GÜNDEM

İstiâze, sözlükte, "sığınmak, korunmak" anlamına gelir. Dînî bir terim olarak ise, "kötülüklerden Allah’a sığınıp O’ndan yardım isteme" anlamında kullanılmaktadır.(1)

Bir mü’min Allah’a sığınmak istediğinde “eûzü, maazallah” (Allah’a sığınırım), “neuzü billah” (Allah’a sığınırız) der. Besmele, "Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla” anlamına gelen “Bismillahirrahmanirrahim" cümlesinin adıdır. “Eûzü besmele” ise “kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım” anlamındaki “eûzü billahi mineşşeytâni’r-racim” cümlesiyle besmelenin ortak adıdır.

Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Peygamber’e başta şeytanların vesveseleriyle kalpleri kin ve buğuz dolu olanların ve hiçbir delile dayanmadan Allah’ın ayetleri hakkında tartışanların kötü niyet ve davranışları olmak üzere çeşitli şerlerden istiâzede bulunması (Allah’a sığınması) emredilmiştir.(2) Hz. Peygamber de bütün kötü sıfatlardan, şeytanın vesvesesinden, fayda vermeyen işlerden, dünya ve ahirette insana eziyet veren şeylerden Allah’a sığınmış, bu amaçla daha çok ihlas, felak ve nâs sûrelerini okumuş, bunu sahabe-i kiram’a da tavsiye etmiştir.(3)

Ayrıca Hz. Nûh bilmediği şeyi istemekten,(4) Yusuf (a.s.) kendisine şehvetle yaklaşan kadından ve kardeşleriyle arasında cereyan eden olaylarda hataya düşmekten,(5) Musa (a.s.) kavmine karşı alaycı bir tavır sergilemekten(6) ve ahirete inanmayan kibirlilerle(7)  onların düşmanlıklarından(8)  Allah’a sığınmışlar ve O’nun yardımını istemişlerdir. Yine Kur’anda İmrân’ın eşinin(9)  ve kızı Hz. Meryem’in(10)  Allah’a sığındıklarından bahsedilmektedir. Cin Sûresi’nin 6. âyetinde ise bazı kişilerin bir kısım cinlere sığındıkları haber verilmekte ve böyle bir davranışın yanlışlığı anlatılmaktadır.

Nahl Sûresi’nin 98. âyetinde yer alan; "Kur’an okuyacağın zaman, kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığın." emrinden, âlimlerin bir kısmı vücub hükmünü çıkarmışlarsa da âlimlerin çoğunluğu bunun müstehab olduğu ve Kur’an okumaya başlamadan önce istiâzede bulunulmasının daha uygun olacağı görüşünü benimsemişlerdir. Ayrıca Kur’an okurken meydana gelebilecek hatalardan Allah’a sığınma arzusu da bunu gerektirir. Namazda istiâze Hanefî ve Hanbelî mezheplerine göre birinci rek’atta, Şafiîlere göre her rek’atta sünnettir. Malikîlere göre ise nafile namazlarda gizli okunmak kaydıyla sünnet, farz namazlarda ise mekruhtur. Cemaatle kılınan namazlarda imama uyan kimse istiâzede bulunmaz. Çünkü istiâze namaz için değil, Kur’an okumak için gereklidir. Ebu Hanife ve Ahmed b. Hanbel’e göre istiâze namazda sessiz okunur. Şafiî’ye göre ise âşikâre (açıktan) okunan namazlarda istiâze sesli okunabileceği gibi sessiz de okunabilir. Namaz dışında Kur’an okurken dinleyicinin bulunması halinde istiâzenin aşikare yapılması gerekir. Çünkü kıraatin sesli olacağının ilanı için buna ihtiyaç vardır.(11)

İstiâze, "eûzü billahi mine’ş-şeytâni’r-racim" şeklinde olabileceği gibi,(12) "eûzü billahi’s-semîi’l-alimi mine’ş-şeytâni’r-racim" cümlesiyle kıraate başlamak da caizdir. Zira Hz. Peygamber’den sabah vakitlerinde Haşr Sûresi’nin son üç ayetini "eûzü billâhi’s-semîi’l-alîmi mine’ş-şeytâni’r-racim" cümlesi ile başlayarak okumanın fazileti hakkında hadisler rivayet olunmuştur.(13)  Bu rivayetlerin etkisiyle olsa gerek ki, bazı İslâm ülkelerinde özellikle sabah namazının ardından okunan Haşr Sûresi’nin son üç ayetine söz konusu istiâze ile başlamak gelenek haline gelmiştir.

İslâm öncesi Araplar bir işe başlarken bazan Lât ve Uzza gibi putların adını anarak, bazan da "bismikellâhümme" diyerek Allah’ın adıyla başlarlardı. Bu âdet İslâm’ın ilk yıllarında da sürmüşse de, Neml Sûresi’ndeki besmele ayeti(14)  nazil olduktan sonra besmele son şeklini almış; Hz. Peygamber hayatı boyunca hep bu ibareyi kullanmış,(15) "Besmele ile başlamayan her iş bereketsiz ve güdüktür."(16)   buyurarak, gerek dünya gerek ahiretle ilgili olsun her önemli ve meşru işe besmele ile başlanılmasını tavsiye etmiştir. Bir müslüman herhangi bir işe başlamadan önce besmele çekmekle "Nefsim veya başka bir varlık adına değil de Allah’ın adına, O’nun hoşnutluğunu kazanmak için, O’nun izni ve yardımı ile başlıyorum" demek ister, O’nun rahman ve rahim isimlerinin tecelli etmesini bekler. Böylece hem dünya hem de ahiret mutluluğunu dilediğini, başladığı işi başarıyla yerine getirebilmesi için gerekli olan güç ve kudretin Allah tarafından ihsan edilmesini temenni ettiğini ve kendisinin devamlı olarak O’nun yardımına muhtaç olduğunu bildirmiş, O yüce yaratıcının yardımını celbetmiş olur.

Besmele, kainatı yaratan ve idare eden yüce varlığın adını, esmâ-i hüsnâ dizisinde ikinci sırayı alan "rahmân" ile hemen onun ardından gelen "rahîm" isimlerini toplamış kutsal bir metindir. Esirgeyen-bağışlayan, lütuf, ihsan ve merhametini eksiltmeyen anlamındaki rahman ve rahim isimleri ilahi rahmet ve koruyuculuğun bütün âlemi kuşattığını ifade etmektedir. Müslümanların inanç, ibadet ve günlük hayatlarında büyük bir yer tutan besmele, Kur’an ve hadislerde yüce yaratıcıya nisbet edilen bütün isim ve sıfatları bir bakıma özet olarak ihtiva etmektedir. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in konusunu Allah ile âlem, özellikle de insanlık âlemi arasındaki münasebet teşkil etmektedir. Bu itibarla, besmelenin başında bulunan "bâ" edatı (be harfi) bu münasebeti ortaya koymakta ve kulun Yüce Yaratıcı’sından yardım isteyerek hep O’na bağlı kalışını ifade etmektedir. Arapça cümle yapısı itibariyle besmeleden önce "ba"nın ilgili bulunduğu mahzuf bir fiil vardır. Bu besmele ile başlanacak her hangi bir fiildir. "Bismillah (Allah’ın adı ile) başlıyorum". "Bismillah ile hayvanı kesiyorum", "Bismillah ile yerimden kalkıyorum" gibi... Şu kadar var ki surelerin başında bulunan besmelelerin mahzuf fiilinin, Kur’an-ı Kerim’in ilk nazil olan ayetinin ilk kelimesi olan "ikra’" (oku) olduğu kabul edilebilir.(17)

Böylece İslâm’ın bir sembolü, her iyiliğin anahtarı ve Allah’ın kullarına bir ihsanı olan besmele ile uluhiyyet ve ubudiyyet arasında sevgiye dayalı bir bağ ve manevî bir köprü oluşmaktadır.

