|
Diyanet
İşleri Başkanlığı 78 Yaşında
“Türkiye Cumhuriyeti’nde muamelâtı nâsa dair
olan ahkâmın teşri ve infazı Türkiye Büyük Millet Meclisi
ile onun teşkil ettiği hükümete ait olup, din-i mübin-i
İslâm'ın bundan maada itikadî ve ibadâta dair bütün ahkâm
ve mesalihinin tedviri ve müessesas-i diniyyenin idaresi
için Cumhuriyet'in makarrında bir Diyanet İşleri Reisliği
makamı tesis edilmiştir. Yukarıya aldığımız paragraf, “Şer'iyye
ve Evkaf ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiyye Vekaletlerinin ilgasına
Dair” olan 429 sayılı Kanunun ilk maddesidir. Şimdi düz
bir mantıkla düşündüğümüzde, bu adla çıkartılan bir yasal
düzenlemenin ilk maddesinin, önce sözü edilen vekaletlerin
kaldırıldığının hükme bağlanması, sonra da yerine ikame
edilen teşkilatın kurulduğunun ifade edilmesi gerektiği
halde, böyle yapılmamıştır. Birinci maddede “Diyanet İşleri
Reisliği” adında bir makamın kurulduğu, ikinci maddede ise
Şer'iyye Vekaletinin kaldırıldığı ifade edilmiştir. Başka
bir ifade ile, Şer'iyye ve Evkaf Vekaleti'nin kaldırıldığı
hükmüne yer verilmeden önce, onun üstlendiği hizmetleri
-velev ki kısmen olsun- deruhte edecek bit mekanizmanın
oluşturulması kararlaştırılması ve böylece önemli bir hizmet
alanında boşluğa fırsat verilmemiştir, İşte bu olgu, Türk
idari geleneğindeki “devamlılık” ilkesinin çarpıcı bir örneğidir.
Bunu söylerken, tehevvür gösterip daha yazımızın başında,
“Acaba bu feraseti günümüzde de gösterebiliyor muyuz? Örneğin:
yerinin nasıl doldurulacağını düşünmeden “DİB kaldırılsın”,
demenin mantıkî bir izahı var mıdır?” diye burada sormayacağız.
Bugün 78. yılını kutladığımız DİB’nın kuruluşuna ve özet
olarak 78 yıl boyunca kaydettiği önemli gelişmelere yazımızın
ilerleyen bölümlerinde tekrar döneceğiz. Diyanet İşleri
Başkanlığı’nın Türkiye'de İslâm dini ile ilgili hizmetleri
deruhte eden dinî bir teşkilat olması nedeniyle, burada
önce tarihî sürecine kısaca temas etmek istiyoruz.
Diyanet İşleri Reisliği Kuruluyor
Şer'iyye Vekaletini kaldırıp onun görevlerinden bir kısmını
deruhte etmek üzere “Diyanet İşleri Reisliği”ni kuran 429
sayılı Kanun (Şer'iyye ve Evkaf ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiyye
Vekâletlerinin İlgasına Dair Olan Kanun) 3 Mart 1924’de
kabul edildi. Siirt Mebusu Halil Hulki Efendi ve 50 arkadaşının
imzasını taşıyan kanunun gerekçesinde şunlar yazılmıştır:
Kanun’un Gerekçesi
“Din ve ordunun siyaset cerayanlarıyla alakadar olması bir
çok mehaziri dâîdir. Bu hakikât bütün medenî milletler ve
hükümeler tarafından bir düstur-i esasi olarak kabul edilmiştir.
Bu nokta-i nazardan yeni bir hayat varlığı temin etmek vazifesini
deruhte eden Türkiye Cumhuriyeti, teşkilat-ı siyasiyesinde
zaten muhdes olan Şer'iyye ve Evkaf Vekâleti ile Erkan-ı
Harbiye-i Umumiye Vekaletinin mevcut olması muvafık olamaz.
Şer'iyye ve Evkaf Vekâletinin ilgasına nazaran da bütün
Evkafın millete intikal etmesi ve ona göre de idare edilmesi
tabii bir neticedir...! (TBMM Zabıt Ceridesi, 2. Devre,
c.7, s. 23)
Söz konusu kanunun tamamı 14 madde olup ilk yedi maddesi
Diyanet İşleri Reisliği’nin kuruluşu ve Şer’iyye Vekaletinin
kaldırılışına ilişkindir. Bu maddelerin TBMM’inde müzakeresi
sırasında sadece maddelerde geçen “Umur-i Diyaniyye Riyaseti”
ibaresi üzerinde kısaca durulmuş ve bu ad “Diyanet İşleri
Reisliği” şeklinde değiştirilmiştir. Maddelerin tümü teklif
edildikleri haliyle kabul edilmiş ve Diyanet İşleri Reisliği
kurulmuştur.
Kanun, İslâm dininin inanç ve ibadetleriyle ilgili işlerini
yürütmek ve dînî kurumların idaresine bakmak üzere, Türkiye
Cumhuriyeti’nin başkentinde bir Diyanet İşleri makamının
kurulduğu; Şer'iyye Vekâletinin kaldırıldığı; Diyanet İşleri
Reisi'nin, Başbakanın teklifi ile Cumhurbaşkanı tarafından
atanacağı; bu kurumun bütçesinin Başbakanlık bütçesine bağlı
olduğu; ülke genelinde bütün cami, mescid ve diğer dînî
müesseselerin idaresinin Diyanet İşleri Reisliği’ne verildiği,
din görevlilerinin ve müftülerin merciinin Diyanet İşleri
Reisliği olduğu ve nihayet vakıfların idaresine bakmak üzere
Başbakanlığa bağlı yeni bir birimin oluşturulduğu hükümlerini
getirmişti. İlk Diyanet İşleri Başkanlığı’na, 1 Nisan 1924’te,
Millî Mücadelede büyük hizmetleri bulunan Ankara Müftüsü
Rıfat Börekçi tayin edildi.
Dünden Bugüne Diyanet İşleri Başkanlığı'nda Önemli Gelişmeler
Cumhuriyet dönemi Türkiye'sinin en eski ve en önemli kurumlarından
biri olan Diyanet İşleri Başkanlığı, 78 yıllık tarihi boyunca
şüphesiz birçok değişim ve gelişim kaydetmiştir. Birçok
önemli hizmetlerde bulunmuştur. Bir dergi gündemi çerçevesinde
bunların hepsine genişçe yer vermenin imkansızlığı ortadadır.
Dolayısıyla biz burada, başta teşkilat yapısındaki gelişmeler
olmak üzere, belli bir önemi haiz gelişmelerini, kronolojik
bir sıra takip ederek özetlemek istiyoruz.
Kuruluşundan sonra Teşkilatın ilk yıllarında gerçekleşen
en önemli gelişme, Reisliğin 1925 Yılına ait bütçenin TBMM’nde
müzakeresi sırasında verilenbir önerge ile Diyanet İşleri
Reisliği’nce bir Kur'an tefsiri ve hadis tercümeleri yaptırılması
için karar alınması ve bunun sağlanması için de özel ödenek
ayrılmasıdır. Bu doğrultuda yapılan çalışma ve sarfedilen
çabalar sonucunda Diyanet İşleri Reisliği, “Hak Dini Kur'an
Dili” ve “Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi”
adlı eserlerin hazırlatılmasını ve basımını gerçekleştirdi.
1925’de Diyanet’çe Türkçe bir hutbe mecmuası yazım hazırlığına
başlandı ve 1927 yılında basımı sağlandı.
Cami görevlileriyle ilgili ilk tüzük olan “Cami Hademeleri
Nizamnamesi” 12 Ağustos 1928'de yürürlüğe girdi. Bu tüzük
birçok değişikliğe uğrayarak 1935 yılına kadar yürürlükte
kaldı. 1935’de Vakıflar Genel Müdürlüğü “Cami Hademesi Nizamnamesi”
adıyla yeni bir tüzük hazırladı, zamanla birçok işlemlere
uğrayarak 1952 yılında “Hayrat Hadamesi Tüzüğü”nün Çıkartılışına
kadar yürürlükte kaldı. Son tüzük 1965 yılına kadar uygulandı.
8 Haziran 1931’de kabul edilen 1827 sayılı Evkaf Umum Müdürlüğünün
1931 yılı bütçe kanununun 6 ve 8. maddelerı ile camilerin
ve cami görevlilerinin idaresi Diyanet’ten alınarak Vakıflar
Genel Müdürlüğü’ne verildi. 1950 yılına kadar süren bu uygulama
ikiliğe ve yetki karmaşalığına neden oldu. Din hizmetlerinin
ifasında birçok zorluklar çekildi.
