya izin söz konusu
olmayacağı açıktır.
Nitekim zina yapabilmek için izin isteyen bir gence, Hz. Peygamber'in
tepkisi en açık delillerdendir.(7)
Öyleyse İslâm'ın güzelliklerini öğrenelim, bilmeyenlere kolaylık ve
ruhsatlarını da öğretelim. Bazı endişelerle insanlara İslâm'ı öcü gibi
anlatarak onların İslâm'dan soğumasına sebep olmayalım.
1-Ahmed, Müsned, II, 108; Suyutî, el-Camiu's-Sağir, I, 252-253.
2- Aynı eser.
3- Münavî, Feydü'l Kadir, II, 296-297.
4- Şatibî, Muvafakat, I, 337-343.
5- Buharî, Savm, 55; Müslim, Sıyâm, 182; Tecrid, VI, 229-300 (Birkaç
tariki birleştirerek).
6- A.y.
7- Ahmed, V, 256.
İSLAM KARDEŞLİK DİNİDİR
Dr. Durak PUSMAZ
Haseki Eğitim Merkezi Müdürü
Yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim'de: "Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse
kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah'tan korkun ki size merhamet
edilsin." (1) buyruluyor. Ayeti kerimede iki şey dikkatimizi çekiyor:
Bunlardan birincisi mü'minlerin kardeş olduğu hususu, ikincisi de kardeşler
arasında dargınlık, kırgınlık meydana gelirse, aralarının bulunup barıştırılmalarıdır.
Evet mü'minler kardeştir, onları birleştiren bağ din bağıdır, iman
bağıdır, inanç bağıdır. Onlar aynı kitaba, aynı Allah'a, aynı peygambere
inanırlar, aynı dinî kurallara bağlıdırlar.
İnsanları bir arada tutan, birleştiren, kaynaştıran bir çok bağ vardır.
Bunların en kuvvetlisi hiç şüphesiz din bağıdır, inanç bağıdır.
Buna bir misal vermek istiyoruz.
Peygamber Efendimiz Medine'ye hicret ettiği zaman orada iki büyük Arap
kabilesi yaşıyordu. Bunlar Evs ve Hazreç kabileleri idi. Bu iki kabile
câhiliyye döneminde birbirlerine son derece düşman idiler. Aralarında savaşlar
çıkmış, bu savaşlar aralıklarla 120 sene devam etmişti. Bunların en şiddetlisi
Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden önce tam beş yıl devam etmiş olan
Buas
Savaşı idi. Bu savaşta her iki kabile de büyük kayıplar vermişti. Yahudiler
bunları tahrik ediyorlar, aralarındaki düşmanlığı kızıştırıyorlardı. Çünkü
bunların birleşmesi, güçlenmesi kendi aleyhlerine olurdu. Bu durum Hz.
Peygamberin Medine'ye hicret edip bu iki kabilenin İslâm ile müşerref olmalarına
kadar devam etmiştir. Allah, İslâm ile bu iki kabilenin arasındaki düşmanlığı
giderdi. Kalplerini birleştirdi. Hep beraber Allah'ın ipine sarıldılar.
Allah'ın ipinden başka hangi bağ onları birleştirebilirdi? Hangi kuvvet
onları kaynaştırabilirdi?
Yüce Rabbimiz Evs ve Hazreç kabileleri arasında önceden meydana gelen
olaylara işaret ederek şöyle buyuruyor: "Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı
sarılın, ayrılıp bölünmeyin ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın.
Hani siz bir birinize düşmandınız, Allah kalplerinizi birleştirdi de O'nun
nimetiyle kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarındaydınız. Allah
sizi ondan kurtardı.
Allah doğru yolu bulasınız diye âyetlerini size böylece açıklıyor."(2)
Müslümanların birlik ve beraberlik içerisinde olmaları İslâm düşmanlarını
her dönemde rahatsız etmiştir. Büyük müfessir İbn Kesîr bu âyetin
tefsirinde şöyle bir olay anlatır: Yahudilerden biri, Evs ve Hazreç kabilesinin
bir arada bulunduğu bir topluluğa rastlar. Onları birlik ve beraberlik
içerisinde görünce rahatsız olur, adamlarından birini onların yanına gönderir.
