İlyas DİLBAZ
Sungurlu Müftüsü
Vatan, Arapça bir isim olup, doğup büyünen ve üzerinde yaşanan yer anlamına
gelir. Türkçe "Yurt" kelimesiyle ifade edilir.
Bir kavmin üzerinde yaşadığı, barındığı toprak parçası. Devlet, belli
bir ülkede bir hükümete ve ortak kanunlara bağlı olarak yaşayan bir topluluğun
meydana getirdiği siyasi teşkilattır. Lügat anlamı güç, kuvvet, saadet,
zenginlik, mutluluk, büyük rütbe talih. Vatan sevgisini devlet kavramını
hesaba katmadan izah etmek eksik olur. Çünki vatan devletsiz korunamaz.
Hz. Adem (a.s.) eşi Havva annemiz ile birlikte yeryüzüne indikleri
zaman dünya onların vatanı idi. Sonraları nesilleri çoğalıp Kur'an-ı Kerim'de
belirtildiği gibi şube ve kabilelere ayrıldılar. Yeryüzüne dağıldılar ve
oturdukları toprakları sahiplenerek yurt edindiler. Zamanla kavga ederek
ayrılığa düştüler. Topraklarını korumak için organize olmaya ve devlet
kurmaya başladılar.
Hz. İbrahim (a.s.) eşi Hacer validemiz ve oğlu Hz. İsmail'i (a.s.) Filistin'den
alıp boş ve meskün olmayan bugünkü Mekke'ye (Kabe'nin olduğu Vadiye) bıraktığında
biraz uzaklaştıktan sonra şöyle dua etmişti. "Ey Rabbimiz namazı dosdoğru
kılmaları için ben; çocuklarımın bir kısmını senin Beyt-i Harem'inin (Kabe'nin)
yanında ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının
gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver. Umulur
ki bu nimetlere şükrederler." (1)
Bu duasında Hz. İbrahim (a.s.) ekin bitmeyen, meskün olmayan bir yere
yerleştirdiği nesli için dua ederek oranın onlar için meskün mahal olmasını,
insanların oraya yerleşerek vatan edinmelerini istedi ve Cenab-ı Allah
bu duayı kabul ederek önce zemzem suyuna kavuştular. Sonraları Cürhüm kabilesi
gelerek oraya yerleşti. Zamanla kurulan bu şehir (Mekke) Kur'an-ı Kerim'in
ifadesiyle şehirlerin anası (Ummu'l - Kura) oldu. (2)
Pekçok Peygambere vatan olan Mekke, Kainatın Efendisi Sevgili Peygamberimize
de vatan oldu. Ancak doğup büyüdüğü yerde huzur bulamadı, vatanından ayrılmak
zorunda kaldı. Bu ızdırabı yaşarken "Vatan sevgisi imandandır" buyurarak
vatanın önemini vurguladı. Taif'e gitti, oranın da vatan olamayacağını
gördü. Peygamberliğinin Mekke döneminde kavmini, kabilesini imana ve İslam'a
davet ettiği için akrabaları tarafından işkenceye maruz kaldı. En sonunda
öldürülmeye karar verildi.
Öldürüleceği bir gece Allah'ın izni ile Medine'ye hicret etti.
Mekke'nin çıkışındaki bir tepeden Mekke'ye dönerek "Ey Mekke, ey vatanım.