Besmelenin doğrudan doğruya "billahi" (Allah ile başlıyorum) şeklinde Allah lafzı ile değil de "bismillahi" (Allah’ın adı ile başlıyorum) şeklinde isim kelimesiyle başlamış olmasının hikmetleri konusunda İslâm âlimleri çeşitli yorumlar yapmışlardır. Bu hikmetlerin başında, besmele cümlesinin yemin cümlesinden ayrılması amacının geldiğini söylemek mümkündür. Çünkü Kur’an’ın ilk inen sûresi kabul edilen Alâk Sûresi de aynı kompozisyona sahip olduğu gibi Yüce Yaratıcıyı öven çeşitli ayetlerde de O’nun zâtına delalet eden esmâ-i hüsnâ lafzından önce isim kelimesi yer almaktadır. (Mesela bk. Rahman, 78; Vâkıa, 96). Bu gibi durumlarda isim ile müsemmânın (zât) aynı olduğu kabul edilmektedir.(18)

Neml Sûresi’nin 30. âyetinde geçen besmelenin Kur’an’dan bir ayet olduğu konusunda İslâm âlimleri arasında herhangi bir ihtilaf yoktur; başta sahabiler olmak üzere âlimler bu hususta sözbirliği etmişlerdir (icmâ). Ancak Tevbe Sûresi dışında, Kur’an-ı Kerim’deki surelerin başlarında bulunan 113 besmelenin her birinin tek başlarına birer ayet olup olmadığı konusunda İslâm âlimleri farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu husustaki görüşleri dört grupta toplamak mümkündür.

1. İmam Mâlik ve Evzâî ile Hanefî ve Hanbelî mezheplerinin ilk dönem âlimlerine göre, surelerin başlarında bulunan besmelelerin her biri müstakil birer âyet değildir.

2. Her biri müstakil bir âyettir ve surelerin arasını ayırmak için nazil olmuştur. Ancak başında bulunduğu sûrenin bir ayeti de değildir. Müteahhir Hanefî âlimlerine göre Ebu Hanife bu görüştedir. Ayrıca Dâvud ez-Zâhirî ve bir rivayete göre de Ahmed b. Hanbel bu görüştedirler.

3. Sûrelerin başlarında bulunan besmelelerin her biri o sûreden bir âyettir. Şafiî ve meşhur olan rivayete göre Ahmed b. Hanbel bu görüştedirler. İmamiyye ve Zeydiyye mezhepleri de bu görüştedirler.

4. Şafiî’ye nisbet olunan diğer bir görüşe göre, sadece Fatiha Sûresi’nin başında bulunan besmele, bu sûrenin bir âyetidir. Diğer sûrelerin başında bulunan besmeleler ise müstakil birer âyet olmadıkları gibi başında bulunduğu surelerin de bir cüzü değildirler. Sûrelerin başına teberrüken yazılmışlardır.(19)

Kıraat imamları, Tevbe Sûresi hariç diğer sürelere besmele ile başlanacağı hususunda görüş birliğine varmışlar, bir sûreden diğerine geçişte besmelenin okunup okunmayacağı konusunda ise farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. İçlerinde İmam Asım’ın da yer aldığı bir grup kıraat imamı, Mushaf hattına ve sûrelerin başlarında yer alan besmeleleri âyet kabul edenlerin görüşüne uyarak kıraat esnasında iki sûre arasında -Enfâl ile Tevbe sûresinin arası hariç- besmele okunması gerektiği görüşünü benimsemişlerdir. Besmeleyi başında bulunduğu sûrelerden birer âyet kabul etmeyen Hamza b. Habib ve ona tabi olanlar ise Kur’an’ın tamamını tek bir sûre gibi kabul ederek sûrelerin arasını birleştirmişlerdir. Ne var ki söz konusu ihtilaf, Kur’an-ı Kerim’in tertibine göre sûrelerin sırasıyla okunması halinde, yani bir sûrenin sonundan onu takip eden sûreye geçişte gündeme gelmektedir. Bir sureden hemen kendisini takip eden sûreye değil de daha sonraki bir sûreye geçişte besmelenin okunacağı konusunda ise alimler arasında görüş ayrılığı yoktur. Ayrıca bir sûreye ilk âyetinden değil de sonraki herhangi bir âyetinden başlanacak olursa, besmelenin okunması da terkedilmesi de caizdir. Besmelenin okunup okunmaması bakımından Tevbe Sûresi ayrı bir özelliğe sahip bulunmaktadır. Bu sûreye besmele ile başlanamayacağı konusunda kıraat imamları ittifak etmişlerdir. Söz konusu yasağa uyulmaması halinde, âlimlerin bir kısmına göre haram, bir kısmına göre ise mekruh işlenmiş olacaktır. Ancak sûrenin ilk âyetinden değil de daha sonraki herhangi bir âyetinden başlanılması halinde, besmelenin okunması, bazı âlimlere göre sünnet, bazılarına göre ise mekruhtur.(20)

Besmele çekmenin yerine göre farz, vacip, sünnet, mendup, haram ve mekruh gibi hükümleri vardır. En’am Sûresi’nde yer alan: "Üzerlerine Allah’ın adı anılmayan hayvanların etinden yemeyin, çünkü bunu yapmak Allah’ın yolundan çıkmaktır"(21)  mealindeki âyet, hayvan keserken, "Yetiştirdiğiniz avcı hayvanların size tutuverdiklerinden de yeyin ve üzerine Allah’ın adını anın"(22)  mealindeki âyet de av üzerine hayvanı gönderirken veya silahı kullanırken besmele çekmenin farz olduğunu göstermektedir.(23) Mushaf yazarken Tevbe Sûresi dışındaki surelerin başına besmele yazmak da farz hükmündedir. Çünkü üzerinde ashabın icmâı bulunan Mushaf’ta bu şekilde yazılmıştır.(24)  Hayvan kesimi esnasında besmelenin kasten terkedilmesi durumunda, başta Ebu Hanife olmak üzere İmam Malik, Ahmed b. Hanbel, İbn Râhûye gibi birçok müctehide göre kesilen hayvanın etinden yemek haramdır. Namaz dışında Kur’an okumaya başlarken eûzü besmele çekmek alimlerin çoğunluğuna göre sünnet, sûrenin başından değil de herhangi bir yerinden başlanması halinde ise menduptur. Tilavete Tevbe Sûresi’nin başından başlayan kimse yalnız eûzü okumakla yetinir, besmele çekmez. Enfal Sûresi’nden Tevbe Sûresi’ne geçişte de besmele terkedilir. Namazlarda ise Hanefî Mezhebi’ne göre her rek’atte Fatiha Sûresi’nden önce sessiz olarak besmele çekmek sünnet, Şafiî Mezhebi’ne göre sesli ya da sessiz olarak besmele çekmek farz, Malikî Mezhebi’ne göre ise besmelenin çekilmesi mekruh, terkedilmesi ise menduptur.(25) Bütün bu görüş ayrılıklarının altında, sûrelerin başında bulunan besmelelerin müstakil birer âyet veya o sûrelerin bir cüzü olup olmadığı konusundaki görüş farklılıkları yatmaktadır. İslâm’ın yaygın muâşeret kurallarından biri de yemeğe başlamadan önce besmele çekmektir. Yemeğe başlarken unutulduğu takdirde hatırlanıldığı zaman "Bismillahi fi evvelihi ve ahirihi" (başında da sonunda da Allah’ın adıyla) denilmesi Hz. Peygamber’in tavsiyeleri arasındadır.(26)

