|
CAMİLERİN
TARİHİ GELiŞİMİ
VE
CAMİLERLE İLGİLİ DîNî HÜKÜMLER
Cami
kelimesi sözlükte “toplayan, bir araya getiren” anlamındadır.
Kur’an-ı Kerim, hadisler ve ilk İslâm kaynaklarında cami
karşılığında mescid kelimesi gelmektedir. Ülkemizde genellikle
içinde Cuma namazı kılınan ve hatibin hutbe irad etmesi
için minber bulunan ibadet yerlerine cami, minberi bulunmayan
küçük mabedlere ise mescid denilmiştir. Ancak Mescid-i Haram,
Mescid-i Nebevi, Mescid-i Aksa ve genellikle mezhep imamlarıyla
ileri gelenlerinin kabirlerinin bulunduğu camilere de mescid
adı verilmektedir.
Osmanlılar
döneminde padişahlar tarafından inşa ettirilen büyük camilere,
“selatin camileri”, vezirler ve diğer devlet ricali tarafından
inşa ettirilen orta büyüklükteki camilere banisinin adına
izafe edilerek sadece cami, küçük olanlara da mescid adı
verilmiştir. Mescidlerin cuma namazı kılınan camiye tahvili
ise berat ve izinle olmaktaydı. Batı dillerinde caminin
karşılığı olarak mosque, mosquee vb. kelimeler kullanılmaktadır.
Hz. Peygamber döneminde bayram ve cenaze namazı kılınan
yerler için “namaz kılınan yer” anlamına gelen musalla kelimesi
kullanılmaktaydı. Yol boylarındaki üstü açık mescidlere
ise namazgah denilmektedir.(1)
Bir
ayet-i kerimede: “Allah insanların bir kısmını bir kısmıyla
def etmeseydi her halde manastırlar, kiliseler, havralar
ve mescidler yıkılıp giderdi ki buralarda Allah’ın adı çok
anılır.” (Hac, 40) buyurularak ibadet yerlerini korumanın
önemine dikkat çekilmektedir. Başka bir ayette ise; “İçlerinde
Allah’ın adının anıldığı mescidlere girmeyi yasaklayan ve
onları tahribe çalışandan daha zalim kim olabilir?” (Bakara,
114 ) buyurulmak suretiyle cami ve mescidlere düşmanlığın
Allah’ın dinine düşman olmakla eş anlamlı olduğu ifade edilmektedir.
Kur’an’ın
bildirdiğine göre: “İnsanlar için inşa edilen ilk beyt (mabet)
Mekke’deki (Kabe)’dir” (Al-i İmran, 96). Ebu Zer'in sorduğu
bir soru üzerine Hz. Peygamber yeryüzünde yapılan ilk mescidin
Mescid-i Haram,
ikincisinin ise Mescid-i Aksa olduğunu açıklamıştır (Buhârî,
(Enbiya 40; Müslim, Mesacid, 1-2). Hz. Peygamber İslâm’ı
tebliğe başlayınca müşrikler büyük bir tepki gösterdiler.
Ancak buna rağmen O, yapılan baskı ve hakaretlere aldırmadan
zaman zaman Mescid-i Haram’da Hacerul’esved ile Rüknü’l-yemani
arasında namaz kılardı. İlk Müslümanlar evlerinde ve vadilerde
gizlice ibadet ediyorlardı. Ayrıca Darü’l-Erkam da adeta
bir mescid haline getirilmişti. Hz. Peygamber’in “mirbed”
denilen ağıllarla harmanların temiz olan kısımlarında namaz
kıldığı rivayet edilmektedir. (Buhârî, Salât, 49; Müsned,
II,178; III, 404; IV, 85)
Akabe
biatlarından sonra sayılarının artmasıyla birlikte Müslümanlar
Medine’de bir mescide ihtiyaç duymaları üzerine Esad b.
Zurare’nin Mescid-i Nebevî'nin yapıldığı arazideki bir hurma
kurutma yerinin etrafını duvarla çevirerek mescid haline
getirdiği rivayet edilmektedir.(2) Hz. Peygamber de hicret
sırasında Medine’ye yaklaşık 2 mil mesafede bulunan Kuba’da
bir müddet misafir kalmış ve orada bir mescid inşa ettirmiştir.
Hz.
Peygamber Kuba’dan Medine’ye doğru giderken yol üzerinde
bulunan kimseler kendisini davet ettiler. Ancak O (s.a.s.)
devesinin serbest bırakılmasını istedi ve mescidin yapılacağı
yerin tesbitini kastederek onun görevli olduğunu söyledi.
Deve, Malik b. Neccarların evlerinin önünde bulunan düzlükte
çöktü. Bu yer Selh ve Süheyl adlarındaki iki yetime aitti.
Hz. Peygamber bu yeri sahiplerinden satın alarak Mescid-i
Nebevî’yi yaptırdı. (Buhari, Menakibu’l-Ensar, 45). Hz.
Peygamber mahallelerde ve kabileler içinde Müslümanların
sayısı artınca buralarda mescidler inşa edilmesini emretmiş,
kısa bir süre içinde de Medine ve çevresinde bir çok mescid
inşa edilmiştir. Belâzuri'nin naklettiğine göre Medine'de
Mescid-i Nebevî ile Kuba Mescidi dışında dokuz mescid vardı.
Buralarda yalnızca vakit namazları kılınıyor, cuma namazı
ise Mescid-i Nebevî'de kılınıyordu.(3)
Çeşitli
kabileler İslâm’ı kabul ettikçe bulundukları yerlerde kendi
adlarıyla anılan mescidler inşa etmişlerdi. Böylece Hz.
Peygamber'in yeni mescidler inşa edilmesiyle ilgili emrinden
kısa bir süre sonra mescid inşa etmeyen kabile kalmamıştı.
Medine’ye oldukça uzak kabilelerde de cami inşa edilmişti.
Mescid-i Nebevî'den sonra içerisinde ilk cuma namazı kılınan
mescid, Beni Abdülkays yurdundaki Cüvâsâ Mescidi’dir. (Buhârî,
Cuma, 11) Cüvâsâ Arap Yarımadası’nın doğusunda bugünkü Riyad
ve Zehran arasındadır. Resûl-i Ekrem gönderdiği askeri birliklere,
gittikleri yerlerde mescidi bulunan bölgelerin halkına dokunmamaları
talimatını vermişti. Yelemlem’de oturan Cezimeoğulları,
üzerlerine gelen Halid b. Velid’e Müslüman olduklarını ispatlamak
amacıyla mescidlerini göstermişlerdi. Aynı şekilde Kızıldeniz
sahilinde Kadid yakınında ve Müreysi su kaynağı civarında
oturan Mustalikoğulları topraklarında da mescidler yapılmıştı.
İslâm’ı kabul eden kabilelerin bir kısmı eski mabedlerinin
yerine cami inşa etmişlerdir.(4)
CAMİLERLE
İLGİLİ DÎNÎ HÜKÜMLER
Kur'an-ı
Kerim’de: “Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve ahiret
gününe inanan, namazı dosdoğru ve sürekli kılan, zekat veren
ve Allah’tan başkasından korkup çekinmeyen kimseler imar
eder.” (Tevbe,18) buyurulmak suretiyle cami yaptırmanın
müminlere ait bir imtiyaz olduğu vurgulanmıştır. İslâm alimlerinin
çoğuna göre ayet-i kerimede yer alan “imar” tabiri camilerin
inşası, onarılması, döşenmesi, aydınlatılması ve temiz tutulması
şeklindeki maddî imarı içine aldığı gibi oralarda ibadet
etmek, Kur’an okumak ve okutmak, ilim öğrenmek ve öğretmek
gibi manevî imar faaliyetlerini de içerir. Cami imar ve
inşası ile ilgili ayet ve hadisleri değerlendiren alimler
Müslümanların yaşadığı yerleşim birimlerinde ihtiyacı karşılayacak
kadar cami yaptırmanın farz-ı kifaye olduğu sonucuna varmışlardır.(5)
“Müşriklerin,
kendi küfürlerine bizzat kendileri tanıklık edip dururken,
Allah’ın mescidlerini imar etmeye ehliyet ve selahiyetleri
yoktur.” (Tevbe, 17) mealindeki ayette ifade olunduğu gibi
Müslüman olmayanların cami yaptırmaları veya yapılmasına
katkıda bulunmaları hoş karşılanmamıştır. Müslüman olmayanların
cami yapımına katkıda bulunmalarının Müslümanları minnet
altına sokacağını ifade eden Fahreddin er-Razi, böyle bir
şeyin kabul edilemez olduğunu söylemektedir.(6) Çağımız
alimlerinden Serbasî, dinî ve siyasî yönden sakınca bulunmadığı
takdirde Müslüman olmayanların cami yapımına katkıda bulunabileceklerini
söyler.(7)
Camilerin
yapılış amacı dışında kullanılması, yıktırılması, satılması
caiz değildir. Bir ayette: “Allah’ın mescidlerinde O’nun
adının anılmasını engelleyen ve onların harap olmasına çalışan
kimseden daha zalim kim olabilir?” (Bakara, 114) buyurulmaktadır.
