|
REİSÜ’L-KURRÂ
Abdurrahman
GÜRSES

Taşlıcalı
Yahya Bey bir beyitinde şöyle der:
“Halas
ölümden bendevü şah
Ecelden
kaçış yok el hükmü lillah”
Evet,
ölümden kurtuluş, ecelden kaçış yoktur. Takdir edilen zamanı
gelince herkes ölecektir. Bu hususu merhum Süleyman Çelebi
Hazretleri meşhur mevlid-i şerifinde son derece veciz bir
şekilde şöyle belirtir.
“Her
nedenlü çok yaşarsa bir kişi
Akıbet
ölmek dürür anın işi”
Kur'an-ı
Kerim'in ifadesiyle genç, yaşlı "Her nefis mutlaka
ölümü tadacaktır" Ölümsüzlük Allah'a mahsustur. İnsan
ne zaman öleceğini bilmez. Asıl olan insanın, kendisine
bahşedilen ömür nimetini, en güzel değerlendirip Cenab-ı
Hakk'ın rızasına uygun bir hayat sürerek bu fani âlemden
bakâ yurduna göçmesidir. Şâirin dediği gibi:
“Yadında
mı doğduğun zamanlar
Sen
ağlar idin, gülerdi âlem?
Bir
öyle ömür geçir ki: Olsun
Mevtin
sana hande, halka matem.”
Reisu'l-Kurra
Abdurrahman Gürses hocamız din-i mübini İslâm yolunda Kur'an hizmetinde böyle bereketli ve feyizli bir asra yakın ömür
geçirdikten sonra Rabbine yürüdü. Hocamızın üzerinde durulması
ve örnek alınması gereken pek çok özellikleri ve güzellikleri
vardır. Bunlardan bazısına temas etmek istiyoruz.
Ehl-i
Kur'an idi
Peygamber
Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde: "Ehlü’l-Kur'ani
urefâu ehli’l-cenneti/ Ehl-i Kur'an cennet ehlinin bayraktarlarıdır"
buyurmuştur. Ehl-i Kur'an; kur'an'ı hıfzeden, âdab ve tecvid
kurallarına riayet ederek okuyan, manasını anlayan ve içerisindeki
yüce prensiplerle amel eden yani bunları hayatına uyulayan
kimse demektir. Bu bakımdan Abdurrahman Hoca Efendi tam
manası ile bir ehl-i Kur'an idi. Kur'an'ı çok güzel okurdu.
Dinleyenler manasını anlamasalar dahi adeta kendilerinden
geçerler, Kur'an'ın manevî ikliminde uçarlardı.
Zannediyorum
1983 yılında olacak, İstanbul'da İslâm Ülkeleri Merkez Bankaları
Güvenörler Toplantısı yapılmıştı. Toplantının açılış merasimi
Taksim'de Atatürk Kültür Merkezi'nde olmuştu. Toplantı İslâm
ülkeleri arasında olduğu için Kur'an-ı Kerim tilavetiyle
açılacaktı. Aşr-ı Şerifi Abdurrahman Hocamız okumuştu. Her
zaman olduğu gibi ağır ağır kürsüye gelmiş, yerine oturmuş,
takkesini cebinden çıkararak başına koymuş, salondakileri
o kendine has anlamlı bakışı ile şöyle bir süzdükten sonra
tıklım tıklım dolu olan salonda ses kesilmiş, nefesler tutulmuştu.
Zaten Hocaefendi, bulunduğu yerde ses kesilip dinleyiciler
pür dikkat kendisine yönelmeden okamaya başlamazdı. İslâm'ın
güzelliklerini, buna rağmen, İslâm âleminin dağınık ve perişanlığını
vurgulayan ayetleri seçmişti. Hocaefendi hangi toplantıda
hangi ayetlerin okunacağını çok iyi bilir. Konu ve gündemle
ilgili ayetleri önceden seçer okurdu. Bu da manasını anlayan
dinleyiciler üzerinde çok etkili olurdu. İlerlemiş yaşına
rağmen o tatlı sesiyle okumaya başladı. Salonda çıt yoktu,
nefesler tutulmuştu. Dinleyiciler çok etkilendiler. Daha
sonra tanıştığımız Mısır'lı Ezher mezunu, 60 yaşlarında
âlim, hatîb, yazar ve o zamanlar Cidde'de İslâm Kalkınma
Bankası’nda musahhih olarak çalışan Ahmed Tâhûn, aşır okuyan
üstadı tanıyıp tanımadığımı sordu. Eğitim Merkezimizde kıraat
üstadı olduğunu söyledim. Kur'an-ı Kerim kaseti var mı diye
sordu. Yok dedim. Genellikle Mısırlılar Kur'an'ı en güzel
kendilerinin okuduklarına inanırlar, başka ülkelerin hafızlarını
beğenmezler. Fakat Ahmed Tâhûn, Hocaefendinin
okuyuşuna hayran olmuştu. Okuyuşunun mutlaka kasete
alınıp kıraatının tescil edilmesine inanıyordu. Kendisiyle
görüşebilir miyim? dedi. Haseki Eğitilm Merkezi'ne getirdim.