Neml Sûresi’nin 30. âyetinde yer alan besmelenin Kur’an’dan bir ayet olması sebebiyle âlimlerin çoğunluğu Hz. Peygamberin, "Cünüp ve hayız olan Kur’an’dan bir şey okuyamaz"(27)  mealindeki hadisine dayanarak bu durumda olan kimselerin kıraat maksadıyla besmele çekmelerini haram saymışlar, ancak besmelenin dua ve sena maksadıyla çekilmesinde ise bir sakınca görmemişlerdir. İçki içmek, çalınan ya da gasbedilen bir şeyi yemek gibi dinen yasaklanan fiillere besmele ile başlamak, o fiilleri meşrû görmek anlamına gelebileceği için haram kabul edilmiştir. Abdest almak, dua etmek gibi ibadetlerle yenilip içilmesi helal olan şeyleri yiyip içmeden önce besmele çekmek sünnet; oturma, kalkma gibi mübah olan fiiler için besmele çekmek ise mübahtır. Necaset mahallerinde besmele çekmek mekruh sayılmıştır.(28)

1- Fîruzabâdî, el-Kâmûsü’l-muhît, "avz" md.
2- A’râf, 200; Nahl, 98; Mü’minûn, 97-98; Mü’minûn, 56; Fussılet, 36; Felak, 1-5; Nâs,1-6.
3- Hadisler için bkz. Wensinck, el-Mu’cemü’l-Müfehres li-Elfâzı’l-Hadisi’n-Nebevî, “avz” md.
4- Hûd, 47.
5- Yusuf, 23,79.
6- Bakara, 67.
7- Mü’min, 27.
8- Duhan, 20.
9- Âl-i İmrân, 36.
10-  Meryem, 18.
11- İbnü’l-Arabî, Ebu Bekir, Ahkâmu’l-Kur’an, Beyrut, 1988, III, 157-159; Şirbinî, Muğni’l-Muhtac, Beyrut, 1995, I, 217; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, Beyrut, 1994, II, 200-202; Zuhayli, Vehbe, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuh, Dimeşk, 1989, I, 692; II, 84.
12- Buhârî, Bed’ül-Halk,11, Edeb, 76; Müslim, Birr, 109-110; Müsned, VI, 394.
13- Ebû Dâvûd, Salât, 123; Tirmizî, Mevâkît, 65, Sevabü’l-Kur’an, 22; Müsned, III, 50; V, 26.
14- Neml, 30.
15- Kurtubi, el-Cami’ li-Ahkâmi’l-Kur’an, Kahire,1966-67, I, 92.
16- Aclunî, Keşfü’l-Hafa, Beyrut, 1988, II, 119.
17- Reşid Rıza, Tefsiru’l-Menâr, Beyrut, Ts., I, 44.
18- Elmalılı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, Ts., I, 19.
19- İbnü’l-Arabî, a.g.e., I, 4-6; Kurtubi, a.g.e., I, 92; Şirbini, a.g.e., I, 218; Elmalılı, a.g.e., I, 15-17.
20- Elmalılı, a.g.e., I, 44-45; Karaçam, İsmail, Kur’an-ı Kerim’in Nüzulü ve Kıraati, İstanbul, 1995, 387-392.
21- Enâm, 121.
22- Mâide, 4.
23- Ayrıca bkz. Buhârî, Zebâih, 1,2,9,15; Müslim, Sayd, 3, 5; Dârimî, Sayd,1.
24- Elmalılı, a.g.e., I, 44.
25- İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, Kahire,1989, I, 235-236; Şirbinî, a.g.e., I, 218-219; Elmalılı, a.g.e., I, 45; Zuhayli, a.g.e., I, 646.
26- Ebû Dâvûd, Et’ime,15; Tirmizî, Et’ime,47.
27- İbn Mâce, Tahâret, 105; Tirmizî, Taharet, 98.
28- Tahtavî, Hâsiye alâ Merakı’l-Felâh, Beyrut, 1997, 6-7; Alâuddin Abidin, el-Hediyyetü’l-Alaiyye,  İstanbul, 1993, 292.

Okumanın Yazmanın (İlmin) Önemi ve İslam

Okumak ve yazmak, bir insanın yaşayışına, su ve ekmek kadar girmiş ve onun kadar ihtiyaç duyulan bir nimet olmuştur. Bugün artık, kültürlü insanların, günlük gazeteleri takip etmemesi, memleket ve dünya olaylarını incelemeyen bir kimse olması düşünülemez. Çoğumuz merakla beklediğimiz bazı haberleri, olayları hemen öğrenmek için sabahleyin her şeyden önce gazeteye bir göz atmak isteriz. İşimize gitmeden yarım veya bir saat önce günlük gazete sayesinde gerek memleketimizin gerekse dünyanın hali ve gidişatı hakkında kısaca da olsa bir bilgi ediniriz. Eğer yazı olmasa idi, gazete nasıl çıkabilirdi? Ve eğer okuma bilmesek, bu nimetten nasıl faydalanabilirdik?

İnsanlık ilimde ve fende bugünkü seviyeye yükselmesini okuma ve yazmasına borçludur. Denilebilir ki insan, kendisinden öncekilerin hallerini okuyan, öğrenen, bunların üzerinde yeni bir düşünce fikirler ortaya atan (koyan) ve düşündüklerini yazı ile tesbit eden tek yaratıktır. Okumak ve yazmak insanoğlu için en büyük nimetlerdendir diyebiliriz.

Güzel Dinimiz İslâm'da okuma-yazmaya, ilme ve bilim adamlarına büyük önem ve değer vermiştir. Bu sebepledir ki, son peygamber olan bizim Yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'e gelen ilk vahiyde verilen ilk emir "Oku" emridir. Şöyle ki, "Yaratan Rabbı'nın adıyle oku!, O insanı bir kan pıhtısıdan yarattı. Oku, Rabbın nihalyetsiz kerem (izzet, şeref) sahibidir ki, O, kalemle yazı yazmayı öğretendir. İnsana bilmediğini O öğretti."(1) buyurulmuştur Yüce Kur'an'da. Bu da en güzel biçimde yaratılan insanoğlu için ilk ve en önemli şeyin okumak, yazmak olduğunu gösterir. Yine Yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Allah’ın sevgili kulu ve Peygamberine; "De ki, Rabbim ilmimi artır."(2) buyurarak, insanoğlunun Rabbine yapacağı duada paha biçilmez sayısız dünya nimetlerinden en hayırlı şeyin ilim olduğun öğretir. İnsan bu nimete sahip olduktan sonra, diğer nimetleri bunların sayesinde elde edebilir. İlim aynı zamanda "insanı cennete götürecek bir yoldur."(3)

İslâm, ilme ve âlime o kadar değer vermiştir ki, sevgili Peygamberimiz (s.a.s.): “İlim öğrenmek kadın-erkek her müslümana farzdır, Çin de bile olsa gidip alın.”(4)  buyururlar. Demek ki, dinimiz, kadını ilim yönünden erkekten geride bırakmamış, gerekirse onu, kocasının müşaviri (danışman) olarak, ona her yönden yardımcı olabilecek bir seviyeye yükseltmeyi hedef tutmuştur.

