GÜNDEM

Diyanet İşleri Başkanlığı 78 Yaşında

“Türkiye Cumhuriyeti’nde muamelâtı nâsa dair olan ahkâmın teşri ve infazı Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun teşkil ettiği hükümete ait olup, din-i mübin-i İslâm'ın bundan maada itikadî ve ibadâta dair bütün ahkâm ve mesalihinin tedviri ve müessesas-i diniyyenin idaresi için Cumhuriyet'in makarrında bir Diyanet İşleri Reisliği makamı tesis edilmiştir. Yukarıya aldığımız paragraf, “Şer'iyye ve Evkaf ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiyye Vekaletlerinin ilgasına Dair” olan 429 sayılı Kanunun ilk maddesidir. Şimdi düz bir mantıkla düşündüğümüzde, bu adla çıkartılan bir yasal düzenlemenin ilk maddesinin, önce sözü edilen vekaletlerin kaldırıldığının hükme bağlanması, sonra da yerine ikame edilen teşkilatın kurulduğunun ifade edilmesi gerektiği halde, böyle yapılmamıştır. Birinci maddede “Diyanet İşleri Reisliği” adında bir makamın kurulduğu, ikinci maddede ise Şer'iyye Vekaletinin kaldırıldığı ifade edilmiştir. Başka bir ifade ile, Şer'iyye ve Evkaf Vekaleti'nin kaldırıldığı hükmüne yer verilmeden önce, onun üstlendiği hizmetleri -velev ki kısmen olsun- deruhte edecek bit mekanizmanın oluşturulması kararlaştırılması ve böylece önemli bir hizmet alanında boşluğa fırsat verilmemiştir, İşte bu olgu, Türk idari geleneğindeki “devamlılık” ilkesinin çarpıcı bir örneğidir.

Bunu söylerken, tehevvür gösterip daha yazımızın başında, “Acaba bu feraseti günümüzde de gösterebiliyor muyuz? Örneğin: yerinin nasıl doldurulacağını düşünmeden “DİB kaldırılsın”, demenin mantıkî bir izahı var mıdır?” diye burada sormayacağız.

Bugün 78. yılını kutladığımız DİB’nın kuruluşuna ve özet olarak 78 yıl boyunca kaydettiği önemli gelişmelere yazımızın ilerleyen bölümlerinde tekrar döneceğiz. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Türkiye'de İslâm dini ile ilgili hizmetleri deruhte eden dinî bir teşkilat olması nedeniyle, burada önce tarihî sürecine kısaca temas etmek istiyoruz.
Diyanet İşleri Reisliği Kuruluyor
Şer'iyye Vekaletini kaldırıp onun görevlerinden bir kısmını deruhte etmek üzere “Diyanet İşleri Reisliği”ni kuran 429 sayılı Kanun (Şer'iyye ve Evkaf ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiyye Vekâletlerinin İlgasına Dair Olan Kanun) 3 Mart 1924’de kabul edildi. Siirt Mebusu Halil Hulki Efendi ve 50 arkadaşının imzasını taşıyan kanunun gerekçesinde şunlar yazılmıştır:
Kanun’un Gerekçesi
“Din ve ordunun siyaset cerayanlarıyla alakadar olması bir çok mehaziri dâîdir. Bu hakikât bütün medenî milletler ve hükümeler tarafından bir düstur-i esasi olarak kabul edilmiştir. Bu nokta-i nazardan yeni bir hayat varlığı temin etmek vazifesini deruhte eden Türkiye Cumhuriyeti, teşkilat-ı siyasiyesinde zaten muhdes olan Şer'iyye ve Evkaf Vekâleti ile Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekaletinin mevcut olması muvafık olamaz. Şer'iyye ve Evkaf Vekâletinin ilgasına nazaran da bütün Evkafın millete intikal etmesi ve ona göre de idare edilmesi tabii bir neticedir...! (TBMM Zabıt Ceridesi, 2. Devre, c.7, s. 23)

Söz konusu kanunun tamamı 14 madde olup ilk yedi maddesi Diyanet İşleri Reisliği’nin kuruluşu ve Şer’iyye Vekaletinin kaldırılışına ilişkindir. Bu maddelerin TBMM’inde müzakeresi sırasında sadece maddelerde geçen “Umur-i Diyaniyye Riyaseti” ibaresi üzerinde kısaca durulmuş ve bu ad “Diyanet İşleri Reisliği” şeklinde değiştirilmiştir. Maddelerin tümü teklif edildikleri haliyle kabul edilmiş ve Diyanet İşleri Reisliği kurulmuştur.

Kanun, İslâm dininin inanç ve ibadetleriyle ilgili işlerini yürütmek ve dînî kurumların idaresine bakmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde bir Diyanet İşleri makamının kurulduğu; Şer'iyye Vekâletinin kaldırıldığı; Diyanet İşleri Reisi'nin, Başbakanın teklifi ile Cumhurbaşkanı tarafından atanacağı; bu kurumun bütçesinin Başbakanlık bütçesine bağlı olduğu; ülke genelinde bütün cami, mescid ve diğer dînî müesseselerin idaresinin Diyanet İşleri Reisliği’ne verildiği, din görevlilerinin ve müftülerin merciinin Diyanet İşleri Reisliği olduğu ve nihayet vakıfların idaresine bakmak üzere Başbakanlığa bağlı yeni bir birimin oluşturulduğu hükümlerini getirmişti. İlk Diyanet İşleri Başkanlığı’na, 1 Nisan 1924’te, Millî Mücadelede büyük hizmetleri bulunan Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi tayin edildi.
Dünden Bugüne Diyanet İşleri Başkanlığı'nda Önemli Gelişmeler
Cumhuriyet dönemi Türkiye'sinin en eski ve en önemli kurumlarından biri olan Diyanet İşleri Başkanlığı, 78 yıllık tarihi boyunca şüphesiz birçok değişim ve gelişim kaydetmiştir. Birçok önemli hizmetlerde bulunmuştur. Bir dergi gündemi çerçevesinde bunların hepsine genişçe yer vermenin imkansızlığı ortadadır. Dolayısıyla biz burada, başta teşkilat yapısındaki gelişmeler olmak üzere, belli bir önemi haiz gelişmelerini, kronolojik bir sıra takip ederek özetlemek istiyoruz.

Kuruluşundan sonra Teşkilatın ilk yıllarında gerçekleşen en önemli gelişme, Reisliğin 1925 Yılına ait bütçenin TBMM’nde müzakeresi sırasında verilenbir önerge ile Diyanet İşleri Reisliği’nce bir Kur'an tefsiri ve hadis tercümeleri yaptırılması için karar alınması ve bunun sağlanması için de özel ödenek ayrılmasıdır. Bu doğrultuda yapılan çalışma ve sarfedilen çabalar sonucunda Diyanet İşleri Reisliği, “Hak Dini Kur'an Dili” ve “Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi” adlı eserlerin hazırlatılmasını ve basımını gerçekleştirdi. 1925’de Diyanet’çe Türkçe bir hutbe mecmuası yazım hazırlığına başlandı ve 1927 yılında basımı sağlandı.

Cami görevlileriyle ilgili ilk tüzük olan “Cami Hademeleri Nizamnamesi” 12 Ağustos 1928'de yürürlüğe girdi. Bu tüzük birçok değişikliğe uğrayarak 1935 yılına kadar yürürlükte kaldı. 1935’de Vakıflar Genel Müdürlüğü “Cami Hademesi Nizamnamesi” adıyla yeni bir tüzük hazırladı, zamanla birçok işlemlere uğrayarak 1952 yılında “Hayrat Hadamesi Tüzüğü”nün Çıkartılışına kadar yürürlükte kaldı. Son tüzük 1965 yılına kadar uygulandı.

8 Haziran 1931’de kabul edilen 1827 sayılı Evkaf Umum Müdürlüğünün 1931 yılı bütçe kanununun 6 ve 8. maddelerı ile camilerin ve cami görevlilerinin idaresi Diyanet’ten alınarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne verildi. 1950 yılına kadar süren bu uygulama ikiliğe ve yetki karmaşalığına neden oldu. Din hizmetlerinin ifasında birçok zorluklar çekildi.

