|
Öğretmenlik
Üzerine Birkaç Söz
Öğretmenlik
kurumu, toplumlarda eğitim-öğretim bilincinin doğuşuyla
eşit bir geçmişe sahiptir. Öğrenilecek veya öğretilecek
bir şeyler olduğunda, bunun isteklisi ortaya çıktığında,
öğretmen de var olmuş olmalıdır. Nasıl ki, bir iş ile o
işin öznesini ayırmak, lamba ile ışığı birbirinden bağımsız
olarak düşünmek mümkün değilse, eğitim-öğretim faaliyetlerini
de öğretmensiz tasavvur bile etmenin imkânı yoktur.
Toplum
hayatının, maddî şartları yanında manevî değerleriyle birlikte,
gelecekte de devam edebilmesi, bunun için de yeni nesillerin
yetiştirilmesi görevi, her devirde öğretmenlerin hamiyetli
omuzlarında bulunmuştur. Öncekilerin bütün bilgi ve tecrübe
birikimi yanında, bunların nerede ve nasıl kullanılması
gerektiği düşüncesini yani manevî değerler ve idealler de
öğretmenler vasıtasıyla gençlere aktarılır. İşte bu, gerçek
öğretmenlere lâyık oldukları değerin verilmesini gerektirmiştir.
Geçmişte
bazı toplumlarda öğretmenler, hak ettikleri ilgi ve desteği
görememişlerse, bundan bir ölçüde onlar ve onların yakın
çevreleri etkilenmiş, fakat esas kalıcı tesirlere öğrenme
durumunda olan bütün nesiller maruz kalmışlardır. Gençlerdeki
bilgi, tecrübe ve ideal eksikliğinin olumsuz neticeleri
ise bütün toplumun halini ve istikbalini karartmıştır. Bu
husus günümüz için de aynıyla geçerlidir. Çünkü toplumlar
hedeflerine yürüyebilmek için, önce güç ve kuvvete, sonra
da aydınlık yollara muhtaçtırlar. Onlara hem yollarda yürümeyi
öğreten ve hem de en doğru yolu göstererek önlerini aydınlatanların
başında ise öğretmenler gelmektedir.
Bir
Çin atasözü; “Öğretmeni öldürebilirsiniz, fakat onun faziletini
elinden alamazsınız.”der. Bir Alman şairi ise öğretmenlik
için; “Herkese değil, o ancak toplum hayatında üstün bir
seziş kabiliyeti gösterebilmiş olanlara vergidir.” demiştir.
Tarihte birçok büyük şahsiyet; bilgin, şair ve ediplere
değer vermiş, özellikle kendisini yetiştiren öğretmenlerine
saygı ve hürmet göstermiştir. Makedonya kralı Büyük İskender'in,
hocası Aristo'dan her söz açılışında; “Benim dünyaya gelmeme
sebep babam ise, Büyük İskender olmak şöhretine kavuşturan,
hiç şüphe yok ki, hocam Aristo’dur.” dediği bilinir. Moğol
sarayında da Uygur Türklerinden bilgin ve hocaların, büyük
ölçüde itibar ve saygı görmüş oldukları nakledilmektedir.
Tarihler bunlardan Kara-Boğa, Dharma, T’a-t’a- Tonga, Mengü
Tigin, Arın-Tamur ve Sarban'ın isimlerini bize kadar ulaştırmışlardır.
Nitekim Turfanlı bir babanın oğlu olarak gözlerini dünyaya
açmış bulunan Dharma'ya, Cengiz Han'ın torunu Kubilay Han'ın
''Muhterem üstâd'' şeklinde hitap ettiği de aynı tarihlerce
nakledilmektedir.
Müslüman
toplumların tarihlerine bakıldığında, bizzat Hz. Peygamber'in
bir öğretmen olarak nitelendirildiği ve buradan hareketle
öğretmenlere saygı gösterildiği, onlara değer verilerek
haklarının teslim edildiği görülür. Bilgi, Müslümanın yitik
malı olarak düşünülmüş, bu nedenle de Çin'de olması veya
gayrı müslimlerde bulunması, ilim yolunda maniler olarak
görülmemiştir. İşte bu hakikat dolayısıyladır ki, İslâm
ananesi Hz. Peygamber'in en yakınlarından biri ve ilk Müslümanlardan
olan Hz. Ali'ye;
“Bana bir harf öğretenin kulu olurum.” sözünü söyletmiştir.
