İstiâze,
sözlükte, "sığınmak, korunmak" anlamına gelir.
Dînî bir terim olarak ise, "kötülüklerden Allah’a
sığınıp O’ndan yardım isteme" anlamında kullanılmaktadır.(1)
Bir
mü’min Allah’a sığınmak istediğinde “eûzü, maazallah”
(Allah’a sığınırım), “neuzü billah” (Allah’a sığınırız)
der. Besmele, "Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla”
anlamına gelen “Bismillahirrahmanirrahim" cümlesinin
adıdır. “Eûzü besmele” ise “kovulmuş şeytanın şerrinden
Allah’a sığınırım” anlamındaki “eûzü billahi mineşşeytâni’r-racim”
cümlesiyle besmelenin ortak adıdır.
Kur’an-ı
Kerim’de, Hz. Peygamber’e başta şeytanların vesveseleriyle
kalpleri kin ve buğuz dolu olanların ve hiçbir delile
dayanmadan Allah’ın ayetleri hakkında tartışanların kötü
niyet ve davranışları olmak üzere çeşitli şerlerden istiâzede
bulunması (Allah’a sığınması) emredilmiştir.(2) Hz. Peygamber
de bütün kötü sıfatlardan, şeytanın vesvesesinden, fayda
vermeyen işlerden, dünya ve ahirette insana eziyet veren
şeylerden Allah’a sığınmış, bu amaçla daha çok ihlas,
felak ve nâs sûrelerini okumuş, bunu sahabe-i kiram’a
da tavsiye etmiştir.(3)
Ayrıca
Hz. Nûh bilmediği şeyi istemekten,(4) Yusuf (a.s.) kendisine
şehvetle yaklaşan kadından ve kardeşleriyle arasında cereyan
eden olaylarda hataya düşmekten,(5) Musa (a.s.) kavmine
karşı alaycı bir tavır sergilemekten(6) ve ahirete inanmayan
kibirlilerle(7) onların
düşmanlıklarından(8)
Allah’a sığınmışlar ve O’nun yardımını istemişlerdir.
Yine Kur’anda İmrân’ın eşinin(9) ve kızı Hz. Meryem’in(10) Allah’a sığındıklarından bahsedilmektedir.
Cin Sûresi’nin 6. âyetinde ise bazı kişilerin bir kısım
cinlere sığındıkları haber verilmekte ve böyle bir davranışın
yanlışlığı anlatılmaktadır.
Nahl
Sûresi’nin 98. âyetinde yer alan; "Kur’an okuyacağın
zaman, kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığın."
emrinden, âlimlerin bir kısmı vücub hükmünü çıkarmışlarsa
da âlimlerin çoğunluğu bunun müstehab olduğu ve Kur’an
okumaya başlamadan önce istiâzede bulunulmasının daha
uygun olacağı görüşünü benimsemişlerdir. Ayrıca Kur’an
okurken meydana gelebilecek hatalardan Allah’a sığınma
arzusu da bunu gerektirir. Namazda istiâze Hanefî ve Hanbelî
mezheplerine göre birinci rek’atta, Şafiîlere göre her
rek’atta sünnettir. Malikîlere göre ise nafile namazlarda
gizli okunmak kaydıyla sünnet, farz namazlarda ise mekruhtur.
Cemaatle kılınan namazlarda imama uyan kimse istiâzede
bulunmaz. Çünkü istiâze namaz için değil, Kur’an okumak
için gereklidir. Ebu Hanife ve Ahmed b. Hanbel’e göre
istiâze namazda sessiz okunur. Şafiî’ye göre ise âşikâre
(açıktan) okunan namazlarda istiâze sesli okunabileceği
gibi sessiz de okunabilir. Namaz dışında Kur’an okurken
dinleyicinin bulunması halinde istiâzenin aşikare yapılması
gerekir. Çünkü kıraatin sesli olacağının ilanı için buna
ihtiyaç vardır.(11)
İstiâze,
"eûzü billahi mine’ş-şeytâni’r-racim" şeklinde
olabileceği gibi,(12) "eûzü billahi’s-semîi’l-alimi
mine’ş-şeytâni’r-racim" cümlesiyle kıraate başlamak
da caizdir. Zira Hz. Peygamber’den sabah vakitlerinde
Haşr Sûresi’nin son üç ayetini "eûzü billâhi’s-semîi’l-alîmi
mine’ş-şeytâni’r-racim" cümlesi ile başlayarak okumanın
fazileti hakkında hadisler rivayet olunmuştur.(13)
Bu rivayetlerin etkisiyle olsa gerek ki, bazı İslâm
ülkelerinde özellikle sabah namazının ardından okunan
Haşr Sûresi’nin son üç ayetine söz konusu istiâze ile
başlamak gelenek haline gelmiştir.
İslâm
öncesi Araplar bir işe başlarken bazan Lât ve Uzza gibi
putların adını anarak, bazan da "bismikellâhümme"
diyerek Allah’ın adıyla başlarlardı. Bu âdet İslâm’ın
ilk yıllarında da sürmüşse de, Neml Sûresi’ndeki besmele
ayeti(14) nazil
olduktan sonra besmele son şeklini almış; Hz. Peygamber
hayatı boyunca hep bu ibareyi kullanmış,(15) "Besmele
ile başlamayan her iş bereketsiz ve güdüktür."(16) buyurarak, gerek dünya gerek ahiretle ilgili
olsun her önemli ve meşru işe besmele ile başlanılmasını
tavsiye etmiştir. Bir müslüman herhangi bir işe başlamadan
önce besmele çekmekle "Nefsim veya başka bir varlık
adına değil de Allah’ın adına, O’nun hoşnutluğunu kazanmak
için, O’nun izni ve yardımı ile başlıyorum" demek
ister, O’nun rahman ve rahim isimlerinin tecelli etmesini
bekler. Böylece hem dünya hem de ahiret mutluluğunu dilediğini,
başladığı işi başarıyla yerine getirebilmesi için gerekli
olan güç ve kudretin Allah tarafından ihsan edilmesini
temenni ettiğini ve kendisinin devamlı olarak O’nun yardımına
muhtaç olduğunu bildirmiş, O yüce yaratıcının yardımını
celbetmiş olur.
Besmele,
kainatı yaratan ve idare eden yüce varlığın adını, esmâ-i
hüsnâ dizisinde ikinci sırayı alan "rahmân"
ile hemen onun ardından gelen "rahîm" isimlerini
toplamış kutsal bir metindir. Esirgeyen-bağışlayan, lütuf,
ihsan ve merhametini eksiltmeyen anlamındaki rahman ve
rahim isimleri ilahi rahmet ve koruyuculuğun bütün âlemi
kuşattığını ifade etmektedir. Müslümanların inanç, ibadet
ve günlük hayatlarında büyük bir yer tutan besmele, Kur’an
ve hadislerde yüce yaratıcıya nisbet edilen bütün isim
ve sıfatları bir bakıma özet olarak ihtiva etmektedir.
Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in konusunu Allah ile âlem,
özellikle de insanlık âlemi arasındaki münasebet teşkil
etmektedir. Bu itibarla, besmelenin başında bulunan "bâ"
edatı (be harfi) bu münasebeti ortaya koymakta ve kulun
Yüce Yaratıcı’sından yardım isteyerek hep O’na bağlı kalışını
ifade etmektedir. Arapça cümle yapısı itibariyle besmeleden
önce "ba"nın ilgili bulunduğu mahzuf bir fiil
vardır. Bu besmele ile başlanacak her hangi bir fiildir.