3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı kanunla kurulan Diyanet İşleri Reisliği’nin ilk teşkilat kanunu, kuruluşundan on bir yıl Sonra 14 Haziran 1935’de çıkartıldı (Diyanet İşleri Reisliği Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun, Kanun sayısı: 2800). Bu kanunla Reislik, merkezde bir reisin idaresi altında, Müşavere Heyeti, Zat İşleri Müdürlüğü, Yazı İşleri Müdürlüğü ve Mushafları Tetkik Heyeti’nden; taşrada ise, Müftü, Müftü Müsevvidi, Vaiz ve Dersiamlardan oluşmaktaydı. Bu kanun, zamanla yapılan değişiklik ve ilavelerle 1965 yılına kadar yürürlükte kaldı. Bu değişiklik ve ilavelerden en önemlisi 23 Mart 1950 tarih ve 5634 sayılı ek kanundur. Bu kanunla teşkilatın adı “Diyanet İşleri Başkanlığı” şeklinde sadeleştirildi. Camilerin ve cami görevlilerinin idaresi Vakıflardan Diyanet’e iade edildi. Kurumun merkezi ve taşra teşkilatı yeniden oluşturularak teşkilat genişletildi; personel sayısı artırıldı. Bu çerçevede Hayrat Hademesi İşleri Müdürlüğü ve Yayın Müdürlüğü kuruldu. 2800 sayılı kanuna dayanarak teşkilatla ilgili ilk tüzük (Diyanet İşleri Reisliği Teşkilâtının Vazifelerini Gösterir Nizamname) de 11 Kasım 1937'de kabul edildi; 1965'e kadar da yürürlükte kaldı.

15 Kasım 1935'te çıkartılan bir kanunla, cami ve mescitlerin ihtiyaca göre tasnifi cihetine gidilmesi kararlaştırıldı. Tasnif dışı kalan cami ve mescitlerden satılanlar ve başka amaçlarla kullanılanlar oldu. 1939'da ilk kez ihdas edilen “Reis Muavinliği” kadrosuna, Müşavere Hey'eti Üyesi A, Hamdi Akseki tayin edildi. 5 Mart 1941'de ilk Diyanet İşleri Reisi Rifat Börekçi vefat etti. Yerine bir süre sonra Profesör Şerafeddin Yaltkaya atandı.

2 Temmuz 1951'de 5806 sayılı Dînî Yayınlar Döner Sermayesi Hakkında Kanun kabul edildi. Bu adla konan ödeneklerle dînî yayın faaliyetlerine yeni bir boyut kazandırıldı. 1966’da da bu kanuna ilişkin bir yönetmelik çıkartıldı.

Nisan 1956’da Başkanlığın ilk süreli yayını “Reislik Mecmuası” yayınlandı ve bu adla tek sayı çıkabildi. Daha sonra “Diyanet Dergisi” adıyla 1960 ve 1961 yılında yıllık olarak yayınlandı, Aylık periyotlar halinde yayına ise 1962’de başlandı. Başkanlık, Kasım 1968’den itibaren Diyanet Gazetesi’ni, Temmuz 1979’da da Diyanet Çocuk Dergisi’ni yayın hayatına soktu. Diyanet Gazetesi’nde şekil ve muhteva değişikliğine gidilerek Ocak 1991'den itibaren “Diyanet Aylık Dergi” logosuyla yayınını günümüze kadar sürdürmektedir.

1961 Anayasası'nın 154. maddesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı, genel idare içerisinde Anayasal bir statüye kavuşturuldu. Başkanlığın son ve en detaylı teşkilat kanunu” olan 633 sayılı “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun”, 22 Haziran 1965'te kabul edildi. Bu kanunla teşkilat yeniden oluşturuldu, bir çok yenilikler yapıldı. Başkanlığın kuruluş amacı İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek” şeklinde belirlendi. Özellikle “toplumu din konusunda aydınlatmak” işlevi, Başkanlık için son derece mühim bir görev alanı oluşturuyordu.

Yürürlüğe girdiği 1965 yılından 1976 yılına kadar geçen süre içinde 633 sayılı kanuna dayanılarak çok sayıda tüzük ve yönetmelik hazırlandı. 1971’de Araştırma Plan ve Bütçe Başmüşavirliği ile Dış Hizmetler Müdürlüğü, 1976’da Hac İşleri Müdürlüğü, 1978'de Araştırma ve Planlanma Dairesi kuruldu. 1978'de Dini Hizmetler ve Din Görevlilerini Olgunlaştırma Dairesi ikiye ayrılarak, Din Hizmetleri Dairesi ye Olgunlaştırma Dairesi Kuruldu, 28 Şubat 1978’de, Başkanlığa on adet Yurtdışı Din Hizmetleri Müşavirliği kadrosu veren Diyanet İşleri Başkanlığı kadro kararnamesi yürürlüğe girdi; böylece Başkanlığın yurtdışı teşkilatı da oluştu. Başkanlığın ilk eğitim merkezi 1973’de Bolu’da açıldı.

1978’de Başkanlık deneme mahiyetinde bir hac seferi düzenledi. 1979 yılından itibaren de hac yolculuğu düzenleme yetkisi Bakanlar Kurulu Kararı ile Diyanet İşleri Başkanlığı’na verildi.

1989'dan itibaren A Grubu seyahat acentelerine de belli oranda bu yetki tanındı.

Başkanlığın son ve en detaylı teşkilat kanunu olan 633 sayılı “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun”, 22 Haziran 1965'te kabul edildi. Bu kanunla teşkilat yeniden oluşturuldu, birçok yenilikler yapıldı. Başkanlığın kuruluş amacı “İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek” şeklinde belirlendi.

“633 sayılı Diyanet işleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi ve Bu Kanuna Geçici Madde Eklenmesine Dair 1982 sayılı Kanun” 26 Nisan 1976’da TBMM’nde kabul edildi. Ancak zamanın Cumhurbaşkanının Anayasa Mahkemesinde açtığı dava sonucu, bu mahkemenin 18 Aralık 1979’da aldığı kararla iptal edildi, iptal kararı 11 Mayıs 1980 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı ve bir yıl sonra 11 Mayıs 1981’den itibaren yürürlüğe girdi. Bu tarihten sonra günümüze kadar da yeni bir teşkilat kanunu çıkartılamadı.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın girişimiyle 27-30 Kasım 1978 tarihleri arasında İslâm ülkeleri arası bir “Rü'yet-i Hilal” konferansı düzenlendi. Dinî gün ve gecelerin aynı tarihlerde idrak edilmesi için ortak kararlar alındı.

1982 Anayasasında Diyanet İşleri Başkanlığı yine genel idare içerisinde yer aldı. Özel Kanunu’nda gösterilen görevleri “laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek” yerine getireceği belirtildi. (Md. 136).

Bakanlar Kurulunun 18 Temmuz 1984 tarihli kararıyla 190 sayılı KHK'nin eki olarak yayınlanan DİB Kadro Cetveli ile Başkanlığın teşkilat yapısı reorganize edildi. Başkanlığın günümüzdeki organik ve fonksiyonel yapısı, söz konusu kadro çetveli ile 3046 sayılı “Bakanlıkların Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun”a göre düzenlenmiştir.

1986 yılında Başkanlık 1- 7 Ekim tarihleri arasını “CamilerHaftası” olarak ilan etti ve o yıldan günümüze kadar sürekli kutladı.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilgili kurumlar nezdinde yaptığı girişimler sonucu, bazı ilahiyat fakültelerine bağlı olarak l989-1990 öğretim yılından itibaren iki yıllık ön lisans düzeyinde İlahiyat Meslek Yüksek Okulları eğitime başladı. Bu okullarla, İmam-Hatip Lisesi mezunu Başkanlık personelinin eğitim düzeylerinin yükseltilmesi amaçlandı.

Başkanlık, tarihinde ilk Din Şurası’nı 1-5 Kasım 1993 tarihleri arasında gerçekleştirdi. İkincisini de 23-27 Kasım 1998 tarihleri arasında yaptı.