Ancak bazı alimlere göre bir köy halkı köylerini bütünüyle
terkeder de cami kullanılmaz hale gelirse, yeri satılır
ve parası başka bir camide kullanılır.(8)
Cami
ve mescidlerin sade bir görünümde olması gerekir. Sadelikten
uzak süslemeler, dikkat çekici yazılar ibadet esnasında
kişiyi zihnen meşgul edeceği ve namazda huşûun zedelenmesine
sebep olabileceği için mekruh sayılmıştır. Ancak camilerin
kıble duvarı dışındaki bölümlerine vakıf malından harcanmamak,
övünme ve gösteriş amacı taşımamak ve israftan uzak olmak
şartıyla yazı yazılmasında ve süsleme yapılmasında sakınca
görülmemiştir.(9)
Kur’an-ı
Kerim’de Hz. İbrahim ile oğlu İsmail’e, “Allah’ın evi (Beytullah)”
diye nitelendirilen Kabe’yi temiz tutmaları emredildiği
haber verilmektedir. (Bakara, 125; Hac, 26). Böylece mü’minlerin
camilerin temizliği konusunda titiz davranmaları istenmektedir.
Zira namaz kılınacak yerin temiz olması namazın şartlarından
birini oluşturmaktadır. Camilerin temizliği, bir bakıma
camiye girenlerin vücut ve elbise temizliğiyle de bağlantılı
olduğundan müminlerin bu konuda oldukça dikkatli olmaları
gerekir. Zira bir ayet-i kerimede camilere güzel elbiselerle
gidilmesi emredilmiştir.
(A'raf, 31) Özellikle cemaatin kalabalık olduğu cuma
ve bayram günlerinde camiye yıkanarak gitmek sünnettir.
Allah’ın evi olan camilere girecek kimseler, maddî pisliklerden
temizlenmelerinin yanı sıra cünüplük gibi hükmî ve küfür
gibi manevî kirlerden de arınmalıdırlar. Cünüp, hayız ve
nifas halinde bulunan kimselerin gusül abdesti almadan camiye
girmeleri Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından yasaklanmıştır
(Ebû Davud, Taharet, 93; İbn Mace, Taharet, 126). Camiye
dahil olan alt ve üst kısımları da aynı hükme tabidir. Böyle
kimseler mecburi hallerde teyemmüm ederek camiye girebilirler.
Bayram ve cenaze namazları için düzenlenmiş bulunan açık
namazgahlarla camiye bitişik avlu, revak gibi mekanlar,
cünüp vb. durumdaki kimselerin girmeleri bakımından cami
hükmünde değildir. Apartmanlarda bulunan mescitlerin alt
ve üstündeki daireler de cami hükmünde değildir. Mecburiyet
olmadıkça birden fazla kapısı bulunan camileri yol olarak
kullanmak uygun olmadığı gibi camiye abdestsiz girmek caiz
olmakla birlikte hoş bir davranış değildir.(10) Müşriklerin,
daha kapsamlı bir ifadeyle gayri müslimlerin Mescid-i Haram’a
yaklaşmaları Kur'an-ı Kerim’de genel anlamda menedilmişse
de(bk. Tevbe, 28) Hanefilere göre, hac ve umre amacı taşımamak
şartıyla bunlar Mescid-i Haram da dahil olmak üzere bütün
camilere girebilirler. Çünkü bu tür ziyaretler, onların
İslâm dininin yüceliğini anlamalarına ve onu benimsemelerine
vesile olabilir. Şafiîlerle Hanbelîlere göre ise Mescid-i
Haram dışındaki camilere gayri müslimlerin izinle girmeleri
mümkündür. Ancak Harem sınırları içine girmelerine izin
verilmez.(11)
İslâm
alimleri genellikle cami adabına riayet edemeyecek yaşta
olan çocuklarla akıl hastalarının camiye girmelerini uygun
görmemişlerse de temyiz (iyiyi kötüden ayırt etme) çağına
gelmiş çocukların camiye götürülmesi, cemaatle namaza alıştırılması
ve kendilerine camide Kur’an öğretilmesini teşvik etmişlerdir.
Hadis
kaynaklarında Hz. Peygamber’in camiye girerken okumuş olduğu
çeşitli dualar yer almaktadır. (Mesela, Müslim, Müsafirin,
191) Bir hadis-i şerifte, camiye girerken salatü selamdan
sonra, “Allah’ım, bana rahmet kapılarını aç”, çıkarken de
“Allah'ım, senin lütuf ve keremini dilerim!” şeklinde dua
edilmesi tavsiye edilmiştir. (Müslim, Müsafirin, 68; Ebû
Davud, Salat,18).
Camiye
sağ ayakla girilmesi, sol ayakla çıkılması, camiye giren
kimsenin tahiyyetü'l-mescid niyetiyle iki rekat namaz kılması
da sünnettir. Ezan okunduğu esnada camide bulunan kimsenin
meşru bir mazereti olmaksızın namaz kılmadan çıkıp gitmesi
mekruhtur. Camilerde cemaati rahatsız edici, onların huzurunu
bozucu her türlü tutum ve davranışlardan uzak durulması,
soğan sarımsak gibi ağır kokulu şeyleri yedikten sonra camiye
gidilmemesi gerektiği gibi bunun yanında camilerde, başkalarını
inciterek öne geçmekten, rahatsızlık verecek şekilde safları
sıkıştırmaktan ve namaz kılanın önünden geçmekten de sakınılmalıdır.
İbadet
yerleri olan camilerde taraflara karşılıklı, menfaat sağlayan
alım-satım, kira vb. akitler veya gelir getirici diğer işler
yapılması uygun değildir.
Camilerde
ihtiyaç sahiplerine kendileri istemeden sadaka vermek ve
bağışta bulunmak caiz ise de dilenmek veya dilenen kimseye
bir şey vermek İslâm alimlerince hoş karşılanmamıştır. Böyle
bir davranışı mekruh gören alimler olduğu gibi haram sayanlar
da olmuştur. Camide bulunanları rahatsız etmeyecek şekilde
konuşmanın bir sakıncası yoksa da sırf sohbet etmek amacıyla
camiye gitmek, yüksek sesle konuşmak uygun değildir. Öyle
ki, başkalarını
rahatsız edecek şekilde yüksek sesle zikir yapmak bile tasvip
görmemiştir. İtikaf, yolculuk veya misafirlik gibi özel
durumlar dışında ve ihtiyaç bulunmadıkça camide uyumak ve
kirletilmese bile yemek yemek hoş bir davranış değildir.(12)
Hırsızlık
vb. sebeplerle içerideki eşyaya zarar verilme endişesi söz
konusu olduğu durumlarda caminin namaz vakitleri dışında
kapatılması caiz görülmüş; böyle bir sakıncanın bulunmaması
halinde ise mekruh görülmüştür. Ebu Hanife ve İmam Malik
gibi müctehidler yağmur vb. bir mazeretin bulunmaması halinde
cami içinde cenaze namazının kılınmasını mekruh saymışlardır.