"Bismillah (Allah’ın adı ile) başlıyorum". "Bismillah
ile hayvanı kesiyorum", "Bismillah ile yerimden
kalkıyorum" gibi... Şu kadar var ki surelerin başında
bulunan besmelelerin mahzuf fiilinin, Kur’an-ı Kerim’in
ilk nazil olan ayetinin ilk kelimesi olan "ikra’"
(oku) olduğu kabul edilebilir.(17)
Böylece
İslâm’ın bir sembolü, her iyiliğin anahtarı ve Allah’ın
kullarına bir ihsanı olan besmele ile uluhiyyet ve ubudiyyet
arasında sevgiye dayalı bir bağ ve manevî bir köprü oluşmaktadır.
Besmelenin
doğrudan doğruya "billahi" (Allah ile başlıyorum)
şeklinde Allah lafzı ile değil de "bismillahi"
(Allah’ın adı ile başlıyorum) şeklinde isim kelimesiyle
başlamış olmasının hikmetleri konusunda İslâm âlimleri
çeşitli yorumlar yapmışlardır. Bu hikmetlerin başında,
besmele cümlesinin yemin cümlesinden ayrılması amacının
geldiğini söylemek mümkündür. Çünkü Kur’an’ın ilk inen
sûresi kabul edilen Alâk Sûresi de aynı kompozisyona sahip
olduğu gibi Yüce Yaratıcıyı öven çeşitli ayetlerde de
O’nun zâtına delalet eden esmâ-i hüsnâ lafzından önce
isim kelimesi yer almaktadır. (Mesela bk. Rahman, 78;
Vâkıa, 96). Bu gibi durumlarda isim ile müsemmânın (zât)
aynı olduğu kabul edilmektedir.(18)
Neml
Sûresi’nin 30. âyetinde geçen besmelenin Kur’an’dan bir
ayet olduğu konusunda İslâm âlimleri arasında herhangi
bir ihtilaf yoktur; başta sahabiler olmak üzere âlimler
bu hususta sözbirliği etmişlerdir (icmâ). Ancak Tevbe
Sûresi dışında, Kur’an-ı Kerim’deki surelerin başlarında
bulunan 113 besmelenin her birinin tek başlarına birer
ayet olup olmadığı konusunda İslâm âlimleri farklı görüşler
ileri sürmüşlerdir. Bu husustaki görüşleri dört grupta
toplamak mümkündür.
1.
İmam Mâlik ve Evzâî ile Hanefî ve Hanbelî mezheplerinin
ilk dönem âlimlerine göre, surelerin başlarında bulunan
besmelelerin her biri müstakil birer âyet değildir.
2.
Her biri müstakil bir âyettir ve surelerin arasını ayırmak
için nazil olmuştur. Ancak başında bulunduğu sûrenin bir
ayeti de değildir. Müteahhir Hanefî âlimlerine göre Ebu
Hanife bu görüştedir. Ayrıca Dâvud ez-Zâhirî ve bir rivayete
göre de Ahmed b. Hanbel bu görüştedirler.
3.
Sûrelerin başlarında bulunan besmelelerin her biri o sûreden
bir âyettir. Şafiî ve meşhur olan rivayete göre Ahmed
b. Hanbel bu görüştedirler. İmamiyye ve Zeydiyye mezhepleri
de bu görüştedirler.
4.
Şafiî’ye nisbet olunan diğer bir görüşe göre, sadece Fatiha
Sûresi’nin başında bulunan besmele, bu sûrenin bir âyetidir.
Diğer sûrelerin başında bulunan besmeleler ise müstakil
birer âyet olmadıkları gibi başında bulunduğu surelerin
de bir cüzü değildirler. Sûrelerin başına teberrüken yazılmışlardır.(19)
Kıraat
imamları, Tevbe Sûresi hariç diğer sürelere besmele ile
başlanacağı hususunda görüş birliğine varmışlar, bir sûreden
diğerine geçişte besmelenin okunup okunmayacağı konusunda
ise farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. İçlerinde İmam
Asım’ın da yer aldığı bir grup kıraat imamı, Mushaf hattına
ve sûrelerin başlarında yer alan besmeleleri âyet kabul
edenlerin görüşüne uyarak kıraat esnasında iki sûre arasında
-Enfâl ile Tevbe sûresinin arası hariç- besmele okunması
gerektiği görüşünü benimsemişlerdir. Besmeleyi başında
bulunduğu sûrelerden birer âyet kabul etmeyen Hamza b.
Habib ve ona tabi olanlar ise Kur’an’ın tamamını tek bir
sûre gibi kabul ederek sûrelerin arasını birleştirmişlerdir.
Ne var ki söz konusu ihtilaf, Kur’an-ı Kerim’in tertibine
göre sûrelerin sırasıyla okunması halinde, yani bir sûrenin
sonundan onu takip eden sûreye geçişte gündeme gelmektedir.
Bir sureden hemen kendisini takip eden sûreye değil de
daha sonraki bir sûreye geçişte besmelenin okunacağı konusunda
ise alimler arasında görüş ayrılığı yoktur. Ayrıca bir
sûreye ilk âyetinden değil de sonraki herhangi bir âyetinden
başlanacak olursa, besmelenin okunması da terkedilmesi
de caizdir. Besmelenin okunup okunmaması bakımından Tevbe
Sûresi ayrı bir özelliğe sahip bulunmaktadır. Bu sûreye
besmele ile başlanamayacağı konusunda kıraat imamları
ittifak etmişlerdir. Söz konusu yasağa uyulmaması halinde,
âlimlerin bir kısmına göre haram, bir kısmına göre ise
mekruh işlenmiş olacaktır. Ancak sûrenin ilk âyetinden
değil de daha sonraki herhangi bir âyetinden başlanılması
halinde, besmelenin okunması, bazı âlimlere göre sünnet,
bazılarına göre ise mekruhtur.(20)
Besmele
çekmenin yerine göre farz, vacip, sünnet, mendup, haram
ve mekruh gibi hükümleri vardır. En’am Sûresi’nde yer
alan: "Üzerlerine Allah’ın adı anılmayan hayvanların
etinden yemeyin, çünkü bunu yapmak Allah’ın yolundan çıkmaktır"(21)
mealindeki âyet, hayvan keserken, "Yetiştirdiğiniz
avcı hayvanların size tutuverdiklerinden de yeyin ve üzerine
Allah’ın adını anın"(22) mealindeki âyet de av üzerine hayvanı gönderirken veya silahı kullanırken
besmele çekmenin farz olduğunu göstermektedir.(23) Mushaf
yazarken Tevbe Sûresi dışındaki surelerin başına besmele
yazmak da farz hükmündedir. Çünkü üzerinde ashabın icmâı
bulunan Mushaf’ta bu şekilde yazılmıştır.(24) Hayvan kesimi esnasında besmelenin kasten terkedilmesi
durumunda, başta Ebu Hanife olmak üzere İmam Malik, Ahmed
b. Hanbel, İbn Râhûye gibi birçok müctehide göre kesilen
hayvanın etinden yemek haramdır. Namaz dışında Kur’an
okumaya başlarken eûzü besmele çekmek alimlerin çoğunluğuna
göre sünnet, sûrenin başından değil de herhangi bir yerinden
başlanması halinde ise menduptur. Tilavete Tevbe Sûresi’nin
başından başlayan kimse yalnız eûzü okumakla yetinir,
besmele çekmez. Enfal Sûresi’nden Tevbe Sûresi’ne geçişte
de besmele terkedilir. Namazlarda ise Hanefî Mezhebi’ne
göre her rek’atte Fatiha Sûresi’nden önce sessiz olarak
besmele çekmek sünnet, Şafiî Mezhebi’ne göre sesli ya
da sessiz olarak besmele çekmek farz, Malikî Mezhebi’ne
göre ise besmelenin çekilmesi mekruh, terkedilmesi ise
menduptur.(25) Bütün bu görüş ayrılıklarının altında,
sûrelerin başında bulunan besmelelerin müstakil birer
âyet veya o sûrelerin bir cüzü olup olmadığı konusundaki
görüş farklılıkları yatmaktadır. İslâm’ın yaygın muâşeret
kurallarından biri de yemeğe başlamadan önce besmele çekmektir.