1990’lı yıllardan itibaren Başkanlık yeni kurulan Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine yönelik hizmet ve faaliyetlerine başladı. Bu kapsamda, “Avrasya İslâm Şurası” adı altında düzenlenen, toplantıların ilki 23-25 Ekim 1995'de, ikincisi 21-24 Ekim 1996’ da, üçüncüsü de 25-29 Mayıs 1998’de gerçekleştirildi. Bu ülkelere din görevlisi gönderildiği gibi Başkanlığın, öncülüğünde cami yaptırma veonarılma çalışmaları oldu. Bu cümleden olarak Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat'ta yaptırılan Ertuğrul Gazi Camii, 12 Kasım 1998’de törenle ibadete açıldı.
Ülke Genelinde Din Hizmeti
Kısaca belirtmek gerekirse Diyanet işleri Başkanlığı, Cumhuriyet’le oluşturulmuş ve Cumhuriyet dönemi Türkiyesi’nin din teşkilatıdır. 1924’de küçük bir teşkilat olan ve 1950'li yıllara kadar bu özelliğini koruyan Diyanet İşleri Başkanlığı, zamanla kadro ve bütçe imkanları büyüyerek günümüzde en geniş devlet kurumları arasında yerini almıştır. 90 binlere ulaşan personel sayısıyla en ücra köşesine kadar ülkemizin her tarafında, ayrıca Türk Cumhuriyetleri ve vatandaşlarımızın yoğun olduğu ülkelerde din hizmeti, irşad hizmeti sunmaktadır. Kamuoyunda da son yıllarda kendinden çokça söz ettirmiştir.
Daha Etkin Bir Kurum
Türkiye, halkının hemen tamamı denilebilecek bir çoğunluğu Müslüman olan bir ülkedir. Nitekim uluslararası ilişkilerde Fransa nasıl bir Hristiyan ülke olarak kabul ediliyorsa Türkiye de Müslüman bir ülke olarak telakki edilmektedir. Binaenaleyh, devletimizin, müslüman halkımızın dinî ihtiyaçlarını karşılaması, bu amaçla kurulmuş Diyanet İşleri Başkanlığı’na imkanlar sağlaması tabii kabul edilmelidir. Son tahlilde devlet; en temel insan haklarından olan din ve vicdan hürriyetinin yerleşmesini sağlamayı, bu hürriyetin gereği olarak, toplumun manevî ihtiyaçlarını sağlıklı bir şekilde karşılayabilmek için gerekli hizmetleri sunmayı kendi görevleri arasında görmektedir.
Şu bir gerçek ki, çağımızda oldukça çoğalmış ve incelenmiş ilişkiler ağı içinde DİB'nın teşkilat olarak detaylandırılması ve güçlendirilmesi kaçınılmaz hale gelmiştir. 1920’lerin, 1950'lerin, 1960'ların yasal düzenlemeleriyle, hizmet alanı ülke sınırlarını çoktan aşmış bir kurumun istenen düzeyde hizmet sunması oldukça zordur. Başkanlığın çağın şartlarına göre halka din hizmeti sunabilmesi için Diyanet İşleri Başkanlığı daha da etkin bir kurum haline getirilmelidir.

 

Vatan Sevgisinin Buluştuğu Nokta  ÇANAKKALE

Sebepler ve Gelişmeler

19. Yüzyılın sonları...

Sanayi Devrimi'yle apayrı bir dönemece giren bazı Avrupalı ülkeler, yeni pazarlar ve yeni sömürgeler arayışı içerisindeler...

Bir yanda hızla büyüyüp kalkınan Avrupalı devletler, bir yanda da çöküşe doğru adım adım yaklaşmakta olan koskoca bir Osmanlı İmparatorluğu...

Öteyandan Avrupa'daki birçok sömürgeci devlet; İstanbul, Boğazlar ve Ortadoğu'da bulunan petrol bölgeleri gibi  stratejik önemi haiz yerlerin; rakip devletler kontrolünde olmaktansa, gittikçe zayıflayan Osmanlı Devleti’nin yönetiminde kalmasını tercih etmekte...

Bir de bütün bu gelişmeleri adım adım izleyen iki keskin göz...

Sultan II. Abdülhamit Han...

Karın ağrıları gittikçe ağırlaşan bir İmparatorluğun enkazına üşüşmek ve muhtemel bir Ortadoğu parçalanmasından pay kapmak isteyen bu Avrupalı Emperyalist devletleri birbirlerine düşürerek güçlenmek ve yeniden ayağa kalkmak için kendine mahsus, apayrı bir denge siyaseti izleyen tecrübeli Sultan...

Derken; "Düveli muazzama" adıyla ünlenen İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya arasında yaşanan sömürge yarışı, gittikçe kızışıyor...

İngiltere, öteden beri kıyasıya bir sömürge yarışı içerisinde...

Genel bir valilikle yönetmekte olduğu Hindistan'dan temin ettiği hammaddeleri; Kızıldeniz, Süveyş Kanalı, Akdeniz ve Cebeli Tarık Boğazı yoluyla kendi sanayi şehirlerine getirip işledikten sonra, pazarlama imkanı bulduğu bölgelere satma imkanına çoktan kavuşmuş...

Almanya da bu durumdan oldukça rahatsız...

Fakat İngiliz-Alman rekabeti, İngiltere lehine sonuçlanmış...

Nihayet İngiltere'nin; 1877-78'deki Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra Türklere verdiği desteği çekmesi, Osmanlı-Alman yakınlaşmasını doğuruyor... Bu yakınlık, Alman askerî heyetlerinin Türk ordusu bünyesinde görev almaları, İstanbul-Bağdat Demiryolu çalışmaları ile sıkı bir işbirliğine dönüşüyor... Ayrıca, Türk ordusunun genç subaylarının büyük bir kısmı Alman ordusunda eğitim görmüş; bazı subaylar da kurmaylık eğitimi almışlar... Bunların en önde gelenlerinden birisi de Enver Paşa...

Abdülhamit tahttan indirilmiş...

Yönetimde söz sahibi İttihat ve Terakki olmuş...

Enver Paşa Osmanlı Orduları Komutan Vekilliğine getirilmiş... Niyeti halis, samimi... Avrupalı devletler arasında ağırlığı hiç de azımsanmayacak kadar güçlü olan Almanya'yla nasıl ittifak yapsam da bu Emperyalistlerin şerrinden ülkeyi kurtarsam veya Balkanlarda kaybettiğimiz toprakları tekrar geriye alsam diye yanıp tutuşmakta...

Almanya ise, Osmanlı Devleti ile açık bir ittifaka girmeye çoktan hazır görünüyor... Nihayet Avrupalı devletler arasında başgösteren güven bunalımı adım adım savaşa dönüşürken, 2 Ağustos 1914'te Almanya ile Osmanlı Devleti arasında gizli bir anlaşma imzalanıyor.

Bu anlaşmaya göre; Osmanlı Devleti, Almanya ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu arasında oluşan ittifaka yardım edecek, karşılığında da topraklarında gözü olan Rusya'ya karşı destek görecekti.

Yıl 1914... Ağustosun ilk haftaları...

Yeryüzü coğrafyası hızla iki kutuba bölünüyor...

İki saf var ortada... Deyim yerindeyse, dünya husumetle bileğlenen devasa iki koç gibi...

Bir yanda İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya'dan oluşan müttefikler...

Diğer yanda da Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Osmanlı Devleti'nden oluşan ittifak kuvvetleri...

Vuruşacaklar... Savaşacaklar...

Hem de insanlık tarihinin en büyük, en etkili ve en trajik hadiselerinden birisi olurcasına...

Hatta etkileri; yirminci, hatta ve hatta yirmi birinci yüzyıla kadar uzanırcasına...

Savaş Kapıda

Osmanlı Devleti'nde, savaşın ayak sesleri iyiden iyiye hissedilmeye başlıyor...

Nihayet Avrupa'da savaşın başlamasından sonra, 27 Ekim'de, Yavuz ve Midilli adlarındaki iki Türk gemisi, diğerleriyle beraber gizli bir emirle Karadeniz'e açılıyorlar...

Gemiler doğruca Rusya'nın en büyük liman kentlerinden birisi olan Odessa'ya giderek, savaş ilan etmeksizin şehri bombalamaya başlıyorlar... Bu ani saldırıyla, aralarında bir Rus kruvazörünün de bulunduğu bir dizi gemi batırılıyor, petrol depoları ateşe veriliyor...

 Osmanlı Donanması, bombardıman işlemini bitirdikten sonra Boğaz'daki üslerine dönüyor. Ardından; 2 Kasım günü Rusya, 5 Kasım'da da İngiltere Osmanlı Devleti'ne karşı savaş ilan ediyorlar...