Bütün dünya da en çok sevdiğim yer senin topraklarındır. Fakat senin evlatların
beni senin duvarların arasında huzur içinde bırakmıyorlar" (3) diyerek
vatanından ayrılmasının üzüntüsünü ifade ediyordu. Yüce Allah en çok sevdiği
kulu ve Peygamberinin bu üzüntüsünü az sonra gönderdiği Cebrail'in şu müjdesi
ile gidermişti! "Ey Muhammed! Kur'an'a uymayı sana farz kılan Allah,
seni döneceğin yere (dönmek istediği yer) döndürecektir. De ki: Rabbim
kimin doğrulukla geldiğini, kimin apaçık sapıklıkta bulunduğunu en iyi
bilendir." (4)
Sevgili Peygamberimiz bir hadislerinde "Bir kimse kendini, dinini,
namusunu ve malını korurken öldürülürse şehittir" (5) buyurmuştur. Din,
can, mal ve namus ancak üzerinde bağımsız bir devletin kurulu olduğu toprak
(Vatan)larda korunabilir. Dünya tarihi bunun böyle olduğunun ibretli sahifeleriyle
doludur. Ecdadımızın özünde var olan vatan ve devlet sevdası İslam'la yoğrularak
dünyanın önemli beldelerini vatan edinmek suretiyle mükemmel medeniyetlerini
kurmuşlardır.
Sevgili Peygamberimiz hicreti takiben Medine'yi vatan edindi. Orada
devletini kurdu. Vatan savunması örneklerini gösterdi.
Yukarda geçen ayetle Yüce Allah'ın vadi gerçekleşti. İslam Dini kemale
erip, ömrü ve peygamberliği sona erdiğinde geriye kısa sürede yayılma potansiyeline
sahip devlet gücü oluşturabilecek ashabını bıraktı. Ashab, Peygamberden
sonra biat (seçim) usulüyle Cumhurî Devlet örneklerini verdi. Vatan topraklarını
organize gücün (devlet) yönetimin de düzenli ordularla korumak fikri esas
alındı ve uygulandı.
Ecdadımızın Anadolu'yu vatan edinmesi kolay olmamıştır. Bu topraklar
binlerce şehidin kanıyla yoğrulmuştur. Şehitlerin ruhları Anadolu'nun üzerindedir.
Bu topraklar vatanımız olduğu günden beri üzerinde kurulan camisi cemaatıyle,
okulu medresesi içindeki öğrencisiyle, hanı, kervansarayı içindeki misafiriyle,
köprüsü üzerinden geçeniyle, çeşmesi su içeniyle bütünleşerek vatandaşlık
fikrini ortaya çıkarmıştır.
Anadolu'daki yaygın anlatıma göre, birgün birliğini denetleyen bir
komutan askerin eline kına yakıldığını görür, ona elindeki kınanın sebebini
sorar. Asker şöyle cevap verir: Bizim köyde üç şey için üç yere kına yakılır.
Kurbanlık hayvanın üzerine kına yakılır. Allah'a yakınlığın işareti olsun
diye. Gelinin eline kına yakılır kocasına yakın olsun diye. Askerin eline
kına yakılır, vatanına yakın ve kurban olsun diye.
Yüce Allah'a şükürler olsun ki bize cennet gibi bir vatan nasip etti.
Merhum Akif bunu İstiklal Marşımızda: "Kim bu cennet vatanın uğrunda olmâz
ki fedâ" mısrası ile dile getirmiştir. Şüphesiz vatan sevgisi kuru bir
sevgi ile olmaz, vatana hizmet ile olur.
Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de "Andolsun ki sizleri yeryüzüne yerleştirdik
ve orada size geçimlikler yarattık. Öyleyken pek az şükrediyorsunuz" (6)
buyurmaktadır. Gerçekte de yurdumuz her türlü nimetlerle donatılmıştır.
Bize düşen bu nimetleri değerlendirmek, israf etmemek, çalışmak ve insanlara
faydalı olmaktır.
Müreffeh bir ülkede yaşayan insanlar mutlu olurlar. Mutlu insanların
ve onların vatan toprakları başkalarının düşmanlığına sebep olur. Anadolu,
tarihte ve bugün insanlığın hayretle temaşa ettiği, sahip olmayı arzuladığı
mübarek vatan toprağımızdır. Yüce Allah bu toprakları bizim için en güzel
şekilde yarattı, şekil verdi. Tabiat güzellikleriyle yeraltı ve yerüstü
zenginlikleriyle süsledi. Ecdadımız cami, medrese, okul, çeşme, han, hamam,
kervansaray, köprü gibi mimarî ve sanat abideleri ile onların ürünleri
olan kültür hazinelerini bizlere bıraktı. Bizim görevimiz; bu toprakları
bize vatan olarak bahşeden Allah'a karşı kulluk, vatana karşı vatandaşlık
görevini yerine getirmektir.