İmam Şafiî ile Ahmed b. Hanbel’e göre ise bunda bir sakınca
yoktur.(13)
Namaz
kılmak bakımından camilerin en faziletlisi Hanefî, Şâfiî
ve Hanbelî mezheplerine göre sırasıyla Mescid-i Haram, Mescid-i
Nebevî ve Mescid-i Aksa’dır. Malikîler’e göre ise Mescid-i
Nebevî, Mescid-i Haram’dan daha faziletlidir. Faziletli oldukları konusunda
bir çok hadis-i şerif bulunan bu üç mescidin dışında büyük
ve cemaatinin kalabalık olmasından başka herhangi bir caminin
özel bir imtiyazı yoktur. Bir kimsenin kendi mahalle
semt camisini cemaatsiz bırakmaması daha faziletlidir.(14)
----
1-
Önkal, Ahmet-Bozkurt, Nebi, Cami,
md. VII, 47; Pakalın, M. Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri
ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1993, II, 488; III /155-157.
2-
İbn Sad, Muhammed, et-Tabakatu’l-Kübra, Beyrut, 1968, I,
239.
3- Hamidullah, İslâm Müesseseleri, 61; Önkal-Bozkurt, Cami,
DİA, VII, 48.
4- Hamidullah, İslâm Müesseseleri, 61; Önkal-Bozkurt, Cami,
DİA, VII, 48.
5- Elmalılı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul,
Ts., IV, 2479 vd. Farz-ı Kifaye, müslümanların ferden değil
de toplum olarak sorumlu oldukları mükellefiyetlerdir. Cenaze
namazının kılınması, cihad, ilimle meşguliyet, meslek ve
sanatların icrası, iyiliklerin emredilip kötülüklerin engellenmesi
gibi.
6- Râzî, Fahrettin,. Mefatihu’I-Gayb, Kahire, 1934-62, XVI,
.7.
7- Şerbasî, Ahmet, Yeselaneke
fi’d-Din ve’l-Hayat, Beyrut, 1980, IV, 99.
8- Zuhaylî, Vehbe, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuh, Dımeşk,
1985, VIII, 220.
9- İbn Abidin, M. Emin, Reddü'I-Muhtar, Kahire, 1976, I,
441 vd; Kasımî, M. Cemaleddin, İslahu'I-Mesacid, Cezayir,
1989, 96.
10- Merğınânî, el-Hidâye Şerhu Bidâyeti’I-Mübtedî, Mısır,
1384, III, 19; Alauddin, Abidin, el-Hidâyetü'I-Alâiyye,
İstanbul, 1984, 285; Akyüz, Vecdi, Mukayeseli İbadetler
İlmihali, İstanbul, 1995, I, 286 vd.
11- İbnu’I-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’an, Beyrut, 1988, II, 468-470;
Elmalılı, a.g.e., IV, 2502.
12- İbn Abidin, a.g.e., I/440 vd.; Zuhaylî, a.g.e., III,
708.
13- İbn Rüşd, Bidâyetü’I-Müctehid, Kahire, Ts., I, 191-207.
14- Bilmen, Ö. Nasuhî, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul, 1985,
241. Şener, Mehmet, Cami, DİA, VII, 92.
İSLAM'DA
MÜŞRİK VE EHLİ KİTAPLA
EVLENMENİN HÜKMÜ
Evlilik
karı-koca arasında birlikte yaşamaya ve karşılıklı yardımlaşmaya
imkan veren ve taraflara karşılıklı hak ve ödevleri yükleyen
bir sözleşmedir. Kur'an-ı Kerim'de: "(Ey Mü’minler)
Allah'a eş tanıyan kadınlarla (müşriklerle) onlar imana
gelinceye kadar evlenmeyin. İman eden bir cariye müşrik
bir kadından bu sizin hoşunuza gitmese de elbet daha hayırlıdır.
Müşrik erkeklere de onlar iman edinceye kadar (mümin kadınları)
nikahlamayın. Mümin bir kul, müşrikten o sizin hoşunuza
gitse de elbette hayırlıdır. Onlar sizi cehenneme çağırırlar.
Allah ise kendi iradesi ile, cennete ve mağfirete çağrırı.
O ayetlerini insanlara apaçık söyler, tâ ki
iyi düşünüp ibret alsınlar."(1)
Ayette,
müşrik: hiçbir semavî dini kitabı kabul etmeyen, putlara
tapan kadın ve erkeğe denir. Nikah kelimesinden maksat ise
cinsel münasebet değil, evlenmedir.
Ehl-i
Kitap Kadınlarla (Yahudi, Hıristiyan) Kadınla Evlenmek Caiz
midir?
El
cevap: Ayet puta, ateşe tapan kadınlarla evlenmeyi yasaklamış,
kitap ehli kadınlarla evlenmeyi caiz kılmıştır. Zira Allah;
"Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği sizin için
helal olrduğu gibi, sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir.
Namuskâr, zinaya sapmamız, gizli dostlar edinmemiş insanlar
olarak yaşamanız şartıyla mü’minlerden hür ve iffetli kadınlarla
kendilerine sizden evvel kitap verilenlerden yine hür ve
iffetli hanımlar dahil, siz onların mehirlerini verince
size helaldir"(2) buyurmuştur. Bu âyete göre kitap
ehli kadınlarla evlenmek mübahtır. Ehli sünnetin icmaı ile
görüşü bundan ibarettir. Büyük müfessir Katade: "Allah:
Siz müşrik kadınlarla evlenmeyiniz" buyurduğu âyetinden
maksat kitap ehli olmayan müşrik kadınların olduğunu söylemiştir.(3)
Peki
müslüman kadınlarla evlenmeleri haram olan müşrikler kimlerdir?
Allah (c.c.): “Müşrik erkeklere de onlar iman edinceye kadar
mü’min kadınları nikahlamayın” buyurmuştur. Bu âyete göre
müşrik bir erkeğin müslüman bir kadınla evlenmesi dinen
yasaktır.
Ayette
"müşrik" kelimesinden murat İslâm dinine girmeyen
putperest, Mecûsî, ve mürtedlerdir. Bunların hepsi ile ayette
görüldüğü gibi kesinlikle evlenmek haramdır. Bunun hikmeti
de İslâm'ın izzet ve şerefinin her şeyin üstünde olmasıdır.
Müslüman bir erkeğin Yahudi ve Hıristiyan bir kadınla evlenmesi
helal olduğu halde; Hıristiyan ve Yahûdi bir erkeğin Müslüman
bir kadınla evlenmesi İslâm ulemasının tümüne göre kesin
olarak uygun görülmemiştir. İslâm dinine göre erkeğin kadın
üzerinde mutlaka bir hakimiyeti vardır. Bu nedenle Hıristiyan
ve Yahudi bir erkeğin mü’mine bir kadınla evlenmesi halinde
mü’mine kadını dinini terketmeye zorlayarak kendi dinine
sokabilir. Doğan çocukları, babası Hıristiyan veya Musevî
yapabilir. Çünkü çocukların terbilyesinde baba hakim konumundadır.
Diğer
taraftan müslüman bir erkek, Hazreti Muhammed (s.a.s.)'e
Kur'an'a inandığı gibi, Hz. İsa'ya, Hz. Musa'ya ve onlara
inzal olan İncil ve Tevrat'a da inanır. Bu durum Müslüman
erkeğin Hıristiylan veya Yahudi olan karısına eziyet yapmasına
engeldir. Bu durumda erkek ve kadın arasında dini bir ihtila
sözkonusu olamaz. Fakat Kur'an'a, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e
inanmayan ehli kitap bir erkekle Müslüman bir kadının evlenmesi
halinde ehli kitap olan erkek, dininden dolayı Müslüman olan karısına işkence
yapması ve onun dinini hafife alması ihtimali kuvvetlidir.
Şayet bu duruma itiraz edecek olan kişi olursa şöyle cevap
veririz: "Biz Müslümanlar Peygamberiniz Hz. İsa'ya,
Hz. Musa'ya ve kitaplarınız İncil ve Tevrat'a inanıyoruz.