Tarihte
kurulmuş bütün İslâm ve Türk-İslâm devletlerinde de öğretmenlerin
değeri takdir edilmiştir. Nitekim ilk Türk-İslâm Devleti
olan İdil (Volga) Bulgar Hanlığıyla ilgili olarak yeterli
bilgiye sahip değilsek de, Karahanlılar’dan itibaren öğrenim
hayatı ve onun vazgeçilmez öğesi öğretmenlerle ilgili, dikkat
çekici kayıtlara ulaşmamız mümkün olmaktadır. Nitekim bu
sıradaki bilgi ve öğretmen telakkisini göstermesi bakımından
son derece de dikkat çekici olan şu cümleler, Karahanlı
hükümdarına hitaben Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig'inde
geçmektedir: “Onların ilmi halkın yolunu aydınlatır. Onları
pek çok sev ve onlardan hürmetle bahset. Çok veya az, onların
bilgilerini öğren. Faydalı ve zararlı şeyleri birbirinden
ayırt ederek, doğru ve temiz yol tutan kimseler bunlardır.
Mümkünse ilimlerini öğren ve bilgilerini bil. Onlara iyilik
yap ve yardımda bulun. Dinin direği gerçekten bunlardır...
Bunlar (âlimler) insanı devlete ve saadete kavuştururlar.
Onlara izzet ve ikramda bulun, ne derlerse yap... Önlerinde
hürmetle eğil. Ey hakîm hükümdar, onların hukukunu muhafaza
ve yiyecek-içeceklerini temin et. Muhtaç duruma düşmesinler.
Gönül huzuru ile öğretsinler. Bilgisizler de onlardan bilgi
öğrensinler.”
Karahanlılar
döneminde, öğreticilerle öğrenmek durumunda olanlar arasındaki
ilişki konusu, Kaşgârlı Mahmud'un Divanu Lugati't- Türk'te
kaydettiği bir şiirde ise şu şekilde gösterilmiş bulunmaktadır:
“Her gün (âlim/öğretmenin) yanına giderek onun bilgisini
öğren; gönül alçaklığı ile ona hizmet et, gururu bir yana
bırak.'' Bu prensiplerin önemli ölçüde hayat bulmuş olduğunu
düşünmek durumundayız. Bize ulaşan bilgilere göre; Karahanlı
hükümdarlarının saraylarında âlimler için özel bir teşrifat
usulü tatbik edilirdi ki, bunun esasını, onların takdir
edilmesi ve hatırlarının hoş tutulması oluşturmaktaydı.
Nitekim biraz önce sözünü ettiğimiz Kutadgu Bilig'de adı
geçen dört önemli kişilikten biri olan hükümdar Kün-Toğdı,
sadece bilge/zâhit Odgurmış'ı karşılarken yerinden kalkar,
onunla el sıkışır, ona yanı başında yer vererek iltifat
ve hürmet gösterirdi.
Nizamî-i
Aruzî, Gazneli Sultan Mahmud'dan gelen bir mektup üzerine
Karahanlı Buğra Han, Harun'un bütün Maveraünnehir ulemâsını
toplayıp onlara fikir danıştığını kaydetmektedir. Aynı şekilde
İlig Han Nasr, Yusuf Kadır Han, onun oğlu Arslan Han, Tamgaç
Buğra Han İbrahim, Şemsülmülk Nasr da âlim ve din adamlarına
son derece hürmetkârdı ve onları saraylarında kabul eder,
ikramlarda bulunurlardı.
Batı
Karahanlı hükümdarlarından Tamgaç Buğra Han İbrahim'in Bağdat
Nizamiyesi'nden önce, Semerkant'ta kurmuş olduğu Medrese'nin
vakfiyesi bize kadar gelmiş bulunmaktadır. Bu vakfiyede,
toplumun hayrı istikametinde arzulanan hedeflere ulaşılabilmek
için, geniş imkanların ayrıldığını ve bunların harcanma
şekillerinin detaylı bir biçimde ifade edildiğini görmekteyiz.