Yemeğe başlarken unutulduğu takdirde hatırlanıldığı zaman
"Bismillahi fi evvelihi ve ahirihi" (başında
da sonunda da Allah’ın adıyla) denilmesi Hz. Peygamber’in
tavsiyeleri arasındadır.(26)
Neml
Sûresi’nin 30. âyetinde yer alan besmelenin Kur’an’dan
bir ayet olması sebebiyle âlimlerin çoğunluğu Hz. Peygamberin,
"Cünüp ve hayız olan Kur’an’dan bir şey okuyamaz"(27)
mealindeki hadisine dayanarak bu durumda olan kimselerin
kıraat maksadıyla besmele çekmelerini haram saymışlar,
ancak besmelenin dua ve sena maksadıyla çekilmesinde ise
bir sakınca görmemişlerdir. İçki içmek, çalınan ya da
gasbedilen bir şeyi yemek gibi dinen yasaklanan fiillere
besmele ile başlamak, o fiilleri meşrû görmek anlamına
gelebileceği için haram kabul edilmiştir. Abdest almak,
dua etmek gibi ibadetlerle yenilip içilmesi helal olan
şeyleri yiyip içmeden önce besmele çekmek sünnet; oturma,
kalkma gibi mübah olan fiiler için besmele çekmek ise
mübahtır. Necaset mahallerinde besmele çekmek mekruh sayılmıştır.(28)
1-
Fîruzabâdî, el-Kâmûsü’l-muhît, "avz" md.
2- A’râf, 200; Nahl, 98; Mü’minûn, 97-98; Mü’minûn, 56;
Fussılet, 36; Felak, 1-5; Nâs,1-6.
3- Hadisler için bkz. Wensinck, el-Mu’cemü’l-Müfehres
li-Elfâzı’l-Hadisi’n-Nebevî, “avz” md.
4- Hûd, 47.
5- Yusuf, 23,79.
6- Bakara, 67.
7- Mü’min, 27.
8- Duhan, 20.
9- Âl-i İmrân, 36.
10- Meryem, 18.
11- İbnü’l-Arabî, Ebu Bekir, Ahkâmu’l-Kur’an, Beyrut,
1988, III, 157-159; Şirbinî, Muğni’l-Muhtac, Beyrut, 1995,
I, 217; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, Beyrut, 1994, II, 200-202;
Zuhayli, Vehbe, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuh, Dimeşk,
1989, I, 692; II, 84.
12- Buhârî, Bed’ül-Halk,11, Edeb, 76; Müslim, Birr, 109-110;
Müsned, VI, 394.
13- Ebû Dâvûd, Salât, 123; Tirmizî, Mevâkît, 65, Sevabü’l-Kur’an,
22; Müsned, III, 50; V, 26.
14- Neml, 30.
15- Kurtubi, el-Cami’ li-Ahkâmi’l-Kur’an, Kahire,1966-67,
I, 92.
16- Aclunî, Keşfü’l-Hafa, Beyrut, 1988, II, 119.
17- Reşid Rıza, Tefsiru’l-Menâr, Beyrut, Ts., I, 44.
18- Elmalılı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul,
Ts., I, 19.
19- İbnü’l-Arabî, a.g.e., I, 4-6; Kurtubi, a.g.e., I,
92; Şirbini, a.g.e., I, 218; Elmalılı, a.g.e., I, 15-17.
20- Elmalılı, a.g.e., I, 44-45; Karaçam, İsmail, Kur’an-ı
Kerim’in Nüzulü ve Kıraati, İstanbul, 1995, 387-392.
21- Enâm, 121.
22- Mâide, 4.
23- Ayrıca bkz. Buhârî, Zebâih, 1,2,9,15; Müslim, Sayd,
3, 5; Dârimî, Sayd,1.
24- Elmalılı, a.g.e., I, 44.
25- İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, Kahire,1989, I, 235-236;
Şirbinî, a.g.e., I, 218-219; Elmalılı, a.g.e., I, 45;
Zuhayli, a.g.e., I, 646.
26- Ebû Dâvûd, Et’ime,15; Tirmizî, Et’ime,47.
27- İbn Mâce, Tahâret, 105; Tirmizî, Taharet, 98.
28- Tahtavî, Hâsiye alâ Merakı’l-Felâh, Beyrut, 1997,
6-7; Alâuddin Abidin, el-Hediyyetü’l-Alaiyye,
İstanbul, 1993, 292.
Okumanın
Yazmanın (İlmin) Önemi ve İslam
Okumak
ve yazmak, bir insanın yaşayışına, su ve ekmek kadar girmiş
ve onun kadar ihtiyaç duyulan bir nimet olmuştur. Bugün
artık, kültürlü insanların, günlük gazeteleri takip etmemesi,
memleket ve dünya olaylarını incelemeyen bir kimse olması
düşünülemez. Çoğumuz merakla beklediğimiz bazı haberleri,
olayları hemen öğrenmek için sabahleyin her şeyden önce
gazeteye bir göz atmak isteriz. İşimize gitmeden yarım
veya bir saat önce günlük gazete sayesinde gerek memleketimizin
gerekse dünyanın hali ve gidişatı hakkında kısaca da olsa
bir bilgi ediniriz. Eğer yazı olmasa idi, gazete nasıl
çıkabilirdi? Ve eğer okuma bilmesek, bu nimetten nasıl
faydalanabilirdik?
İnsanlık
ilimde ve fende bugünkü seviyeye yükselmesini okuma ve
yazmasına borçludur. Denilebilir ki insan, kendisinden
öncekilerin hallerini okuyan, öğrenen, bunların üzerinde
yeni bir düşünce fikirler ortaya atan (koyan) ve düşündüklerini
yazı ile tesbit eden tek yaratıktır. Okumak ve yazmak
insanoğlu için en büyük nimetlerdendir diyebiliriz.
Güzel
Dinimiz İslâm'da okuma-yazmaya, ilme ve bilim adamlarına
büyük önem ve değer vermiştir. Bu sebepledir ki, son peygamber
olan bizim Yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'e
gelen ilk vahiyde verilen ilk emir "Oku" emridir.
Şöyle ki, "Yaratan Rabbı'nın adıyle oku!, O insanı
bir kan pıhtısıdan yarattı. Oku, Rabbın nihalyetsiz kerem
(izzet, şeref) sahibidir ki, O, kalemle yazı yazmayı öğretendir.
İnsana bilmediğini O öğretti."(1) buyurulmuştur Yüce
Kur'an'da. Bu da en güzel biçimde yaratılan insanoğlu
için ilk ve en önemli şeyin okumak, yazmak olduğunu gösterir.
Yine Yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Allah’ın
sevgili kulu ve Peygamberine; "De ki, Rabbim ilmimi
artır."(2) buyurarak, insanoğlunun Rabbine yapacağı
duada paha biçilmez sayısız dünya nimetlerinden en hayırlı
şeyin ilim olduğun öğretir. İnsan bu nimete sahip olduktan
sonra, diğer nimetleri bunların sayesinde elde edebilir.