1914 Kasım'ından sonra Fransa'da askerî harekatın kilitlendiğini düşünen İngiltere, düşmanın güçlü cephelerinde savaşarak vakit kaybetmek yerine, zayıf olan bölgelerinde yeni cepheler açmayı ve rakip kuvvetleri böylece çökertmeyi uygun buluyor... Bu tanıma en uygun yer de, şüphesiz Çanakkale Boğazı ve dolayısıyla İstanbul oluyor.

Çanakkale Geçilmez

Bu gelişmelerin ardından, düşman donanması 19 Şubat 1915 tarihinde birleşik filo ile Çanakkale Boğazı'na saldırıyor. Saldırı donanması üç tümenden müteşekkil. Üçünde toplam 62 gemi bulunuyor. İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan birleşik filonun saldırıları, özellikle Ertuğrul ve Orhaniye tabyalarının tesirli top atışları sayesinde sonuçsuz kalıyor ve düşmanın Marmara'ya girmesi önlenmiş oluyor.

 

Düşman gemileri, 25 Şubat'tan 17 Mart tarihine kadar, Çanakkale Boğazı'na çeşitli çaplarda defalarca saldırı hareketine girişiyorlar fakat başarılı olamıyorlar. Nihayet 18 Mart günü, yeni bir hamle daha yaparak tekrar bombardımana başlıyorlar...

Fakat Fransızlar'a ait Bouvet Zırhlısı, Hamidiye tabyasından atılan top mermisiyle batırılıyor. Bu batırılışta, Nusret Mayın Gemisi'nin döşemiş olduğu mayınların etkisi büyük...

Ardından Ocean ve İrresistible gemileri...

Bu iki gemi de, tabyalardan atılan top ateşleri ve mayınlarla batırılınca, İngiliz ve Fransız kuvvetleri büyük bir şok yaşıyor, mağlubiyetin ilk acısını tadıyorlar...

18 Mart 1915'te uğradıkları ağır yenilginin ardından; düşman kuvvetleri, deniz saldırıları ile İstanbul'a ulaşmalarının mümkün olmadığını anlamışlardı. Bu sebeple bundan sonra yapılacak saldırılar, hem karadan hem denizden yapılacak; koordineli bir hücum başlatılacak, böylece Osmanlı güçlerine ağır zayiatlar verdirilecekti.

Bu maksatla Akdeniz müttefik kuvvetleri başkomutanlığına tayin edilen Hamilton'un emrine verilmiş olan 75 bin kişilik bir ordu, Çanakkale civarındaki adalara yığılmaya başladı. Bu ordu; İngiliz, Fransız, Avustralya, Yeni Zelanda ve diğer bazı sömürge askerlerinden oluşuyordu.

Bunlara karşı 80 bin kişilik bir Türk kuvveti, Alman generali Liman Von Sanders'in emrine verildi. Bu kuvvetlerin kumandanları; Bolayır geçidi ve civarına konuşlandırılan 5. ve 7. Fırkaların kumandanları Liman Von Sanders ve Remzi Bey; 19. Fırka Kumandanı Mustafa Kemal (Atatürk) Bey; 11. Fırka Kumandanı ise Kaymakam Rifat Bey idi.

Seddülbahir Bölgesi

5 Nisan günü Seddülbahir Bölgesine bir çıkartma yapan 29. İngiliz tümeni, daha önce tespit edilen beş ayrı çıkış yerinden taarruza geçti. İngiliz plan rumuzlarına göre bu bölgeler; Hisarlık, Ertuğrulkoyu, Tepekoyu, İkizkoyu ile Sığındere kumsalları idi. Buraya çıkarılan birliklerin hedefi, Alçıtepe ile Kilitbahir'i almaktı.

Bütün bu saldırılar, Türk kuvvetleri tarafından geri püskürtülmüştür.

25-26 Nisan günleri, düşman kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen taarruzlar, Seddülbahir kıyı muharebelerinde hedefe ulaşamayınca, İngiliz ve Fransız birlikleri 28 Nisan'da Kirte köyünü ele geçirmek için tekrar saldırıya geçtilerse de başarılı olamadılar. Ardından devam eden Kerevizdere saldırılarında da muvaffak olamayan düşman kuvvetleri, nihayet çareyi Arıburnu ve Anafartalar bölgesinde bir cephe daha açmakta buldular.

Gece-gündüz devam eden ve aylarca süren bu muharebelerde çok kanlı çatışmalar meydana gelmiş, on binlerce Türk evladı şehit düşmüştür.

Arıburnu ve Anafartalar Bölgesi

Düşman kuvvetlerinin iki büyük hedefinden biri olan Arıburnu cephesinde ise, Anzaklar bulunuyordu. Bu kuvvetlerin hedefi, Conkbayırı ve Kocaçimen tepelerini ele geçirip Boğaz'ın en dar yerinden Eceabat tabyalarına ulaşmaktı.

Bundan sonraki safhada ise düşmanın iki amacı vardı:

Seddülbahir bölgesinden ilerleyen kuvvetlerle birleşmek

Boğazı donanmaya açmak...

Nihayet Anzaklar, 15 Nisan 1915 günü kıyıya bir çıkartma yaparak, Conkbayırı'nın güney yamaçları ile Düztepe, Kanlısırt ve Kocaçimen bölgelerine dayandı.

Türk kuvvetleri, kıyı bölgelerinde tutunma mücadelesi veren düşman kuvvetlerine kanlı taaarruzlarla karşılık verse de tam muvaffak olamadı.

Bu arada gücünü takviye eden İngiliz kuvvetleri, 7 Ağustos günü tekrar Conkbayırı'na bir taarruz başlattı. Fakat Miralay Mustafa Kemal Bey'in emrindeki takviye Türk kuvvetlerinin çetin direnişi ile karşılaştı.

Gece gündüz süren bu taarruzlar sırasında, gerek düşman gerekse Türk güçleri arasında büyük kayıplar oldu. Öbek öbek Çanakkale Boğazı'na yığılan Mehmetçiklerin bir alayı gidiyor bir alayı geliyor, adeta bir gül bahçesine girercesine şehadete koşuyordu. Tıpkı Millî şairimiz Mehmet Akif'in dizelerinde dile getirdiği gibi gök ölüm indiriyor, yer ölü püskürtüyor; tepeler ve vadilerden adeta cesetler savruluyor, topraklar yer yer kıpkırmızı kan rengine boyanıyordu.

Böylesine kanlı bir çarpışmanın ardından 9 Ağustos sabahı, düşman kuvvetleri Kireçtepe'den Conkbayırı'na kadar genişleyen bir cepheden tekrar taarruza geçtiler. Fakat Kireçtepe'nin alınması haricinde büyük bir başarı kazanamadılar. Ayrıca Anzak güçleri, 21 Ağustos günü Anafartalar bölgesinde, Kocaçimen-Conkbayırı hattından bir saldırı daha başlattılar. Bu saldırı da Türk kuvvetlerinin çetin direnişi sayesinde geri püskürtüldü.

Nihayet bu taarruz da başarısızlıkla sonuçlanınca, düşman kuvvetleri yavaş yavaş Çanakkale Boğazı'ndan geri çekilmenin hesaplarını yapmaya başladılar.

İngilizler, 17-20 Aralık geceleri yapmış oldukları tahliyelerle Anafartalar ve Arıburnu'nu tamamen boşalttılar. Ardından 1 Ocak 1916'da Seddülbahir cephesinde kalan 17 bin kişilik son birliği de çekmeye başladılar.

Beraberlerinde getirdikleri silah ve levazımatı aldıktan, geride kalanları da imha ettikten sonra geldikleri gibi gittiler.

Savaşın Etkileri

Çanakkale Savaşları; bütün dünyada olduğu gibi, gerek Osmanlı Devleti'nin son yıllarında, gerekse yeni kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti'nde derin etkiler bırakmıştır...

Kimbilir... Böyle bir savaş olmasaydı, Tanzimat Dönemi boyunca Daru'l Fünun'da,  Hendese-i Humayun'da, Sanayi-i Nefise'de, Mekteb-i Mülkiye-i Şahaniye'de yetiştirdiğimiz binlerce gencimiz şehit düşmeyecek; yeni kurduğumuz Cumhuriyetimizin temelleri, çok daha muazzam bir beyin gücü üzerinde yükselecekti.

Çanakkale'de; ne evlatlar kaybetmiş, ne acılar görmüştü bu yorgun millet!