3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı kanunla kurulan Diyanet
İşleri Reisliği’nin ilk teşkilat kanunu, kuruluşundan on
bir yıl Sonra 14 Haziran 1935’de çıkartıldı (Diyanet İşleri
Reisliği Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun, Kanun sayısı:
2800). Bu kanunla Reislik, merkezde bir reisin idaresi altında,
Müşavere Heyeti, Zat İşleri Müdürlüğü, Yazı İşleri Müdürlüğü
ve Mushafları Tetkik Heyeti’nden; taşrada ise, Müftü, Müftü
Müsevvidi, Vaiz ve Dersiamlardan oluşmaktaydı. Bu kanun,
zamanla yapılan değişiklik ve ilavelerle 1965 yılına kadar
yürürlükte kaldı. Bu değişiklik ve ilavelerden en önemlisi
23 Mart 1950 tarih ve 5634 sayılı ek kanundur. Bu kanunla
teşkilatın adı “Diyanet İşleri Başkanlığı” şeklinde sadeleştirildi.
Camilerin ve cami görevlilerinin idaresi Vakıflardan Diyanet’e
iade edildi. Kurumun merkezi ve taşra teşkilatı yeniden
oluşturularak teşkilat genişletildi; personel sayısı artırıldı.
Bu çerçevede Hayrat Hademesi İşleri Müdürlüğü ve Yayın Müdürlüğü
kuruldu. 2800 sayılı kanuna dayanarak teşkilatla ilgili
ilk tüzük (Diyanet İşleri Reisliği Teşkilâtının Vazifelerini
Gösterir Nizamname) de 11 Kasım 1937'de kabul edildi; 1965'e
kadar da yürürlükte kaldı.
15 Kasım 1935'te çıkartılan bir kanunla, cami ve mescitlerin
ihtiyaca göre tasnifi cihetine gidilmesi kararlaştırıldı.
Tasnif dışı kalan cami ve mescitlerden satılanlar ve başka
amaçlarla kullanılanlar oldu. 1939'da ilk kez ihdas edilen
“Reis Muavinliği” kadrosuna, Müşavere Hey'eti Üyesi A, Hamdi
Akseki tayin edildi. 5 Mart 1941'de ilk Diyanet İşleri Reisi
Rifat Börekçi vefat etti. Yerine bir süre sonra Profesör
Şerafeddin Yaltkaya atandı.
2 Temmuz 1951'de 5806 sayılı Dînî Yayınlar Döner Sermayesi
Hakkında Kanun kabul edildi. Bu adla konan ödeneklerle dînî
yayın faaliyetlerine yeni bir boyut kazandırıldı. 1966’da
da bu kanuna ilişkin bir yönetmelik çıkartıldı.
Nisan 1956’da Başkanlığın ilk süreli yayını “Reislik Mecmuası”
yayınlandı ve bu adla tek sayı çıkabildi. Daha sonra “Diyanet
Dergisi” adıyla 1960 ve 1961 yılında yıllık olarak yayınlandı,
Aylık periyotlar halinde yayına ise 1962’de başlandı. Başkanlık,
Kasım 1968’den itibaren Diyanet Gazetesi’ni, Temmuz 1979’da
da Diyanet Çocuk Dergisi’ni yayın hayatına soktu. Diyanet
Gazetesi’nde şekil ve muhteva değişikliğine gidilerek Ocak
1991'den itibaren “Diyanet Aylık Dergi” logosuyla yayınını
günümüze kadar sürdürmektedir.
1961 Anayasası'nın 154. maddesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı,
genel idare içerisinde Anayasal bir statüye kavuşturuldu.
Başkanlığın son ve en detaylı teşkilat kanunu” olan 633
sayılı “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında
Kanun”, 22 Haziran 1965'te kabul edildi. Bu kanunla teşkilat
yeniden oluşturuldu, bir çok yenilikler yapıldı. Başkanlığın
kuruluş amacı İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları
ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak
ve ibadet yerlerini yönetmek” şeklinde belirlendi. Özellikle
“toplumu din konusunda aydınlatmak” işlevi, Başkanlık için
son derece mühim bir görev alanı oluşturuyordu.
Yürürlüğe girdiği 1965 yılından 1976 yılına kadar geçen
süre içinde 633 sayılı kanuna dayanılarak çok sayıda tüzük
ve yönetmelik hazırlandı. 1971’de Araştırma Plan ve Bütçe
Başmüşavirliği ile Dış Hizmetler Müdürlüğü, 1976’da Hac
İşleri Müdürlüğü, 1978'de Araştırma ve Planlanma Dairesi
kuruldu. 1978'de Dini Hizmetler ve Din Görevlilerini Olgunlaştırma
Dairesi ikiye ayrılarak, Din Hizmetleri Dairesi ye Olgunlaştırma
Dairesi Kuruldu, 28 Şubat 1978’de, Başkanlığa on adet Yurtdışı
Din Hizmetleri Müşavirliği kadrosu veren Diyanet İşleri
Başkanlığı kadro kararnamesi yürürlüğe girdi; böylece Başkanlığın
yurtdışı teşkilatı da oluştu. Başkanlığın ilk eğitim merkezi
1973’de Bolu’da açıldı.
1978’de Başkanlık deneme mahiyetinde bir hac seferi düzenledi.
1979 yılından itibaren de hac yolculuğu düzenleme yetkisi
Bakanlar Kurulu Kararı ile Diyanet İşleri Başkanlığı’na
verildi.
1989'dan itibaren A Grubu seyahat acentelerine de belli
oranda bu yetki tanındı.
Başkanlığın son ve en detaylı teşkilat kanunu olan 633 sayılı
“Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında
Kanun”, 22 Haziran 1965'te kabul edildi. Bu kanunla teşkilat
yeniden oluşturuldu, birçok yenilikler yapıldı. Başkanlığın
kuruluş amacı “İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk
esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu
aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek” şeklinde belirlendi.
“633 sayılı Diyanet işleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri
Hakkında Kanunun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi ve Bu
Kanuna Geçici Madde Eklenmesine Dair 1982 sayılı Kanun”
26 Nisan 1976’da TBMM’nde kabul edildi. Ancak zamanın Cumhurbaşkanının
Anayasa Mahkemesinde açtığı dava sonucu, bu mahkemenin 18
Aralık 1979’da aldığı kararla iptal edildi, iptal kararı
11 Mayıs 1980 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı ve bir
yıl sonra 11 Mayıs 1981’den itibaren yürürlüğe girdi. Bu
tarihten sonra günümüze kadar da yeni bir teşkilat kanunu
çıkartılamadı.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın girişimiyle 27-30 Kasım 1978
tarihleri arasında İslâm ülkeleri arası bir “Rü'yet-i Hilal”
konferansı düzenlendi. Dinî gün ve gecelerin aynı tarihlerde
idrak edilmesi için ortak kararlar alındı.
1982
Anayasasında Diyanet İşleri Başkanlığı yine genel idare
içerisinde yer aldı. Özel Kanunu’nda gösterilen görevleri
“laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin
dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç
edinerek” yerine getireceği belirtildi. (Md. 136).
Bakanlar Kurulunun 18 Temmuz 1984 tarihli kararıyla 190
sayılı KHK'nin eki olarak yayınlanan DİB Kadro Cetveli ile
Başkanlığın teşkilat yapısı reorganize edildi. Başkanlığın
günümüzdeki organik ve fonksiyonel yapısı, söz konusu kadro
çetveli ile 3046 sayılı “Bakanlıkların Kuruluş ve Görevleri
Hakkında Kanun”a göre düzenlenmiştir.
1986 yılında Başkanlık 1- 7 Ekim tarihleri arasını “CamilerHaftası”
olarak ilan etti ve o yıldan günümüze kadar sürekli kutladı.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilgili kurumlar nezdinde yaptığı
girişimler sonucu, bazı ilahiyat fakültelerine bağlı olarak
l989-1990 öğretim yılından itibaren iki yıllık ön lisans
düzeyinde İlahiyat Meslek Yüksek Okulları eğitime başladı.
Bu okullarla, İmam-Hatip Lisesi mezunu Başkanlık personelinin
eğitim düzeylerinin yükseltilmesi amaçlandı.
Başkanlık, tarihinde ilk Din Şurası’nı 1-5 Kasım 1993 tarihleri
arasında gerçekleştirdi. İkincisini de 23-27 Kasım 1998
tarihleri arasında yaptı.
1990’lı yıllardan itibaren Başkanlık yeni kurulan Orta Asya
Türk Cumhuriyetlerine yönelik hizmet ve faaliyetlerine başladı.
Bu kapsamda, “Avrasya İslâm Şurası” adı altında düzenlenen,
toplantıların ilki 23-25 Ekim 1995'de, ikincisi 21-24 Ekim
1996’ da, üçüncüsü de 25-29 Mayıs 1998’de gerçekleştirildi.