Hocaefendiyle tanıştı, düşüncelerini ona da söyledi. Hocaefendi:
"Ben kıraatımı satırlara değil, sadırlara tescil ediyorum"
dedi. Gerçekten Hocaefendi televizyonda, radyoda Kur'an
okumaktan imtina ederdi. Ama talebelerinin okumasına itiraz
etmez, müsade ederdi. Sesinin teybe alınmasını istemezdi.
Zannediyorum ki, tebyin uygunsuz yerlerde açılmasından ve
ticarî maksatla kullanılmasından endişe ediyordu.
Kur'an
Hizmetinden Emekli Olunmaz Derdi
Hocaefendi
Kur'an aşığı idi. O, bir asra yakın ömrnü Allah'ın kelâmını
okumaya ve okutmaya hasretmişti. Bundan sonsuz zevk alırdı.
Kur'an hizmeti ile ilgili hiçbir teklifi reddetmez kabul
ederdi.
1979
yılında Beyazıd Camii Şerif İmam-Hatipliği’nden yaş haddinden
dolayı emekli olmuştu. Eğitim Merkezimize yeni kursiyerler
gelmiş, yeni bir kıraat dönemi başlamıştı. İlk dersi, yani
açılış dersini Abdurrahman Hocaefendi yapıyordu. Konuşması
esnasında şöyle demişti: "Kur'an hizmetinden emekli
olunmaz. İnsan her ne kadar resmen veya re'sen görevinden
emekli olsa da Kur'an hizlmeti ölünceye kadar devam eder.
Bizim bu görevimiz de Allah ömür verdiği, sihhat verdiği
müddetçe devam edecektir." Gerçekten öyle oldu. O'nun
Kur'an hizmeti, Eğitim Merkezimizdeki görevi, vefatından
onbir ay önce yatağa düşünceye kadar devam etti. Hasta iken
de ziyaret ettiğimiz zaman hep Haseki'yi, kursiyerleri,
hocaları, talebeleri sorardı. Biz de biraz iyileşince derse
beklediğimizi, talebelirinin kendisini özlediğini söyleyince
çok sevinir, inşallah iyileşince gelirim derdi.
Yaşının
Sorulmasından Hoşlanmazdı
Hocaefendi
yaşının sorulmasını sevmez, "el-bereketü fi'l-meçhûl/
bereket meçhûldedir", derdi. Bir defa Zeytinburnu'nda
bir hatim merasimine iştirak etmiştik. Merasimde yemek esnasında
emekli bir müftü efendi Abdurrahman Hocaefendiye; "Hocam
tevellüd kaç?" diye sordu. Bilmiyorum. Hocaefendi ya
duymadı, ya duydu da cevap vermedi. Emekli Müftü Efendi
Hocaefendinin omuzundan tutarak ve biraz da sesini yükselterek;
tekrar, "Hocam, tevellüt kaç diyorum, tevellüt kaç?"
dedi. Hocaefendi başını kaldırdı müftü efendinin yüzüne
baktı ve:
"Yaşımı
ne yapacaksın? İmam Şafiî Hazretleri: " Kişinin yaşı
sorulmaz, cevap da verilmez" dedi. Yine Kurra-i kirâm'dan
Eğitim Merkezimizde Mısır tariki üzere Aşere-Takrib ve Tayyibe
okutan Mahmut Sarıcaoğlu Hocaefendi anlatmıştı. Haseki Eğitim
Merkezi’ndeki dersimiz bitmiş, Eğitim Merkezinin şoförü
bizi evlerimize götürüyordu, Abdurrahman Hocaefendi arabanın
önünde oturuyordu, ben de arkasında oturuyordum. İstanbul'a
geliş yıllarından ve o günkü İstanbul'un durumundan bahsediyordu.