Her çeşit imkânsızlık, ahlâksızlık, nankörlük. sapıklık, azgınlık, bilgisizlikten doğar, cahillikten ileri gelir. Bunun içindir ki, Kur'an-ı Kerim'in muhtelif (çeşitli) âyetlerinde: "Sakın cahillerden olma"(5) ve "Cahillerden yüz çevir"(6) buyurularak insanlar ikaz edilmektedirler. Ve yine okumakla yazmakla uğraşanlarla, yani ilim sahibi olanlarla, ilim sahibi olmayan ve okuma yazma bilmeyenlerin bir olmayacağı şöyle bildirilmiştir: "Bilenlerle bilmeyenler (hiç) bir olur mu?"(7)

Hayatla, ölüm arasında en sağlam köprü ilimle kurulur. Hak, hakikat, ahlâk, fazilet ve iman ilimle bulunur. Allah korkusu ve sevgisine, Kur'an ve peygamber sevgisi yoluna ilimle erilir. Fenne ve tekniğe ilimle ulaşılır.

Yukarıda manalarını verdiğimiz âyet ve hadislerde görüldüğü gibi, ilme, okumaya, öğrenmeye, ilerlemeye bu derece teşvik eden bir dinin mensubu, bir Peygamberin ümmeti olan biz Müslümanlar, eğer atom bombasını bulamamışsak, mikrobun, elektriğin, motorun, geminin, uçağın, radyonun, teleskopun, radarın ve daha nicelerinin mucidi (ilk yapan, bulan) olamamışsak bunun suçlusu İslâm değil, Müslümanlardır. Çünkü: İslâm sadece dinî bilimleri (ilimleri) değil, hangi sahada olursa olsun her çeşit ilme teşvik eder.

Kur'an-ı Kerim ilmi iman ile beraber zikretmiştir. Çünkü iman: İnanç, düşünce ve kanaat getirmekten ibarettir; bütün bunlar da ancak ilimle olur.

Netice olarak okumak-yazmak ve öğrenmek çok güzel bir şey. Öyleyse, biz de beşikten mezara kadar ilim tahsil edelim, okuyalım, öğrenelim ve öğretelim, durmadan çalışalım. Bizleri yetiştiren anne-babamıza, vatanımıza ve milletimize hizmet edelim. Başkasını örnek alan değil; başkasına örnek olan olalım, taklit eden değil, taklid edilen olalım ve bilelim ki, ilimsiz ne dünya emniyeti, ne de ahiret selameti mümkündür.

Kaynakça
1- Alak, 5.
2- Taha, 114.
3- el-Fethu'l Kebir, 3/24.
4- Keşf'ül-Hafâ, 2/68.
5- En'am, 35.
6- A'raf, 199.
7- Zümer, 9.

 

Sünnetteki
Meseller (Teşbihler) ve Eğitimdeki Yeri

Mesel kelimesi lügatta benzer, nazir, delil, hüccet manasına geldiği gibi bir nesnenin sıfatı halk arasında kabul görüp yayılmış meşhur olan sözler manasına da gelir.  Bunların irâd edilip söylenmesine "darb-ı mesel" denir. Çoğulu ise "emsâl"dir.(1)  Edebî sanatlardan olan teşbih, mecaz, istiare vb. gibi ilimler ise belâgat ilminde işlenir. Belâgat ilmi de beyan, meâni ve bedî olmak üzere üç kısımda toplanır. Ahmed el- Haşimi'nin (ö. 1943) Cevâhirü'l-Belâga adlı eserinde teşbihin beyan ilminin içinde olduğunu ve teşbihin kısımlarını anlatırken de teşbihte dört rükün bulunduğunu belirtir. Bunlar müşebbeh (benzeyen), müşebbehün bih (kendisine benzetilen), vechü'ş-şebeh (benzetme yönü) ve teşbih edatıdır. Teşbih-i beliğde ise teşbih edatı bulunmaz. Eğitim ve öğretimde bir öğretim metodu olarak kullanılan mesellendirme ve benzetme metodunu Hz. Peygamber de hadislerinde kullanmıştır. “Ben ancak bir muallim olarak gönderildim"(2) buyuran Peygamberimiz, eğitici olduğunu haber vermektedir. Bir muallim, bir mürebbi ve bir terbiyeci olarak gönderilen Hz. Peygamber'in ilham kaynağı vahiydir, yani Kur'an-ı Kerimdir. Bunun için hem Kur'ân-ı Kerîm'de ve hem de hadis-i şeriflerde pek çok meseller irâd edilmiştir. Bu, benzetmelerdeki gaye tezkir, vaaz, zecir, ibret gibi eğitimle insanı ahlâkî bir neticeye ulaştırmak için yapılan tembih ve teşviklerdir. Kur'ân-ı Kerîm'deki bu misalleri bir araya toplayan "Emsâlü'l-Kur'ân" adı altında eserler yazılmıştır. Bunlardan Neysâburi (ö. 412) el-Maverdi (ö. 450) ve İbnü'l-Kayyim el-Cevziyye (ö. 751) gibi alimlerin eserlerini zikredebiliriz. Aynı şekilde Hz. Peygamber'in bu tip sözleri "el-Emsâl' adı altında cem edilmiştir. Meselâ Ebu'l-Hasan el-Askeri'nin (ö. 315) Hz. Peygamber'den mervî olan yüz meseli "el-Emsâl" adı altında meydana getirmiştir.(3) Yine ilk hadis usulü alimlerinden el-Râmahurmuzi'nin (ö. 360) "el-Emsâl" adlı çalışması da mevcuttur. Kütüb-i Sitte'de de yalnız Tirmizî'nin Sünen'inde "Kitâbü'l-emsâl" şeklinde bir bölüme rastlamaktayız. Bu mesellerin  önemli özelliği, herkesin anlıyacağı seviyede olduğu için fazla şerhe ihtiyaç duyulmamasıdır. Biz de belirlediğimiz bu hadisleri yani mesel şeklinde teşbih yapılan rivayetleri beş başlık halinde ele alacağız.

A. İnsanın Fıtratı ve Karakterinin Teşbihleri

B. Ahiret Hayatına Yönelik Teşbihler

C. Emir ve Yasakların Teşbihi

D. İbadetlerin Faziletindeki Teşbihler

E. Hakiki Mü'minin Teşbihleri

Özellikle son bölümdeki benzetmelerde mü'minlerin alması gereken dersler olduğu için buradaki teşbihlerin çeşitli yönlerini ve hikmetlerini belirlemeye ça1ışacağız.