Bu ülkelere din görevlisi gönderildiği gibi Başkanlığın,
öncülüğünde cami yaptırma veonarılma çalışmaları oldu. Bu
cümleden olarak Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat'ta yaptırılan
Ertuğrul Gazi Camii, 12 Kasım 1998’de törenle ibadete açıldı.
Ülke Genelinde Din Hizmeti
Kısaca belirtmek gerekirse Diyanet işleri Başkanlığı, Cumhuriyet’le
oluşturulmuş ve Cumhuriyet dönemi Türkiyesi’nin din teşkilatıdır.
1924’de küçük bir teşkilat olan ve 1950'li yıllara kadar
bu özelliğini koruyan Diyanet İşleri Başkanlığı, zamanla
kadro ve bütçe imkanları büyüyerek günümüzde en geniş devlet
kurumları arasında yerini almıştır. 90 binlere ulaşan personel
sayısıyla en ücra köşesine kadar ülkemizin her tarafında,
ayrıca Türk Cumhuriyetleri ve vatandaşlarımızın yoğun olduğu
ülkelerde din hizmeti, irşad hizmeti sunmaktadır. Kamuoyunda
da son yıllarda kendinden çokça söz ettirmiştir.
Daha Etkin Bir Kurum
Türkiye, halkının hemen tamamı denilebilecek bir çoğunluğu
Müslüman olan bir ülkedir. Nitekim uluslararası ilişkilerde
Fransa nasıl bir Hristiyan ülke olarak kabul ediliyorsa
Türkiye de Müslüman bir ülke olarak telakki edilmektedir.
Binaenaleyh, devletimizin, müslüman halkımızın dinî ihtiyaçlarını
karşılaması, bu amaçla kurulmuş Diyanet İşleri Başkanlığı’na
imkanlar sağlaması tabii kabul edilmelidir. Son tahlilde
devlet; en temel insan haklarından olan din ve vicdan hürriyetinin
yerleşmesini sağlamayı, bu hürriyetin gereği olarak, toplumun
manevî ihtiyaçlarını sağlıklı bir şekilde karşılayabilmek
için gerekli hizmetleri sunmayı kendi görevleri arasında
görmektedir.
Şu bir gerçek ki, çağımızda oldukça çoğalmış ve incelenmiş
ilişkiler ağı içinde DİB'nın teşkilat olarak detaylandırılması
ve güçlendirilmesi kaçınılmaz hale gelmiştir. 1920’lerin,
1950'lerin, 1960'ların yasal düzenlemeleriyle, hizmet alanı
ülke sınırlarını çoktan aşmış bir kurumun istenen düzeyde
hizmet sunması oldukça zordur. Başkanlığın çağın şartlarına
göre halka din hizmeti sunabilmesi için Diyanet İşleri Başkanlığı
daha da etkin bir kurum haline getirilmelidir.
Vatan
Sevgisinin Buluştuğu Nokta
ÇANAKKALE

Sebepler
ve Gelişmeler
19.
Yüzyılın sonları...
Sanayi
Devrimi'yle apayrı bir dönemece giren bazı Avrupalı ülkeler,
yeni pazarlar ve yeni sömürgeler arayışı içerisindeler...
Bir
yanda hızla büyüyüp kalkınan Avrupalı devletler, bir yanda
da çöküşe doğru adım adım yaklaşmakta olan koskoca bir Osmanlı
İmparatorluğu...
Öteyandan
Avrupa'daki birçok sömürgeci devlet; İstanbul, Boğazlar
ve Ortadoğu'da bulunan petrol bölgeleri gibi
stratejik önemi haiz yerlerin; rakip devletler kontrolünde
olmaktansa, gittikçe zayıflayan Osmanlı Devleti’nin yönetiminde
kalmasını tercih etmekte...
Bir
de bütün bu gelişmeleri adım adım izleyen iki keskin göz...
Sultan
II. Abdülhamit Han...
Karın
ağrıları gittikçe ağırlaşan bir İmparatorluğun enkazına
üşüşmek ve muhtemel bir Ortadoğu parçalanmasından pay kapmak
isteyen bu Avrupalı Emperyalist devletleri birbirlerine
düşürerek güçlenmek ve yeniden ayağa kalkmak için kendine
mahsus, apayrı bir denge siyaseti izleyen tecrübeli Sultan...
Derken;
"Düveli muazzama" adıyla ünlenen İngiltere, Fransa,
Almanya ve Rusya arasında yaşanan sömürge yarışı, gittikçe
kızışıyor...
İngiltere,
öteden beri kıyasıya bir sömürge yarışı içerisinde...
Genel
bir valilikle yönetmekte olduğu Hindistan'dan temin ettiği
hammaddeleri; Kızıldeniz, Süveyş Kanalı, Akdeniz ve Cebeli
Tarık Boğazı yoluyla kendi sanayi şehirlerine getirip işledikten
sonra, pazarlama imkanı bulduğu bölgelere satma imkanına
çoktan kavuşmuş...
Almanya
da bu durumdan oldukça rahatsız...
Fakat
İngiliz-Alman rekabeti, İngiltere lehine sonuçlanmış...
Nihayet
İngiltere'nin; 1877-78'deki Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra
Türklere verdiği desteği çekmesi, Osmanlı-Alman yakınlaşmasını
doğuruyor... Bu yakınlık, Alman askerî heyetlerinin Türk
ordusu bünyesinde görev almaları, İstanbul-Bağdat Demiryolu
çalışmaları ile sıkı bir işbirliğine dönüşüyor... Ayrıca,
Türk ordusunun genç subaylarının büyük bir kısmı Alman ordusunda
eğitim görmüş; bazı subaylar da kurmaylık eğitimi almışlar...
Bunların en önde gelenlerinden birisi de Enver Paşa...
Abdülhamit
tahttan indirilmiş...
Yönetimde
söz sahibi İttihat ve Terakki olmuş...
Enver
Paşa Osmanlı Orduları Komutan Vekilliğine getirilmiş...
Niyeti halis, samimi... Avrupalı devletler arasında ağırlığı
hiç de azımsanmayacak kadar güçlü olan Almanya'yla nasıl
ittifak yapsam da bu Emperyalistlerin şerrinden ülkeyi kurtarsam
veya Balkanlarda kaybettiğimiz toprakları tekrar geriye
alsam diye yanıp tutuşmakta...
Almanya
ise, Osmanlı Devleti ile açık bir ittifaka girmeye çoktan
hazır görünüyor... Nihayet Avrupalı devletler arasında başgösteren
güven bunalımı adım adım savaşa dönüşürken, 2 Ağustos 1914'te
Almanya ile Osmanlı Devleti arasında gizli bir anlaşma imzalanıyor.
Bu
anlaşmaya göre; Osmanlı Devleti, Almanya ile Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu arasında oluşan ittifaka yardım edecek, karşılığında
da topraklarında gözü olan Rusya'ya karşı destek görecekti.

Yıl
1914... Ağustosun ilk haftaları...
Yeryüzü
coğrafyası hızla iki kutuba bölünüyor...
İki
saf var ortada... Deyim yerindeyse, dünya husumetle bileğlenen
devasa iki koç gibi...
Bir
yanda İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya'dan oluşan müttefikler...
Diğer
yanda da Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve
Osmanlı Devleti'nden oluşan ittifak kuvvetleri...
Vuruşacaklar...
Savaşacaklar...
Hem
de insanlık tarihinin en büyük, en etkili ve en trajik hadiselerinden
birisi olurcasına...
Hatta
etkileri; yirminci, hatta ve hatta yirmi birinci yüzyıla
kadar uzanırcasına...
Savaş
Kapıda
Osmanlı
Devleti'nde, savaşın ayak sesleri iyiden iyiye hissedilmeye
başlıyor...
Nihayet
Avrupa'da savaşın başlamasından sonra, 27 Ekim'de, Yavuz
ve Midilli adlarındaki iki Türk gemisi, diğerleriyle beraber
gizli bir emirle Karadeniz'e açılıyorlar...
Gemiler
doğruca Rusya'nın en büyük liman kentlerinden birisi olan
Odessa'ya giderek, savaş ilan etmeksizin şehri bombalamaya
başlıyorlar... Bu ani saldırıyla, aralarında bir Rus kruvazörünün
de bulunduğu bir dizi gemi batırılıyor, petrol depoları
ateşe veriliyor...
Osmanlı Donanması, bombardıman
işlemini bitirdikten sonra Boğaz'daki üslerine dönüyor.
Ardından; 2 Kasım günü Rusya, 5 Kasım'da da İngiltere Osmanlı
Devleti'ne karşı savaş ilan ediyorlar...