Eğer siz de Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'e ve Kitabımız
Kur'an'a inanırsanız, kızlarımızla evlenebilirsiniz."
Dünya
ve ahiret mutluluğu hidayete uyanların üzerine olsun.
Kaynaklar
1-
Bakara, 221.
2- Maide, 5.
3- Taberî, c. 2, sayfa, 378.
4- Tefhimü'l-Kur'an. c.1.
ÜÇÜNCÜ
BİN YILIN
AREFESİNDE
DEĞİŞİK DİNLER ARASINDA İŞBİRLİĞİ TOPLANTISININ
ARDINDAN
Bu
toplantıya dünyadaki dinlerden temsilciler davet edilmiştir.
Bu temsilcilerin bir kısmı doğrudan dini liderler olurken,
büyük kısmı da muhtelif dini grupların ve dinlerin temsilcileri
olarak toplantıya katılmışlardır.
Roma
gibi çok eski bir tarihe sahip olan, her tarafında tarih
ve dinî motifler görülen ve hepsinin ötesinde, St. Pierre
ve St. Paul’u bağrında bulunduran Roma’nın, Hıristiyanlık
için elbette çok büyük bir önemi vardır. Roma sadece Batı
Hıristiyanlığının merkezi değil, daha önce Pağan roma İmparatorluğunun
da dini merkeziydi. Pağanizmin dinî karargâhı da Roma’da
bulunuyor ve en büyük Pağan dini lidere “pontif” deniyordu.
Roma İmparatoru Constantin 313 yılında, Hıristiyanlığın,
Roma dinlerinin arasına girmesine izin vermiş ve Roma İmparatorluğunun
resmi dini olarak Hıristiyanlık 389 yılında kabul edilmiş
ve devlet dini olmuştur. Hıristiyanlık da st Pierre ve st.
Paul’un aziz hatıralarının bulunduğu Roma’da karargâhını
kurmuştur. Çünkü İsa, St. Pierre’e şöyle demiştir: “Sen
Petrus’sun ve ben kilisemi bu kayanın üzerine kuracağım
ve ölüler diyarının kapıları onu yenmiyecektir.” (Matta,
16/18) İşte St. Pierre (Petrus) Hıristiyanlığı yaymak için
miladi tarihin ortalarında Roma’ya gelmiş ve altmışlı yıllarda
ayaklarından asılarak öldürülmüştür. Aynı akibete St. Paul’de
Roma’da maruz kalmıştır. İsa’dan sonra
Hıristiyanlığı temsil eden St. Pierre idi. St. Pierre
ise Roma’da idi. Daha sonraki dönemlerde, Hıristiyanlığın
ilk kutsal saydığı kilise de Roma kilisesi olmuştu. Çünkü
Roma Hıristiyan cemaati, St. Pierre’in cemaati idi. İşte
Papa Roma’da St. Pierre’in makamını temsil ediyordu. Bu
temsil, ikibin yıllık tarih içinde, 389’dan sonra resmileşti
ve Roma Hıristiyanlığın dinî merkezi haline geldi.
İşte
Roma Hıristiyanlık için bundan dolayı kutsaldı ve Vatikan
bu kutsallığın temsil mekanıydı. Kutsal meclisin bulunduğu
Vatikan, Papa’nın başkanlığında temsil ediliyordu.
1054 yılına kadar tüm Hıristiyanların dinî otorite
merkezi olan Roma Kilisesi, bu tarihten sonra, Batı Latin
Katolik Kilisesinin temsil merkezi oldu. İstanbul Kilisesi
Roma’dan bu tarihten sonra ayrıldı ve tarihin en büyük dinî
kırılması meydana geldi. Batı Hıristiyanlığı XVI. yüzyılda
Lutherle yeni bir kırılmaya daha sahne oldu. Bu kırılmadan
Protestan adını alacak olan yeni kiliseler ortaya çıktı.
Fakat Vatikan, Papa’nın başkanlığında bir milyarın üzerindeki
Kato likleri temsile devam etmektedir. Merkeziyetçi yapısı
ile dünya Katoliklerine yön vermeye de hâlâ devam ediyor.
Vatikan bu haliyle, dünyanın en güçlü Hıristiyan idare merkezidir.
Bu
yüzyılın sonuna doğru düzenlemiş olduğu Dinlerarası İşbirliği
Toplantısı, Vatikan’ın diyalog arayışının bir sonucudur.
Vatikan bununla iki önemli şeyi gerçekleştirmek istiyor.
Birincisi; Hıristiyanlararası kopmaları gidermek, ikincisi;
dünyadaki diğer dinlerle diyalog içinde işbirliği sağlamak.
Böylece, farklı müminler arasındaki gerginliği gidererek,
diyalog atmosferini meydana getirmek. Şüphesiz bur diyalog
atmosferi, diyalog ve işbirliği düzeyinde kaldığı ve geliştiği
sürece faydalı bir çalışma olacaktır. Fakat diyalog ortamını,
misyonerliğe zemin hazırlamak olarak düşünüldüğü zaman,
zararlı bir çalışmaya dönüşecektir. Bunun için diyalogda
misyonerlik işareti olmamalıdır. Diylaogda insanlığın yararına
olacak işlerde işbirliği ortamı meydana getirmek ve dayanışmayı
artırmak gerekecektir.
Vatikan,
Dinlerarası Diyalog Konseyi’nin 24-29 Ekim tarihinde Vatikan’da
yaptığı bu toplantıya katılım bir hayli fazlaydı. İkiyüzden
fazla kişi dünyadaki birçok dinlerden gelerek bu toplantıya
katılmıştı. Toplantıda dikkat çeken din mensupları ve liderlerin
dinlere göre dağılımı şöyleydi:
A-
HIRİSTİYANLAR
1-
Katolik Kilisesinin önemli temsilcileri bu toplantıya davet
edilmiştir. Vatikan’da üst düzey görevlilerden başka, İtalya’dan
bu toplantıya otuz kadar temsilci katılmıştır. Bunların
dışında Arjantin’den, Libya’dan, Belçika’dan,
İngiltere’den, Avustralya’dan Fas’tan, Lübnan’dan,
Taylant’tan, Filipinler’den, Tunus’tan, Almanya’dan, Fransa’dan, Hindistan’dan, Amerika’dan, Kanada’dan,
Güney Afrika’dan, Kenya’dan, Nijerya’dan, Gine’den, Cezayir’den,
Malezya’dan, Kolombiya’dan, birçok Katolik temsilci, ülkelerindeki
Katolikleri temsil etmişlerdir.
2- Ortodoks Hıristiyanlardan, dinlerarası işbirliğine
katılanlar şunlardı:
İstanbul
Ortodoks Patrikliği’ni (İsviçre Chanbesy Ortodoks Patriği)
Mgr. Damaskinos temsil etti. Patriğinin mesajını Damaskinos
okudu. İstanbul Patriği I. Bartholomaios mesajında, iştirakçilere
selamdan sonra, toleransta, insan varlıklarının vicdan hürriyetinde
ve liyakatinde işbirliğine çağırmıştır. Üçüncü bin yılın
eşiğinde farklı dinler arasında işbirliği toplantısının
başarılı olmasını, iştirakçilerin kişisel seviyede hakikati
yaşatmalarını, Tanrının kendilerine sağlık, mutluluk ve
uzun ömür vermesini temenni etmiştir. (19 Ekim 1999)
Toplantıya
katılan diğer Ortodokslar ise İskenderiye ve Afrika Ortodoks
Patrikliğini temsilen Kenya, İtalya Ortodoksluğunu temsilen,
Tavola Valdese, İsviçre Chanbesy Ortodoks Patrikliği, Amerika’dan
St. Viladimir Ortodoks Teoloji semineri, Süryani Ortodoksluğunu temsilen Suriye,
Moskova Ortodoksluğu, Kıbrıs, Nijerya ve Yunanistan dan
ise Santo Sineda Chiesa di Grecia’dan bir temsilci
katılmıştır.