Bu vesile ile öğrenim hayatının, okul haricindeki iki önemli
unsuru, öğrenci ve öğretmenlerle ilgili olarak, temin edilen
maddî kolaylıklarla birlikte, bunların değerlendirilme şeklinin
de, teferruatlı bir biçimde vakfiyede gösterilmiş olduğunu
hatırlamamız yerinde olacaktır.
Gazneli
Mahmud ve oğlu Mesud'un âlimlere verdikleri değer, dönemlerinin
bütün tarihçilerince ittifakla ve coşkuyla nakil edilmektedir.
Nitekim her iki sultanın saraylarındaki âlim, edip ve şairlerin
dört yüz civarında bir rakamla ifade edilmesi, bu durumun
önemli bir ıspatını oluşturmaktadır. Bilhassa Gazneli Sultan
Mahmud'un, sayıları on yediyi bulan Hindistan seferlerinde,
yanında daimî olarak bilginleri bulundurduğu ve onlardan
faydalandığı, hatta Bîrûnî gibi bir kısım bilginin, çeşitli
diğer alanlarla birlikte, özellikle de, dönemi Hindistan'ı
ile ilgili olarak yazdıklarının, bugün için son derece de
değerli bilgiler içerdikleri malumdur. Bu devlet zamanında
Belh, Nişabur ve başkentleri Gazne'de medreseler bulunduğu
gibi, sırf Huttalân'da 21 medrese faaliyet göstermekte idi.
İslâm
eğitim-öğretim tarihinde Büyük Selçukluların çok müstesna
bir yere sahip oldukları bilinmektedir. Bu özel yer, medreselerin
ilk defa onlar tarafından sistemli ve devamlı, devlet tarafından
desteklenen öğretim kurumları haline getirilmiş olması dolayısıyladır.
23 Eylül 1067'de ilki Bağdat'ta açılan ve devletin veziri
Nizamülmülk'ün adıyla “Nizamiye Medreseleri” olarak isimlendirilen
bu öğretim kurumlarında, öğrencilerle ilgili çağının çok
ilerisinde yenilikler getirilirken, öğretmenlerin de durumları
dikkatle değerlendirilmiş, onlara gerekli maddî ve manevî
imkânlar tahsis edilmişti. Bu başlangıcın, uzun yüzyılları
ve bütün İslâm coğrafyasını dalga dalga kaplayan pek semereli
bir faaliyet olarak geliştiği bilinmektedir. Bu vesile ile
Selçuklular ve daha sonraki bir kısım Türk-İslam devletlerinde
varlığı bilinen ve öğretmenliğin özel bir kolu olarak karşımıza
çıkan Atabeglik kurumunu da hatırlamamız yerinde olacaktır.
Türkçe ata ve beg (bey) kelimelerinin birleşmesinden meydana
gelen bu isim ilk defa Selçuklularda ve Nizamülmülk'e verilmiştir.
Malazgirt Zaferi'nden sonra Sultan Alp Arslan, oğlu Melikşah'ın
devlet işlerinde tecrübe kazanması ve her hususta yetiştirilmesi
görevini Nizamülmülk'e verdiğinde o, Atabeg veya Ata Hoca
unvanıyla anılmıştır. Bundan sonra diğer Selçuklu sultanları,
özellikle uç eyaletlerini aile fertleri arasında taksim
ederken, henüz yaşları küçük olan şehzâdelere vasî ve mürebbî
sıfatıyla genellikle de kumandanlar arasından bir atabegler
tayin etmişlerdir. Atabeg olan şahıs, yanında bulunduğu
şehzade/melikin terbiye ve öğretimi ile ilgilenirken, eyaleti
de onun adına yönetirdi.