Oraya varıp
oturmasını, daha önce aralarında yıllarca devam eden harpleri hatırlatmasını
söyler. Adam gider, kendine söylenenleri yerine getirir. Bir an câhiliyye
duyguları kabarır, birbirlerine düşerler, kızarlar, silahlarını isterler,
kabilelerini yardıma çağırırlar. Harre denilen yerde karşılaşmak üzere
sözleşirler. Durum Allah Resûlüne bildirilince yanlarına gelir, onları
teskin etmeye çalışarak:
"Ben aranızda iken yine mi câhiliyye davası?" der ve yukarıdaki âyeti
(Al-i İmran 103) okur. Onlar da yaptıklarına pişman olurlar, barışırlar,
silahlarını atarlar ve birbirlerinin boyunlarına sarılırlar. (3)
Ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz, müminler arasındaki kardeşliği onlara
bir nimet olarak lütfettiğini belirtiyor. Gerçekten bu, Yüce Rabbimizin
mü'minlere bahşetmiş olduğu büyük bir lütuf ve nimettir. Onun için Enfal
sûresinde şöyle buyrulur:
"Mü'minlerin kalplerini uzlaştıran o Allah'tır. Eğer sen yeryüzünde
bulunanların hepsini verseydin, yine onların kalplerini birbirleriyle uzlaştıramazdın.
Fakat Allah onların arasını uzlaştırdı. Şüphesiz ki O, çok güçlüdür, hüküm
ve hikmet sahibidir." (4)
Hz. Ömer Kudüs'ü fethedince halkına vermiş olduğu eman-nâmenin hutbesinde
sözlerine şöyle başlıyor: "Hamdolsun O Allah'a ki bizi İslâm dini ile azîz
etti. İman ile şereflendirdi. Resûl-i Ekrem Muhammed (s.a.s.) hürmetine
rahmetine nâil kıldı, dalâletten kurtardı. Dağınık iken onun sayesinde
bir araya getirdi. Kalplerimizi birbirine ısındırdı. Düşmanlarımıza karşı
muzaffer kıldı.
Memleketler ihsan etti. Bizi sevişen kardeşler haline getirdi. Ey Allah'ın,
kulları bu nimetlerden dolayı Allah'a hamd-ü senâ ediniz." (5)
Muhacir ile Ensar Arasındaki Kardeşlik
Yukarıdaki iki âyet-i kerimede, her ikisi de Medine'li olan Evs kabilesi
ile Hazreç kabilesi arasında tesis edilen kardeşliğe işaret edilmektedir.
Bir de Peygamber Efendimiz Medine'deki müslümanlarla Mekke'den hicret eden
müslümanlar arasında kardeşlik tesis etmiştir. Şöyle ki; Sevgili Peygamberimiz,
Medîne'ye hicret edince ilk yaptığı işlerden biri orada bulunan müslümanlar
yani Ensârla Mekke'den hicret eden Muhacirler arasında kardeşlik anlaşması
yapmış olmasıdır. Mekke'li Muhacirler yurtlarından, yuvalarından kopmuşlar,
kavim ve kabilelerinden ayrı düşmüşler, dinleri uğrunda mallarını, mülklerini
Mekke'de bırakarak Medine'ye hicret etmişler, böylece Kur'an-ı Kerim'in
ifadesiyle "Muhacir" unvanını almışlardı.
Medineli müslümanlar da onları en yakınlarına, hatta kendilerine bile
tercih ederek her türlü yardım ve fedakârlıkta bulunmuşlar, bu yüzden Kur'an-ı
Kerimde, belirtildiği üzere "Ensar / yardımcılar" vasfıyla anılmışlardır.
Kur'an-ı Kerim'de onların bu fedakârlığı hakkında şöyle buyrulur: "Daha
önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler,
kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı
içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar
bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa,
işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (6)
Bu kardeşlik anlaşmasının gayesi, Muhacirleri desteklemek, onların
yurtlarından ve yuvalarından uzak düşmelerinin vermiş olduğu gariplik ve
ıstırabı gidermek, mâlî sıkıntılarını bir ölçüde de olsa hafifletmek içindi.
Rasûlullah (s.a.s.)'in Medîne'de Ensâr ve Muhacirler arasında tesis etmiş
olduğu bu kardeşlik, maddî ve manevî yardımlaşma esasına dayanıyordu. Ensar,
Muhacir
kardeşlerini alıp evlerine götürdüler, mallarına ortak yaptılar. Resûlüllah
(s.a.s.)'e başvurarak:
"- Ya Rasûlallah! Hurmalıklarımızı Muhacir kardeşlerimizle aramızda
paylaştır." dediler. Resûlüllah (s.a.s.):
"- Hayır, öyle olmaz." buyurmuş ve hurmalıkların mülkiyetinin kendilerine
ait olmasını, Muhacirlerin de hurmaların bakımını yaparak çıkacak mahsulü
paylaşmalarını söylemişti. (7)
Hatta başlangıçta Muhacir ile Ensar birbirlerine vâris bile oluyorlardı.