Teşbihte en önemli unsur müşebbehün bihin (kendine benzetilen) müşebbehten (benzeyen) zâhiren daha kuvvetli olmasıdır. Meselâ bir kişi aslana benzetilse memnun olur çünkü vechü’ş-şebeh (benzetme yönü) şecaat ve kuvvettir. Hatta İbnü'l-Esir (ö. 606) sahabe hayatı ile ilgili yazdığı esere ''Üsdü’l-ğabe'' (Ormanın Arslanları) şeklinde isim koymuştur. Oysa aynı familyadan olan ve bir çok insanın evinde bile beslediği bir köpeğe sahibi dahi benzetilse kızar, hatta hakaret kabul eder. Çünkü burada vechü'ş-şebeh takbihtir, tahkirdir. Hz. Peygamber hibe yapıpta sonradan vazgeçen kişiyi tasvir ederken kusmuğunu dönüp yiyen köpeğe benzetmektedir.(4) Demek ki teşbihlerde benzetme yönü (vechü'ş-şebeh) çok önemli bir unsur olmaktadır.

''Ben cevâmiü'l-kelim ile gönderildim''(5) buyurmaktadır. Cevamiü'l-kelim az lafız ile çok manayı ihtiva eden vecizelere denir. Hatta bundan dolayı bazı alimler mana ile hadis rivayetine cevaz vermemişlerdir. Çünkü aynı kelime nakledilmezse çoğu kere kastedilen nükte tam anlaşılmayabilir. Meselâ İbn Ömer, münafığın durumunu teşbih eden rivayette; “Münafık, iki sürü arasındaki bir koyun gibidir, nereye gideceğini bilemez şaşkın bir haldedir”,(6) şeklindeki hadisi rivayet eden ravinin “Eşşâtü’l-Âiratü” yerine aynı manada  “Eşşâtü’r-Râbidatü” diye değiştirdiğini görünce, Hz. Peygamber'e yalan isnad etmeyin diye çıkışarak özellikle bu teşbihlerdeki kelimelerin aynen korunması gerektiğini bildirir.(7) Böylece yapılan teşbihlerdeki nükteleri daha iyi anlamak için teşbihin aynen aktarılması gerektiği vurgulanmaktadır.

Hz. Peygamber'in böyle veciz, ders verici ve eğitici mahiyetteki teşbihleri ve meselleri elbette çoktur. Biz Kütüb-i Sitte ve meşhur hadisler çerçevesinde konuyu değerlendirmeye çalışacağız.

A. İnsan Fıtratı ve Karakterinin Teşbihleri

Buradaki benzetmelerde Hz. Peygamber daha ziyade günlük hayatta karşılaşacağımız olaylar ve insanların seciye ve karekterlerini belirterek herkesin bu misallerden ders alması gerektiğini şu teşbihlerle anlatır:

1. İnsanlara hayrı ve güzelliği öğreten fakat kendisi yapmayan alimin (kişinin) durumu, insanlara ışık veren fakat kendisini yakan lambaya benzer.(8) Demek ki bazı insanlar faydalı ve zararlı konuları bildiği halde nefsine uyarak bunlara riayet etmez.

2. Bir meclise oturup hikmetli söz dinleyip, sonra bu meclisten bahsederken işittiği şeylerin sadece kötü kısımlarını anlatan bir kimsenin misali ise, bir çobana gelip: Ey çoban süründen bana bir koyun ver deyince;  çoban da: ''Git en iyisinin kulağından tut al” demesine rağmen o da gidip sürünün köpeğinin kulağından tutup alan adam gibidir.(9)

Yani işe yarayacak faydalı sözleri seçip anlayamayan kişilerin durumu bu şekilde tarif edilmektedir.

3. Kur'an bilenin (hafız) timsali iple bağlı deve sahibinin timsali gibidir. Deve sahibi devesini gözetirse tutabilir. Serbest bırakıp bakmazsa kaçar gider;(10) Kur'an-ı Kerim devamlı okunmazsa unutulabileceği hatırlatılmaktadır.

4. Hz. Peygamber, Allah'ın kendisiyle gönderdiği hidayet ve ilmi bol yağmura benzeterek bu yağmurdan istifade eden toprağı da üç kısma ayırıp, insanları da kendisinden istifade edip etmeme bakımından bu topraklara, şöyle benzetir:

a. Bazı topraklara yağmur düşünce orada çayır ve ot yetişir. Bunlar Hz. Peygamber'in kendisinden istifade edenlerdir.

b. Bazı topraklar ise çorak olup, suyu üstünde tutar. Böylece hem halk hem de hayvanlar ve bitkiler buradaki sudan istifade ederler. Bunlar öğrendiklerini başkalarına da istifade ettirenlerdir.

c. Bazı toprakların da düz ve kaypak olduğu böylece buralara yağmur yağınca bu topraklarda ne suyun birikeceği, ne de çayır ve otun biteceği belirtilir.(11) Bunlar da Hz. Peygamber'i gören veya hadislerini duyup da iltifat etmeyen kimselerdir.

5. Peygamberimiz Allah'ı zikreden kişi ile zikretmeyen kişiyi karşılaştırırken Allah'ı zikreden kişiyi diriye, zikretmeyeni de ölüye benzetmiştir.(12) Burada hayatın dua ve zikir ile anlam kazanacağı anlatılmaktadır. Çünkü ''zikir'' her şeyi içine alan bir dua olması yönüyle kalp, dil ve beden ile yapılan halis ve câmi ibadettir . Meselâ ''şükür'' dünyevî bir nimete ulaşınca yapılırken, ''zikir'' ise, yalnız insan olma ve berhayat bulunma nimetinden dolayı muhabbetin ve saygının sonucu olarak yapılan samimi bir anma, bir hatırlama ve teşekkürdür.

6. Hz. Peygamber, cimri ile cömertin misalini karşılaştırırken de bunları üzerlerinde demirden bir elbise olan kimseye benzetir. Cömert sadaka verdikçe demirden zırh olan elbisesi genişler (manen gönlünde inşirah hisseder) ve günahlarını örter. Cimri ise vermek istemediğinden zırhın bütün halkaları vücudunu sıkar (Gönlünde devamlı bir ızdırap duyar) buyurmaktadır.(13)

7. Hz. Peygamber, salih ve iyi kişi ile kötü dostun benzerini de, misk sahibi ile ateşe üfleyen demirci körüğüne benzetir. Misk sahibi güzel kokudan arkadaşına istifade ettirirken, demirci körüğünün ateşi ise ya elbiseyi yakacağını veya kötü koku teneffüs ettireceğini belirtir.(14)

8. Hz. Peygamber, ''Ümmetimin durumu yağmur gibidir. Önceki gelenler mi hayırlıdır, sonraki gelenler mi, bilinmez'' buyurmuşlardır.(15) Yani önce ve sonra gelmesi önemli değil samimi ve fedakâr olması önemlidir. Çünkü sonra gelip de fitne ve sıkıntılara katlanarak dinine sahip çıkıp hizmet edenler önceki sıkıntı çekmeyenlere göre bir noktada daha hayırlıdır. Peygamberimiz buna işareten, ahir zamanda dini için   sabretmek ve sıkıntılara katlanmak ''elde kor taşıma gibi zor'' olacağını yine bir başka teşbihle haber vermektedir.(16)

9. Hz. Peygamber Yahudi ve Hristiyanlara karşı ümmetinin manevî ecir olarak tafdıliyetini de şöyle mesellendirir: ''Bir iş verenin akşama kadar çalıştıracağı kişiyi öğlene kadar çalıştırarak tam yevmiye vermesine, bir başkasını ise öğleden ikindiye kadar çalıştırarak tam yevmiye vermesine, bir başkasına da ikindiden akşama çalıştırarak iki yevmiye vermesine benzetir. Birinci ve ikincilerin yani Yahudi ve Hristiyanların itiraz etme hakkı olmadığını çünkü yevmiyelerinden kesilmediğini belirtir. Son çalıştırılan kişiye de ihsan olarak fazlalık verildiğini bunun da Hz. Peygamberin kendi ümmeti olduğunu haber verir''.(17)

B. Ahiret Hayatına Yönelik Teşbihler

Buradaki benzetmelerde de dünya hayatının geçiciliği, ahiret hayatının ise devamlı olacağı ve oraya yönelik hazırlık yapılması gerektiği, herkesin rahatlıkla anlıyacağı bir seviyede teşbihlerle anlatılmaktadır.