3-
Anglikan Kilisesi, (üç temsilci göndermiştir.) (İngiltere)
4-
Lübnan Ermeni Katholicosatosu (Lübnan)
5-
Ortadoğu Kiliseler Konseyi (Kıbrıs)
6-
Amerika’dan, Word Methodist Council (Amerika)
7-
Dünya Lutherci Kiliseler Federasyonu (İsviçre)
8-
Thanksgiving squace (Amerika)
9-Romania
Patrikliği (Fransa)
10-
Patriarcato Chiesa Assira (İngiltere)
11-
Reformist Kiliseler Evrensel İttifakı (İtalya)
12-
Kiliseler Evrensel Konsili (İsviçre)
13-
Word Mennonite Conferance (Kanada)
14-
Reform Kiliseler Birliği (Fransa)
15
Etchmiadzin Ermeni Patriği (Ermenistan)
Dinlerarası
işbirliği toplantısına katılan Katolik sayısı yetmiş iki
kişiydi.
B.
MÜSLÜMANLAR:
Dinlerarası
işbirliği Toplantısına katılan Müslümanların sayısı kırk
iki kişiydi. Bunların İslâm ülkelerine göre dağılımı ise
şöyledir: Ürdün, Lübnan, Fransa, Libya, Malezya, İsviçre,
Bengaldeş, İran, Filipin, Türkiye, İtalya, Cezayir, Irak,
Amerika, Gine, Bosna-Hersek, Kazakistan, Suudi Arabistan,
Kongo, Kanada, Nijerya, Fas. Bu toplantıda Türkiye’den üç
kişi vardı. Diyanet İşleri Başkanını temsilen Elazığ Müftüsü
Dç. Dr. Fikret KARAMAN, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesinden
Emre ÖKTEM ve Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden
Prof. Dr. Mehmet AYDIN.
C-
YAHUDİLER
Toplantıya
katılan Yahudilerin sayısı onbeş idi. Bunlardan üçü İngiltere’den,
dördü Amerika’dan, dördü İtalya’dan, biri Meksika’dan, biri
İsrail’den, biri Brezilya’dan, biri de Fransa’dan idi. Fransa’dan
katılan Büyük Rabbin Rene, Samuel SIRAT, Hillel Enstitüsü’nün
Müdürü idi.
D-
BUDİSTLER
Toplantıya
katılan Budist sayısı yirmisekiz idi. Bu Budistleri iki
kategoride toplamak mümkündür. Tibet Budistleri ki Dalay
Lama’ya bağlı olanlar. Diğer Budistler ise Budizm’in Hinayana
koluna bağlı olanlardı. bunları birbirinden ayıran tek şey
giydikleri elbiselerdi. Tibet Lamaistleri, ihram şeklinde
turuncu bir elbise giyerlerken, diğer Budistler sarı renk
bir elbise giymektedirler. Her ikisinin de başları açık
ve tıraşlıdır.
Budistlerin
geldikleri ülkeler ise şöyledir: İngiltere, Srilanka, Kamboçya,
Tayvan, Tayland, Hindistan, Japonya, Kore, Moğolistan, İtalya,
Almanya, Hong Kong.
Bunların
dışında Tenrikyo, Miochikai, Rissho, Kosei-Kai ve Emnnokyo
gibi Budist kolları da toplantıya katılmışlardır. Bu Budistlerin
geldikleri ülke ise, Japonya’dır.
E-
ŞİNTOİZM
Japonya’nın
millî dinini üç ayrı dini eğilimi temsil etmiştir. Jinja-Honcho,
Oomoto, Sarine Shinto. Bunların ayrı ayrı temsilcileri vardı.
Izu Kudo ve Mrs. Kudo, Jinja-Honcho’yu; Yasum Hirose, Mitsuo,
Yamazaki, Oomoto’yu; Fumihiro Uchida ise, Shrine Shino’yu
temsil etmişlerdir.
F-
KONFÜÇYANİZM
Konfüçyanizmi,
iki Koreli temsil etmiştir. Bunlar, Chang Kyuchoi ve Prof.
Hansa Mahn-Gunı Youe’dur.
G-
SHKHİZM
Sikhleri
temsilen gelenler, Hindistan’dan İngiltere’den göç eden,
Ajit Singh ile, Charanjit Singh idi. Ayrıca Kanada Sikh
cemaatinin temsilcisi olarak T. Sher Singh.
H-
ZERDÜŞTLÜK
Zerdüştlüğü
temsilen iki kişi gelmişti. Birisi İngiltere'de ikamet eden
Mr. Jehangir Sarosh dir. Diğeri de "Hindistan’da ikamet
eden, Homi Dhalla idi. Hindistan'da Zerdüştlük Parsilik
olarak yaşamaktadır.
I-
HİNDUİZM
Hinduizmi
temsilen on kişi toplantıya katılmıştır. Bunlardan altısı
Hindistan, ikisi Endonezya'dan, biri Kanada'dan, birisi
de Amerika'dan gelmişlerdir.
J-
JAİNİZM
Jainizmi
temsilen beş kişi vardı. Bunlardan biri Hindistan, dördü
İngiltere'den gelmişti.
K-BAHAİLER:
Bahâiliği,
İtalya'dan katılan, Dr. Julio Savi ve Prof. Maria Augusta
Favali temsil etmiştir.
L-MANDEENLER
(SABİİLER)
Aslında
Irak'da yaşayan Mandeenleri, Norveç Üniversitesinde öğretim
üyesi olan Dr. Kais AL
SAADİ temsil etmişti. Al-Saadi Genel Kurulda Mandeenlerin
yalnızlığını dile getiren Arapça bir konuşma da yaptı.
M-
AMERİKA YERLİ DİNİ
Amerika’daki
geleneksel dinleri, Amerika’lı dört kişi temsil etti. Bunlar,
cha-das-ska-dum WHICTALUM, Marguerite WHICTALUM, Mr. Pete
Toya, Mrs. Toya idiler. Cha-das-ska-dum geleneksel kıyafetiyle
oldukça dikkat çekiciydi. İri yarı vücut yapısı ile, Amerika
yerli müziğini defle icra etti.
24-29
Ekim tarihleri arasında Vatikan City'de yapılan “Üçüncü
bin yılın arefesinde farklı dinler arasında işbirliği"
toplantısına katılanlar iki ayrı binada misafir edildi.
Seçkin bir davetli topluluğu Vatikan’da Santa Marta'da kaldı.
Diğer davetliler, otel olarak kullanılan Domus Pacis Fransisken
evinde kaldılar. Organizasyonun mükemmel olduğunu söylemek
zorundayım. Her sabah 8, 30 da otobüs Domus Pacis'den davetlileri
Vatikan City’nin muhteşem konferans salonuna taşımıştır.
Santa Marta'da kalanların otobüs problemi yoktu. Çünkü yakındı.
Toplantı
25 Ekim sabahı saat l0'da Vatikan City Konferans Salonu’nda
başladı. Konferans salonu tahminen bin kişi alabilecek kapasitede
idi. Her oturma yerinde mikrofon ve iki dinleme cihazı vardı.
Konuşmalar simultane olarak tercüme ediliyordu. Kullanılan
diller genelde İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Arapça ve
Japonca idi. Herkes yerini aldıktan sonra, açılış oturumu
başladı. Dinlerarası Diyalog Konseyi Sekreteri Mgr. Michael
Fitagerald, teknik konularda kısa bir bilgi sundu. Arkasından,
Kardinal Roger Etchegary, bir hoşgeldiniz konuşması yaptı.
Bu toplantının, muhtelif dinlerin çok seçkin temsilcilerinden
oluştuğunu beLirterek, toplantının önemine işaret etti.
Daha sonra, İstanbul Patriği I. Bartholomaios'un mesajını
İsviçre Chambesy Ortodoks Patriği, Mgr. DAMASKİJ NOS okudu.