Bu durum Bedir muharebesine kadar devam etmişti. Bedir muharebesinden sonra
nâzil olan: "Hısımlar Allah'ın kitabınca birbirlerine daha yakındır." (8)
âyetiyle din kardeşleri arasında vâris
olma durumu kaldırılmıştır. (9)
Kardeşliği Güçlendirecek Hususlar
Sadece, müminlerin kardeş olduklarını belirtmek yeterli değildir. Onların
kardeşliklerini pekiştirecek, kuvvetlendirecek esasların getirilmesi de
önemlidir. Kardeşliği güçlendirecek hususlar vardır, bunu bozacak, zafa
uğratacak, şeyler vardır. Dinimiz kardeşliği kuvvetlendirecek, pekiştirecek
bütün güzel şeyleri emretmiş, zafa uğratacak hususları da yasaklamıştır.
Aslında
kardeşliği kuvvetlendirecek esaslar çoktur. Bunların bir kısmına Hucurat
sûresinde işaret edilmiştir. Biz onlara temas etmekle yetineceğiz.
Barışık Olmak
Müminlerin kardeş olduklarını belirten âyetin devamında: "Öyleyse kardeşlerinizin
arasını bulup düzeltin" buyrulur. Aslında kardeşler barışık olmalılar,
birbirleriyle küsülü olmamalılar. Peygamber Efendimiz hadis-i şeriflerinde:
"Mümin için kardeşiyle üç günden fazla küsülü durması helal olmaz" (10)
buyurmuştur.
Müminler arasında kin, düşmanlık, buğz gibi dinimizin hoş görmediği
hususlar olur ise, bu durumda diğer müminlere görev düşmektedir ki bu da
onların arasını bulup barıştırmaktır. Ayetteki "kardeşlerinizin arasını
düzeltin" emri bunu ifade etmektedir.
Dinimizde yalan söylemek kesin olarak haram kılınmış, ancak maslahata
binaen bazı durumlarda buna cevaz verilmiştir. Bu durumlardan biri de birbirlerine
dargın ve kırgın olan insanların arasını bulup barıştırmaktır. Peygamber
Efendimiz: "İnsanların arasını düzelten, bunun için hayırlı söz söyleyen
ve hayırlı söz ulaştıran kimse yalancı değildir, yani yalan söylemiş olmaz."
(11)
buyurmuştur.
Hadis-i şerifin izahında tâbiînin büyük alimlerinden İbn Şihâb ez-Zührî
şöyle der: "Ben insanların sözlerinden hiç bir şekilde yalana ruhsat verildiğini
işitmedim. Ancak şu üç husus hariç:
a- Harpte düşmana karşı.
b- İnsanların arasını düzeltmek için.
c- Kocanın hanımına ve hanımının da kocasına karşı bir birlerini hoşnut
etmek için söyledikleri sözler." (12)
Bu manayı teyid eden başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulmuştur:
"Üç yer hariç kişinin bütün yalanları aleyhine günah olur.
Üç yer şunlardır:
a- Harp esnasında -taktik gereği- düşmana karşı söylenen yalan. Burada
yalan caizdir. Çünkü harp bir hiledir.
b- Kocanın, hanımını hoşnut etmek ve aile düzenini korumak maksadıyla
söylediği yalan.
c- İki kişi veya grup arasını bulmak için söylenen yalan." (13)
Alay Etmemek
Buna istihza da diyoruz. İstihzâ; küçük düşürücü ve güldürücü hareketlerle
insanların ayıplarını, eksikliklerini ortaya dökmek, alaya almak, eğlenmek
demektir. İstihza dinimizce yasaklanmıştır. Hucurât sûresinde şöyle buyrulur:
"Ey iman edenler! Hiç bir topluluk diğer topluluğu alaya almasın, belki
de onlar kendilerinden daha hayırlı olabilir. Kadınlar da diğer kadınlarla
alay etmesinler. Belki de onlar kendilerinden daha hayırlı olabilirler.
Birbirinizi ayıplamayın ve birbirinizi kötü lakaplarla
çağırmayın."(14) Sünbülzâde Vehbî bir beytinde:
Sözünü etmez isen de isgâ
Etme ma'tûhu dahî istihzâ
Anlamı şöyledir: Sözüne kulak vermesen, dinlemesen dahî bunamış kimseyi
bile alaya alma.