Bu savaşta nice yiğitler şehit olmuş, nice eli kınalı gelinler dul kalmış; nice al yazmalı, gözü yaşlı Anadolu anası, duyanı köz gibi dağlayan ağıtlar yakmış; insanlar ocakbaşı sohbetlerinde, köy kahvelerinde saatlerce, hatta günlerce bu savaştan bahsetmiş; şairler şiirler yazmış, Paşalar anılarıyla ağlamışlardır...

Bu öylesine milli bir yaradır ki, bu Milletin çocukları, ne zaman Çanakkale Marşını işitseler;

“Çanakkale içinde vurdular beni Ölmeden mezara koydular beni”

Sözlerini duyar duymaz ruhları irkilir, o günlerin metafizik koridorlarında adeta kaybolur, dipsiz zamanlara doğru dalıp giderler...

 Bütün bunların yanında, Türk Edebiyatı'nı da yakından etkilemiş olan Çanakkale Savaşı; çok sayıda şiire, makaleye ve hatıra türü esere konu olmuştur.

Kuşkusuz bunların başında, Çanakkale Savaşı'nın başladığı günlerde Berlin'de bulunan, zafer müjdesini de Medine-i Münevvere'de alan milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy gelir.

O, Çanakkale Savaşı'nın sonlarına doğru Hicaz'da görevlidir.

Şam üzerinden yapılan uzun bir yolculuktan sonra, Teyma yakınlarında, II. Abdülhamit Han'ın yaptırdığı Hicaz Demiryolu'nun çöldeki son istasyonu El Muazzama'ya varır.

Bu istasyonda, Şam ve İstanbul bağlantılı bir telgraf vardır. O gün makine başında bulunan Eşref bey, güç bela İstanbul'da Enver Paşa ile irtibat kurunca, sanki herkes kendini İstanbul'da zannetmiştir.

Çünkü Enver Paşa:

"Çanakkale'de muzaffer olduk. Harp bizim zaferimizle sonuçlandı. İstanbul şu anda şenlik içerisinde, yer yerinden oynuyor" müjdesini vermişti.

Bütün bu gelişmeleri Eşref beyden duyan Akif, adeta yerinde donup kalmıştı. Sanki işittiklerini anlamıyormuş gibi, dalgın dalgın Eşref beyin yüzüne bakarak güçlükle nefes alıyordu. Gözleri yaşarıyor, konuşmuyordu. O gece hiç uyumadı. O ıssız kum deryasının bir köşesinde hıçkıra hıçkıra ağlıyor:

“Ey şehid oğlu şehid! İsteme benden makber Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber!..”

Diyerek, insanlık tarihinin en büyük destanlarından birisinin beyitlerini yazıyordu.

Bu büyük savaşın olduğu günlerde, geçmiş ve geleceğimize ışık tutacak kıymette bazı mühim hadiselerin yanı sıra, son derece çarpıcı anılar da saklıdır.

İşte bunlardan birisi de, Şükrü Naili Paşamıza aittir:

Çanakkale'de... İleriye hatta Keçideresi'nin karşısına, düşman makineli tüfeklerini kurmuş, durmaksızın bu dereyi ateş altına alıyor ve her gün bizden on-onbeş kişiyi şehit ediyordu.

Birgün teftişe gittiğim sırada, tabii o dereden geçmek icabetti. Dere başına gelince, Alay kumandanı bana:

- Burası adeta sırat köprüsüdür. Evvela ben geçeyim, sonra siz...

Dedi ve kırk adım kadarlık bu mesafeyi hızla koşarak geçti. Ben de öyle koşarak geçtim. Düşman devamlı ateş ediyor, makineli tüfekleri işleyip duruyordu...

Bir de arkama dönüp baktım ki, bir Mehmetçik... Elindeki bakraçlarla ateşe hiç aldırış etmeden ağır ağır geliyor.

- Koş vurulacaksın... Koş! diye bağırdım.

Sanki sesimi işitmemiş gibi, hiç istifini bozmadı. Nihayet yanıma yaklaşınca niçin koşmadığını sordum. Ne cevap verse beğenirsiniz? Bakınız ne dedi:

- Koşsam, bakraçlardaki bakla çorbası dökülür, arkadaşlarım aç kalırlar...

Düşmandan korkulmaz kumandanım!

Yazımızı; Fazıl Bayraktar tarafından, Mustafa Kemal'in kumandanlığını yaptığı 57. Alay için kaleme alınan Hakka Yürüyüş Destanı adlı şiirle bitirelim.


Rahmetle, minnetle... Ruhları şad olsun...

1- Belgelerle Çanakkale Savaşları, Doç. Dr. Ahmet Altıntaş, 18 Mart Üniv. 1997.
2- Çanakkale'nin Ruh Portresi, İbrahim Refik, Adım Yay. İstanbul, Şubat 1998.
3- Düşünen İnsana Hazine, Nejat Muallimoğlu, Şahsi Basım, İstanbul 1997.
4- Yeni Rehber Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları, Cilt, 5, Sayfa, 38.
5- Büyük Kültür Ansiklopedisi, Başkent Yayınları, Cilt, 4, sayfa, 1352, Ankara 1984.
6- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Cilt, 8, Sayfa, 208, Çanakkale Muharebeleri.
7- Ayyıldız Dergisi, Mart 1998, s. 18, Çanakkale'de 57. Alay'ın Hakka Yürüyüş Destanı.




İstiklal Marşı ve Mehmet AKİF

Mehmed Âkif, İstiklâl Marşımızı Şubat 1921'de yazdı. Eser, 1 Mart 1921'de o zamanın Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından T.B.M.M.'de okundu. Millet Meclisi’nde okunan Milli Marşımızın her kıtası büyük bir coşkuyla ve ayakta dinlendi.

12 Mart 1921’de Millet Meclisimiz tarafından resmen Milli Marş olarak kabul edildi. Mehmed Âkif, verilen ödülü Devletimize bağış olarak vererek büyük bir insanlık örneği sergiledi.

İstiklâl Marşımız 1924'de Ali Rıfat Çağatay'ın, 1930'da Zeki Üngör'ün bestesiyle Marş olarak çalındı.

Merhum Âkif, bu eseri Türk Milleti'ne ve Kahraman Ordumuza hediye etmişti. Bundan dolayı İstiklâl Marşımızı muhteşem eseri SAFAHAT'a almak istemiyordu. Vefatından sonra tam metin, yani on kıta olarak Safahat'ta neşredildi
.

Rahmetli Mehmed Âkif'in İstiklâl Marşımızla ilgili bir hatırası şöyledir: Mehmed Âkif'in ölümünden kısa bir süre önce Hakkı Tarık Us'un da aralarında bulunduğu misafirler, Âkif'i ziyarete gelmişlerdi. Âkif, bitkin bir durumda olduğu için yatağına uzanmıştı. Söz İstiklâ1 Marşı’na intikal etmiş ve misafirlerden biri:

- Acaba, yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı? demişti:

Bitap bir halde yatan Mehmed Âkif, birdenbire başını kaldırdı ve kesin bir cevap verdi:

“-Allah, bir daha bu Millete bir İstiklâl Marşı yazdırmasın!...”

Evet, Allah Teâlâ, bu Milleti bir daha İstiklâl Marşı yazmaya mecbur etmesin ve bu Milletin istiklâl ve hürriyetini tehlikeye düşürmesin.

Mehmed Âkif, senelerce inancını ve imanını anlatmış ve inandığı gibi yaşamıştır. Gösterişsiz, dürüst, vatan aşkıyla dopdolu ve güzel ahlâkta örnek bir şahsiyetti Âkif... Diyordu ki:

''Bir yığın söz ki, samimiyetin ancak hüneri,

Ne tasannu bilirim, çünkü, ne sanatkârım.

Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem.

Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım!

Oku, şayet sana bir hisli yürek lazımsa;

Oku, zira ona yazdım, iki söz yazdımsa.''

Memleketin her meselesi Âkif'i düşündürürdü. Özellikle gençliğe şöyle seslenmiştir:

“İhtiyar amcanı dinler misin, oğlum Nevruz,

Ne büyük söyle, ne çok söyle; yiğit işte gerek,

Lâfı bol, karnı geniş soyları taklit etme;

Sözü sağlam, özü sağlam, adam ol, ırkına çek”.