İlim aynı zamanda "insanı cennete götürecek bir yoldur."(3)
İslâm,
ilme ve âlime o kadar değer vermiştir ki, sevgili Peygamberimiz
(s.a.s.): “İlim öğrenmek kadın-erkek her müslümana farzdır,
Çin de bile olsa gidip alın.”(4)
buyururlar. Demek ki, dinimiz, kadını ilim yönünden
erkekten geride bırakmamış, gerekirse onu, kocasının müşaviri
(danışman) olarak, ona her yönden yardımcı olabilecek
bir seviyeye yükseltmeyi hedef tutmuştur.

Her
çeşit imkânsızlık, ahlâksızlık, nankörlük. sapıklık, azgınlık,
bilgisizlikten doğar, cahillikten ileri gelir. Bunun içindir
ki, Kur'an-ı Kerim'in muhtelif (çeşitli) âyetlerinde:
"Sakın cahillerden olma"(5) ve "Cahillerden
yüz çevir"(6) buyurularak insanlar ikaz edilmektedirler.
Ve yine okumakla yazmakla uğraşanlarla, yani ilim sahibi
olanlarla, ilim sahibi olmayan ve okuma yazma bilmeyenlerin
bir olmayacağı şöyle bildirilmiştir: "Bilenlerle
bilmeyenler (hiç) bir olur mu?"(7)
Hayatla,
ölüm arasında en sağlam köprü ilimle kurulur. Hak, hakikat,
ahlâk, fazilet ve iman ilimle bulunur. Allah korkusu ve
sevgisine, Kur'an ve peygamber sevgisi yoluna ilimle erilir.
Fenne ve tekniğe ilimle ulaşılır.
Yukarıda
manalarını verdiğimiz âyet ve hadislerde görüldüğü gibi,
ilme, okumaya, öğrenmeye, ilerlemeye bu derece teşvik
eden bir dinin mensubu, bir Peygamberin ümmeti olan biz
Müslümanlar, eğer atom bombasını bulamamışsak, mikrobun,
elektriğin, motorun, geminin, uçağın, radyonun, teleskopun,
radarın ve daha nicelerinin mucidi (ilk yapan, bulan)
olamamışsak bunun suçlusu İslâm değil, Müslümanlardır.
Çünkü: İslâm sadece dinî bilimleri (ilimleri) değil, hangi
sahada olursa olsun her çeşit ilme teşvik eder.
Kur'an-ı
Kerim ilmi iman ile beraber zikretmiştir. Çünkü iman:
İnanç, düşünce ve kanaat getirmekten ibarettir; bütün
bunlar da ancak ilimle olur.
Netice
olarak okumak-yazmak ve öğrenmek çok güzel bir şey. Öyleyse,
biz de beşikten mezara kadar ilim tahsil edelim, okuyalım,
öğrenelim ve öğretelim, durmadan çalışalım. Bizleri yetiştiren
anne-babamıza, vatanımıza ve milletimize hizmet edelim.
Başkasını örnek alan değil; başkasına örnek olan olalım,
taklit eden değil, taklid edilen olalım ve bilelim ki,
ilimsiz ne dünya emniyeti, ne de ahiret selameti mümkündür.
Kaynakça
1-
Alak, 5.
2- Taha, 114.
3- el-Fethu'l Kebir, 3/24.
4- Keşf'ül-Hafâ, 2/68.
5- En'am, 35.
6- A'raf, 199.
7- Zümer, 9.
Sünnetteki
Meseller (Teşbihler) ve
Eğitimdeki Yeri
Mesel
kelimesi lügatta benzer, nazir, delil, hüccet manasına
geldiği gibi bir nesnenin sıfatı halk arasında kabul görüp
yayılmış meşhur olan sözler manasına da gelir.
Bunların irâd edilip söylenmesine "darb-ı
mesel" denir. Çoğulu ise "emsâl"dir.(1)
Edebî sanatlardan olan teşbih, mecaz, istiare vb.
gibi ilimler ise belâgat ilminde işlenir. Belâgat ilmi
de beyan, meâni ve bedî olmak üzere üç kısımda toplanır.
Ahmed el- Haşimi'nin (ö. 1943) Cevâhirü'l-Belâga adlı
eserinde teşbihin beyan ilminin içinde olduğunu ve teşbihin
kısımlarını anlatırken de teşbihte dört rükün bulunduğunu
belirtir. Bunlar müşebbeh (benzeyen), müşebbehün bih (kendisine
benzetilen), vechü'ş-şebeh (benzetme yönü) ve teşbih edatıdır.
Teşbih-i beliğde ise teşbih edatı bulunmaz. Eğitim ve
öğretimde bir öğretim metodu olarak kullanılan mesellendirme
ve benzetme metodunu Hz. Peygamber de hadislerinde kullanmıştır.
“Ben ancak bir muallim olarak gönderildim"(2) buyuran
Peygamberimiz, eğitici olduğunu haber vermektedir. Bir
muallim, bir mürebbi ve bir terbiyeci olarak gönderilen
Hz. Peygamber'in ilham kaynağı vahiydir, yani Kur'an-ı
Kerimdir. Bunun için hem Kur'ân-ı Kerîm'de ve hem de hadis-i
şeriflerde pek çok meseller irâd edilmiştir. Bu, benzetmelerdeki
gaye tezkir, vaaz, zecir, ibret gibi eğitimle insanı ahlâkî
bir neticeye ulaştırmak için yapılan tembih ve teşviklerdir.
Kur'ân-ı Kerîm'deki bu misalleri bir araya toplayan "Emsâlü'l-Kur'ân"
adı altında eserler yazılmıştır. Bunlardan Neysâburi (ö.
412) el-Maverdi (ö. 450) ve İbnü'l-Kayyim el-Cevziyye
(ö. 751) gibi alimlerin eserlerini zikredebiliriz. Aynı
şekilde Hz. Peygamber'in bu tip sözleri "el-Emsâl'
adı altında cem edilmiştir. Meselâ Ebu'l-Hasan el-Askeri'nin
(ö. 315) Hz. Peygamber'den mervî olan yüz meseli "el-Emsâl"
adı altında meydana getirmiştir.(3) Yine ilk hadis usulü
alimlerinden el-Râmahurmuzi'nin (ö. 360) "el-Emsâl"
adlı çalışması da mevcuttur. Kütüb-i Sitte'de de yalnız
Tirmizî'nin Sünen'inde "Kitâbü'l-emsâl" şeklinde
bir bölüme rastlamaktayız. Bu mesellerin
önemli özelliği, herkesin anlıyacağı seviyede olduğu
için fazla şerhe ihtiyaç duyulmamasıdır. Biz de belirlediğimiz
bu hadisleri yani mesel şeklinde teşbih yapılan rivayetleri
beş başlık halinde ele alacağız.
A.
İnsanın Fıtratı ve Karakterinin Teşbihleri
B.
Ahiret Hayatına Yönelik Teşbihler
C.
Emir ve Yasakların Teşbihi
D.
İbadetlerin Faziletindeki Teşbihler
E.
Hakiki Mü'minin Teşbihleri
Özellikle
son bölümdeki benzetmelerde mü'minlerin alması gereken
dersler olduğu için buradaki teşbihlerin çeşitli yönlerini
ve hikmetlerini belirlemeye ça1ışacağız.
Teşbihte
en önemli unsur müşebbehün bihin (kendine benzetilen)
müşebbehten (benzeyen) zâhiren daha kuvvetli olmasıdır.