1914
Kasım'ından sonra Fransa'da askerî harekatın kilitlendiğini
düşünen İngiltere, düşmanın güçlü cephelerinde savaşarak
vakit kaybetmek yerine, zayıf olan bölgelerinde yeni cepheler
açmayı ve rakip kuvvetleri böylece çökertmeyi uygun buluyor...
Bu tanıma en uygun yer de, şüphesiz Çanakkale Boğazı ve
dolayısıyla İstanbul oluyor.
Çanakkale
Geçilmez
Bu
gelişmelerin ardından, düşman donanması 19 Şubat 1915 tarihinde
birleşik filo ile Çanakkale Boğazı'na saldırıyor. Saldırı
donanması üç tümenden müteşekkil. Üçünde toplam 62 gemi
bulunuyor. İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan birleşik
filonun saldırıları, özellikle Ertuğrul ve Orhaniye tabyalarının
tesirli top atışları sayesinde sonuçsuz kalıyor ve düşmanın
Marmara'ya girmesi önlenmiş oluyor.
Düşman
gemileri, 25 Şubat'tan 17 Mart tarihine kadar, Çanakkale
Boğazı'na çeşitli çaplarda defalarca saldırı hareketine
girişiyorlar fakat başarılı olamıyorlar. Nihayet 18 Mart
günü, yeni bir hamle daha yaparak tekrar bombardımana başlıyorlar...
Fakat
Fransızlar'a ait Bouvet Zırhlısı, Hamidiye tabyasından atılan
top mermisiyle batırılıyor. Bu batırılışta, Nusret Mayın
Gemisi'nin döşemiş olduğu mayınların etkisi büyük...
Ardından
Ocean ve İrresistible gemileri...
Bu
iki gemi de, tabyalardan atılan top ateşleri ve mayınlarla
batırılınca, İngiliz ve Fransız kuvvetleri büyük bir şok
yaşıyor, mağlubiyetin ilk acısını tadıyorlar...
18
Mart 1915'te uğradıkları ağır yenilginin ardından; düşman
kuvvetleri, deniz saldırıları ile İstanbul'a ulaşmalarının
mümkün olmadığını anlamışlardı. Bu sebeple bundan sonra
yapılacak saldırılar, hem karadan hem denizden yapılacak;
koordineli bir hücum başlatılacak, böylece Osmanlı güçlerine
ağır zayiatlar verdirilecekti.
Bu
maksatla Akdeniz müttefik kuvvetleri başkomutanlığına tayin
edilen Hamilton'un emrine verilmiş olan 75 bin kişilik bir
ordu, Çanakkale civarındaki adalara yığılmaya başladı. Bu
ordu; İngiliz, Fransız, Avustralya, Yeni Zelanda ve diğer
bazı sömürge askerlerinden oluşuyordu.
Bunlara
karşı 80 bin kişilik bir Türk kuvveti, Alman generali Liman
Von Sanders'in emrine verildi. Bu kuvvetlerin kumandanları;
Bolayır geçidi ve civarına konuşlandırılan 5. ve 7. Fırkaların
kumandanları Liman Von Sanders ve Remzi Bey; 19. Fırka Kumandanı
Mustafa Kemal (Atatürk) Bey; 11. Fırka Kumandanı ise Kaymakam
Rifat Bey idi.
Seddülbahir
Bölgesi
5
Nisan günü Seddülbahir Bölgesine bir çıkartma yapan 29.
İngiliz tümeni, daha önce tespit edilen beş ayrı çıkış yerinden
taarruza geçti. İngiliz plan rumuzlarına göre bu bölgeler;
Hisarlık, Ertuğrulkoyu, Tepekoyu, İkizkoyu ile Sığındere
kumsalları idi. Buraya çıkarılan birliklerin hedefi, Alçıtepe
ile Kilitbahir'i almaktı.
Bütün
bu saldırılar, Türk kuvvetleri tarafından geri püskürtülmüştür.
25-26
Nisan günleri, düşman kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen
taarruzlar, Seddülbahir kıyı muharebelerinde hedefe ulaşamayınca,
İngiliz ve Fransız birlikleri 28 Nisan'da Kirte köyünü ele
geçirmek için tekrar saldırıya geçtilerse de başarılı olamadılar.
Ardından devam eden Kerevizdere saldırılarında da muvaffak
olamayan düşman kuvvetleri, nihayet çareyi Arıburnu ve Anafartalar
bölgesinde bir cephe daha açmakta buldular.
Gece-gündüz
devam eden ve aylarca süren bu muharebelerde çok kanlı çatışmalar
meydana gelmiş, on binlerce Türk evladı şehit düşmüştür.
Arıburnu
ve Anafartalar Bölgesi
Düşman
kuvvetlerinin iki büyük hedefinden biri olan Arıburnu cephesinde
ise, Anzaklar bulunuyordu. Bu kuvvetlerin hedefi, Conkbayırı
ve Kocaçimen tepelerini ele geçirip Boğaz'ın en dar yerinden
Eceabat tabyalarına ulaşmaktı.
Bundan
sonraki safhada ise düşmanın iki amacı vardı:
Seddülbahir
bölgesinden ilerleyen kuvvetlerle birleşmek
Boğazı
donanmaya açmak...
Nihayet
Anzaklar, 15 Nisan 1915 günü kıyıya bir çıkartma yaparak,
Conkbayırı'nın güney yamaçları ile Düztepe, Kanlısırt ve
Kocaçimen bölgelerine dayandı.
Türk
kuvvetleri, kıyı bölgelerinde tutunma mücadelesi veren düşman
kuvvetlerine kanlı taaarruzlarla karşılık verse de tam muvaffak
olamadı.
Bu
arada gücünü takviye eden İngiliz kuvvetleri, 7 Ağustos
günü tekrar Conkbayırı'na bir taarruz başlattı. Fakat Miralay
Mustafa Kemal Bey'in emrindeki takviye Türk kuvvetlerinin
çetin direnişi ile karşılaştı.
Gece
gündüz süren bu taarruzlar sırasında, gerek düşman gerekse
Türk güçleri arasında büyük kayıplar oldu. Öbek öbek Çanakkale
Boğazı'na yığılan Mehmetçiklerin bir alayı gidiyor bir alayı
geliyor, adeta bir gül bahçesine girercesine şehadete koşuyordu.
Tıpkı Millî şairimiz Mehmet Akif'in dizelerinde dile getirdiği
gibi gök ölüm indiriyor, yer ölü püskürtüyor; tepeler ve
vadilerden adeta cesetler savruluyor, topraklar yer yer
kıpkırmızı kan rengine boyanıyordu.
Böylesine
kanlı bir çarpışmanın ardından 9 Ağustos sabahı, düşman
kuvvetleri Kireçtepe'den Conkbayırı'na kadar genişleyen
bir cepheden tekrar taarruza geçtiler. Fakat Kireçtepe'nin
alınması haricinde büyük bir başarı kazanamadılar. Ayrıca
Anzak güçleri, 21 Ağustos günü Anafartalar bölgesinde, Kocaçimen-Conkbayırı
hattından bir saldırı daha başlattılar. Bu saldırı da Türk
kuvvetlerinin çetin direnişi sayesinde geri püskürtüldü.
Nihayet
bu taarruz da başarısızlıkla sonuçlanınca, düşman kuvvetleri
yavaş yavaş Çanakkale Boğazı'ndan geri çekilmenin hesaplarını
yapmaya başladılar.
İngilizler,
17-20 Aralık geceleri yapmış oldukları tahliyelerle Anafartalar
ve Arıburnu'nu tamamen boşalttılar. Ardından 1 Ocak 1916'da
Seddülbahir cephesinde kalan 17 bin kişilik son birliği
de çekmeye başladılar.
Beraberlerinde
getirdikleri silah ve levazımatı aldıktan, geride kalanları
da imha ettikten sonra geldikleri gibi gittiler.
Savaşın
Etkileri
Çanakkale
Savaşları; bütün dünyada olduğu gibi, gerek Osmanlı Devleti'nin
son yıllarında, gerekse yeni kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti'nde
derin etkiler bırakmıştır...
Kimbilir...
Böyle bir savaş olmasaydı, Tanzimat Dönemi boyunca Daru'l
Fünun'da, Hendese-i Humayun'da, Sanayi-i Nefise'de, Mekteb-i
Mülkiye-i Şahaniye'de yetiştirdiğimiz binlerce gencimiz
şehit düşmeyecek; yeni kurduğumuz Cumhuriyetimizin temelleri,
çok daha muazzam bir beyin gücü üzerinde yükselecekti.
Çanakkale'de;
ne evlatlar kaybetmiş, ne acılar görmüştü bu yorgun millet!