Atabeglik
müessesesinin uzun bir mesafe kat ettikten sonra, Osmanlılarda
lalalık (şehzade mürebbîliği) olarak devam etmiş olduğu
bilinmektedir. Bunun yanında Osmanlılarda ayrıca Padişah
Hocaları da vardı. Şehzâde iken kendisini okutmak üzere
tayin edilen hoca efendi, daha sonra öğrencisinin tahta
oturmasıyla Padişah (Hünkâr) Hocası olurdu. Şayet hoca efendi,
şehzadenin tahta çıkmasından evvel vefat etmişse, bu takdirde
sultan, kendisine ulema arasından bir hoca tayin ederdi.
Nitekim örnek olarak hatırlamak gerekirse; Fatih Sultan
Mehmed'in şehzâdeliğindeki hocaları arasında Halepli Siracüddin
Mehmed, İbn Temcid, Mevlânâ Ayas ve en sonra da meşhur Şemsüddin
Ahmed Molla Güranî'yi zikredebiliriz. Kendi adıyla anılan
medresererin de kurucusu, yani her bakımdan ilim ve ulemâya
büyük yakınlık göstermiş olan
Fatih Sultan Mehmed'in hükümdarlığı dönemindeki hocaları
arasında ise zamanla değişerek; önceki cümlede adı geçen
Molla Güranî, Tazzarruât sahibi meşhur Sinan Paşa, Bursalı
Hoca-zâde Muslihiddin Mustafa, Hatip-zâde Muhyiddin Mehmed,
Ispartalı Abdülkadir, Samsunlu Hasan, Bursalı Veliyüddin-zâde
Ahmed Paşa ve Hayreddin efendileri göstermemiz mümkündür.
II. Mustafa'nın şehzâdeliğinde ve daha sonra tahta geçtikten
sonra da en meşhur hocası Erzurumlu Seyyid Feyzullah Efendi
idi ki, Padişahın nezdindeki itibarı dolayısıyla Sadrazamdan
önde tutulur ve onun onayı alınmadan hiçbir iş yapılamazdı.
III. Ahmed dönemine kadar devam eden bu uygulama, bundan
sonra farklı bir şekil kazanmış olmakla birlikte, Osmanlı
padişahları ilme ve âlimlere her zaman değer vermişler,
bunu da göstermişlerdir. Bu vesile ile bu devlette Tanzimat'a
kadar eğitim-öğretim hizmetlerine doğrudan devlet bütçesinden
ödenek ayrılmadığını, bu çok ehemmiyetli hizmeti hamiyetperver
zenginlerin üstlenmiş olduklarını, bu ülkede medrese kurmamış,
eğitim-öğretime imkânlar ayırmamış devlet büyüğü veya zengin
bulmanın mümkün olamayacağını belirtmek isteriz.
Bu
küçük yazıya son vermeden önce, çocukluğunda hırçın tabiatlı
olan ve belki de şehzâde olmasından cesaretle bazı aşırı
davranışları bulunan Fatih'in, babası II. Murad tarafından
hocasına, gerektiğinde dövebilme yetkisiyle teslim edildiğini
hatırlamamız yerinde olacaktır. Hiç şüphesiz bu durum, devrin
ilim anlayışını olduğu kadar, hocalara verilen değeri göstermesi
yönüyle de çok dikkat çekici bir örnektir. Nitekim aynı
öğrenci de İstanbul fethi gibi, çağları değiştiren bir başarı
sonucunda bu güzel şehre girerken, padişah zannederek hocasına
çiçek veren Bizanslı kızların davranışını hoş karşılayacak,
hatta onları bilhassa bu şekilde davranmaya yönlendirecektir.
Mısır seferinden dönüşü sırasında, büyük âlim Kemalpaşa-zâde'nin
atının ayağından kaftanına bir çamur parçası sıçrayan Yavuz
Sultan Selim ise, mahcup olan hocayı teselli edecek ve;
“Ulemâ atı ayağından üzerime sıçrayan çamur bâis-i fahr-u
mübâhâtımdır (iftihar ve övünme sebebimdir), bâde’l-vefat
(ölümümden sonra) sandukam üzerine örtsünler.” demiştir.
Bütün bunlardan sonra bize ne düşmektedir? Herhalde bu yazıyı
burada bitirmek ve okuyucumuzu kendi düşüncesiyle baş başa
bırakmak.
|