Meselâ bir kişi aslana benzetilse memnun olur çünkü vechü’ş-şebeh
(benzetme yönü) şecaat ve kuvvettir. Hatta İbnü'l-Esir
(ö. 606) sahabe hayatı ile ilgili yazdığı esere ''Üsdü’l-ğabe''
(Ormanın Arslanları) şeklinde isim koymuştur. Oysa aynı
familyadan olan ve bir çok insanın evinde bile beslediği
bir köpeğe sahibi dahi benzetilse kızar, hatta hakaret
kabul eder. Çünkü burada vechü'ş-şebeh takbihtir, tahkirdir.
Hz. Peygamber hibe yapıpta sonradan vazgeçen kişiyi tasvir
ederken kusmuğunu dönüp yiyen köpeğe benzetmektedir.(4)
Demek ki teşbihlerde benzetme yönü (vechü'ş-şebeh) çok
önemli bir unsur olmaktadır.
''Ben
cevâmiü'l-kelim ile gönderildim''(5) buyurmaktadır. Cevamiü'l-kelim
az lafız ile çok manayı ihtiva eden vecizelere denir.
Hatta bundan dolayı bazı alimler mana ile hadis rivayetine
cevaz vermemişlerdir. Çünkü aynı kelime nakledilmezse
çoğu kere kastedilen nükte tam anlaşılmayabilir. Meselâ
İbn Ömer, münafığın durumunu teşbih eden rivayette; “Münafık,
iki sürü arasındaki bir koyun gibidir, nereye gideceğini
bilemez şaşkın bir haldedir”,(6) şeklindeki hadisi rivayet
eden ravinin “Eşşâtü’l-Âiratü” yerine aynı manada “Eşşâtü’r-Râbidatü” diye değiştirdiğini görünce,
Hz. Peygamber'e yalan isnad etmeyin diye çıkışarak özellikle
bu teşbihlerdeki kelimelerin aynen korunması gerektiğini
bildirir.(7) Böylece yapılan teşbihlerdeki nükteleri daha
iyi anlamak için teşbihin aynen aktarılması gerektiği
vurgulanmaktadır.
Hz.
Peygamber'in böyle veciz, ders verici ve eğitici mahiyetteki
teşbihleri ve meselleri elbette çoktur. Biz Kütüb-i Sitte
ve meşhur hadisler çerçevesinde konuyu değerlendirmeye
çalışacağız.
A.
İnsan Fıtratı ve Karakterinin Teşbihleri
Buradaki
benzetmelerde Hz. Peygamber daha ziyade günlük hayatta
karşılaşacağımız olaylar ve insanların seciye ve karekterlerini
belirterek herkesin bu misallerden ders alması gerektiğini
şu teşbihlerle anlatır:
1.
İnsanlara hayrı ve güzelliği öğreten fakat kendisi yapmayan
alimin (kişinin) durumu, insanlara ışık veren fakat kendisini
yakan lambaya benzer.(8) Demek ki bazı insanlar faydalı
ve zararlı konuları bildiği halde nefsine uyarak bunlara
riayet etmez.
2.
Bir meclise oturup hikmetli söz dinleyip, sonra bu meclisten
bahsederken işittiği şeylerin sadece kötü kısımlarını
anlatan bir kimsenin misali ise, bir çobana gelip: Ey
çoban süründen bana bir koyun ver deyince; çoban da: ''Git en iyisinin kulağından tut
al” demesine rağmen o da gidip sürünün köpeğinin kulağından
tutup alan adam gibidir.(9)
Yani
işe yarayacak faydalı sözleri seçip anlayamayan kişilerin
durumu bu şekilde tarif edilmektedir.
3.
Kur'an bilenin (hafız) timsali iple bağlı deve sahibinin
timsali gibidir. Deve sahibi devesini gözetirse tutabilir.
Serbest bırakıp bakmazsa kaçar gider;(10) Kur'an-ı Kerim
devamlı okunmazsa unutulabileceği hatırlatılmaktadır.
4.
Hz. Peygamber, Allah'ın kendisiyle gönderdiği hidayet
ve ilmi bol yağmura benzeterek bu yağmurdan istifade eden
toprağı da üç kısma ayırıp, insanları da kendisinden istifade
edip etmeme bakımından bu topraklara, şöyle benzetir:
a.
Bazı topraklara yağmur düşünce orada çayır ve ot yetişir.
Bunlar Hz. Peygamber'in kendisinden istifade edenlerdir.
b.
Bazı topraklar ise çorak olup, suyu üstünde tutar. Böylece
hem halk hem de hayvanlar ve bitkiler buradaki sudan istifade
ederler. Bunlar öğrendiklerini başkalarına da istifade
ettirenlerdir.
c.
Bazı toprakların da düz ve kaypak olduğu böylece buralara
yağmur yağınca bu topraklarda ne suyun birikeceği, ne
de çayır ve otun biteceği belirtilir.(11) Bunlar da Hz.
Peygamber'i gören veya hadislerini duyup da iltifat etmeyen
kimselerdir.
5.
Peygamberimiz Allah'ı zikreden kişi ile zikretmeyen kişiyi
karşılaştırırken Allah'ı zikreden kişiyi diriye, zikretmeyeni
de ölüye benzetmiştir.(12) Burada hayatın dua ve zikir
ile anlam kazanacağı anlatılmaktadır. Çünkü ''zikir''
her şeyi içine alan bir dua olması yönüyle kalp, dil ve
beden ile yapılan halis ve câmi ibadettir . Meselâ ''şükür''
dünyevî bir nimete ulaşınca yapılırken, ''zikir'' ise,
yalnız insan olma ve berhayat bulunma nimetinden dolayı
muhabbetin ve saygının sonucu olarak yapılan samimi bir
anma, bir hatırlama ve teşekkürdür.
6.
Hz. Peygamber, cimri ile cömertin misalini karşılaştırırken
de bunları üzerlerinde demirden bir elbise olan kimseye
benzetir. Cömert sadaka verdikçe demirden zırh olan elbisesi
genişler (manen gönlünde inşirah hisseder) ve günahlarını
örter. Cimri ise vermek istemediğinden zırhın bütün halkaları
vücudunu sıkar (Gönlünde devamlı bir ızdırap duyar) buyurmaktadır.(13)
7.
Hz. Peygamber, salih ve iyi kişi ile kötü dostun benzerini
de, misk sahibi ile ateşe üfleyen demirci körüğüne benzetir.
Misk sahibi güzel kokudan arkadaşına istifade ettirirken,
demirci körüğünün ateşi ise ya elbiseyi yakacağını veya
kötü koku teneffüs ettireceğini belirtir.(14)
8.
Hz. Peygamber, ''Ümmetimin durumu yağmur gibidir. Önceki
gelenler mi hayırlıdır, sonraki gelenler mi, bilinmez''
buyurmuşlardır.(15) Yani önce ve sonra gelmesi önemli
değil samimi ve fedakâr olması önemlidir. Çünkü sonra
gelip de fitne ve sıkıntılara katlanarak dinine sahip
çıkıp hizmet edenler önceki sıkıntı çekmeyenlere göre
bir noktada daha hayırlıdır. Peygamberimiz buna işareten,
ahir zamanda dini için
sabretmek ve sıkıntılara katlanmak ''elde kor taşıma
gibi zor'' olacağını yine bir başka teşbihle haber vermektedir.(16)
9.