Bu
savaşta nice yiğitler şehit olmuş, nice eli kınalı gelinler
dul kalmış; nice al yazmalı, gözü yaşlı Anadolu anası, duyanı
köz gibi dağlayan ağıtlar yakmış; insanlar ocakbaşı sohbetlerinde,
köy kahvelerinde saatlerce, hatta günlerce bu savaştan bahsetmiş;
şairler şiirler yazmış, Paşalar anılarıyla ağlamışlardır...
Bu
öylesine milli bir yaradır ki, bu Milletin çocukları, ne
zaman Çanakkale Marşını işitseler;
“Çanakkale
içinde vurdular beni Ölmeden
mezara koydular beni”
Sözlerini
duyar duymaz ruhları irkilir, o günlerin metafizik koridorlarında
adeta kaybolur, dipsiz zamanlara doğru dalıp giderler...
Bütün bunların yanında,
Türk Edebiyatı'nı da yakından etkilemiş olan Çanakkale Savaşı;
çok sayıda şiire, makaleye ve hatıra türü esere konu olmuştur.
Kuşkusuz
bunların başında, Çanakkale Savaşı'nın başladığı günlerde
Berlin'de bulunan, zafer müjdesini de Medine-i Münevvere'de
alan milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy gelir.
O,
Çanakkale Savaşı'nın sonlarına doğru Hicaz'da görevlidir.

Şam
üzerinden yapılan uzun bir yolculuktan sonra, Teyma yakınlarında,
II. Abdülhamit Han'ın yaptırdığı Hicaz Demiryolu'nun çöldeki
son istasyonu El Muazzama'ya varır.
Bu
istasyonda, Şam ve İstanbul bağlantılı bir telgraf vardır.
O gün makine başında bulunan Eşref bey, güç bela İstanbul'da
Enver Paşa ile irtibat kurunca, sanki herkes kendini İstanbul'da
zannetmiştir.
Çünkü
Enver Paşa:
"Çanakkale'de
muzaffer olduk. Harp bizim zaferimizle sonuçlandı. İstanbul
şu anda şenlik içerisinde, yer yerinden oynuyor" müjdesini
vermişti.
Bütün
bu gelişmeleri Eşref beyden duyan Akif, adeta yerinde donup
kalmıştı. Sanki işittiklerini anlamıyormuş gibi, dalgın
dalgın Eşref beyin yüzüne bakarak güçlükle nefes alıyordu.
Gözleri yaşarıyor, konuşmuyordu. O gece hiç uyumadı. O ıssız
kum deryasının bir köşesinde hıçkıra hıçkıra ağlıyor:
“Ey
şehid oğlu şehid! İsteme benden makber
Sana
ağuşunu açmış duruyor Peygamber!..”
Diyerek,
insanlık tarihinin en büyük destanlarından birisinin beyitlerini
yazıyordu.
Bu
büyük savaşın olduğu günlerde, geçmiş ve geleceğimize ışık
tutacak kıymette bazı mühim hadiselerin yanı sıra, son derece
çarpıcı anılar da saklıdır.
İşte bunlardan birisi de, Şükrü Naili
Paşamıza aittir:
Çanakkale'de... İleriye hatta Keçideresi'nin
karşısına, düşman makineli tüfeklerini kurmuş, durmaksızın
bu dereyi ateş altına alıyor ve her gün bizden on-onbeş
kişiyi şehit ediyordu.
Birgün teftişe gittiğim sırada, tabii
o dereden geçmek icabetti. Dere başına gelince, Alay kumandanı
bana:
- Burası adeta sırat köprüsüdür.
Evvela ben geçeyim, sonra siz...
Dedi ve kırk adım kadarlık bu mesafeyi
hızla koşarak geçti. Ben de öyle koşarak geçtim. Düşman
devamlı ateş ediyor, makineli tüfekleri işleyip duruyordu...
Bir de arkama dönüp baktım ki, bir
Mehmetçik... Elindeki bakraçlarla ateşe hiç aldırış etmeden
ağır ağır geliyor.
- Koş vurulacaksın... Koş! diye bağırdım.
Sanki sesimi işitmemiş gibi, hiç
istifini bozmadı. Nihayet yanıma yaklaşınca niçin koşmadığını
sordum. Ne cevap verse beğenirsiniz? Bakınız ne dedi:
- Koşsam, bakraçlardaki bakla çorbası
dökülür, arkadaşlarım aç kalırlar...
Düşmandan korkulmaz kumandanım!
Yazımızı; Fazıl Bayraktar tarafından, Mustafa Kemal'in kumandanlığını
yaptığı 57. Alay için kaleme alınan Hakka Yürüyüş Destanı
adlı şiirle bitirelim.
Rahmetle, minnetle... Ruhları şad
olsun...
1- Belgelerle Çanakkale Savaşları, Doç. Dr. Ahmet Altıntaş,
18 Mart Üniv. 1997.
2- Çanakkale'nin Ruh Portresi, İbrahim Refik, Adım Yay.
İstanbul, Şubat 1998.
3- Düşünen İnsana Hazine, Nejat Muallimoğlu, Şahsi Basım,
İstanbul 1997.
4- Yeni Rehber Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları,
Cilt, 5, Sayfa, 38.
5- Büyük Kültür Ansiklopedisi, Başkent Yayınları, Cilt,
4, sayfa, 1352, Ankara 1984.
6- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Cilt, 8, Sayfa,
208, Çanakkale Muharebeleri.
7- Ayyıldız Dergisi, Mart 1998, s. 18, Çanakkale'de 57.
Alay'ın Hakka Yürüyüş Destanı.
İstiklal
Marşı ve Mehmet AKİF
Mehmed
Âkif, İstiklâl Marşımızı Şubat 1921'de yazdı. Eser, 1 Mart
1921'de o zamanın Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver
tarafından T.B.M.M.'de okundu. Millet Meclisi’nde okunan
Milli Marşımızın her kıtası büyük bir coşkuyla ve ayakta
dinlendi.
12
Mart 1921’de Millet Meclisimiz tarafından resmen Milli Marş
olarak kabul edildi. Mehmed Âkif, verilen ödülü Devletimize
bağış olarak vererek büyük bir insanlık örneği sergiledi.
İstiklâl Marşımız 1924'de Ali Rıfat
Çağatay'ın, 1930'da Zeki Üngör'ün bestesiyle Marş olarak
çalındı.
Merhum Âkif, bu eseri Türk Milleti'ne ve Kahraman Ordumuza
hediye etmişti. Bundan dolayı İstiklâl Marşımızı muhteşem
eseri SAFAHAT'a almak istemiyordu. Vefatından sonra tam
metin, yani on kıta olarak Safahat'ta neşredildi.
Rahmetli
Mehmed Âkif'in İstiklâl Marşımızla ilgili bir hatırası şöyledir:
Mehmed Âkif'in ölümünden kısa bir süre önce Hakkı Tarık
Us'un da aralarında bulunduğu misafirler, Âkif'i ziyarete
gelmişlerdi. Âkif, bitkin bir durumda olduğu için yatağına
uzanmıştı. Söz İstiklâ1 Marşı’na intikal etmiş ve misafirlerden
biri:
-
Acaba, yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı? demişti:
Bitap
bir halde yatan Mehmed Âkif, birdenbire başını kaldırdı
ve kesin bir cevap verdi:
“-Allah,
bir daha bu Millete bir İstiklâl Marşı yazdırmasın!...”
Evet, Allah Teâlâ, bu Milleti bir
daha İstiklâl Marşı yazmaya mecbur etmesin ve bu Milletin
istiklâl ve hürriyetini tehlikeye düşürmesin.
Mehmed
Âkif, senelerce inancını ve imanını anlatmış ve inandığı
gibi yaşamıştır. Gösterişsiz, dürüst, vatan aşkıyla dopdolu
ve güzel ahlâkta örnek bir şahsiyetti Âkif... Diyordu ki:
''Bir
yığın söz ki, samimiyetin ancak hüneri,
Ne
tasannu bilirim, çünkü, ne sanatkârım.
Ağlarım,
ağlatamam; hissederim, söyleyemem.
Dili
yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım!
Oku,
şayet sana bir hisli yürek lazımsa;
Oku,
zira ona yazdım, iki söz yazdımsa.''
Memleketin
her meselesi Âkif'i düşündürürdü. Özellikle gençliğe şöyle
seslenmiştir:
“İhtiyar
amcanı dinler misin, oğlum Nevruz,
Ne
büyük söyle, ne çok söyle; yiğit işte gerek,
Lâfı
bol, karnı geniş soyları taklit etme;
Sözü
sağlam, özü sağlam, adam ol, ırkına çek”.
Yüce
Dinimiz İslâm'ın anlaşılması ve Milletimizin ekonomik yönden
kalkınabilmesi için çareler üretmiş ve kurtuluş yolumuzu
göstermiştir. Hürriyet içinde kalkınma yolunu sunmuştur:
''Çalışmak,
hem nasıl, canlarla, başlarla.