Yüce Dinimiz İslâm'ın anlaşılması ve Milletimizin ekonomik yönden kalkınabilmesi için çareler üretmiş ve kurtuluş yolumuzu göstermiştir. Hürriyet içinde kalkınma yolunu sunmuştur:

''Çalışmak, hem nasıl, canlarla, başlarla.

'Çalış dedikçe Şeriat, çalışmadın, durdun,

O'nun hesabına birçok hurafe uydurdun.

Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya,

Zavallı Dini çevirdin onunla maskaraya!”

Mehmed Âkif, şiirlerinde tembellik ve miskinliği yeriyor ve çalışmaya teşvik ediyordu:

"Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz,

Gelmişiz dünyaya millet nedir öğretmişiz.

Kapkaranlıkken bütün âfâki insaniyyetin,

Nur olup fışkırmışız tâ sinesinden zulmetin."

İşte Milletimiz için yükseliş sırları: "Öze dönmek gerek, "demiştir.

"Göster Allah'ım, bu millet kurtulur, tek mucize,

Bir utanma hissi ver gâib hazinenden bize.''

Mehmed Âkif, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)'in: "Müslümanlık, ahlâkın (huyun) güzelliğinden ibarettir.'' Hadis-i Şerifine dayanarak:

“Gökten inmez bir de hiç bir şey... Bütün yerden taşar,

Kendi ahlâkıyla bir millet olur, yahut yaşar.''

Demiştir.

Âkif, fikirlerini ve sanatını halkın, milletin ve insanlığın mutluluğu ve kurtuluşu için; kısa ve açık bir dille yazmıştır... Örnek, samimi, milletinin derdiyle dertlenen bir insandı o. İnsanlığın kurtuluşuna vesileyi; Dine, ilme, hürriyete, güzel örf ve âdetlere dönüş olarak göstermiştir.

Mehmed Âkif, Kur'an-ı Kerim’e ve ilme dayanılması gerektiğine inanır:

“Doğrudan doğruya... Kur'an’dan alıp ilhamı

 Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı.3

“Ölüler dini değil, sende bilirsin ki bu Din;

Diri doğmuş, duracak dipdiri, durdukça zemin.3

“O, iman farzı kat'idir, diyor tahsili irfanın,

Ne cahil kavmiyiz biz Müslümanlar şimdi dünyanın...

Nemiz vardır fezâilden, nemiz eksik rezâilden,

Demek: İslâm’ın ancak nâmı kalmış Müslümanlarda

Bu yüzdenmiş, demek hüsran-ı millî son zamanlarda.

Eğer çiğnenmemek isterlerse seylab-ı eyyama

Rücû etsinler artık Müslümanlar saadr-ı İslâm'a.

Kur'an-ı Kerim'in gayesini idrak edemeyenlere de, Akif şöyle seslenir:

“İbret olmaz bize, hergün okuruz ezberde!

Yoksa bir maksat aranmaz mı bu âyetlerde!

Lafzı muhkem yalınız, anlaşılan Kur'an’ın

Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz manaların.

Ya açar nazm-ı celilin bakarız yaprağına,

Ya üflcr geçeriz bir ölünün toprağına.

İnmemiştir hele Kur'an bunu hakkıyla bilin.

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!..”

Âkif, ilme değer verir, Din ve ilim anlayışını yanyana götürür.

''Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?'' âyet-i kerimesini başa alarak:

“Olmaz ya! tabii.. biri insan, biri hayvan.

Öyleyse cehâlet denilen yüz karasından,

Kurtulmaya azmetmeli baştanbaşa millet.”

Hayat sahibi diri ile ölü nasıl bir olmazsa; bilenle bilmeyen de bir olmaz.

Âkif'e göre hürriyet, ilimle ve adalatle kaimdir.

O hislerini şöyle dile getirmiştir:

“Ağlasın milletin evlâdı bangır bangır,

Durma hürriyeti aldık diye sen türkü çağır!”

''Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem,

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım.

- Boğamazsın ki!

- Hiç olmazsa yanımdan kovarım...''

 Mehmed Akif'in ahlâk anlayışı ise, Kur'an-ı Kerim 'in ahlâk prensiplerinden ibârettir. Müslümanın prensipleri şu olmalıdır:

İyiliği yaşamak ve emretmek, kötülükten kaçınmak ve sakındırmak...

''Emr-i bil ma'ruf imiş, ihvan-ı İslâm'ın işi,

Nehyedermiş bir fenalık görse kardeş kardeşi.''

Kur'an-ı Kerim’in: “Ey Müslümanlar! Allah'tan nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkunuz” âyet-i kerimesine dayanarak ta:

“Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır.

Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Yüreklerden çekilmiş farzedilsin havfi Yezdan'nın,

Ne irfanın kalır tesiri kat'iyyen ne vicdanın.” diye hislerini terennüm etmiştir. Âkif'in kendisi; dünyanın geçici, aldatıcı süslerinden, hırs ve şehvetinden arınmış, gerçek güzelliği bulmuş, sonsuz mutluluğa ermiş bir kişiydi. Etrafındaki herkesi de böyle görmek isterdi. Müslümanları zaman zaman ikaz eder ve uyarırdı. Bazen tenkit ettiği de olurdu:

''Nerede Müslümanlık, bizden geçmiş insanlık bile!..

Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile.

Kaç hakiki Müslüman gördümse hepsi makberdedir.

Müslümanlık, bilmem ama; galiba göklerdedir!..''

Merhûm Âkif'i ananlar, sayanlar, sevenler ve yüceltenler olduğu gibi; O'nu küçültmeye çalışanlar da olabilir. Fakat o, İstiklâl Marşı şâirimizdir. Dost ve düşman bunu böyle kabul eder. O'nun dürüstlüğünü, temizliğini, cömertliğini, doğruluğunu, mertliğini ve güzel ahlâkını herkes tasdik etmiştir. O, hayatı boyunca içki ve sigara içmedi. Kötü huylardan çekinirdi. O'nunla ilgili olarak Hasan Basri Çantay'ın Âkifnâme'de zikrettiği birkaç hatırasını burada yâdedelim:

''Hiç unutmam; bir akşam bizi Ankara'da evine çay içmeye çağırmıştı. Biz gitmek üzere iken O, koşa koşa geldi. Dedi ki:

“- Bu akşam çayı sizde içeceğiz.” Ben tabii memnun oldum. Fakat bunun sebebini anlamak istedim. Sordum, gülerek dedi ki:

“- Bizim odanın kilimini bir fakire vermişler!..'' Odadaki mefruşatı o tek kilimden ibaretti ve tek kilimi bir fakire veren de kendisi idi.”

“Müthiş bir kış günündeyiz. Âkif'i kır ceketle görüyoruz. Üşüyor, hissettirmemeye çalışıyor. Tahkik ettim. Paltosunu evinin kapısına gelen çıplak bir fakire giydirmiş...”

İşte Âkif, böyle merhametli ve yardımsever bir insandı. 27 Şubat 1936'da İstanbul'da vefât eden Mehmed Âkif'i saygı ve hürmetle anar, Cenab-ı Hakk'tan kendisine rahmet dileriz. Ruhû şâd, makamı Cennet olsun! (Âmin)

 

DİNÎ GÖREVLERİMİZDEN KURBAN KESMEK
Kurban Arapça bir kelime olup anlamı, bir şeye yakın olmak, ona yaklaşmak, Allah'a manen yakın olmak için ibadet ve taatta bulunmak demektir. Dinî anlamı ise; Allah’a yakın olmak ve O’nun rızasını kazanmak için kurban bayramı günlerinde kesilen hayvan demektir.

Dinimizde kurban, Peygamber Efendimiz’in Medine'ye hicretlerinin ikinci senesinde meşru kılınmıştır. Meşruiyeti kitap ve sünnetle sabittir. Kur'an-ı Kerimde; “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.”(l) buyurulmuştur. Peygamber Efendimiz de kurban meşru kılındıktan sonra Medine hayatı boyunca her sene kurban kesmiş ve ümmetine de kurban kesmelerini emretmiştir.