1- Kur'an-ı Kerim, 14/37.
2- Kur'an-ı Kerim, 42/7.
3- Hatem-ül Enbiya 162.
4- Kur'an-ı Kerim, 28/85.
5- Tirmizi, Diyat - 22 (Örneklerle İslam Ahlakı, Prof. Dr. M.Y. Kandemir,
S. 97).
6- Kur'an-ı Kerim, 7/10.
Uçun Kuşlar Uçun Sılaya Doğru!
Yılmaz TARTAN
Musahhih
Haydi sizlerle zaman dehlizini aşıp, 1995 Yılı Ramazan ayına dönelim.
Önce Fransa'nın Longw şehrindeki Türk camisinin kantinine uğrayalım.
Cemaat, teravih namazından çıkmış caminin kantininde oturuyor. Gençler
bir tarafa, yaşlılar bir tarafa. Demli çaylarını yudumlarken aralarında
gurbet hatıraları üzerine konuşuyorlar. Konuştukça sohbetler koyulaşıyor,
dal budak salıyor.
Bereketleniyor sanki...
Gençler ise her akşam değişik şeyler üzerinde duruyorlar. Bu akşam
gençlerden birinin getirdiği teklifi tartışıyorlar. Teklif şöyle;
"Bir Duvar Gazetesi çıkaralım, camimizin kantinine asalım" Bu konuda
herkes değişik şeyler söylüyor. Kulak verelim.
Hasan:
-Biz böyle bir şey yapamayız. Çünkü bu zamana kadar böyle bir çalışma
yapmadık.
İbrahim:
-Evet yapmadık ama hocamıza söyleriz o bize yardımcı olabilir; sonra
öğretmenimizin durduğu köy de çok uzak sayılmaz; gider onunla da konuşuruz.
Mustafa:
-Önce hocamızla bir konuşalım.
Hasan:
-Yahu teravih namazından sonra yaşlı amcalarımız hocamızı bize bırakmıyorlar
ki; asıl hoca bize lâzım.
Gülüşüyorlar.
Mehmet:
-Arkadaşlar, eğer böyle bir şeye kalkışacaksak, daha fazla geç kalmayalım.
Ramazandan sonra bu kadar sık görüşemiyoruz.
Ne yapılacaksa şimdi karar verelim ve yarın gece teravih namazından
sonra hocamızla birlikte bu konuyu olgunlaştıralım.
Bu fikri hepsi de uygun buluyor ve yarın akşam bu konuyu görüşmek üzere
hocalarından randevu alıyorlar.
Dağılmadan önce Hasan:
-Arkadaşlar! Bizim böyle bir faaliyet yapacağımızı bilmeyen arkadaşlarımız
da var. Onlara da haber verelim. Bütün gençler toplansın; bu bizim için
bir fırsattır. Hatta yarın akşam kantin sadace biz gençlere ait olsun...
Ertesi akşam camiye başka gençler de gelmiş. Cami tamamiyle dolmuştur.
Bu hal cemaat arasında tatlı bir sevince sebep oluyor.
Yüzler gülüyor.
Namazdan sonra kantinde toplanıyorlar. Kantin, bu gece gençlerin...
Ekrem hoca gençlerin isteklerini hemen kavrıyor. Bu konuda da gençlere
kılavuzluk, önderlik yapıyor. Neler yapılması gerektiğini, nelerin lâzım
olduğunu onlara tek tek anlatıyor. Geç vakte kadar herşeyi konuşuyorlar.