Ben:"Hocam, İstanbul'a geldiğinizde kaç yaşında idiniz?"
dedim. Hocaefendi bir ara durakladı sonra geriye dönerek
latife eder bir şekilde: "Bana bak, aklın sıra benim
yaşımı öğrenmek istiyorsun" dedi ve gülüştük.
Allah'a
Çok Hamdederdi
Hocaefendi,
her vesile ile Allah'ı hamdeder ve: “Allah'ın vermiş olduğu
nimete hamdetmek, nimetin yok olmasına karşı garantidir”
hadis-i şerifini hatırlatırdı.
Dua
yaparken
Hocaefendi
dua yaparken cemaatin yüksek sesle amin demesini ister.
Dua yapmaya başlamadan önce bu hususa cemaatin dikkatini
çeker, cemaatin, "amin" demelerinin "Ya Rabbi
duamızı kabul et" demek olduğunu, yapılan duanın mührü
masebesinde olduğunu belirtirdi. Son derece samimi bir şekilde
gayet içten dua yapardı. Cemaat, "amin" dedikçe
coşardı. Orada bulunanlar da almış oldukları ruhanî zevkten
dolayı adeta kendilerinden geçerler ve manevî alemde uçarlardı.
Tam
Bir Osmanlı Efendisi İdi
Hocaefendi
gerçekten son derece nazik ve kibardı. Bunu onun her halinden
anlamak mümkündü. Tavrıyla, konuşmasıyla, duruşuyla, nezaket
ve nezâhetiyle, insanlarla olan ilişkileri ile kıyafeti
ile güzel ve uyumlu giyinişi ile tam bir Osmanlı efendisiydi.
Adâb
ve usûle son derece riayet ederdi. Öğrencilerinin de öyle
olmasını isterdi. Kendisinden icazet alan bir öğrencisi
kendisine haber verip müsaadesini almadan din görevlisi
olarak yurtdışına gitmişti. İzinli olarak dönünce Haseki
Eğitim Merkezi’ne gelmiş, Hocaefendinin elini öpüp duasını
almak istiyordu. Hocaefendi elini vermedi, "Ben seni
tanımıyorum, benim böyle bir talebem olmaz, benim talebem,
nasıl hareket edeceğini bilir, hocasına haber vermeden çekip
Avrupa'lara gitmez" dedi. Bu yapılan bir usülsüzlüktü.
Hocaefendi usülsüzlüğü, âdâba riayetsizliği affetmezdi.
Araya o zamanki müdürümüz sayın Mahmut Özakkaş girdi. "Hocam,
bu defa affedin, gaflete gelmiş, bir hata işlemiş, bir daha
işlemez" diyerek hocamızın gönlünü yapmaya çalıştı.
O da, elini verip öptürdü.
Ramazan
Pakdil Hocamız anlatmıştı: Haseki Eğitim Merkezi açılmadan
Beyazıt Camii’nde Hocaefendiden kıraat okuyorduk. Namazdan
sonra Hocaefendinin ders okuttuğu bölüme geçmiştik. Oturup
ders okuyacaktık. Cübbeli, sakallı genç biri geldi. Hocaefendiye
yaklaştı. Elini tuttu, öpmedi, sakalını hocaefendinin yüzüne
sürmeye başladı. Hocaefendi bozuldu. Bozulduğu yüzünden
belliydi. Daha sonra o gelen zat: " Hocam, tanımadınız
mı? Ben sizim talebenizim."dedi. Hocaefendi:
"Hayır,
tanımadım, benim talebem hocasının elini öper, sakalını
hocasının yüzüne sürmez. Sakal bende de var. Bu ne demek
oluyor? dedi. Talebe, "Hocam! Elinizi öptürmezsiniz
diye böyle yaptım" deyince, Hocaefendi, "o benim
bileceğim iştir, talebe hocasının elini öpmeye çalışır,
hocası elini öptürür veya öptürmez, o ona aittir" dedi.
Çok
Mütevâzî İdi
Hocamız
son derece mütevâzî idi. Onu tanıyanlar, dışarıdan bakanlar
gururlu ve kibirli zannedebilirdi. Hiç de öyle değildi.