'Çalış
dedikçe Şeriat, çalışmadın, durdun,
O'nun
hesabına birçok hurafe uydurdun.
Sonunda
bir de tevekkül sokuşturup araya,
Zavallı
Dini çevirdin onunla maskaraya!”
Mehmed
Âkif, şiirlerinde tembellik ve miskinliği yeriyor ve çalışmaya
teşvik ediyordu:
"Bir
zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz,
Gelmişiz
dünyaya millet nedir öğretmişiz.
Kapkaranlıkken
bütün âfâki insaniyyetin,
Nur
olup fışkırmışız tâ sinesinden zulmetin."
İşte
Milletimiz için yükseliş sırları: "Öze dönmek gerek,
"demiştir.
"Göster
Allah'ım, bu millet kurtulur, tek mucize,
Bir
utanma hissi ver gâib hazinenden bize.''
Mehmed
Âkif, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)'in: "Müslümanlık,
ahlâkın (huyun) güzelliğinden ibarettir.'' Hadis-i Şerifine
dayanarak:
“Gökten
inmez bir de hiç bir şey... Bütün yerden taşar,
Kendi
ahlâkıyla bir millet olur, yahut yaşar.''
Demiştir.
Âkif,
fikirlerini ve sanatını halkın, milletin ve insanlığın mutluluğu
ve kurtuluşu için; kısa ve açık bir dille yazmıştır... Örnek,
samimi, milletinin derdiyle dertlenen bir insandı o. İnsanlığın
kurtuluşuna vesileyi; Dine, ilme, hürriyete, güzel örf ve
âdetlere dönüş olarak göstermiştir.
Mehmed
Âkif, Kur'an-ı Kerim’e ve ilme dayanılması gerektiğine inanır:
“Doğrudan
doğruya... Kur'an’dan alıp ilhamı
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı.3
“Ölüler
dini değil, sende bilirsin ki bu Din;
Diri
doğmuş, duracak dipdiri, durdukça zemin.3
“O,
iman farzı kat'idir, diyor tahsili irfanın,
Ne
cahil kavmiyiz biz Müslümanlar şimdi dünyanın...
Nemiz
vardır fezâilden, nemiz eksik rezâilden,
Demek:
İslâm’ın ancak nâmı kalmış Müslümanlarda
Bu
yüzdenmiş, demek hüsran-ı millî son zamanlarda.
Eğer
çiğnenmemek isterlerse seylab-ı eyyama
Rücû
etsinler artık Müslümanlar saadr-ı İslâm'a.
Kur'an-ı
Kerim'in gayesini idrak edemeyenlere de, Akif şöyle seslenir:
“İbret
olmaz bize, hergün okuruz ezberde!
Yoksa
bir maksat aranmaz mı bu âyetlerde!
Lafzı
muhkem yalınız, anlaşılan Kur'an’ın
Çünkü
kaydında değil, hiçbirimiz manaların.
Ya
açar nazm-ı celilin bakarız yaprağına,
Ya
üflcr geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir
hele Kur'an bunu hakkıyla bilin.
Ne
mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!..”
Âkif,
ilme değer verir, Din ve ilim anlayışını yanyana götürür.
''Hiç
bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?'' âyet-i kerimesini
başa alarak:
“Olmaz
ya! tabii.. biri insan, biri hayvan.
Öyleyse
cehâlet denilen yüz karasından,
Kurtulmaya
azmetmeli baştanbaşa millet.”
Hayat
sahibi diri ile ölü nasıl bir olmazsa; bilenle bilmeyen
de bir olmaz.
Âkif'e
göre hürriyet, ilimle ve adalatle kaimdir.
O
hislerini şöyle dile getirmiştir:
“Ağlasın
milletin evlâdı bangır bangır,
Durma
hürriyeti aldık diye sen türkü çağır!”
''Zulmü
alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem,
Gelenin
keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri
ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım.
-
Boğamazsın ki!
-
Hiç olmazsa yanımdan kovarım...''
Mehmed Akif'in ahlâk anlayışı ise, Kur'an-ı
Kerim 'in ahlâk prensiplerinden ibârettir. Müslümanın prensipleri
şu olmalıdır:
İyiliği
yaşamak ve emretmek, kötülükten kaçınmak ve sakındırmak...
''Emr-i
bil ma'ruf imiş, ihvan-ı İslâm'ın işi,
Nehyedermiş
bir fenalık görse kardeş kardeşi.''
Kur'an-ı
Kerim’in: “Ey Müslümanlar! Allah'tan nasıl korkmak gerekiyorsa
öyle korkunuz” âyet-i kerimesine dayanarak ta:
“Ne
irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır.
Fazilet
hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden
çekilmiş farzedilsin havfi Yezdan'nın,
Ne
irfanın kalır tesiri kat'iyyen ne vicdanın.” diye hislerini
terennüm etmiştir. Âkif'in kendisi; dünyanın geçici, aldatıcı
süslerinden, hırs ve şehvetinden arınmış, gerçek güzelliği
bulmuş, sonsuz mutluluğa ermiş bir kişiydi. Etrafındaki
herkesi de böyle görmek isterdi. Müslümanları zaman zaman
ikaz eder ve uyarırdı. Bazen tenkit ettiği de olurdu:
''Nerede
Müslümanlık, bizden geçmiş insanlık bile!..
Âlem
aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile.
Kaç
hakiki Müslüman gördümse hepsi makberdedir.
Müslümanlık,
bilmem ama; galiba göklerdedir!..''
Merhûm
Âkif'i ananlar, sayanlar, sevenler ve yüceltenler olduğu
gibi; O'nu küçültmeye çalışanlar da olabilir. Fakat o, İstiklâl
Marşı şâirimizdir. Dost ve düşman bunu böyle kabul eder.
O'nun dürüstlüğünü, temizliğini, cömertliğini, doğruluğunu,
mertliğini ve güzel ahlâkını herkes tasdik etmiştir. O,
hayatı boyunca içki ve sigara içmedi. Kötü huylardan çekinirdi.
O'nunla ilgili olarak Hasan Basri Çantay'ın Âkifnâme'de
zikrettiği birkaç hatırasını burada yâdedelim:
''Hiç
unutmam; bir akşam bizi Ankara'da evine çay içmeye çağırmıştı.
Biz gitmek üzere iken O, koşa koşa geldi. Dedi ki:
“-
Bu akşam çayı sizde içeceğiz.” Ben tabii memnun oldum. Fakat
bunun sebebini anlamak istedim. Sordum, gülerek dedi ki:
“-
Bizim odanın kilimini bir fakire vermişler!..'' Odadaki
mefruşatı o tek kilimden ibaretti ve tek kilimi bir fakire
veren de kendisi idi.”
“Müthiş
bir kış günündeyiz. Âkif'i kır ceketle görüyoruz. Üşüyor,
hissettirmemeye çalışıyor. Tahkik ettim. Paltosunu evinin
kapısına gelen çıplak bir fakire giydirmiş...”
İşte
Âkif, böyle merhametli ve yardımsever bir insandı. 27 Şubat
1936'da İstanbul'da vefât eden Mehmed Âkif'i saygı ve hürmetle
anar, Cenab-ı Hakk'tan kendisine rahmet dileriz. Ruhû şâd,
makamı Cennet olsun! (Âmin)
DİNÎ
GÖREVLERİMİZDEN
KURBAN
KESMEK
Kurban
Arapça bir kelime olup anlamı, bir şeye yakın olmak, ona
yaklaşmak, Allah'a manen yakın olmak için ibadet ve taatta
bulunmak demektir. Dinî anlamı ise; Allah’a yakın olmak
ve O’nun rızasını kazanmak için kurban bayramı günlerinde
kesilen hayvan demektir.
Dinimizde
kurban, Peygamber Efendimiz’in Medine'ye hicretlerinin ikinci
senesinde meşru kılınmıştır. Meşruiyeti kitap ve sünnetle
sabittir. Kur'an-ı Kerimde; “Rabbin için namaz kıl ve kurban
kes.”(l) buyurulmuştur. Peygamber Efendimiz de kurban meşru
kılındıktan sonra Medine hayatı boyunca her sene kurban
kesmiş ve ümmetine de kurban kesmelerini emretmiştir.
Kurban
bayramı günlerinde kurban kesmek, Hanefî mezhebine göre,
hali vakti yerinde olan müslümanlar üzerine vaciptir. Delilleri
yukarıdaki ayet-i kerime ile Peygamber Efendimiz’in; ''Kurban
kesmeye gücü yettiği halde kesmeyen bizim namazgâhımıza
yaklaşmasın''(2) hadis-i şerifleri ve bil fiil kurban kesmiş
olmalarıdır. Vacip olan, kan akıtılması, kurbanın kesilmesidir.