Bir başka beytinde de şöyle der:
Kimseyi etme sakın istihzâ
Görme Hakkın kulunu hezle sezâ.
Yani: Sakın kimseyi alaya alma, Allah'ın kulunu alaya layık görme.
Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin oğullarından Zahid, kardeşi Şakir'i
küçümsermiş, onun için oğluna hitaben:
"Harabat ehline hor bakma Zâhid,
Defineye mâlik viraneler var" demiş.
el-cezâü min cinsi'l-a'mâl/ceza amel cinsinden olur, insan dünyada
ne yapmışsa âhirette öyle cezalandırılır, denilmiştir. Dünyada insanları
alaya alanlarla, ahirette alay edilecektir. Nitekim bir hadis-i şerifte
şöyle buyrulmuştur:
"İnsanlarla alay edenlerden birine cennetten bir kapı açılır ve: "Buyur,
gel" denir. Adam sıkıntılı ve telaşlı olarak gelir, fakat kapı kapanır.
Sonra başka bir kapı açılır ve "buraya gel, buraya gel" denir. Adam yine
sıkıntılı ve üzgün olarak bu kapıya gider, o da kapanır. Bu hal o kadar
devam eder ki, artık adama gerçekten gel diye seslendikleri halde gidemez
bir hal alır." (15)
Bizim hor, hakir görerek değer vermediğimiz, belki alaya aldığımız
nice kimseler vardır ki Allah katında değerli olabilir. Nitekim Peygamber
Efendimiz hadis-i şeriflerinde:
"Saçı başı dağınık, hakir görülerek kapılardan kovulan nice kimse vardır
ki bir şeyin vukûu hakkında yemin ederse Allah onu bu yemininde mutlaka
doğru çıkarır." (16)
"Müslüman müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, yardıma muhtaç olduğu
dar zamanda onu yalnız ve yardımsız bırakmaz, onu hor ve hakir görmez,
buyurdu ve göğsüne işaret ederek üç defa: "Takva buradadır" dedi. Sonra:
"Bir kimseye, şer olarak din kardeşini hor ve hakir görmesi yeter. Her
müslümanın kanı, malı ve ırzı diğer müslümanlara haramdır." buyurdu. (17)
Ayıplamamak Müslümanların birbirlerini ayıplamaları da haram kılınmıştır.
Ayet-i kerimede: "Kendi kendinizi ayıplamayın." (18) buyrulmuştur.
Ayette geçen lemz; dil ile yaralamak, ayıplamak, kötülemek ve yermek
anlamındadır. "Kendi kendinizi ayıplamayın" ifadesinin iki anlamı vardır:
a- Mü'minlerin hepsi bir şahıs gibi kabul edilmiştir. Onun için bir
mü'mini ayıplayan, kendini ayıplamış gibi olur. Buna göre âyetin manası:
"Mü'minleri ayıplayıp yermeyin, böyle yapmakla kendinizi ayıplamış olursunuz"
şeklinde olur. Nitekim İsrâ sûresinde şöyle buyrulmuştur: "Eğer iyilik
ederseniz kendinize etmiş, kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz."
(19)
b- Ayıplayacağınız şeyleri yapmayın, kim ayıplanacak bir şey yaparsa
kendi kendini ayıplamış, yani kendisinin ayıplanmasına sebep olmuş olur.
Şunu da unutmamak gerekir ki bir kimse, kusurundan dolayı başkasını
ayıplarsa, ayıpladığı husus bir gün kendi başına da gelir. Onun için bir
hadis-i şerifte: "Kim kardeşini bir günahı, suçu sebebiyle ayıplarsa, kendisi
de onu işleyinceye kadar ölmez." (20)
buyrulmuştur.
Lakap Takmamak
Ayet-i kerimede: "Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın." (21) buyrulmuştur.
Lakap; bir kimseyi övmeye veya yermeye işaret eden asıl adının dışındaki
isim veya sıfattır. Yermek için söylenen lakaplar kötü lakaplar olduğu
için yasaklanmıştır. Övgü ifade eden lakaplar ise dinimizce yasaklanmamıştır.
Hz. Ebû Bekir'in Sıddîk, Hz. Ömer'in Fârûk, Hz. Osman'ın Zinnûreyn lakaplarıyla
anılması gibi. Ayrıca lakap, küçümseme ve kötüleme kasdı olmaksızın bir
kimsenin tanınması için söylenmiş, söylenen kimse bunu işittiği zaman kızmıyorsa
bunda bir beis yoktur. Meselâ tâbiînin büyük alimlerinden Süleyman b. Mihran'a,
A'meş (gözü sulu), Vasıl'a; Ahdeb (kanbur) denilmesi gibi. Onun için dilimizde
"yiğit lakabıyla anılır" denilmiştir.