Sonunda Ekrem hoca:
-Ben sizlere ihtiyaç listemizin konu başlıklarını söyleyeceğim. Herkes
kendi branşına göre yapabileceği işe talip olsun. Bize önce cam kapaklı
120x90 ebatında bir çerçeve lâzım. Bunu kimler tedarik edebilir?
Bu işe dört kişi talip oluyor. Ekrem hoca çerçeve işini vererek şöyle
diyor;
-En geç iki gün içerisinde hazırlayıp getirmeniz gerekir! Sonra öteki
gençlere şu konu başlıklarını bölüştürüyor.
"Dini Hikâye"; "Ahlâk"; Örf ve Âdetlerimiz"; "Tarih"; "İstiklâl Marşı'mız";
"Şiir"; "Karikatür"; "Başımızdan
Geçen Hatıralar"; "Anadolu Hasretini Dillendiren Yazılar"; "Türkiye'ye
Selâm"; "Şaka Haber"
Sonra gençleri şöyle tembihliyor:
-En geç üç gün sonra bu yazılar gelmiş olacak!
Gençlerden birinin getirdiği Anadolu Hasreti başlıklı yazı Ekrem hocanın
dikkatini çok çekmiş olmalı ki tekrar tekrar okuyor.
Burhanettin Akyol imzalı bu yazıyı duvar gazetesinin tam ortasına asıyor.
Birlikte okuyalım.
"Anadolu Hasreti"
"Biz gurbet adamıyız. Kendimiz gurbette, gönlümüz Anadolu'nun bilmem
hangi köşesinde nakış nakış hasret yumağı örer.
Binbir çiçekten bal toplayan arı misali... Anadolunun her köşesi bir
çiçektir bizim için; yeterince koklayamadığımız, doyamadığımız bir çiçek...
Gurbette, çehrelerimiz donuk, sevinçlerimiz buruktur. Doyasıya güldüğümüz
görülmemiştir hiç...Vatandan ve bayraktan uzakta nasıl gülünür? İşte bu
yüzden Anadolu'-yu yüreğimize gömdük, gönlümüzün en coşkun doruğuna diktik
bayrağımızı.
Gözlerimizden iki damla yaş gelirse bilinsin ki Anadolu hasreti içindir.
Biz gurbet adamıyız.
Anadolunun havasını, suyunu, dağını, taşını özlemle hasretle anarız.
Yurdumuzun güzellikleri gözümüzün önünden hiç gitmez.
Baharda kuzu yarışlarını, keklik ötüşlerini, kuş cıvıltılarını unutmak
mümkün mü? Yazın yağmur duaları, kışın tezek yaktığımız ocağın ateşi, oylum
oylum tüter gönlümüzde. Kışın bahçemizde kardan adam, dağlarımızda
kurt sesleri, ahırlarda koca kulaklı eşeğimiz, süt veren ineklerimiz canlanır
gözümüzde.
Camimizi, nur yüzlü hocamızı, okuduğumuz ilk mektebimizi, köy odalarını,
şarıl şarıl akan çeşmelerimizin hasreti, kır çiçekleri gibi gönlümüzde,
ruhumuzda, yüreciğimizde kokar ifil ifil... Hele bayramlarımız, bayram
namazlarımız, o saygı, sevgi ve muhabbet günlerimiz, el öpmeler, dünyaya,
inanın dünyaya değer.
Gurbetin bunaltan yalnızlığında, bazan gözlerimiz bulutları, kuşları
arar. Acaba kuşlar sılaya gider mi diye sorarız içimizden. Ve dudaklarımızdan
eski bir nakarat dökülür ister istemez;
Uçun kuşlar uçun sılaya doğru... ve tabi ekleriz;
Bizden selâm, saygı ve kucak dolusu muhabbet götürün...
Aleyküm selâm diyor ve gelecek ay bir başka camiye misafir olmaya hazırlanıyoruz.
Bizi misafir etmek ister misiniz? Öyleyse bekleyin geliyoruz.