Buna göre kurban kesmeyip sadaka vermek veya kurbanı diri
diri tasaddukta bulunmak kurban yerine geçmez. İmam Ebu
Hanife'nin meşhur talebeleri İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed
ile diğer üç mezhebe göre ise kurban kesmek vacip değil,
sünnettir. İster vacip olsun, ister sünnet olsun, bütün
mezhep imamları, şartlarını taşıyan kimselerin kurban bayramı
günlerinde kurban kesmelerinin bir ibadet olduğunda ittifak
etmişlerdir, bunda bir ihtilaf yoktur.
Kurban
kesmenin hükmü ister vacip olsun, ister sünnet olsun, Peygamber
Efendimiz kurban bayramı günlerinde kurban kestiği için
müslümanlar da on dört asırdan bu yana kesmektedirler. Nitekim
sahabe-i kiramın alimlerinden Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'a
biri gelerek; “Kurban kesmek vacip midir?'' diye sormuş,
Abdullah; “Rasûlüllah (s.a.s.) ve müslümanlar kurban kestiler.”
diye cevap vermiş. Adam sorusunu tekrar edince, Abdullah
kızarak;
“-
Anlamıyor musun? Rasûlüllah (s.a.s.) kesti, müslümanlar
da kestiler”(3) demiştir.
Kan
Akıtmak
Bazı
kimseler fıkıh kitaplarımızda geçen “kurbanın rüknü; kurbanlık
hayvanın kesilerek kan akıtılmasıdır” ifadesine takılarak,
“nasıl olur da İslâm dini kan akıtmayı vacip kılar, nasıl
olur da kurbanın rüknü kan akıtmaktan ibarettir, denilebilir”
gibi itirazlarda bulunuyorlar. Görünüşte bu itirazlar haklı
gibi geliyor.
Oysa
durum hiç de böyle değildir. Çünkü burada ifade edilen kan
akıtmaktan maksat, kurbanın bizzat kesilmiş olmasıdır. Yukarıda
belirttiğimiz gibi kurban kesilmeyip de değeri sadaka olarak
verilse veya kurbanlık hayvan canlı olarak tasadduk edilse,
kurban yerine geçmez. Çünkü kurban, -Arapça udhıye olarak
ifade edilir- kurban bayramı günlerinde Allah rızası için
kesilen hayvanın ismidir. Kurban bayramı günlerinde fakirlere
yardımda bulunmak, sadaka vermek çok sevaptır. Dinimiz bunu
teşvik etmektedir. Buna kimse itiraz etmiyor, bayram günlerinde
yardım yapılmasın, sadece kurban kesilsin, demiyor. Yanlış
olan, “ben kurban yerine fakirlere değerini veriyorum” denilmesidir.
Sadaka geneldir, daha umumî bir mana ifade eder, her türlü
yardımı içerisine alır. Kurbanın ise daha özel bir manası
vardır. O da kurban
bayramı günlerinde, kurban kesilmesi caiz olan bir hayvanı
boğazlayıp etinin bir kısmını yoksullara dağıtmaktır. Yoksullara
yardım edilecek, sadaka verilecekse yine verilsin. Buna
mani olan bir durum yok. Aksine dinimiz fakirlere her zaman
yardım edilmesini emretmektedir.
Kurban
bayramı günlerinde yapılacak olan en faziletli amel kurban
kesmektir. Nitekim bir hadis-i şerifte; “Adem oğlu kurban
bayramı günlerinde kan akıtmaktan daha sevimli bir iş ile
yüce Allah'a yaklaşabilmiş değildir. Kanını akıttığı hayvan
kıyamet günü boynuzları, ayakları ve kılları ile gelecektir.
Akan kan yere düşmeden önce Allah katında yüksek bir yere
erişir. Bu sebeple kurbanınızı gönül hoşluğu ile kesiniz.”(4)
buyrulmuştur.
Hz.
İbrahim’in Sünneti
Kurbanın
tarihi çok eskidir, tâ Hz. İbrahim (a.s.)’a kadar ulaşır.
Onun için kurban Hz. İbrahim'in sünneti olarak kabul edilir.
Nitekim bir rivayette; “Kurban kesiniz, zira kurban, babanız
İbrahim'in sünnetidir.” buyrulmuştur. Zeyd b. Erkam'dan
gelen rivayet de şöyledir: Ashab-ı kiram Allah Resûlüne:
-Bu
kurbanın kaynağı, mahiyeti nedir? Diye sordular. Allah Resûlü:
“Babanız
İbrahim'in sünnetidir” buyurdu. Onlar:
-Pekala
bizim sevabımız ne kadardır?'' dediler. Allah Resûlü:
“Kurbanın
her bir kılı için bir hasene/bir sevap” buyurdu. Ashap:
-Ya
yün, yani kesilen kurban koyun olursa? deyince, Allah Resûlü:
“Yünden
her bir tüy için de bir hasene” buyurdu.(5)
Kurbanlık
Hayvanlar
Kurbanlık
hayvanlar; koyun, keçi, sığır, manda ve deveden olur. Koyun
ve keçi bir kişi için kesilir, sığır, manda ve deve ise
birden yedi kişiye kadar kesilebilir. Ancak burada dikkat
edilmesi gereken husus şudur:
a-
Bu yedi kişiden her biri kurban niyetiyle kesmelidir. Meselâ
altı kişi kurban niyetiyle, bir kişi de etlik niyetiyle
kesmek istese bu, caiz olmaz.
b-
Ortaklardan her biri müslüman olmalı, onlardan hiç biri
gayri müslim olmamalıdır. Bir de sayılan hayvanlardan her
birinde belirli yaş şartı aranmaktadır. Buna göre koyun
ve keçinin bir yaşını doldurmuş olmaları şarttır. Bunların
yavrularından altı ayı dolduran ve analarından ayırt edilemeyecek
kadar büyük olanlar da kurban edilebilir. Sığır ve mandaların
iki yaşını, devenin ise beş yaşını doldurmuş olmaları şarttır.
Sahabe-i
kiramdan Bera b. Âzib (r.a.)'dan şöyle rivayet edilmiştir:
Resûlüllah (s.a.s.)'in, kurban bayramı namazını kıldıktan
sonra irad ettiği hutbede şöyle buyurduğunu işittim: “Bugün
ilk yapacağımız şey bayram narnazını kılmak, sonra dönüp
kurbanlarımızı kesmektir. Kim böyle yaparsa bizim sünnetimize
uygun hareket etmiş olur. Kim de namazdaan önce keserse,
ailesi için bir etlik kesmiş olur, kurban olmaz.”
Ebu
Bürde;
-
Ya Resûlüllah, ben kurbanımı namazdan önce kestim. Yanımda
henüz yaşını doldurmamış bir çebiş var ki, bence bir yaşını
doldurmuştan daha iyidir. Onu kesebilir miyim?” diye sordu.
Resûlüllah
(s.a.s.);
“Evet,
namazdan önce kestiğin kurbanın yerine onu kes. Fakat senden
sonra hiç kimse için olmaz.” buyurdu.(6)
Kurban
Kesme Günleri
Kurban,
bayram namazı kılınan yerlerde namazdan sonra olmak üzere
kurban bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günlerinde kesilir.
Bu günlere “eyyam-ı nahr: Kurban kesme günleri” denir. Bayramın
birinci gününde kesmek ve hatta o gün sabahleyin bir şey
yemeyip, İlk yediği şeyin kurbanın eti olması daha sevaptır.
Bir hadis-i şerifte; “Kurban kesme günleri üç gündür, en
faziletlisi ilk gündür” buyrulmuştur. Bu günlerin dışında
kesilmez.
Biraz
önce de belirttiğimiz gibi, bayram namazı kılınan yerlerde,
kurban kesme işi bayram namazından sonra başlar. Nitekim
sahabe-i kiramdan Bera b. Azîb (r.a.)'dan şöyle rivayet
edilmiştir: Kurban bayramı namazında Peygamber Efendimizi
hutbe okurken işittim, şöyle buyurdu: “Bugün ilk yapacağımız
şey bayram namazı kılmak, sonra dönüp kurbanlarımızı kesmektir.
Kim böyle yaparsa bizim sünnetimize uygun hareket etmiş
olur.”
Şayet
kurban kesilecek yerde bayram namazı kılınmıyorsa fecrin
doğuşundan/tan yerinin ağarmasından itibaren kesilebilir.