Hüsn-i Zanda Bulunmak
Hüsn-i zan; güzel sanma, herkes hakkında iyi niyetli olma, iyi kanaate
sahip olma demektir. Sebepsiz yere insanlar hakkında kötü zanda bulunmak
haramdır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: "Ey iman edenler! Zandan çokça sakının,
çünkü zannın bir kısmı günahtır." (Hucurât sûresi:12) buyrulmaktadır. Ayette
yasaklanan zan, sû-i zan yani kötü zandır. Yoksa hüsn-i zanda bulunmak
yasak değildir. Sözgelimi Allah, peygamber ve müminler hakkında hüsn-i
zanda bulunmak, ortada bir sebep olmadıkça insanlar hakkında güzel zanlar
beslemek esastır. İslâm ahlâkı bunu emretmektedir. Sû-i zanda bulunmak
ise yasaklanmıştır. Kötülükleri bilinmediği müddetçe insanlar hakkında
hüsn-i zanda bulunmak kardeşliği pekiştirir, insanlar arasındaki sevgi
ve saygıyı artırır.
Zira insan kendisi hakkında hüsn-i zanda bulunan kimseleri sever.
Sahabe-i kiramdan Cerir b. Abdullah diyor ki: "Hz. Peygamber (s.a.s.)'e
namaz kılmak, zekat vermek ve bütün müslümanlar hakkında hayır dilemek
üzere bey'at ettim." (22)
Gizli Hallerini ve Kusurlarını Araştırmamak
Dinimiz insanların gizli hallerinin araştırılmasını yasak kılmıştır.
Nitekim Hucurât sûresinde: "Birbirinizin gizliliklerini araştırmayın."
(23) buyrulmuştur.
Peygamber efendimiz de bir hitabesinde şöyle buyurmuştur: "Ey dilleri
ile iman etmiş olup da henüz iman kalplerine tam girmemiş olanlar! Müslümanların
gizli hallerini araştırmayınız. Çünkü kim onların gizliliklerini araştırırsa
Allah da onun gizliliğini araştırır.
Allah kimin gizliliğini araştırırsa evinde dahi onu rezil ve rüsvay
eder." (24)
Kardeş kardeşin ayıbını kusurunu araştırmaz. Toplum içerisinde bazı
insanlar vardır ki hep insanların kusurlarını, noksanlarını araştırırlar.
İşleri güçleri budur. Sanki insanların kusurlarını, eksikliklerini araştırmak
için yaratılmışlardır. Kendilerinden başka hiç
kimseyi beğenmezler, herkesi kusurlu görürler. Onun için durmadan insanların
kusurlarını araştırırlar.
Dinimizde başkalarının kusurlarını araştırmak değil, örtmek esastır.
Allah'ü Teâlânın sıfatlarından biri de "Settâru'l-uyûb/günahları, kusurları
örten, gizleyen"dir.
Mü'minler de birbirlerinin kusurlarını gizlemelidir. Nitekim Peygamber
efendimiz şöyle buyurmuştur: "Her kim bir müslümanın kusurunu örterse kıyamet
gününde Allah da onun kusurlarını örter." (25) "Dünyada bir kul diğerinin
kusurlarını örterse kıyamet gününde Allah da onun kusurlarını örter." (26)
Hacı Bektaş-i Velî ne güzel söylemiş: "Niyyetin temiz, özün berrak
olsun. Gördüğünü ört, görmediğini söyleme."
Arkasından Çekiştirmemek
Buna Kur'an-ı Kerim'deki ve hadîs-şeriflerdeki ifadesiyle "gıybet"
diyoruz. Gıybet; bir kimseyi arkasından çekiştirmek, duyduğunda hoşuna
gitmeyeceği şeyleri söylemektir. Gıybet / başkalarını arkasından çekiştirmek,
dinimizce haram kılınmış ve ölü kardeşinin etini yemeye benzetilmiştir.
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur: "Kiminiz de kiminizin gıybetini yapıp
arkasından
çekiştirmesin. Sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi?
İşte bundan iğrenip tiksindiniz. Allah'tan korkup sakının. Hiç şüphesiz
Allah tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir." (27)
Müslüman, din kardeşini arkasından çekiştirmez, bilakis başkaları onu
çekiştirmeye kalkınca müdafa eder, iyilikle anar.