Kurban bayramı günlerinde kurban kesmek, Hanefî mezhebine göre, hali vakti yerinde olan müslümanlar üzerine vaciptir. Delilleri yukarıdaki ayet-i kerime ile Peygamber Efendimiz’in; ''Kurban kesmeye gücü yettiği halde kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın''(2) hadis-i şerifleri ve bil fiil kurban kesmiş olmalarıdır. Vacip olan, kan akıtılması, kurbanın kesilmesidir. Buna göre kurban kesmeyip sadaka vermek veya kurbanı diri diri tasaddukta bulunmak kurban yerine geçmez. İmam Ebu Hanife'nin meşhur talebeleri İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed ile diğer üç mezhebe göre ise kurban kesmek vacip değil, sünnettir. İster vacip olsun, ister sünnet olsun, bütün mezhep imamları, şartlarını taşıyan kimselerin kurban bayramı günlerinde kurban kesmelerinin bir ibadet olduğunda ittifak etmişlerdir, bunda bir ihtilaf yoktur.

Kurban kesmenin hükmü ister vacip olsun, ister sünnet olsun, Peygamber Efendimiz kurban bayramı günlerinde kurban kestiği için müslümanlar da on dört asırdan bu yana kesmektedirler. Nitekim sahabe-i kiramın alimlerinden Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'a biri gelerek; “Kurban kesmek vacip midir?'' diye sormuş, Abdullah; “Rasûlüllah (s.a.s.) ve müslümanlar kurban kestiler.” diye cevap vermiş. Adam sorusunu tekrar edince, Abdullah kızarak;

“- Anlamıyor musun? Rasûlüllah (s.a.s.) kesti, müslümanlar da kestiler”(3) demiştir.

Kan Akıtmak

Bazı kimseler fıkıh kitaplarımızda geçen “kurbanın rüknü; kurbanlık hayvanın kesilerek kan akıtılmasıdır” ifadesine takılarak, “nasıl olur da İslâm dini kan akıtmayı vacip kılar, nasıl olur da kurbanın rüknü kan akıtmaktan ibarettir, denilebilir” gibi itirazlarda bulunuyorlar. Görünüşte bu itirazlar haklı gibi geliyor.

Oysa durum hiç de böyle değildir. Çünkü burada ifade edilen kan akıtmaktan maksat, kurbanın bizzat kesilmiş olmasıdır. Yukarıda belirttiğimiz gibi kurban kesilmeyip de değeri sadaka olarak verilse veya kurbanlık hayvan canlı olarak tasadduk edilse, kurban yerine geçmez. Çünkü kurban, -Arapça udhıye olarak ifade edilir- kurban bayramı günlerinde Allah rızası için kesilen hayvanın ismidir. Kurban bayramı günlerinde fakirlere yardımda bulunmak, sadaka vermek çok sevaptır. Dinimiz bunu teşvik etmektedir. Buna kimse itiraz etmiyor, bayram günlerinde yardım yapılmasın, sadece kurban kesilsin, demiyor. Yanlış olan, “ben kurban yerine fakirlere değerini veriyorum” denilmesidir. Sadaka geneldir, daha umumî bir mana ifade eder, her türlü yardımı içerisine alır. Kurbanın ise daha özel bir manası vardır. O  da kurban bayramı günlerinde, kurban kesilmesi caiz olan bir hayvanı boğazlayıp etinin bir kısmını yoksullara dağıtmaktır. Yoksullara yardım edilecek, sadaka verilecekse yine verilsin. Buna mani olan bir durum yok. Aksine dinimiz fakirlere her zaman yardım edilmesini emretmektedir.

Kurban bayramı günlerinde yapılacak olan en faziletli amel kurban kesmektir. Nitekim bir hadis-i şerifte; “Adem oğlu kurban bayramı günlerinde kan akıtmaktan daha sevimli bir iş ile yüce Allah'a yaklaşabilmiş değildir. Kanını akıttığı hayvan kıyamet günü boynuzları, ayakları ve kılları ile gelecektir. Akan kan yere düşmeden önce Allah katında yüksek bir yere erişir. Bu sebeple kurbanınızı gönül hoşluğu ile kesiniz.”(4) buyrulmuştur.

Hz. İbrahim’in Sünneti

Kurbanın tarihi çok eskidir, tâ Hz. İbrahim (a.s.)’a kadar ulaşır. Onun için kurban Hz. İbrahim'in sünneti olarak kabul edilir. Nitekim bir rivayette; “Kurban kesiniz, zira kurban, babanız İbrahim'in sünnetidir.” buyrulmuştur. Zeyd b. Erkam'dan gelen rivayet de şöyledir: Ashab-ı kiram Allah Resûlüne:

-Bu kurbanın kaynağı, mahiyeti nedir? Diye sordular. Allah Resûlü:

“Babanız İbrahim'in sünnetidir” buyurdu. Onlar:

-Pekala bizim sevabımız ne kadardır?'' dediler. Allah Resûlü:

“Kurbanın her bir kılı için bir hasene/bir sevap” buyurdu. Ashap:

-Ya yün, yani kesilen kurban koyun olursa? deyince, Allah Resûlü:

“Yünden her bir tüy için de bir hasene” buyurdu.(5)

Kurbanlık Hayvanlar

Kurbanlık hayvanlar; koyun, keçi, sığır, manda ve deveden olur. Koyun ve keçi bir kişi için kesilir, sığır, manda ve deve ise birden yedi kişiye kadar kesilebilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus şudur:

a- Bu yedi kişiden her biri kurban niyetiyle kesmelidir. Meselâ altı kişi kurban niyetiyle, bir kişi de etlik niyetiyle kesmek istese bu, caiz olmaz.

b- Ortaklardan her biri müslüman olmalı, onlardan hiç biri gayri müslim olmamalıdır. Bir de sayılan hayvanlardan her birinde belirli yaş şartı aranmaktadır. Buna göre koyun ve keçinin bir yaşını doldurmuş olmaları şarttır. Bunların yavrularından altı ayı dolduran ve analarından ayırt edilemeyecek kadar büyük olanlar da kurban edilebilir. Sığır ve mandaların iki yaşını, devenin ise beş yaşını doldurmuş olmaları şarttır.

Sahabe-i kiramdan Bera b. Âzib (r.a.)'dan şöyle rivayet edilmiştir: Resûlüllah (s.a.s.)'in, kurban bayramı namazını kıldıktan sonra irad ettiği hutbede şöyle buyurduğunu işittim: “Bugün ilk yapacağımız şey bayram narnazını kılmak, sonra dönüp kurbanlarımızı kesmektir. Kim böyle yaparsa bizim sünnetimize uygun hareket etmiş olur. Kim de namazdaan önce keserse, ailesi için bir etlik kesmiş olur, kurban olmaz.”

Ebu Bürde;

- Ya Resûlüllah, ben kurbanımı namazdan önce kestim. Yanımda henüz yaşını doldurmamış bir çebiş var ki, bence bir yaşını doldurmuştan daha iyidir. Onu kesebilir miyim?” diye sordu.

Resûlüllah (s.a.s.);

“Evet, namazdan önce kestiğin kurbanın yerine onu kes. Fakat senden sonra hiç kimse için olmaz.” buyurdu.(6)

Kurban Kesme Günleri

Kurban, bayram namazı kılınan yerlerde namazdan sonra olmak üzere kurban bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günlerinde kesilir. Bu günlere “eyyam-ı nahr: Kurban kesme günleri” denir. Bayramın birinci gününde kesmek ve hatta o gün sabahleyin bir şey yemeyip, İlk yediği şeyin kurbanın eti olması daha sevaptır. Bir hadis-i şerifte; “Kurban kesme günleri üç gündür, en faziletlisi ilk gündür” buyrulmuştur. Bu günlerin dışında kesilmez.

Biraz önce de belirttiğimiz gibi, bayram namazı kılınan yerlerde, kurban kesme işi bayram namazından sonra başlar. Nitekim sahabe-i kiramdan Bera b. Azîb (r.a.)'dan şöyle rivayet edilmiştir: Kurban bayramı namazında Peygamber Efendimizi hutbe okurken işittim, şöyle buyurdu: “Bugün ilk yapacağımız şey bayram namazı kılmak, sonra dönüp kurbanlarımızı kesmektir. Kim böyle yaparsa bizim sünnetimize uygun hareket etmiş olur.”

Şayet kurban kesilecek yerde bayram namazı kılınmıyorsa fecrin doğuşundan/tan yerinin ağarmasından itibaren kesilebilir.