Okunan ikinci mesaj Ezher şeyhi Dr. Muhammed Said Tantavi'ninci,
Ezher şeyhinin mesajını, Ezher Üniversitesi Monoteist Dinlerarası
Diyalog Daimi Komite Başkan Yardımcısı Dr. Ali El-Samman
okudu. Kısaca Ezher Şeyhi mesajında şunları söylüyordu:
“Üçüncü bin yılın eşiğinde gelecek nesillere yeni ufuklar
açacak olan dinlerarası diyaloğu desteklemek ve derinleştirmek
için yaptığınız teşebbüsü şerefle selamlıyorum.”
Mesajlar
okunduktan sonra, Japonya'dan bir Budist temsilci, İran'dan
bir Şii temsilci, Japonya’dan bir Şinto temsilci, Moğolistan'dan
bir Tibet Budizmi temsilcisi kısa konuşma yaptılar. Daha
sonra, Papalık Dinlerarası Diyalog Konseyi Başkanı Kardinal
Arinze uzun bir konuşma yaptı. Konuşmasında dinlerin işbirliği’nin
dünya barışı için önemini anlattı. Son konuşmayı Malezya'dan
katolik Theresa Chooı yaptı. İngilizce onüç sahifelik bir
bildiri mahiyetinde olan bu konuşmada Theresa şunların üzerinde
durdu:
1-
Gelecekte bin yılın daha iyi, daha banşçı olması için nasıl
çalışmalıyız.
2-
İki ay yedi gün sonra 2000 yılındayız. Etrafımda farklı
inançların sorumlularını görüyorum. Onlarda işbirliği yollarını
keşfetmeye arzuludurlar.
3-
Dünyada olup bitenlerden endişe duyuyorum. İnsanlık, kinle,
savaşlarla, dinlerarası çekişmelerle bölünmüştür. Bölünmüş
insanlık, çok zenginlerle, çok fakirler arasında bulunmaktadır.
4-
Bizim işimiz aceledir. Kötülüklere karşı birlikte çalışmak
zorundayız. Dünyayı değiştirebiliriz. Hep birlikte, dünyanın
daha iyi olması için çalışabiliriz.
Daha
Sonra, gruplara konuşma hakkı tanındı. Fakat altmış iki
kişi konuşma isteyince zamandarlığı nedeniyle, sadece onbeş
kişiye söz hakkı verildi. Muhtelif din mensupları, toplantıdan
duydukları memnuniyeti bildirdiler ve toplantının dünya
barışına katkı sağlamasını temenni ettiler.
25
Ekim 1999 öğleden sonraki birleşik oturumda grup çalışmaları
hakkında bilgi verildi ve muhtelif din mensupları tekrar
söz aldı. Sabah oturumunda söz alamayan ülkelere söz verildi.
Konuşmacılar dünya barışı için, dinlerarası işbirliğinin
faydalarına temas ettiler ve papalığa bu toplantıyı düzenlediği
için teşekkür ettiler.
Aynı
gün 17.30-19’da grup çalışmalarına başlandı. Grup üyelerinin
konuştukları ortak dillere göre gruplar oluşturulmuştu.
Buna göre on grup vardı. Her grup yirmi kişiden oluşuyordu.
Böylece genel olarak ikiyüz kişi grup çalışmasına katılıyordu.
Gruplar dinlerarası işbirliği ve dinlerarası diyalog konularında
çalışmalar yaptı. Grup çalışmaları, 25 Ekim öğleden sonraki
oturumda başladı. 26 Ekim sabahı oturumda devam etti. Her
grup, diyalog konusundaki görüşlerini belirten ortak kararı
belirten birer metin hazırlamışlardı. 26 Ekim öğleden sonraki
genel oturumda, grup başkanları hazırladıkları teklifleri
okudular. Böylece on grup başkanı veya raportörler kararları
bildirmiş oldular. Yine aynı gün 17. 30-18.30 arası bu görüşler,
tartışmaya açıldı. Görüşler değerlendirildi. Bazı noktalara
dikkatler çekildi. 24-29 Ekim 1999 Papalık Dinlerarası Diyalog
Konseyi’nin 'Dinlerarası İşbirliği Toplantısı’nın ortak
deklarasyonuna girecek konular tespit edilmiş oldu.
26
Ekim akşarn, Santa Marta' daki kokteyle katılan davetlilere
aynı akşam, Vatikan City’nin konser salonunda muhteşem bir
konser sunuldu. Konserde, İtalyan müziği, Katolik dini müziği,
Yahudi dinî müziği, İslâmî bir kaside, Müslüman, Hıristiyan
ve Yahudilerden oluşan bir koronun sunduğu ortak müzik ziyafetleri
takdim edildi. Konser gecenin geç saatlerine kadar devam
etti.
Toplantının
üçüncü günü yani 27 Ekim sabahı saat 08’ de Fransisken tarikatının
kurucusu Aziz François d’ Assise'in memleketi olan Assise’e
gezi düzenlenmişti. Dört otübüsle yapılan bu gezi Roma'
dan Assise'e kadar üç saat sürmüştü. Assise’te muhteşem
Fransisken Manastırı’nı görüyoruz. Manastır halâ ayakta
ve bir eğitim kurumu olarak faaliyet gösteriyor. Orada bizi
Fransisken Manastırının Başkanı ve talebeleri karşıladılar.
Kısa bir kahve molasından sonra Fransisken bazilikasındaki
toplantıya katıldık. Orada Fransisken Manastır Başkanı bir
konuşma yaparak, bize hoşgeldiniz dedi. Muhtelif din mensuplarından,
Budist, Hinduist, Yahudi ve Müslüman temsilciler konuşma
yaptı. Müslümanlar adına Ürdün delegesi eski Vakıflar Bakanı,
halen Dustur gazetesinin sahibi olan Kâmil Şerif konuştu.
Burada da en son konuşmayı, Papalık Dinlerarası Diyalog
Konsey Başkanı Arinze yapmıştı. Küçük hediyeler dağıtıldı
ve Aziz François'nin mezarı ziyâret edildi. Muhteşem bir
bina olan bu Fransiskan Manastırı, bir yandan tamir edilirken,
öbür yandan ziyaretçilerle dolup taşmaktadır. Yerli turizmin
canlılığını insan İtalya'da daha iyi anlıyor. Ekim ve Kasım
ayları İtalya'da yerli turizmin en canlı olduğu aylardır.
Tepenin
üstüne bütün haşmetiyle, kemerli pencerelerle ve revaklarla
inşa edilen bu Fransisken
Manastırının dayandığı temel felsefe ne idi? Kimdi
bu François d’ Assise? Fransiskenler kimdi? Bugün durumları neydi? Şüphesiz insan
bu soruları sormaktan kendini alamıyor. Francois d' Assise,
Fransisken tarikatının kurucusudur. Zengin bir ailenin çocuğudur.
Gençliğinde bir çok savaşa iştirak etmiştir. Splolete de
bir vizyon görmüştür. Bu vizyonda İsa, ona konuşmuştur.
O andan itibaren bütün zenginliklerden yüz çevirmiş, fakirliği
yüceltmiştir. Birkaç talebe ona katılmış ve onlara 1209
da bir kural koymuştur. Onun yorulmak bilmez gayreti, vecd
dolu vaazları onu misyonerliğe götürmüştür. Mısırda vaaz
etmiş ve sultandan, Kudüs'e hacca gitmek için kolaylıklar
elde etmiştir. O, sözü, kılıca tercih etmiştir. İtalya'ya
döndüğünde, ibadete ve vaaza başlamıştır.
François d' Assise'in kurduğu tarikat Freres Minuer
ismini almıştır. Tarikatın kuruluş tarihi 1208 yılı olarak
gösterilmektedir. Bu tarikatı papa 1215 ve 1223 yıllarında
tasvip etmiştir. Tarikat bir dilenci tarikatıdır. Bunu François
istemiş ve mensuplarını minorites diye isimlendirmiştir.
Freres Mineur (küçük kardeşler) tarikatı kendilerini fakirlerin
ve hastaları hizmetine vermişlerdir. Bu tarikatta vaazdan
çok yardımseverlik ve örnek olmak üzerinde durulmuştur.