Bütün İnsanlar Kardeş
Aslında bütün insanlar fıtraten kardeştir. Çünkü aynı ana ve babadan
gelmişlerdir. Yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim'de bu gerçek şöyle ifade edilir:
"Ey insanlar! Gerçekten biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık.
Birbirinizi tanıyasınız diye sizi kabilelere ve milletlere ayırdık.
Sizin Allah katında en üstün olanınız O'ndan en çok korkanınızdır.
Şüphesiz ki Allah, her şeyi bilir, her şeyden haberdardır." (28)
Kur'an-ı Kerim'de iki türlü hitap vardır.
1- Mü'minlere hitabedilir. Bu hitapda "Yâ eyyühe'l-lezîne âmenû: Ey
inananlar!" ifadesi kullanılır.
2- Bütün insanlara hitabedilir. Bu hitapta "yâ eyyüh'en-nâs: Ey insanlar"
ifadesi kullanılır. İslâm dini evrensel bir dindir. Muhatabı sadece inananlar
değil, bütün insanlardır. Onun için Kur'an-ı Kerim'de on yedi yerde "Ey
insanlar!" ifadesi kullanılır.
Konumuz olan ayet-i kerimede "Ey insanlar!" ifadesi kullanıldıktan
sonra insanların bir asıldan, bir tek ana ve babadan geldiklerine dikkat
çekilir.
1- Hucurat, 10.
2- Al-i İmran, 103.
3- bk. İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'âni'l-azîm, I, 389.
4- Enfâl, 63.
5- Mahmud Esad, Tarih-i Din-i İslam, İst. 1995, s. 322.
6- Haşr, 9.
7- bk. Kamil Miras, Tecrîd-i Sarih Tercemesi, VIII, 57.
8- Enfâl, 75.
9- bk. İbn Sa'd, Tabakât, I, 238.
10- Müslim, Birr, 26.
11- Müslim, Birr, 101.
12- Müslim, Birr, 101.
13- en-Nebhânî, el-Fethu'l-kebîr, II, 158.
14- Hucurât, 11.
15- el- Münzirî, et-Tergîb, III, 611.
16- Müslim, Birr, 138.
17- Müslim, Birr, 32.
18- Hucurât, 11.
19- İsrâ, 7.
20- Tirmizî, Sıfetü'l-kıyâme, 53.
21- Hucurât, 11.
22- Buhârî, İman, 42.
23- Hucurât, 12.
24- Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 421.
25- Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58.
26- Müslim, Birr, 72.
27- Hucurât, 12.
28- Hucurât, 13.
Mesud TAŞ
Breuberg Din Görevlisi
Temelde her yoktan var olan şeyin bir başlangıcı bir süreci ve sonu
olduğu kabul edilir. Bu anlamda, her kemâlin (olgunluğun) bir zevâli (sonu),
her zevalin de bir kemâli söz konusudur. Bu felsefi düşünce doğrultusunda,
üzerinde binlerce canlı-cansız varlığın bulunduğu ve genelde bütün yaratılanların
sadece insanoğlunun istifadesine sunulmak üzere yaratılan dünyanın da,
bir başlangıcı
olmuş ve şu anda yaşayanların hayatını devam ettirdiği süreç sonucunda,
bir sonun da olacağı muhakkaktır. Bu düşünce, sadece, materyalist ve tabiatçıların
kabul etmediği bunun dışındaki, genelde bütün dinlerin öngördüğü ve mensuplarının
inandığı bir gerçektir.
Kaynağı itibariyle, ister Allah tarafından gönderilen bir kitap ve
Peygamber ile bildirilen, öğretilen dinler olsun, isterse insanlar tarafından
kaide ve kuralları konmuş dine benzer kurum ve kuruluşlar niteliğindeki
sosyo - kültürel gruplar olsun, temelde hepsinin ideali, gayesi ve amacı,
özellikle mensubu bulunan insanlara, dünyada rahat, huzurlu ve güvenli
bir yaşam tarzının nasıl
olabileceğini öğretmekten ibarettir. Bu idealin, yöntem ve metotları
çok tabii olarak dinden dine, hatta aynı ideallere inandıklarını söyleyen
insanlar arasında bile farklılıklar arzedebilmektedir. Aslında bu farklılık
olumsuzluk değil, insanın yaratılışında bulunan bir özellikten, zenginlikten
kaynaklanmaktadır.