Kurbanın Kesimi

Kurban edilecek hayvan, ayakları ve yüzü kıbleye gelecek şekilde sol yanı üzere yatırılarak kesilir. Becerebiliyorsa kurbanı sahibi keser, beceremiyorsa ehil olan birine vekalet vererek kestirir. Peygamber Efendimiz bazen kurbanını kendisi kesmiş, bazen de Hz. Ali'ye vekalet vererek kestirmiştir. Peygamber Efendimiz’e Medine hayatı boyunca on sene hizmet etme şerefine nail olan Enes b. Malik hazretleri Efendimiz’den gördüğü her şeyi rivayet etmekle meşhurdur. Enes hazretleri Peygamber Efendimiz’in nasıl kurban kestiğini de bizlere şöyle rivayet etmiştir; “Resûl-i Ekrem boynuzlu iki alaca koçu kurban etti. Bunları, “Bismillâhi Allahu Ekber” diyerek ve ayağını boynuna koyarak kesti.”(8)

Kurbanlık hayvanı kesime hazırlarken; “Yüzümü gökleri ve yeri yaratan Allah'a, O'nun birliğine inanarak çevirdim. Ben müşriklerden değilim. Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep alemlerin Rabbi olan Allah içindir. O'nun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben Allah'a teslim olanlardanım. Allahım, dostun İbrahim'den, sevgilin Muhammed’den kabul buyurduğun gibi benden de kabul buyur”(9) diye dua edilir, sonra; “Allahu ekber Allahu ekber. Lâ ilâhe illallâhu vellâhu ekber. Allahu ekber ve lillahil hamd Bismillâhi Allahu ekber” denilerek kesilir.(10)

Kurbanın Eti ve Derisi

Kurbanın etinin hepsini fakirlere dağıtmak veya hepsini yemek caiz olmakla beraber, daha sevaplı olanı; kurban kesen kimsenin, kesmiş olduğu kurbanın etinden bir kısmını çoluk çocuğu ile yemesi, bir kısmını yoksullara dağıtması, bir kısmını da komşularına ve yakınlarına vermesidir. Aslında bu durum zaman ve zemine göre değişir. Kurban kesenin durumu iyi, etrafında fakirler de çok ise tamamına yakınını onlara dağıtır. Kendi durumu pek iyi değil, aile fertleri çok ve etrafında da pek yoksul kimseler yok ise tamamına yakınını evinde yiyebilir. Nitekim Asr-ı Saadet’te Peygamber Efendimiz’in böyle bir düzenleme yaptığını görüyoruz. Hz. Aişe validemizin anlattığına göre; Peygamber Efendimiz zamanında kurban bayramı günlerinde çölde yaşayan bir kısım fakir kimseler Medine’ye gelmişlerdi. Resûl-i Ekrem ashabına kurban etlerinin üç günden fazla bırakılmamasını emretmişti. Ertesi sene kurban bayramında yine kurban etleriyle ilgili durum Resûl-i Ekrem'e sorulunca şöyle buyurmuştu: “Geçen sene yoksullar Medine’ye geldiği için kurban etinin üç günden fazla alıkonmasını yasaklamıştım. Artık bir kısmını yersiniz, bir kısmını tasadduk ediniz/yoksullara veriniz, bir kısmını da alıkoyabilirsiniz”(11)

Kurban derisine gelince, bundan çeşitli ev eşyaları yapılıp kullanılabilir, fakat satılmaz. En iyisi fakirlere veya kurbanın derisini toplayan ve değerlendiren hayır kurumlarına vermektir. Kurbanın derisi millî bir servettir. Yüzerken dikkat edilmeli, yaralanmamalıdır.

Kurbanın Hikmetleri

Kurban malî ibadetlerimizden biridir. Yüce Allah'ın bizlere lütfetmiş olduğu mal nimetine karşı bir şükran borcumuzdur. Kur'an-ı Kerim’den öğrendiğimize göre biz, Cenab-ı Hakk'ın bizlere bahşetmiş olduğu nimetlere şükredersek O da bize olan nimetlerini artıracaktır. Nitekim İbrahim sûresinin yedinci ayetinde şöyle buyrulur: “Hatırlayın Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, ben de size nimetlerimi elbette artırırım. Ve eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir, diye belirtmişti.”

Kurban kesmek insanı malî fedakarlığa alıştırır, cimrilikten kurtarır, insanda cömertlik duygusunu geliştirir. Cimrileri hiç kimse sevmez, Allah da sevmez, insanlar da sevmez. Cömertleri ise herkes sever. Cimrilikten kurtulamayanlar kurtuluşa eremezler. Kurban kelimesinde zaten fedakârlık anlamı vardır. Dilimizde, “Canım Hak yolunda, vatan uğrunda feda olsun” derken bunu kastediyoruz.

Bilindiği gibi yüce dinimiz sosyal yardımlaşma ve dayanışmaya büyük önem vermektedir. Kurban kesmek bunun bir başka tezahürüdür. Toplumda herkes zengin değildir. İstediğini yiyebilen, istediğini giyebilen, istediği an istediği yere gidebilen zenginlerin yanında, sene boyunca et yüzü göremeyen fakirler, kimsesizler, yetimler ve dullar da vardır. Bu fakirler içerisinde öyleleri vardır ki, yarı aç yarı tok gezdikleri halde hallerini kimseye arzetmezler, kimseye yüz suyu dökmezler, kimseden bir şey istemezler. İşte bunlar için kurban bayramı Allah'ın bir lütfudur, bir ziyafetidir. Bu ziyafetle yoksullar gözetilmiş, gönülleri alınmış olur. Bu güzel manzara karşısında kurban kesip etini dağıtan zengin de mutlu olur, kendisine et verilen fakirler de. Böylece topluca mutluluk yakalanmış ve yaşanmış olur. Zaten yüce dinimizin gayesi de budur.

Kurban insanı manen Allah’a yaklaştırır, insanın Allah’a yakınlık kazanmasına vesile olur. Zaten kurban kelimesinin anlamında bu vardır. Zira kurban, manen Allah’a yakın olmak, O’nun rızasını kazanmak için kesilen hayvanın ismidir.

İhlaslı Olmak

Diğer ibadetlerimizde olduğu gibi kurban kesmede de ihlas ve samimiyet esastır. Amellerimize, yaptığımız güzel işlerimize değer kazandıran niyetlerimizdir. Yüce Allah ibadetlerimizin karşılığını herkesin niyetine göre verir. Onun için riyadan, gösterişten uzak olmalıyız, kurbanlarımızı sırf Allah'ın rızasını kazanmak için kesmeliyiz. Kurban Allah için kesilir, gösteriş için kesilmediği gibi, et yemek için de kesilmez. Ayet-i kerimede;  “Ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşmaz. Fakat sizin takvanız O'na ulaşır.”(12) buyrulmuştur. Görüldüğü gibi ayette kurban kesmenin asıl hikmeti ortaya konmaktadır. Bu da hayvanın kanının akıtılmasından öte, kurban kesmekteki ihlas ve niyetin önemli olduğu hususudur. Kurban bu duygu ve düşüncelerle kesilirse makbul olur.

Aslında Yüce Allah’ın bizim ibadetlerimize de ihtiyacı yoktur, kurbanımıza da ihtiyacı yoktur. Aksine bizim ibadet etmeye ve kurban kesmeye ihtiyacımız vardır. Yukarıdaki ayet-i kerimede belirtildiği gibi kurbanların etleri ve akan kanları Allah’a ulaşmayacağına göre, O’na ulaşacak olan bizim ihlas, samimi niyet ve takvalarımızdır.

Netice olarak şunu diyebiliriz: Müslüman kurban kesmek suretiyle hem Yüce Allah’ın emrini yerine getirdiği için sevap kazanmış olur, hem de bayram günlerinde fakirleri sevindirmiş olur. Zaten dinimizin bizlere göstermiş olduğu hedef de, hem Allah’ın rızasını kazanmak, hem de insanlara yararlı olmaktır. Kurban kesmede bu iki husus da tahakkuk etmektedir.

1- Kevser, 2.
2- bk. Tirmizi, Edâhî, 11.
3- Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 321.
4- bk. Tirmîzî,  Edâhî, 11.
5-  İbn Mace, Edâhî, Tirmizi, Edâhî, 1.
6-  İbn Mace, Edâhî, 3.
7- Buhârî, Edâhî, 11.
8-  Buhârî, Cuma, 48.9 - Buhârî, Edâhî, 13; Tirmîzî,  Edâhî, 2.
10- Muvatta, Edâhî, 4; Ebu Dâvûd, Edâhî, 10.
11- Ebû Dâvûd, Dahâyâ, 5.