Hz. Peygamber Yahudi ve Hristiyanlara karşı ümmetinin
manevî ecir olarak tafdıliyetini de şöyle mesellendirir:
''Bir iş verenin akşama kadar çalıştıracağı kişiyi öğlene
kadar çalıştırarak tam yevmiye vermesine, bir başkasını
ise öğleden ikindiye kadar çalıştırarak tam yevmiye vermesine,
bir başkasına da ikindiden akşama çalıştırarak iki yevmiye
vermesine benzetir. Birinci ve ikincilerin yani Yahudi
ve Hristiyanların itiraz etme hakkı olmadığını çünkü yevmiyelerinden
kesilmediğini belirtir. Son çalıştırılan kişiye de ihsan
olarak fazlalık verildiğini bunun da Hz. Peygamberin kendi
ümmeti olduğunu haber verir''.(17)
B.
Ahiret Hayatına Yönelik Teşbihler
Buradaki
benzetmelerde de dünya hayatının geçiciliği, ahiret hayatının
ise devamlı olacağı ve oraya yönelik hazırlık yapılması
gerektiği, herkesin rahatlıkla anlıyacağı bir seviyede
teşbihlerle anlatılmaktadır.
1.
“Ademoğlunun misali çevresi belalarla (mayınlarla ) sarılmış
kişiye benzer. Bu kişi 99 tehlike ve mayının (hastalık,
yangın, terör, trafik kazası vs.) birinden kurtulsa bile
ihtiyarlığa mutlaka basar ve öylece ölür.”(18) Yani dünyada
ihtiyarlıktan ve ölümden kaçış olmadığını insanoğlunun
mutlaka ahirete gideceği güzel bir teşbihle anlatılmaktadır.
2.
Hz. Peygamber, ''Ahirete nazaran dünya (hayatı), denize
giden birinin parmağını suya daldırıp çıkardığındaki bulaşıklığı
kadar az ve (önemsiz)dir.''(19) “Dünya (ahiretteki nimetlere
nisbeten) mü'minin zindanı, kafirin ise ancak cenneti
gibidir.''(20) ''Allah katında dünyanın değeri sinek kanadı
kadar (kıymetli) olsaydı, kâfire (Allah'ı inkar edene)
bir yudum su vermezdi.''(21) şeklindeki teşbihlerle dünya
hayatının az ve geçici, ahiret hayatının ise devamlı olduğu
vurgulanmaktadır.
3.
Peygamberimiz önceki Peygamberlerle benim misâlim güzel
bir ev yapan kimseye benzer buyurduktan sonra yalnız bu
evin bir tuğlası eksik kalmıştır. İnsanlar içeri girince
hayret ederek bunu da eksik bırakmasaydı derler. ''İşte
ben o eksiği tamamlayıcı olarak gönderildim''(22) buyurarak,
kendisinden başka peygamber gelmiyeceğini ve ahirzaman
peygamberi olduğunu güzel bir teşbihle beyan etmektedir.
4.
Hz. Peygamber, ''Benim ile ümmetimin misali ateş yakan
adama benzer. Adam nasıl ki ateş böceklerini ateşten uzaklaştırmaya
çalışırsa, ben de sizi eteğinizden tutup ateşe girmemeniz
için uğraşıyorum.''(23) şeklinde rahmet Peygamberi olduğunu
vurgularken, yine bir başka hadiste ise, ''Benim durumum
dünyada sefere çıkan ve bir ağacın altında konaklayan
bir yolcuya benzer”(24) buyurarak, ömrün kısalığına işaret
etmektedir.
C.
Emir ve Yasakların Teşbihi
Burada
Hz. Peygamber, Allah'ın emrine uymanın faydalarını, yasak
ve günah olan hususlardan da kaçınmanın elzem olduğunu
misallerle anlatmaktadır.
1.
Hz. Peygamber, Allah'ın emirlerine riayet edenler ile
etmeyenlerin misalini gemideki insanlara benzetir. ''Bunlardan
bazıları güvertede, bazıları da (altta) makine kısmında
bulunmaktadırlar. Alt kısımdakiler su ihtiyaçlarını gidermeleri
için gemiden bir delik açacak olsalar bunu da yukarıya
çıkıp kimseyi rahatsız etmemek için yapıyoruz deseler
ve güvertedekiler buna razı olsa ve gemi batsa hepsi helak
olur. Fakat güvertedekiler onları ikna ederek gemiyi deldirmeseler
hem kendileri kurtulur hem de yanlış düşünenleri kurtarmış
olur.”(25)
2.
Hz. Peygamber'in, insanların sağı ve solu perdelerle örtülü
bir köprüyü geçerken perdeyi kaldırıp etrafa bakınmasını,
haramlara dalma olarak nitelendiriken,(26) bir başka hadiste
de, ''Her kim şüpheli şeylere dalarsa yasak olan koru
etrafında davarlarını otlatan bir çoban gibi sürüsü koruya
ister istemez girebilir. Haberiniz olsun Allah'ın yeryüzündeki
korusu da haram ettiği hususlardır''(27) şeklindeki teşbihle,
koru etrafında bulunmayı şüpheli işlere yaklaşmaya, koruyu
da haramlara benzettiği görülür.
3.
Hz. Peygamber küçük günahları hafife almamayı zira bunlar
biriktiği zaman büyük günah gibi olacağını ve insanı helak
edebileceğini şu teşbihle anlatır. ''Bir kafile yolda
giderken sahrada ihtiyac molası verse, bu esnada da yemeklerini
pişirmek için herkes bir yere dağılarak birer odun parçası
getirirse ve bunlar bir yerde toplanarak yığın yapılsa
ve ateşlense, bu odun parçalarının büyük bir ateş olup
üzerine konulan veya içine atılan herşeyi yakabileceğini
rahatlıkla anlayabilirler.”(28)
D.
İbadetlerin Faziletindeki Teşbihler
Fezâilü'l-'amâl'e
dâir bir çok eserler yazılmıştır. Özellikle ibadetlerin
teşbihini ise şöyle görmekteyiz:
1.
Hz. Peygamber, namazın fazileti ile ilgili teşbihlerinde,
''Sizden birinizin evinin önünden bir nehir aksa ve o
nehirden günde beş defa yıkansa kir kalır mı?” buyurunca
ashâb:
-Hayır
Ya Resulallah! diye karşılık vermişler. Bunun üzerine
Peygamberimiz: ''İşte beş vakit namaz da böyledir insanlardaki
günahı giderir'' buyurur.(29) Hz. Peygamber, orucu ise
günahlara karşı kalkan gibi tarif ederken,(30) zekatı
da fakir ile zengin arasında bir köprü olarak tavsif etmekte(31)
ve hacc ibadetinin de kişiyi annesinden yeni doğmuş bir
çocuk gibi günahsız hale getireceğini anlatmaktadır.(32)
2.
Yine Hz. Peygamber, Cuma namazına erkenden gidenlerin
sonradan gelenlere nazaran sevap derecelerini ve manevî
farklarını da zihinlere kolayca yerleşmesi için şu teşbihi
yapar: ''Kim Cuma namazına ilk saatlerde girerse bir deve,
ikinci saatte giderse bir sığır, üçüncü saatte giderse
bir koç, dördüncü saatte giderse bir tavuk kesip tasadduk
etmiş gibi sevaba nail olur.”(33)
E.
Hakiki Mü’minin Teşbihleri
Hakiki mü'minin sıfatları ve bunlarla alakalı,
hadislerde bir çok teşbih ve temsiller vardır. Yazımızın
başında da belirttiğimiz gibi biz burada mü'minin benzetildiği
nesneler yani vechü'ş-şebehler ve teşbihlerdeki hikmetlere
değinme açısından Hz. Peygamber'in cevâmiü'l-kelim ile
ifade ettiği bu sözlerin eğitimdeki rolünü belirtmeye
çalışacağız.