İnsanın, dünyadaki hayatına, mümkün mertebe problemsiz, huzurlu ve
mutlu bir şekilde devam edebilmesi için ve özellikle Allah tarafından gönderilen
bütün ilahi dinlerde olduğu şekliyle bu dünya hayatının devamı sayılan
ve dünyadaki hayatla bağlantılı olarak, cennet ve cehennem gibi ortamlarda
(Ahiret'te) devam edecek olan yaşantının olumlu ve istenen şekilde sağlanabilmesi
için her dinin kendisine has özelliklerde öğretisi, kaide ve kuralları
vardır. Bütün insanlar tarafından istenilen, arzu edilen böyle bir hayatın
kazanılabilmesi için genelde dinde her vazgeçilmez unsurlardan olan, adalet,
barış ve özgürlük kavramlarına tabiidir ki İslam dininin de bir bakış açısı
vardır.
İslam'da Adalet kavramı; İslam dininin her alandaki temel kaynaklarından
olan, Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde bu konuda bir çok emir ve tavsiyeler
niteliğinde bilgiler bulunmaktadır. Adalet kavramı ile ilgili olarak Kur'an-ı
Kerim:
- "De ki, Rabbin adaleti emretti." (7/29)
- "Yarattıklarımızdan, daima hak'ka ileten ve adaleti hak ile yerine
getiren bir millet bulunur." (7/181)
- "Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder."
(16/90)
- "Allah size, mutlaka emanetleri (görev ve vazifeleri) ehli olanlara
vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi
emreder." (4/58)
- "Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan kendini, ana -
babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahidlik eden kimseler
olun." (4/135)
- "Eğer hüküm verirsen, aralarında adaletle hükmet, Allah adil olanları
(Adaletle hükmedenleri) sever," (5/42)
- "Ey İman edenler! Allah için hak'kı ayakta tutan, adaletle şahidlik
eden kimseler olun, bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletli davranmamaya
itmesin.
Adaletli olun, bu Allah korkusuna daha çok yakışan bir davranıştır.
Allah'a isyandan sakının, Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir." (5/8)
- "Ey Davud, biz seni yeryüzünde halife yaptık, o halde insanlar arasında
adaletle hükmet." (38/26)
Bunlar ve bunlara benzer daha birçok ayet-i kerimede adalet kavramının
sadece müslüman olanlara değil hangi dinden ve inançtan olursa olsun bütün
insanlara aynı değer ve ölçüde uygulanması emredilmiştir. Kur'an-ı Kerim'i
gerçekten okumuş ve anlamış olan kişiler bu doğrultuda hareket ederler.
İslam tarihinin her safhası ve dönemi, Resûlüllah'ın, sahabelerinin ve
onlar gibi dini doğru anlamış ve hayatına tatbik etmiş kişilerin ve toplumların
bu tarz düşünce ve uygulamalarının örnekleri ile doludur.
Öyleki, Adalet kavramı, islam toplumuna, "Adalet Mülkün (Devlet'in)
Temelidir. "Özdeyişi ile malolmuştur. Resûlüllah'ın ikinci halifesi olan,
Hz. Ömer bu anlamda adalet ile sembolleşmiş bir şahsiyyet olmuştur.
- "O halde (Resûlüm) öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt vericisin, onların
üzerinde bir zorba değilsin." (88/21-22)
Bu ifadeler ve bunlara benzer Kur'an-ı Kerim'deki birçok ayet-i kerime
de, Allah'ın, insanoğluna, akıl, mantık, düşünce ve muhakeme kaabiliyeti
verdiği ve bu donanımlardan (nimetlerden) sonra insanı emir ve yasaklarıyla
muhatap tuttuğu (bu nimetlerden yoksun olanları sorumlu tutmadığı) ve bizzat
peygamberine hitap ederek hiçbir kimseye baskı ve zor uygulanmaması, kendisinin
Allah'tan aldığı emirleri, insanlara tebliğ etmekten, açıklamaktan başka
bir görevle görevlendirilmediği ifade edilmiştir. Bu tavsiye ve açıklamalardan
sonra kişinin, inanıp, inanmamada serbest olduğu ve inanması için baskı
kurulmasının yasaklandığı ifade edilmiştir.
Aslında, İslam'ın bakış açısı olarak zikredilen bu değerler, bütün
dinlerde ve öğretilerde kabul edilen ortak değerlerdir. İfade şekilleri
ve uygulama farklılıkları değişik olsa da özde, ifade edilen ve arzu edilen
sonuç temelde bu görüşler istikametindedir.