Torunu yaşındaki misafirlerini dahi kapıda karşılar, kapıya
kadar uğurlardı. İlerlemiş yaşına rağmen misafirlerine bizzat
ikram eder, bunhdan büyük zevk alırdı.
Gayet
Vakur
İdi
İslâm'ın
izzet ve şerefini temsil ederdi. Ashabın en zahid ve alimlerinden
biri olan Abdullah b Amr bin As tarafından rivayet edilen
bir hadiste Peygamber Efendimiz: "Sizin en hayırlınız
görünüşü size Allah'ı hatırlatan, konuşması ilminizi artıran,
ameli sizi ahirete teşvik eden kimselerdir." buyurmuştur.
(bkz. el Fethu'l-Kebîr, I, 570)
Peygamber
Efendimiz'in bu hadis-i şerifi Abdurrahman Gürses Hocamızda
her bakımdan tecelli etmişti. O, nuranî görünüşü, insanlara
dini, Kur'an'ı, Kur'an hizmetini hatırlatır; konuşması dinleyenlerin
dînî bilgilerini artırır; hali, yaşayışı insanları ahiret
için güzel ameller yapmaya teşvik ederdi.
Gayet
Cömertti
Gürses
Hocaefendi, çok cömertti. Başlangıçta memuriyet, sonraları
emekli maaşı ile geçinmesine rağmen ikram etmeyi çok severdi.
Yanında bulunanlara kese açtırmazdı. Umumi vasıtaya binmezdi,
taksi çevirirdi, yanındaki ne kadar zengin olursa olsun
parasını mutlaka kendisi verirdi. Yemeğe davet ettiğiniz
zaman sizi kırmamak için gider, fakat parasını size verdirmez,
kendisi verirdi.
1979
yılında Haseki Eğitim Merkezi’nde kursiyerdik. Hocalarla
birlikte umreye gitmiştik.
Mekke'de tavaf ve sa'yden tıraş olup ihramdan çıkacaktık.
Sayımız 70-80 civarındaydı. Kimseye kese açtırmamış, hepimizin
tıraş parasını berbere o vermişti.
Dünya
Malına Rağbet Etmezdi
Sadece
İstanbul'un değil, Türkiye'nin İslâm âleminin en meşhur
hafızlarından olmasına ve bir asra yakın yaşamış bulunmasına
rağmen içerisinde oturduğu bir dairesinden başka bir şeyi
olmamıştır.
Hocalarını
Rahmetle Anardı
Kendisini
yetiştiren hocalarını daima minnet ve rahmetle anar ruhlarına
fatiha okurdu. 1979 yılında Haseki Eğitim Merkezi Hocaları
ve kursiyerleri karayoluyla umreye gidiyorduk. Otobüsümüzde
Abdurrahman Hocaefendi de vardı. Hocaefendi otobüsümüzün
ön tarafında oturuyordu. Hendek'ten geçerken kalktı. Hendek'te
yetişen büyük alimleri ve hocalarını saydı. Ve eliyle işaret
ederek: "İşte bunlar şurada medfun, ruhları için birer
fatiha okuyalım" dedi. Hep beraber fatiha okuduk. Hocaefendi
Teşvikiye'de oturuyordu. Haseki Eğitim Merkezin'e gelip
giderken Unkapanı Köprüsü’nün oraya gelince Eyüp Sultan
Hazretleri’nin medfun olduğu yöne döner, O'nun ve o civarda
medfun bulunan ulema ve diğer mevtanın ruhları için fatiha
okurdu.
Haseki
Eğitim Merkezindeki Görevi
Haseki
Eğitim Merkezi 1976 yılının başında hizmete açılmıştı. Açıldığı
tarihten itibaren Hocaefendi İstanbul'u Tariki İlm-i Kıraat
Üstadı olarak görevlendirilmiştir. Kıraat ilmi; Kur'an-ı
Kerim'i ve bu sahada ümmetin otorite kabul ettiği bu kıraatleri
bize kadar tevatürle ulaşan değişik kıraat imamlarına göre
okumaktır.
Hocaefendi
hayatının son yirmi dört senesini Haseki Eğitim Merkezi’nde
İlm-i Kıraat okutmakla geçirmiş, nice güzide kurra yetiştirmiştir.