1.
Hz. Peygamber, ''Mü'minin misali koku satan kimse gibidir.
Yanında oturursan için açılır. Gezersen fayda verir, ortak
olsan istifade edersin''(34) buyurarak,
mü'minin herkese faydalı olması gerektiğini veciz
bir şekilde anlatmaktadır.
2.
Peygamberimiz, Kur'ân okuyan mü'mini ütrücce’ye (turunc’a) benzetirken bu turuncun kokusunun da tadının
da güzel olduğunu söyler. Kur'ân okuyan münafığı ise reyhana
benzeterek kokusunun hoş tadının ise acı olduğunu bildirir.(35)
Böylece mü'minleri Kur'ân okumaya teşvik ederken aynı
zamanda Kur'ân'ın faziletini de belirtmek istemiştir.
Buradaki benzetme de iki yönde yapılmıştır; koku ve tat.
Yani mü'min hem konuşmasıyla hem de kişiliği ile karşı
tarafın beğenisini kazanmalıdır.
3.
Peygamberimiz, ''mü'minin misali vücudun azaları gibidir.
Bir aza hasta olursa diğer organlarda ondan rahatsız olur''(36)
buyururlar. Burada da mü'minlerin birlik ve beraberlik
içinde olmaları gerektiği açık olarak ifade edilir.
4.
Hz. Peygamber, hastalık ve sıkıntı isabet eden mü'minin
halini de, “ateşe sokulan demire benzetir. Böylece ateş
onun posasını giderir ve demirin özü kalır''(37) şeklinde
teşbih etmektedir. Yani dünyevî sıkıntılarına katlanabilen
mü'minin bu sıkıntıları günahlardan arınmasına vesile
olacağı anlatılır.
5.
Peygamberimiz bir yerde mü'min'i, “Allah korkusundan tüyleri
ürperince günahları dökülür ve sevapları kalır”(38) şeklinde
teşbih ederken, bir başka hadiste de konuyu başka zaviyeden
ele alarak şu teşbihi yapar: “Mü 'minin misali yaprağını
dökmeyen yeşil ağaç gibidir.''(39) Böylece Hz. Peygamber,
Allah korkusunun mü'min için
manevî yükselmeye sebep olduğunu devamlı Allah
ile irtibatlı olmasının da kendisini manen canlı tutacağını
anlatmaktadır.
6.
Hz. Peygamber, bir başka teşbihlerinde ise mü'mini ekin
bitkisine benzeterek şöyle tarif etmektedir: ''Mü'min
kişinin benzeri ekin cinsinden biten taze bir ot gibidir.
Hangi taraft:an ona rüzgar dokunursa rüzgar onu eğer (fakat
yıkılmaz.) Doğrulunca rüzgar ile yine eğilir (yine yıkılmaz
ve doğru kalır) Haktan yüz çeviren facir kişinin benzeri
ise sert ve düz çam ve dağ servisi gibidir ki, Allah onu
dilediği vakit söker, devirir.”(40)
Teşbihte
belirtildiği gibi düzgün bir dal olarak çıkan ekin bazen
esen rüzgar ile kâh eğilir, kâh doğrulur. Ama rüzgarın
şiddeti ile hiçbir zaman devrilmez yine doğrulur ve ''Allah
birdir, eşi ortağı yoktur” diye ubudiyetini sanki isbat
eder. Mü'min de böyle olmalıdır. Hastalık, hüzün, keder,
zulüm gibi zamanın birtakım bunaltıcı halleri karşısında
sağa sola sarsılsa da yıkılmaz. Allah'a kulluktan ayrılmaz.
Kurân-ı Kerim'de Allah yolunda infak edenlerin misali
buğday tanesine teşbih edilerek şöyle anlatılır:
''Malını
Allah yolunda harcayanların durumu, bir tanenin durumu
gibidir ki, yedi başak bitirmiş ve her başakta yüz tane
var.”(41)
Burada
da Allah için olduktan sonra verilenin az bile olsa karşılığının
sevap olarak çok olacağı güzel bir teşbihle anlatılmıştır.
7.
Mü'minin bir başka teşbihini de şöyle görmekteyiz. Bir
gün Hz. Peygamber, müslümana benzeyen ve hiç yaprağını
dökmeyen ağaç hangisidir diye sorunca ashâb cevap verememiş
ve kendileri bunun ''hurma ağacı'' olduğunu belirtmişlerdir.(42)
Kur'ân-ı
Kerim'de geçen ''şecere-i tayyibeye'' de âlimler ''hurma
ağacı'' demişlerdir.
''Görmedin
mi Allah nasıl bir misal getirdi? Güzel bir sözü kökü
(yerde ) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti).
O ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir.”(43)
Bu
âyetle Allah, güzel kelimeyi güzel bir ağaca teşbih etmiştir.
Çünkü güzel kelimenin meyvesi güzel amel, güzel ağacın
mahsülü de faideli meyvedir. Bazı müfessirler buradaki
''güzel ağaç'' teşbihinden ''hurma ağacı''nı anlamışlardır.
Bazıları da ''mü'minin kendisidir'' demişlerdir. ''Güzel
kelime'' ye gelince onun da ''kelime-i tevhid'' olduğunu
söylemişlerdir.(44) Bir ağacın damarla gövdesi, dalları,
meyvesi vardır. İman ve İslâm da böyledir. Onun damarları
ilim, marifet ve yakindir. Gövdesi ihlas ve samimiyettir.
Dalları güzel ameldir. Meyvesi ise güzel amellerin icab
ettirdiği güzel eserler, iyi sıfatlar ve temiz huylardır.
Bir ağacı diri tutmak için sulamak ve bakmak gerekir.
Kalpdeki İslâm ağacı da böyledir. Eğer sahibi faydalı
ilim, sâlih amel ve yaratanı tefekkürle meşgul olmazsa,
İslâm ağacı kuruma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir.(45)
Hurma
ağacının tarihi geleneği, Mezopotamya kültüründe güç,
fetih, zafer, barış, inanç ve bereket sembolü olarak duvarlarında
kabartma olarak işlendiği belirtilir.(46) Kur'ân-ı Kerim'de
ise ''nahle'' olarak birçok yerde hurma ağacından bahsedilmektedir.(47)
Yine Kur'ân-ı Kerim'de hurmanın Allah'ın hem dünyadaki
hem de cennetteki nimetlerinin arasında yer aldığı görülür.(48)
Hz. Meryem'in Hz. İsa'yı bir hurma ağacı altında dünyaya
getirdiği kendisine ağacı silkelemesini ve dökülen taze
meyvelerden yemesinin vahyedilmesi de(49) hurmanın değerine
ve önemine işaret sayılabilir.
Arabistan'ın
başlıca bitki örtüsünü teşkil eden hurma ağacı hem meyvesiyle
hem de günlük hayattaki araç ve gereç olması yönüyle çok
önemli bir yer işgal eder . Meselâ ilk zamanlarda mescidin
tavanının örtüsü hurma yapraklarıyla örtülmüştür.(50)
Hatta yapraksız dalların da Kur'ân'ın yazılmasında malzeme
olarak kullanılmıştır.(51) Sahabe-i Kiram'ın evindeki
yaygılar da hurma liflerinden dokunmuştur.(52) Kısacası
çölde deve insan hayatı için ne derece önemli ise, Arabistan
bölgesinde de hurma ağacının değeri o derece büyüktür.