Keşişin hayatını, çalışma ve ibadet doldurmaktadır. Dilencilikde istenen bir şeydir. Çünkü François’nin istediği şey,
fakirlik ve alçak gönüllülüktü. O, örnek olmayı, söze tercih
etmektedir. François’nin Assie istemese de, tarikat üniversiteliler
arasında yayılmıştı. Böylece, Fransızca korktuğu, kaçınılmaz
evrim meydana geldi. Beş bin Fransisken bir anda François’in
etrafına toplanabiliyordu. Bu durum papaların dikkatini
çekti. Aziz Francois’nin istediği mutlak fakirlik, tarikata
bağışlanan mülkiyetlerin yönetimi için bazı problemler ortaya
koydu.
XIII.
yüzyıldan itibaren bazı tarikat mensuplarının titizce kurallara
uyanların , kurallara uymayı gevşetenlerden ayrıldığı görüldü.
Kurallara uyanlar Joachim de Fiore’un talebeleri oldular.
Onlardan bazıları, fakir keşişler ismini aldılar. Papa XXII.
Jean, dilenci tarikatlerine karşı, mutlak fakirliğin, kesin
bir anarşi olduğunu düşünerek, çok sert tedbirler almıştır.
XVI.
yüzyılda X. Le’on, Fransiskenleri, kurallara riayet edenleri,
kuralları gevşetenlerden net olarak ayırmıştır. Kurallara
riayet edenler observants, gevşetenler conventuels adını
almışlardır. Kurallara uyanlar siyah bir elbise ile beyaz
bir ip ve kapşon giymektedirler. Daha sonra Jean de Guadalupe
tarafından 1500 yılında İspanya’da yeni bir Fransisken grubu
oluşturuldu. Bunlar daha sert kural taraftarlarıydı. Bunlar,
Re’collets ismini almışlardı. Tarikatın entellektüel grubu
ise, Pariste Cordelier ismini almıştı.
Fransiskenler,
yüzyıllarca Dominikenlere muhalefet etmişlerdir.
XVI.
yüzyılda capucins’ler tarikatı adı ile yeni bir tarikat
meydana getirilmiştir. Bunların hedefi, putperestler arasında
misyonerlik yapmaktı. Aynı zamanda Aziz François’nin sert
kurallarını uygulamayı da istiyorlardı. Ancak XIX. yüzyılda
muhtelif Fransisken kolları Freres Mineur ismi altında yeniden
toplanmışlardır. Fakat, X. Pie tarafından yeniden teşkilatlandırılmışlardır.
Bu gün üç Fransisken ayrı grubu vardır.
1-
Les Freses Mineur Observants: Kahverengi
kalın, yün, kapşon ve sandal giyerler.
2-
Conventuels’ler: Kuralları gevşek uygulayanlar.
3-
Capucins'ler: Sert kurallarla
birlikte, misyonerlik yapmak isteyenler.
Bunların
dışında kadın Fransisken manastırları da kurulmuştur. Bunlar
da Clarisse’ler, Colettines’ler, Les Capucines’ler, sonra,
Calais Fransiskenleri ve Marie Fransiskenleri ismini almışlardır.
Bütün
Fransiskenler altı yıl için seçilen ve Roma’da oturan genel
bir başkana bağlıdırlar. İşte Assise yaptığımız seyahatte,
Hıristiyanlar için bir hac ziyareti özelliği taşıyordu.
Çünkü Aziz François’nin kabri orada bulunuyordu. Bugün Fransiskenler,
sayıca çok az da olsa, papalık onları onure ediyor ve onlara
itibar kazandırıyordu. Bu seyahatin belki de tek amacı buydu.
Ama bizce bu seyahat faydalı oldu, çünkü bir defa daha Fransisken
tarikatının maceralı tarihi seyrini hatırlamış olduk.
27
Ekim 1999 günü program, kaldığımız Domus Pacic’e saat 21’de
dönüşümüzle sona ermişti. O akşam yemeğe, değerli Vatikan
sefirimiz Sayın Altan GÜVEN davet etmişti. Daha önce 1985’te
ve 1987’de iki defa Cumhuriyet bayramı kokteyline katıldığım
sefaret binamızda bizi sıcak bir şekilde karşıladı. Yanımda
Elazığ Müftümüz Sayın Doç. Dr. Fikret KARAMAN vardı. Vatikan’ın
toplantısını değerlendirdik ve ülke meselelerini konuştuk.
Ülkemiz açısından son derece yararlı ve ufku geniş olan
Altan GÜVEN Beye burada teşekkürlerimi sunarken, ülkemizin
böyle şahsiyetlere ihtiyacının büyük olduğunu bir defa daha
tekrarlıyorum.
Dinlerarası
işbirliği toplantısının son günü olan 28 Ekim oldukça yoğun
bir programa sahipti. Her günkü gibi toplantı saat 9. 30’da
bütün iştirakçilerin katılımı ile başlamıştı. Grup çalışmalarından
gelen kararların toplamı olarak hazırlanmış olan genel mesaj
okunmuştu. Mesaj üzerinde konuşmalar oldu ve genel değerlendirmeler
yapılmıştı. Böylece
25 Ekim 1999 günü saat 10’da başlayan dinlerarası işbirliği
toplantısı 28 Ekim 1999 günü öğlen sona erecekti. Dinlerarası
işbirliğinin bir sonucu olarak bugün iştirakçiler öğleye
kadar oruç tutmaya davet edilmişlerdir. Bu oruç, Hıristiyani manada bir oruçtu. Özellikle
Hıristiyanlar, Budistler bu oruca riayet ettiler. Müslümanların
oruç anlayışlarına bu tersti. Bizim için bu orucun fazla
bir anlamı olmadı. Ancak insanların kendilerini kısada olsa,
dini bir psikolojik oruç ortamında hissetmeleri yine de
önemliydi. Sabah oturumunun sonunda Genel Mesaj metni dağıtıldı.
25-28 Ekim tarihleri arasında Vatikan’da yapılan “Dinlerarası İşbirliği” toplantısının kapanış oturumu deklarasyonunda
başlıca şu hususlar yer alıyordu:
1-27
Ekim Assise yapılan seyahatin Aziz Françoisd’ Assise’in
hatırasını tescil’e tahsis edilmiştir.
2-
Çağdaş dünyanın problemleri olan, fakirlik, ırkçılık, çevre
kirliliği, materyalizm , savaş ve silahlanma, globalizasyon,
aids, tıbbî yetersizlik, aileye ve topluma karşı ilgisizlik,
kadınların ve çocukların marjinalize olması gibi konulara
karşı tedbir almak.
3-
İnsan hakları, insan liyakatı, adalet ve barış için birlikte
çalışmak.
4-
Din ve vicdan hürriyetine saygıya dayalıyeni bir manevi
şuur meydana getirmek.
5-
Dini geleneklerin parçalanmalarına karşı koymaya ve aramızda
dostluğun ve milletlerarası saygının artırılmasına çaba
sarfetmek.
6-
Dünyadaki trajik çekişmelerin, dinlerarası birleşmenin,
pragmatik, milliyetçi, politik veya ' başka menfaatlerin
sonuçları olduğunu bilmek
7-
Dini geleneklerimizin yüksek ideallerini tam olarak yaşamak
mecburiyetimizi yerine getirmezsek, bundan çıkacak sonuçlardan
sorumlu olacağımızın ve sert şekilde yarglılanacağımızın
da bilincindeyiz.
8-
Dünyadaki problemler o kadar çok ki, onları tek başımıza
çözemeyeceğimizi biliyoruz. Bunun için dinlerarası işbirliği
acilen gereklidir.
9-
Hepimiz biliyoruz ki dinlerarası işbirliği, kendi dini kimliğimizi
terk etmek anlamına gelmez. Fakat o, daha çok bir keşif
seyahatidir.
10-
Beşeriyet ailesinin uzuvları olarak, birbirimize saygılı
olmayı öğrenmeliyiz. Bizi birbirimize bağlayan, müşterek
değerlerimizi ve farklılıklarımızı takdir etmeyi bilmeliyiz.
İşte bunun içindir ki, dünyanın muhtelif yerlerindeki krizleri
aşmaya, çekişmeleri önlemeye çaba sarfetmek için; birlikte
çalışabileceğimize inanıyoruz.