Son
dönemlerde de yaşı bir hayli ilerlemişti. Ayakta durabilecek
durumda değildi. Rahat yürüyemiyordu. Buna rağmen derslerini
aksatmazdı. Sınıfa girdiği zaman dinçleşir canlanırdı. Yeniden
hayat bulmuş gibi olurdu. Adeta Haseki ve Kur'an hizmeti
onu hayata bağlardı. Çok önemli bir sebep olmadıkça derse
mutlaka gelirdi. Rahatsızlığı veya başka bir sebepten gelmeyecek
olsa mutlaka telefonla bildirirdi. Daha sonra derse geleceği
zaman telefon eder, nereye geldiklerini öğrenirdi. Demek
ki, defalarca okuttuğu halde derse bakmadan gelmiyordu.
Nev-i
Şahsına Münhasır Biriydi
Hocaefendi
kimseye benzemezdi, nev-i şahsına münhasır biriydi. Kimsenin
minneti altında kalmak istemezdi. Kimseden kendisi için
bir talebi olmazdı. Burada Hocaefendi’nin güzide talebelerinden
İsmail Biçer Hocaefendi'den dinlemiş olduğum şu hadiseyi
nakletmek istiyorum:
1948
yılında Hacca gitmek serbest bırakılmıştı. Fakat gitmek
kolay değildi. Hocaefendi, hacca gitmek için yanıp tutuşur
fakat, imkan bulamaz. Tam bu sırada Hocaefendi’ye cemaatinden
biri: "Hafız'ım, hacca götürsek gider misim?"
diye sorar. O da, "evet giderim" der. Deniz yoluyla
giderler. O zamanlar hac yolculuğu aylarca sürmektedir.
Hocaeendi’yi hacca götüren zat yol boyunca ve hac esnasında;
"Hafızım gel Kur'an oku, hafızım gel, hafızım git,
hafızım yat, hafızım kalk" der, gelene söyler, "bu
benim hafızım" der. Hocaefendi müthiş sıkılır. Bir
şey söylemez.
İstanbul'a
gelince Halıcılar caddesinde iki katlı evi varmış, hemen
emlakçıya gider: "Şu evi satar mısın" der. O da:
"satarım" deyince, "Hemen sat" der,
parasını alıp doğru kendisini hacca götüren zata gider.
O yine; "gel hafızım, gel" der. Hocaefendi: "Sebebi
ziyaretim şu: Hacca gittiğimiz için bana soruyorlar: Gidiş
geliş ve oradaki masraflar dahil, hac kaça mal oluyor, diye
ben de cevap veremiyorum. Onun için bunu zat-ı âlinizden
öğrenmeye geldim" der. O da o günkü harcanan miktar
ne ise söyler. Bunun üzerine Hocaefendi: "Parayı masanın
üzerine bırakır, ben ne senin hafızınım ne de başkasının
hafızıyım, okuduğum aşr-ı şerifleri de kendi geçmişlerimin
ruhuna bağışladım, al paranı!" der, çıkıp gider.
İşte
Hocaefendi, böyle şahsiyetini korumakta son derece hassas
bir yaratılışa sahipti.
Yine
merhum İsmail Biçer'den dinlemiştim: Nur-u Osmaniye'de Hocaefendi'den
ilm-i kıraat okuyorduk. Akşam üzeri Hocaefendi'yi Teşvikiye'deki
evine götürmek için arabamız yoktu. O trafiğin yoğunluğunda
araba bulmak da zordu. Kapalıçarşı'nın arka tarafında Tavukçular
Pazarı’nda Hacı İlhan diye bir tüccar vardı. Hocaefendi'yi
çok severdi. Küçükyalı'da oturuyordu. Aynı istikamette olduğu
için giderken Hocaefendi’yi de alıyor, evine bırakıp öyle
gidiyordu. Hergün Fatih'ten geçerken, Balipaşa Caddesindeki
manavına uğrar, sebze meyve alır öyle gidermiş. Bir gün
kendine karpuz almış, Hocaefendi'ye de bir karpuz almış.
Hocaefendi de samimiyetine binaen kabul etmiş. Ertesi gün:
"Hocam karpuz nasıl çıktı?" diye sormuş, Hocaefendi
bundan sonra onun arabasına bir daha binmemişti. İşte Hocaefendi
böyle nev-i şahsına münhasır biriydi.
|