20 metreye kadar uzayabilen bu ağaçtan ''nakir'' denilen
su kaplarının yapımından tutun, hasır, sepet, yastık ve
yatak malzemesi olarak da kullanılan hurma ağacı aynı
zamanda hayvan yeminde dahi kullanılmaktadır.(53)
Hz.
Peygamber hurmanın gıda değerine işaret olarak da ''içinde
kuru hurma (temr) bulunan hane halkının aç kalmayacağı''
şeklinde(54) haber verir. Hz. Peygamber maddî imkansızlıklar
nedeniyle yalnız hurma ve su ile idame-i hayat ettirdikleri
de bilinmektedir.(55) Oruçlunun hurma veya su ile orucunu
açması da ayrı bir sünnettir.(56)
Sonuç
1-
Eğitimde bir metod da, konuların herkesin anlıyabileceği
bir seviyede misal ve teşbihlerle anlatılmasının daha
yararlı olacağıdır.
2-
Kur'an-ı Kerim'i anlamamız için mutlaka Hz. Peygamberi
anlamamız ve onun sünnetini bilmemiz gerekir.
3-
Mü'min, buğday bitkisi gibi olabilmeli fıtne ve fesat
zamanında eğilmesini bilmeli ama kırılmamalı, ümitsizliğe
kapılmamalıdır.
4-
Tevazu ve zilleti birbiriyle karıştırmamalı. Ekin başağı
eğince tanelerini nasıl dökmüyorsa, mü'min de doğrulunca
şahsiyetinden ve tevhidden taviz vermemelidir.
5-
Mü'min, buğday ve hurma ağacı gibi doğru ve düzgün olması
gerekir. Yani dış görünüme de önem vermelidir. Mü'min
yalnız sözünde değil özünde de doğru olmalıdır.
6-
Mü'min, toplumun menfaati için kendini feda etmesini bilmelidir.
Medeniyet kültürlerinde de barış ve bereket sembolü olarak
kabul edilen bu iki ağaç ile teşbih sanki mü'minin de
görünüşüyle ve yaşayışıyla barışa ve berekete vesile olabilmesi
istenmektedir.
7-
Hurma ağacı, neredeyse her mevsim meyve verebilen bir
ağaç olması yönüyle mü'min de devamlı başkalarına faydalı
olabilmelidir. Aynı zamanda nasıl ki buğday gibi bir tohumdan
''yedi başak'' ve ''yediyüz tane'' çıkabiliyorsa, mü'min
de iyiliklerinin böyle çoğalmasının yolunu arayabilmelidir.
8-
Hurma ağacının her kısmından hatta gölgesinden bile nasıl
istifade ediliyorsa, Mü'min de yalnız zenginken değil
hatta fakirken bile başkalarına yararlı olunabileceğini
göstermelidir.
Son
söz olarak da şunu söyleyebiliriz: Mü'minler yanyana gelip,
birbirine kenetlenmesini bilmelidir. Gıda olarak buğdaydan
ekmek, hurmadan da katık yapıldığı gibi, mü'min de herkese
hayat verebilmelidir. Mü'min, yaptığı fedakarlığı yalnız
nefis yani dünya menfaatı için değil, Allah adına ve ahiret
hesabına yapabilmelidir. Mü'min, en az bitki ve ağaçlar
gibi fedakâr ve hasbi olabilmesini öğrenmelidir. Çünkü
ağaç bir defa sulanınca veya gübre verilince karşılığında
onlarca meyve verebilmektedir. Müslümanlar, kendilerine
en güzel örnek olarak Hz. Peygamber'i rehber edinmelidirler.
Hakiki mü'min, görünüş ve yaşayışıyla sözüyle ve özüyle
hem Kur'ân ahlâkını, hem de Hz. Peygamberin yaşayışını
hayatına düstur edinmelidir ki mutluluğu yakalayabilsin.
1-
Bkz. Cerrahoğlu İsmail, Tefsir Usulü s. 1 74.
2- İbn Mace, Mukaddime, 17 .
3- Geniş bilgi için bkz. Kettânî, er-Risâletü'l-Müstatrafe,
s. 77. (Ter. Yusuf Özbek).
4- Bkz. Buhârî, Hibe, 30.
5- Buhârî, Tabir, 22.
6- Bkz. Müslim, Sıfatü'l-münâfıkîn, 17. Bu iki kelime
arasındaki nüans inceliği şudur: el-Airatü: mütereddit,
nereye gideceğini bilemeyen, el-Râbizâtü ise; ağılda duran,
sağa sola kımıldayamayan hayvan anlamındadır .
7- Bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, ll, 88; Ayrıca bkz. Hatib
el;Bağdâdî, el-Kifaye fî İlmi 'r-rivaye, s. 173.
8- Suyûti, Felhu'I-Kebir, III, 128.
9- İbn Mâce, Zühd, 15.
10- Müslim, Salâtü’l-Müsafirîn, 226.
11- Buhâri, İlim, 20.
12- Bkz. Buhârî, Daavât, 66.
13- Bkz. Buhârî , Zekat, 27.
14 Bkz. Buhârî, Büyu', 38.
15- Tirmîzî, Emsâl, 6.
16- Bkz. Tirmîzî, Fiten, 73.
17- Bkz. Tirmîzî, Emsâl, 7.
18- Tirmîzî, Kader, 14.
19- Bkz. İbn Mâce, Zühd, 3.
20- Bkz. Müslim, Zühd, 1.
21- Bkz. Tirmîzî , Zühd, 13.
22- Bkz. Tirmîzî, Emsâl, 2.
23- Bkz. Tirmîzî, Emsâl, 7.
24- Bkz. Tirmîzî, Zühd, 44.
25- Bkz. Buhârî, Şirket, 6.
26- Bkz. Tirmîzî, Emsâl,
1.
27- Meselâ bkz. Buhârî, İmân, 39.
28- Bkz. Ahmed b. Hanbel, l, 402.
29- Tirmîzî, Emsâl, 3.
30- Bkz. Müslim, Sıyâm, 162.
31- Bkz. Suyûti, Fethu'l-Kebir, II, 145.
32- Bkz. Buhârî, Hac, 4.
33- Buhârî, Cuma, 4.
34- Bkz. Gümüşhanevî, Ramüzu'l-Ehâdis, II, 390.
35- Bkz. Buhârî, Fezailü'I-Kur'an, 17.
36- Bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 274.
37- Bkz. Suyûti, Fethu'l-Kebir, I, 440.
38- Bkz. Gümüşbanevi, Ramüzu'l-Ehâdis, II, 391.
39- Bkz. Buhârî, Edeb, 79.
40- Buhârî, Merzâ, 1.
41- Bakara, 261.
42- Bkz. Buhârî, Tefsir, 14/1.
43- İbrahim, 24-25.
44- Bkz. Mecmuatü'n min et-tefâsir (Beyzâvî- Medârik-
Hazin), III, 522523.
45- Bkz. Çantay, Hasan Basri, Kur'an-ı Hakim ve Meâl-i
Kerim, 1, 381.
46- Bkz. Bozkurt. Nebi, ''Hurma'' DİA, XVlII, 391.
47- Meselâ, bkz. En’am, 99; Kehf, 22; Yasin, 34.
48- Bkz. Rahman, 11.
49- Bkz. Meryem, 23-25.
50- Bkz. Buhârî, Salât, 67.
51- Bkz. Buhârî, Tefsir, 9/20.
52- Bkz. Müslim, Mesâcid, 267.
53- Bkz. Bozkurt, Nebi, "Hurma'', DİA. XVIII, 393.
54- Müslim, Eşribe, 152.
55- Bkz. Müslim, Zühd, 28.
56- Bkz. Ebû Davûd, Savm, 21.