Her dinde ve öğretide olduğu gibi, uygulamada bu düşüncelere
ters davranışların kabül edilmesi söz konusu olamaz, dinlerin ve değişik
ahlakî boyutu olan öğretilerin prensiplerine uymamak ferdî olup, hatayı
yapan kişinin mensubu olduğunu söylediği dine veya öğretiye fatura edilmesi
doğru değildir.
Doç. Dr. İbrahim Emiroğlu
D.E.Ü. İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
İnsanın bir özelliği de başka kişileri, beğendiği şahsiyetleri taklit
etmek, onlar gibi olmak, onlar gibi yaşamak istemesidir. Birilerini örnek
edinmek, her insanın yaratılışında varolan bir duygudur. Kur'an-ı Kerim
de mü'minlere Hz. Muhammed'i örnek gösterir.
"Allah'ı ve ahiret gününü arzulayan ve Allah'ı çokça zikredenler için,
sizler için Allah Resûlünde pek güzel bir örnek vardır". (Ahzab, 21)
Belirtmek gerekir ki o, sadece kuru bir örnek değil, her emri yerine
getirilmesi gereken ve aşağıda sıralayacağımız güzel ahlakının hayata geçirilmesi
lâzım gelen bir rehberdir.
Hz. Peygamber, en iyi müslümanı "Ahlâkı en güzel olandır" diye tanıtmıştır.
Onun her hareketi akıllıca ve doğru idi. Yalan söylemeyi çok kötü görür,
yalan ile imanın bir arada bulunamayacağını söylerdi. O, son derece doğru
sözlü ve güvenilir biriydi.
Daha peygamber olmadan güvenilir insan ünvanını almıştı. Müşrikler
ona inanmadıkları halde, onun doğruluğunu bildikleri için en kıymetli eşyalarını
ona emanet ederlerdi. O da Mekke'den hicret ederken bu emanetleri sahiplerine
vermek üzere Hz. Ali'yi geride bırakmıştı.
O çok cömertti. Kendisini aç bırakma pahasına da olsa bolca ikram etmeye
çalışırdı. "Uhud dağı kadar altınım olsa, sonra üç gün içinde hepsini muhtaçlara
dağıtsam ne kadar hoşuma giderdi" derdi. Hem alçak gönüllü, hem olumlu,
hem de ağırbaşlı idi.
Çalışkan insanları çok sever, tembellikten hoşlanmaz ve dilenciliği
sevmezdi.
Sevgili Peygamberimiz, herkese karşı tatlı dilli, güler yüzlüydü. Kimseye
kötü söz söylemez, kimsenin sözünü kesmezdi.
Yumuşak huylu, alçak gönüllüydü. Herkese iyi muamele ederdi. Kimsenin
hatasını yüzüne vurmazdı. Kimseye ismiyle ihtar etmez, gördüğü hataları
"halk şöyle yapıyor" veya "bazıları şöyle yapmaktadır" diyerek hiç kimsenin
ismini vermeden hatayı düzeltirdi.
Allah Resûlü, karşısındakine daima güven telkin ederdi. Meşhur Yahudi
âlimi Abdullah bin Selâm, onun müberek yüzünü gördüğünde, "Bu yüz yalancı
yüzü olamaz" diyerek müslüman olmuştu.
Hz. Muhammed (s.a.s.) kimseye küsmez ve insanların birbirine küsmelerini
hoş görmezdi. Başkalarının ayıbını aramanın, gıybet etmenin, kovuculuk
yapmanın müslümana yakışmayan kötü huylar olduğunu söylerdi.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) gönül kırıcı söz ve davranışlarda bulunmazdı.
Hanımlarını ve çocuklarını incitmez, her zaman gönüllerini hoş tutmaya
çalışırdı. Kabalıktan hoşlanmazdı. Özellikle kadınlara karşı nazik ve güzel
davranmayı tavsiye ederdi.
O, komşu hakkını gözetir, onları gücendirmezdi. Müslümanı "elinden
ve dilinden başkalarının güvende kaldığı kişidir" diye tanıtırdı.
Kısacası, Sevgili Peygamberimiz tüm ahlâkî güzelliklere sahip benzersiz
insandır. Öyleyse onun her hareketini kendimize örnek kabul edelim. Dünya
ve ahirette güzelliklere erişmek için Allah'ın elçisini kendimize örnek
alalım. Şunu hiçbir zaman unutmayalım: Peygamberimizin hayatı, ahlâk ve
faziletin kusursuz bir aynasıdır. O, olgunluk ve fazilet örneğidir. Ne
mutlu onun yolunu takip edene, onun gibi olmaya çalışana!