1. “Ademoğlunun misali çevresi belalarla (mayınlarla ) sarılmış kişiye benzer. Bu kişi 99 tehlike ve mayının (hastalık, yangın, terör, trafik kazası vs.) birinden kurtulsa bile ihtiyarlığa mutlaka basar ve öylece ölür.”(18) Yani dünyada ihtiyarlıktan ve ölümden kaçış olmadığını insanoğlunun mutlaka ahirete gideceği güzel bir teşbihle anlatılmaktadır.

2. Hz. Peygamber, ''Ahirete nazaran dünya (hayatı), denize giden birinin parmağını suya daldırıp çıkardığındaki bulaşıklığı kadar az ve (önemsiz)dir.''(19) “Dünya (ahiretteki nimetlere nisbeten) mü'minin zindanı, kafirin ise ancak cenneti gibidir.''(20) ''Allah katında dünyanın değeri sinek kanadı kadar (kıymetli) olsaydı, kâfire (Allah'ı inkar edene) bir yudum su vermezdi.''(21) şeklindeki teşbihlerle dünya hayatının az ve geçici, ahiret hayatının ise devamlı olduğu vurgulanmaktadır.

3. Peygamberimiz önceki Peygamberlerle benim misâlim güzel bir ev yapan kimseye benzer buyurduktan sonra yalnız bu evin bir tuğlası eksik kalmıştır. İnsanlar içeri girince hayret ederek bunu da eksik bırakmasaydı derler. ''İşte ben o eksiği tamamlayıcı olarak gönderildim''(22) buyurarak, kendisinden başka peygamber gelmiyeceğini ve ahirzaman peygamberi olduğunu güzel bir teşbihle beyan etmektedir.

4. Hz. Peygamber, ''Benim ile ümmetimin misali ateş yakan adama benzer. Adam nasıl ki ateş böceklerini ateşten uzaklaştırmaya çalışırsa, ben de sizi eteğinizden tutup ateşe girmemeniz için uğraşıyorum.''(23) şeklinde rahmet Peygamberi olduğunu vurgularken, yine bir başka hadiste ise, ''Benim durumum dünyada sefere çıkan ve bir ağacın altında konaklayan bir yolcuya benzer”(24) buyurarak, ömrün kısalığına işaret etmektedir.

C. Emir ve Yasakların Teşbihi

Burada Hz. Peygamber, Allah'ın emrine uymanın faydalarını, yasak ve günah olan hususlardan da kaçınmanın elzem olduğunu misallerle anlatmaktadır.

1. Hz. Peygamber, Allah'ın emirlerine riayet edenler ile etmeyenlerin misalini gemideki insanlara benzetir. ''Bunlardan bazıları güvertede, bazıları da (altta) makine kısmında bulunmaktadırlar. Alt kısımdakiler su ihtiyaçlarını gidermeleri için gemiden bir delik açacak olsalar bunu da yukarıya çıkıp kimseyi rahatsız etmemek için yapıyoruz deseler ve güvertedekiler buna razı olsa ve gemi batsa hepsi helak olur. Fakat güvertedekiler onları ikna ederek gemiyi deldirmeseler hem kendileri kurtulur hem de yanlış düşünenleri kurtarmış olur.”(25)

2. Hz. Peygamber'in, insanların sağı ve solu perdelerle örtülü bir köprüyü geçerken perdeyi kaldırıp etrafa bakınmasını, haramlara dalma olarak nitelendiriken,(26) bir başka hadiste de, ''Her kim şüpheli şeylere dalarsa yasak olan koru etrafında davarlarını otlatan bir çoban gibi sürüsü koruya ister istemez girebilir. Haberiniz olsun Allah'ın yeryüzündeki korusu da haram ettiği hususlardır''(27) şeklindeki teşbihle, koru etrafında bulunmayı şüpheli işlere yaklaşmaya, koruyu da haramlara benzettiği görülür.

3. Hz. Peygamber küçük günahları hafife almamayı zira bunlar biriktiği zaman büyük günah gibi olacağını ve insanı helak edebileceğini şu teşbihle anlatır. ''Bir kafile yolda giderken sahrada ihtiyac molası verse, bu esnada da yemeklerini pişirmek için herkes bir yere dağılarak birer odun parçası getirirse ve bunlar bir yerde toplanarak yığın yapılsa ve ateşlense, bu odun parçalarının büyük bir ateş olup üzerine konulan veya içine atılan herşeyi yakabileceğini rahatlıkla anlayabilirler.”(28)

D. İbadetlerin Faziletindeki Teşbihler

Fezâilü'l-'amâl'e dâir bir çok eserler yazılmıştır. Özellikle ibadetlerin teşbihini ise şöyle görmekteyiz:

1. Hz. Peygamber, namazın fazileti ile ilgili teşbihlerinde, ''Sizden birinizin evinin önünden bir nehir aksa ve o nehirden günde beş defa yıkansa kir kalır mı?” buyurunca ashâb:

-Hayır Ya Resulallah! diye karşılık vermişler. Bunun üzerine Peygamberimiz: ''İşte beş vakit namaz da böyledir insanlardaki günahı giderir'' buyurur.(29) Hz. Peygamber, orucu ise günahlara karşı kalkan gibi tarif ederken,(30) zekatı da fakir ile zengin arasında bir köprü olarak tavsif etmekte(31) ve hacc ibadetinin de kişiyi annesinden yeni doğmuş bir çocuk gibi günahsız hale getireceğini anlatmaktadır.(32)

2. Yine Hz. Peygamber, Cuma namazına erkenden gidenlerin sonradan gelenlere nazaran sevap derecelerini ve manevî farklarını da zihinlere kolayca yerleşmesi için şu teşbihi yapar: ''Kim Cuma namazına ilk saatlerde girerse bir deve, ikinci saatte giderse bir sığır, üçüncü saatte giderse bir koç, dördüncü saatte giderse bir tavuk kesip tasadduk etmiş gibi sevaba nail olur.”(33)

E. Hakiki Mü’minin Teşbihleri

 Hakiki mü'minin sıfatları ve bunlarla alakalı, hadislerde bir çok teşbih ve temsiller vardır. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi biz burada mü'minin benzetildiği nesneler yani vechü'ş-şebehler ve teşbihlerdeki hikmetlere değinme açısından Hz. Peygamber'in cevâmiü'l-kelim ile ifade ettiği bu sözlerin eğitimdeki rolünü belirtmeye çalışacağız.