Kurbanın
Kesimi
Kurban
edilecek hayvan, ayakları ve yüzü kıbleye gelecek şekilde
sol yanı üzere yatırılarak kesilir. Becerebiliyorsa kurbanı
sahibi keser, beceremiyorsa ehil olan birine vekalet vererek
kestirir. Peygamber Efendimiz bazen kurbanını kendisi kesmiş,
bazen de Hz. Ali'ye vekalet vererek kestirmiştir. Peygamber
Efendimiz’e Medine hayatı boyunca on sene hizmet etme şerefine
nail olan Enes b. Malik hazretleri Efendimiz’den gördüğü
her şeyi rivayet etmekle meşhurdur. Enes hazretleri Peygamber
Efendimiz’in nasıl kurban kestiğini de bizlere şöyle rivayet
etmiştir; “Resûl-i Ekrem boynuzlu iki alaca koçu kurban
etti. Bunları, “Bismillâhi Allahu Ekber” diyerek ve ayağını
boynuna koyarak kesti.”(8)
Kurbanlık
hayvanı kesime hazırlarken; “Yüzümü gökleri ve yeri yaratan
Allah'a, O'nun birliğine inanarak çevirdim. Ben müşriklerden
değilim. Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep
alemlerin Rabbi olan Allah içindir. O'nun ortağı yoktur.
Bana böyle emrolundu ve ben Allah'a teslim olanlardanım.
Allahım, dostun İbrahim'den, sevgilin Muhammed’den kabul
buyurduğun gibi benden de kabul buyur”(9) diye dua edilir,
sonra; “Allahu ekber Allahu ekber. Lâ ilâhe illallâhu vellâhu
ekber. Allahu ekber ve lillahil hamd Bismillâhi Allahu ekber”
denilerek kesilir.(10)
Kurbanın
Eti ve Derisi
Kurbanın
etinin hepsini fakirlere dağıtmak veya hepsini yemek caiz
olmakla beraber, daha sevaplı olanı; kurban kesen kimsenin,
kesmiş olduğu kurbanın etinden bir kısmını çoluk çocuğu
ile yemesi, bir kısmını yoksullara dağıtması, bir kısmını
da komşularına ve yakınlarına vermesidir. Aslında bu durum
zaman ve zemine göre değişir. Kurban kesenin durumu iyi,
etrafında fakirler de çok ise tamamına yakınını onlara dağıtır.
Kendi durumu pek iyi değil, aile fertleri çok ve etrafında
da pek yoksul kimseler yok ise tamamına yakınını evinde
yiyebilir. Nitekim Asr-ı Saadet’te Peygamber Efendimiz’in
böyle bir düzenleme yaptığını görüyoruz. Hz. Aişe validemizin
anlattığına göre; Peygamber Efendimiz zamanında kurban bayramı
günlerinde çölde yaşayan bir kısım fakir kimseler Medine’ye
gelmişlerdi. Resûl-i Ekrem ashabına kurban etlerinin üç
günden fazla bırakılmamasını emretmişti. Ertesi sene kurban
bayramında yine kurban etleriyle ilgili durum Resûl-i Ekrem'e
sorulunca şöyle buyurmuştu: “Geçen sene yoksullar Medine’ye
geldiği için kurban etinin üç günden fazla alıkonmasını
yasaklamıştım. Artık bir kısmını yersiniz, bir kısmını tasadduk
ediniz/yoksullara veriniz, bir kısmını da alıkoyabilirsiniz”(11)
Kurban
derisine gelince, bundan çeşitli ev eşyaları yapılıp kullanılabilir,
fakat satılmaz. En iyisi fakirlere veya kurbanın derisini
toplayan ve değerlendiren hayır kurumlarına vermektir. Kurbanın
derisi millî bir servettir. Yüzerken dikkat edilmeli, yaralanmamalıdır.
Kurbanın
Hikmetleri
Kurban
malî ibadetlerimizden biridir. Yüce Allah'ın bizlere lütfetmiş
olduğu mal nimetine karşı bir şükran borcumuzdur. Kur'an-ı
Kerim’den öğrendiğimize göre biz, Cenab-ı Hakk'ın bizlere
bahşetmiş olduğu nimetlere şükredersek O da bize olan nimetlerini
artıracaktır. Nitekim İbrahim sûresinin yedinci ayetinde
şöyle buyrulur: “Hatırlayın Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz,
ben de size nimetlerimi elbette artırırım. Ve eğer nankörlük
ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir, diye belirtmişti.”
Kurban
kesmek insanı malî fedakarlığa alıştırır, cimrilikten kurtarır,
insanda cömertlik duygusunu geliştirir. Cimrileri hiç kimse
sevmez, Allah da sevmez, insanlar da sevmez. Cömertleri
ise herkes sever. Cimrilikten kurtulamayanlar kurtuluşa
eremezler. Kurban kelimesinde zaten fedakârlık anlamı vardır.
Dilimizde, “Canım Hak yolunda, vatan uğrunda feda olsun”
derken bunu kastediyoruz.
Bilindiği
gibi yüce dinimiz sosyal yardımlaşma ve dayanışmaya büyük
önem vermektedir. Kurban kesmek bunun bir başka tezahürüdür.
Toplumda herkes zengin değildir. İstediğini yiyebilen, istediğini
giyebilen, istediği an istediği yere gidebilen zenginlerin
yanında, sene boyunca et yüzü göremeyen fakirler, kimsesizler,
yetimler ve dullar da vardır. Bu fakirler içerisinde öyleleri
vardır ki, yarı aç yarı tok gezdikleri halde hallerini kimseye
arzetmezler, kimseye yüz suyu dökmezler, kimseden bir şey
istemezler. İşte bunlar için kurban bayramı Allah'ın bir
lütfudur, bir ziyafetidir. Bu ziyafetle yoksullar gözetilmiş,
gönülleri alınmış olur. Bu güzel manzara karşısında kurban
kesip etini dağıtan zengin de mutlu olur, kendisine et verilen
fakirler de. Böylece topluca mutluluk yakalanmış ve yaşanmış
olur. Zaten yüce dinimizin gayesi de budur.
Kurban
insanı manen Allah’a yaklaştırır, insanın Allah’a yakınlık
kazanmasına vesile olur. Zaten kurban kelimesinin anlamında
bu vardır. Zira kurban, manen Allah’a yakın olmak, O’nun
rızasını kazanmak için kesilen hayvanın ismidir.
İhlaslı
Olmak
Diğer
ibadetlerimizde olduğu gibi kurban kesmede de ihlas ve samimiyet
esastır. Amellerimize, yaptığımız güzel işlerimize değer
kazandıran niyetlerimizdir. Yüce Allah ibadetlerimizin karşılığını
herkesin niyetine göre verir. Onun için riyadan, gösterişten
uzak olmalıyız, kurbanlarımızı sırf Allah'ın rızasını kazanmak
için kesmeliyiz. Kurban Allah için kesilir, gösteriş için
kesilmediği gibi, et yemek için de kesilmez. Ayet-i kerimede; “Ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşmaz. Fakat sizin takvanız
O'na ulaşır.”(12) buyrulmuştur. Görüldüğü gibi ayette kurban
kesmenin asıl hikmeti ortaya konmaktadır. Bu da hayvanın
kanının akıtılmasından öte, kurban kesmekteki ihlas ve niyetin
önemli olduğu hususudur. Kurban bu duygu ve düşüncelerle
kesilirse makbul olur.
Aslında
Yüce Allah’ın bizim ibadetlerimize de ihtiyacı yoktur, kurbanımıza
da ihtiyacı yoktur. Aksine bizim ibadet etmeye ve kurban
kesmeye ihtiyacımız vardır. Yukarıdaki ayet-i kerimede belirtildiği
gibi kurbanların etleri ve akan kanları Allah’a ulaşmayacağına
göre, O’na ulaşacak olan bizim ihlas, samimi niyet ve takvalarımızdır.
Netice
olarak şunu diyebiliriz: Müslüman kurban kesmek suretiyle
hem Yüce Allah’ın emrini yerine getirdiği için sevap kazanmış
olur, hem de bayram günlerinde fakirleri sevindirmiş olur.
Zaten dinimizin bizlere göstermiş olduğu hedef de, hem Allah’ın
rızasını kazanmak, hem de insanlara yararlı olmaktır. Kurban
kesmede bu iki husus da tahakkuk etmektedir.
1-
Kevser, 2.
2-
bk. Tirmizi, Edâhî, 11.
3-
Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 321.
4-
bk. Tirmîzî, Edâhî,
11.
5- İbn Mace, Edâhî, Tirmizi, Edâhî, 1.
6- İbn Mace, Edâhî, 3.
7-
Buhârî, Edâhî, 11.
8- Buhârî, Cuma, 48.9 - Buhârî, Edâhî, 13; Tirmîzî,
Edâhî, 2.
10-
Muvatta, Edâhî, 4; Ebu Dâvûd, Edâhî, 10.
11-
Ebû Dâvûd, Dahâyâ, 5.
|