11-
Farklı dinlerarası işbirliği; fanatizmin, aşırılığın, şiddete
sevkeden karşılıklı çekişmenin reddi üzerine dayanmalıdır.
12-
Hepimiz, anlayışı, karşılıklı saygı ve işbirliğini ilerletmek
için; eğitimin ne kadar önemli bir vasıta olduğunun bilincindeyiz.
13-
Cemiyetin yapısı ve temel unsuru olarak aileyi desteklemek
gerekir.
14-
Şahsiyetlerini oluşturmak için genç nesillere yardım etmek
gerekir.
15-
Dinî geleneklerimizin herbiri için, objektif bilgiyi yayabilmemiz
doğrultusunda medya dahil bütün vasıtaları kullanmak gerekir.
16-
Dinî ve tarihî metinleri kitaplarının objektif bir şekilde
dinî gelenekleri takdim ettiğinden emin olunmalıdır.
17-
Bu doğrultuda herkes, dinler ve kultürler arası bir diyaloğa
girmeye davet edilmişlerdir.
Bu
durum bizi; aşağıdaki çağrıları yapmaya götürmektedir.
a)
Dinî şeflerden, cemaatleriyle karşılıklı diyalog esprisini
ileriye gotürmelerini ve her seviyedeki toplumla diyaloğa
girmeye hazır olmalarını istiyoruz.
b)
Dünyadaki bütün liderlerden, tesir alanları ne olursa olsun
şunları talep ediyoruz:
1-
Dinin, kin ve şiddeti tahrik etmek için kullanılmasına karşı
koymak.
2-
Irkçılığı desteklemek için dinin kullanılmasını engellemek.
3-
Dinin mahalli, milli ve milletlerarası seviyedeki cemiyetlerdeki
rolüne saygılı olmak.
4-
Fakirliğin kökünü kazımak, sosyal ve ekonomik adalet için
mücadeleye katılmak.
c)
Toplantının esprisi içinde; bugün burada toplananlardan
(25 Ekim - 28 Ekim 1999 Vatikan) şunları talep ediyoruz:
1-
Geçmiş hataların affını araştırmak.
2-
Geçmişin bolünme, kin getiren ve sadece karşılıklı sevginin
ve takdirin gelişmesini engelleyen acı tecrübelerinin uzlaşmasını
geliştirmek.
3-
Zenginlerle-fakirler arasındaki uçurumu kapatmaya kendimizi
vermek.
4-
SürekIi barış ve hakikatlı bir dünya yaratmak için çalışmak.
Sevinç
ve minnet duyguları ile, bu dini toplantıya katılanların
bir çoğu Allah’a şükrederek bayan ve bey kardeşlerine bu
ümit mesajları takdim edeceklerdir. 28 Ekim 1999 günü, yani
toplantıların son günü öğleden sonra “Dinlerarası İşbirliği
Toplantısına” katılan yirmiden fazla din mensubu için 15.30-16.30
arasında kendi dini ibadetlerine ayrılmıştı. Her grup bir
salonda toplanacak, kendi dinlerine göre dua edeceklerdi.
Müslümanlar için Vatikan radyosunun altındaki salon ayrılmıştı.
Orada, toplanan Müslümanlar kısa bir sohbet yaptıktan sonra
cemaatle ikindi namazını kıldık. İmamımız İranlı Muham med
Said olmuştu. Namaz sonrası Elazığ Müftümüz Doç. Dr. Fikret
KARAMAN kısa bir Kur’an okudu ve hep birlikte dua ettik.
Aslında, 1985’lerde Roma'da temeli atılan muhteşem bir
cami, şu anda tamamlanmış ve ibadete açılmış tı.
Müslümanlar oraya gidebilirdi. Fakat toplantı mekanına uzak
olduğu için, Müslümanlara bu salon tahsis edilmişti. Toplantı
boyunca basın bizi takip etti. Burada üzüldüğüm konu yine,
Türk basınının ilgisizliğiydi. Haberleri mi yoktu, yoksa
ilgisiz mi kaldılar doğrusu öğrenemedim.
Saat
17.30-19.00 da meşhur Sen Pierre Kilisesinin önünde toplantıya
katılanlar için yer ayrılmıştı. Orada kapanış oturumu yapılacak,
dini konser ve konuşmalarla bu muhteşem toplantı
noktalanacaktı. Pek tabiî ki bütün bunlar Papa Jean
II. Paul'un huzurunda icra edilecekti. Nitekim Papa II.
Jean Paul, kısa bir zaman sonra toplantıya üstü açık mercedes
arabasıyla geldi ve protokoldeki yerine oturdu. Sen Pierre
meydanı tıklım tıklım dinleyicilerle dolmuştu. Çok sıkı
güvenlik tedbirleri alındığı belliydi. Hem İtalyan polisi;
hem de Vatikan Emniyet Güçleri pür dikkat vazife başındaydılar.
Meydanda kamera ve ses düzeni tek kelime ile miükemmeldi.
İlk konuşmayı, Kardinal H. E. Card Etchegaray Papa'ya dönerek
Fransızca yaptı. Günün anlamını dile getirdi, toplantı hakkında
kısa bilgi sundu. Daha sonra muhtelif din mensupları kısa
konuşmalar yaptılar. Konuşmacılar; Hindu, Budist, Yahudi,
İslam, Hıristiyan dininden seçilmişlerdi. Burada Yahudileri
temsilen Paris Hillel Enstitüsü Direktörü Rabbi Rene Samuel
Sırat, Hinduları temsilen Hindistan'dan gelen Dr. Usha MEHTA,
İngiltere Anglikan Kilisesini temsilen Mr. Brian Pearce, Müslüman cemaatı temsilen,
Amerika Müslüman Cemaati İmamı, İmam W. D. Muhammed; Katolikleri
temsilen İtalyan Augustin Tiydze ve Prof. Andrea Riccard
birer konuşma yaptılar. Daha sonra Papalık Dinlerarası Diyalog
Konsey Başkanı ARİNZE, Papa'ya, toplantı deklarasyonu konusunda
bilgi verdi. Son sözü Papa II. Jean Paul aldı ve uzunca
İngilizce bir konuşma yaptı. Konuşmanın genel özeti, deklarasyon
muhtevası ile yakın ilişkiliydi. Kısaca Papa,
dünya barışının teminini ve bunda dinlerin işbirliğini
istiyordu. Papa’nın konuşmasından sonra bazı din temsilcileri
Papa’ya takdim edildi. Toplantı, bir iki dakikalık dini
tefekkür sessizliği yapıldıktan sonra sona erdi.
Sıra
St. Pierre meydanındaki konsere gelmişti. İtalyan müziğinin
yanında dini müzik de bu konserde dikkat çekiciydi. Dini
koroda, Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman müzisyenlerin birlikte
söyledikleri parçalar herkesi coşturmuştu. “Aleluya"
parçası, Yahudi ve Hıristiyanlıktaki müşterek köke işaret
ediyordu. Yahudi bir orkestra şefinin yönettiği koro, orada
bulunanların dini duygularındaki müşterek sesi, yani iyilik
yapma, toleranslı yaşama duygularını dile getiriyordu. Günün
batması ile birlikte gelen hafif karanlıkta yakılan binlerce
mum, bir yandan Hıristiyan liturjisini yansıtırken bir yandan
da üçüncü bin yılın arefesinde halâ dünyadaki mevcut karanlıkları,
dinlerin işbirliğinin aydınlatması ümidini taşıyordu. 25-28
Ekim 1999 da “Vatikan City”de gerçekleştirilen "Dinlerarası
İşbirliği Toplantısının" delegeleri, Vatikandaki meşhur
Aula Nervi salonundaki resepsiyona gotürülerek, akşam yemeği
programına alınmışlar ve böylece "Papalık Dinlerarası
İşbirliği Konseyi" , iki bin yılına çok az bir zaman
kala, tarihinin çok önemli bir toplantısına mükemmel bir
organizasyonla imzasını atmış oldu. Temennimiz toplantıların
hayırlara vesile olmasıdır.
|