1. Hz. Peygamber, ''Mü'minin misali koku satan kimse gibidir. Yanında oturursan için açılır. Gezersen fayda verir, ortak olsan istifade edersin''(34) buyurarak,  mü'minin herkese faydalı olması gerektiğini veciz bir şekilde anlatmaktadır.

2. Peygamberimiz, Kur'ân okuyan mü'mini ütrücce’ye (turunc’a)  benzetirken bu turuncun kokusunun da tadının da güzel olduğunu söyler. Kur'ân okuyan münafığı ise reyhana benzeterek kokusunun hoş tadının ise acı olduğunu bildirir.(35) Böylece mü'minleri Kur'ân okumaya teşvik ederken aynı zamanda Kur'ân'ın faziletini de belirtmek istemiştir. Buradaki benzetme de iki yönde yapılmıştır; koku ve tat. Yani mü'min hem konuşmasıyla hem de kişiliği ile karşı tarafın beğenisini kazanmalıdır.

3. Peygamberimiz, ''mü'minin misali vücudun azaları gibidir. Bir aza hasta olursa diğer organlarda ondan rahatsız olur''(36) buyururlar. Burada da mü'minlerin birlik ve beraberlik içinde olmaları gerektiği açık olarak ifade edilir.

4. Hz. Peygamber, hastalık ve sıkıntı isabet eden mü'minin halini de, “ateşe sokulan demire benzetir. Böylece ateş onun posasını giderir ve demirin özü kalır''(37) şeklinde teşbih etmektedir. Yani dünyevî sıkıntılarına katlanabilen mü'minin bu sıkıntıları günahlardan arınmasına vesile olacağı anlatılır.

5. Peygamberimiz bir yerde mü'min'i, “Allah korkusundan tüyleri ürperince günahları dökülür ve sevapları kalır”(38) şeklinde teşbih ederken, bir başka hadiste de konuyu başka zaviyeden ele alarak şu teşbihi yapar: “Mü 'minin misali yaprağını dökmeyen yeşil ağaç gibidir.''(39) Böylece Hz. Peygamber, Allah korkusunun mü'min için  manevî yükselmeye sebep olduğunu devamlı Allah ile irtibatlı olmasının da kendisini manen canlı tutacağını anlatmaktadır.

6. Hz. Peygamber, bir başka teşbihlerinde ise mü'mini ekin bitkisine benzeterek şöyle tarif etmektedir: ''Mü'min kişinin benzeri ekin cinsinden biten taze bir ot gibidir. Hangi taraft:an ona rüzgar dokunursa rüzgar onu eğer (fakat yıkılmaz.) Doğrulunca rüzgar ile yine eğilir (yine yıkılmaz ve doğru kalır) Haktan yüz çeviren facir kişinin benzeri ise sert ve düz çam ve dağ servisi gibidir ki, Allah onu dilediği vakit söker, devirir.”(40)

Teşbihte belirtildiği gibi düzgün bir dal olarak çıkan ekin bazen esen rüzgar ile kâh eğilir, kâh doğrulur. Ama rüzgarın şiddeti ile hiçbir zaman devrilmez yine doğrulur ve ''Allah birdir, eşi ortağı yoktur” diye ubudiyetini sanki isbat eder. Mü'min de böyle olmalıdır. Hastalık, hüzün, keder, zulüm gibi zamanın birtakım bunaltıcı halleri karşısında sağa sola sarsılsa da yıkılmaz. Allah'a kulluktan ayrılmaz. Kurân-ı Kerim'de Allah yolunda infak edenlerin misali buğday tanesine teşbih edilerek şöyle anlatılır:

''Malını Allah yolunda harcayanların durumu, bir tanenin durumu gibidir ki, yedi başak bitirmiş ve her başakta yüz tane var.”(41)

Burada da Allah için olduktan sonra verilenin az bile olsa karşılığının sevap olarak çok olacağı güzel bir teşbihle anlatılmıştır.

7. Mü'minin bir başka teşbihini de şöyle görmekteyiz. Bir gün Hz. Peygamber, müslümana benzeyen ve hiç yaprağını dökmeyen ağaç hangisidir diye sorunca ashâb cevap verememiş ve kendileri bunun ''hurma ağacı'' olduğunu belirtmişlerdir.(42)

Kur'ân-ı Kerim'de geçen ''şecere-i tayyibeye'' de âlimler ''hurma ağacı'' demişlerdir.

''Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi? Güzel bir sözü kökü (yerde ) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti). O ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir.”(43)

Bu âyetle Allah, güzel kelimeyi güzel bir ağaca teşbih etmiştir. Çünkü güzel kelimenin meyvesi güzel amel, güzel ağacın mahsülü de faideli meyvedir. Bazı müfessirler buradaki ''güzel ağaç'' teşbihinden ''hurma ağacı''nı anlamışlardır. Bazıları da ''mü'minin kendisidir'' demişlerdir. ''Güzel kelime'' ye gelince onun da ''kelime-i tevhid'' olduğunu söylemişlerdir.(44) Bir ağacın damarla gövdesi, dalları, meyvesi vardır. İman ve İslâm da böyledir. Onun damarları ilim, marifet ve yakindir. Gövdesi ihlas ve samimiyettir. Dalları güzel ameldir. Meyvesi ise güzel amellerin icab ettirdiği güzel eserler, iyi sıfatlar ve temiz huylardır. Bir ağacı diri tutmak için sulamak ve bakmak gerekir. Kalpdeki İslâm ağacı da böyledir. Eğer sahibi faydalı ilim, sâlih amel ve yaratanı tefekkürle meşgul olmazsa, İslâm ağacı kuruma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir.(45)

Hurma ağacının tarihi geleneği, Mezopotamya kültüründe güç, fetih, zafer, barış, inanç ve bereket sembolü olarak duvarlarında kabartma olarak işlendiği belirtilir.(46) Kur'ân-ı Kerim'de ise ''nahle'' olarak birçok yerde hurma ağacından bahsedilmektedir.(47) Yine Kur'ân-ı Kerim'de hurmanın Allah'ın hem dünyadaki hem de cennetteki nimetlerinin arasında yer aldığı görülür.(48) Hz. Meryem'in Hz. İsa'yı bir hurma ağacı altında dünyaya getirdiği kendisine ağacı silkelemesini ve dökülen taze meyvelerden yemesinin vahyedilmesi de(49) hurmanın değerine ve önemine işaret sayılabilir.

Arabistan'ın başlıca bitki örtüsünü teşkil eden hurma ağacı hem meyvesiyle hem de günlük hayattaki araç ve gereç olması yönüyle çok önemli bir yer işgal eder . Meselâ ilk zamanlarda mescidin tavanının örtüsü hurma yapraklarıyla örtülmüştür.(50) Hatta yapraksız dalların da Kur'ân'ın yazılmasında malzeme olarak kullanılmıştır.(51) Sahabe-i Kiram'ın evindeki yaygılar da hurma liflerinden dokunmuştur.(52) Kısacası çölde deve insan hayatı için ne derece önemli ise, Arabistan bölgesinde de hurma ağacının değeri o derece büyüktür. 20 metreye kadar uzayabilen bu ağaçtan ''nakir'' denilen su kaplarının yapımından tutun, hasır, sepet, yastık ve yatak malzemesi olarak da kullanılan hurma ağacı aynı zamanda hayvan yeminde dahi kullanılmaktadır.(53)

Hz. Peygamber hurmanın gıda değerine işaret olarak da ''içinde kuru hurma (temr) bulunan hane halkının aç kalmayacağı'' şeklinde(54) haber verir. Hz. Peygamber maddî imkansızlıklar nedeniyle yalnız hurma ve su ile idame-i hayat ettirdikleri de bilinmektedir.(55) Oruçlunun hurma veya su ile orucunu açması da ayrı bir sünnettir.(56)

Sonuç

1- Eğitimde bir metod da, konuların herkesin anlıyabileceği bir seviyede misal ve teşbihlerle anlatılmasının daha yararlı olacağıdır.

2- Kur'an-ı Kerim'i anlamamız için mutlaka Hz. Peygamberi anlamamız ve onun sünnetini bilmemiz gerekir.

3- Mü'min, buğday bitkisi gibi olabilmeli fıtne ve fesat zamanında eğilmesini bilmeli ama kırılmamalı, ümitsizliğe kapılmamalıdır.

4- Tevazu ve zilleti birbiriyle karıştırmamalı. Ekin başağı eğince tanelerini nasıl dökmüyorsa, mü'min de doğrulunca şahsiyetinden ve tevhidden taviz vermemelidir.

5- Mü'min, buğday ve hurma ağacı gibi doğru ve düzgün olması gerekir. Yani dış görünüme de önem vermelidir. Mü'min yalnız sözünde değil özünde de doğru olmalıdır.

6- Mü'min, toplumun menfaati için kendini feda etmesini bilmelidir. Medeniyet kültürlerinde de barış ve bereket sembolü olarak kabul edilen bu iki ağaç ile teşbih sanki mü'minin de görünüşüyle ve yaşayışıyla barışa ve berekete vesile olabilmesi istenmektedir.

7- Hurma ağacı, neredeyse her mevsim meyve verebilen bir ağaç olması yönüyle mü'min de devamlı başkalarına faydalı olabilmelidir. Aynı zamanda nasıl ki buğday gibi bir tohumdan ''yedi başak'' ve ''yediyüz tane'' çıkabiliyorsa, mü'min de iyiliklerinin böyle çoğalmasının yolunu arayabilmelidir.

8- Hurma ağacının her kısmından hatta gölgesinden bile nasıl istifade ediliyorsa, Mü'min de yalnız zenginken değil hatta fakirken bile başkalarına yararlı olunabileceğini göstermelidir.

Son söz olarak da şunu söyleyebiliriz: Mü'minler yanyana gelip, birbirine kenetlenmesini bilmelidir. Gıda olarak buğdaydan ekmek, hurmadan da katık yapıldığı gibi, mü'min de herkese hayat verebilmelidir. Mü'min, yaptığı fedakarlığı yalnız nefis yani dünya menfaatı için değil, Allah adına ve ahiret hesabına yapabilmelidir. Mü'min, en az bitki ve ağaçlar gibi fedakâr ve hasbi olabilmesini öğrenmelidir. Çünkü ağaç bir defa sulanınca veya gübre verilince karşılığında onlarca meyve verebilmektedir. Müslümanlar, kendilerine en güzel örnek olarak Hz. Peygamber'i rehber edinmelidirler. Hakiki mü'min, görünüş ve yaşayışıyla sözüyle ve özüyle hem Kur'ân ahlâkını, hem de Hz. Peygamberin yaşayışını hayatına düstur edinmelidir ki mutluluğu yakalayabilsin.

1- Bkz. Cerrahoğlu İsmail, Tefsir Usulü s. 1 74.
2- İbn Mace, Mukaddime, 17 .
3- Geniş bilgi için bkz. Kettânî, er-Risâletü'l-Müstatrafe, s. 77. (Ter. Yusuf Özbek).
4- Bkz. Buhârî, Hibe, 30.
5- Buhârî, Tabir, 22.
6- Bkz. Müslim, Sıfatü'l-münâfıkîn, 17. Bu iki kelime arasındaki nüans inceliği şudur: el-Airatü: mütereddit, nereye gideceğini bilemeyen, el-Râbizâtü ise; ağılda duran, sağa sola kımıldayamayan hayvan anlamındadır .
7- Bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, ll, 88; Ayrıca bkz. Hatib el;Bağdâdî, el-Kifaye fî İlmi 'r-rivaye, s. 173.
8- Suyûti, Felhu'I-Kebir, III, 128.
9- İbn Mâce, Zühd, 15.
10-  Müslim, Salâtü’l-Müsafirîn, 226.
11- Buhâri, İlim, 20.
12- Bkz. Buhârî, Daavât, 66.
13- Bkz. Buhârî , Zekat, 27.
14 Bkz. Buhârî, Büyu', 38.
15- Tirmîzî, Emsâl, 6.
16- Bkz. Tirmîzî, Fiten, 73.
17- Bkz. Tirmîzî, Emsâl, 7.
18- Tirmîzî, Kader, 14.
19- Bkz. İbn Mâce, Zühd, 3.
20- Bkz. Müslim, Zühd, 1.
21- Bkz. Tirmîzî , Zühd, 13.
22- Bkz. Tirmîzî, Emsâl, 2.
23- Bkz. Tirmîzî, Emsâl, 7.
24- Bkz. Tirmîzî, Zühd, 44.
25- Bkz. Buhârî, Şirket, 6.
26- Bkz. Tirmîzî,  Emsâl, 1.
27- Meselâ bkz. Buhârî, İmân, 39.
28- Bkz. Ahmed b. Hanbel, l, 402.
29-  Tirmîzî, Emsâl, 3.
30- Bkz. Müslim, Sıyâm, 162.
31- Bkz. Suyûti, Fethu'l-Kebir, II, 145.
32- Bkz. Buhârî, Hac, 4.
33- Buhârî, Cuma, 4.
34- Bkz. Gümüşhanevî, Ramüzu'l-Ehâdis, II, 390.
35- Bkz. Buhârî, Fezailü'I-Kur'an, 17.
36- Bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 274.
37- Bkz. Suyûti, Fethu'l-Kebir, I, 440.
38- Bkz. Gümüşbanevi, Ramüzu'l-Ehâdis, II, 391.
39- Bkz. Buhârî, Edeb, 79.
40- Buhârî, Merzâ, 1.
41- Bakara, 261.
42- Bkz. Buhârî, Tefsir, 14/1.
43- İbrahim, 24-25.
44- Bkz. Mecmuatü'n min et-tefâsir (Beyzâvî- Medârik- Hazin), III, 522523.
45- Bkz. Çantay, Hasan Basri, Kur'an-ı Hakim ve Meâl-i Kerim, 1, 381.
46- Bkz. Bozkurt. Nebi, ''Hurma'' DİA, XVlII, 391.
47- Meselâ, bkz. En’am, 99; Kehf, 22; Yasin, 34.
48- Bkz. Rahman, 11.
49- Bkz. Meryem, 23-25.
50- Bkz. Buhârî, Salât, 67.
51- Bkz. Buhârî, Tefsir, 9/20.
52- Bkz. Müslim, Mesâcid, 267.
53- Bkz. Bozkurt, Nebi, "Hurma'', DİA. XVIII, 393.
54- Müslim, Eşribe, 152.
55- Bkz. Müslim, Zühd, 28.
56- Bkz. Ebû Davûd, Savm, 21.