Ayın İçinden
 





İslamiyetin Kemale Ermesi ve Peygamberimizin Ahirete İrtihali
 

Ramazan ÖZALPDEMİR
 

Alemlere Rahmet Hz. Muhammed (A.S.) Efendimiz, Rabbimizce kendisine tevdi buyurulan risalet vazifesini en güzel şekilde ifa etmiş; yirmi üç senelik kısa zaman diliminde talim ve tebliğ ettiği, asırlara ışık tutan esaslarla toplumda büyük değişimler meydana getirmiştir. Bu büyük inkılâbı gerçekleştiren Allah Rasülünün hayatı, vahye muhatap olduğu ilk günden ahirete irtihal ettiği (Makam-ı Mahmud'a yükseldiği) ana kadar hep başarılarla doludur.
Peygamber Efendimizin hayatını tedkik edenler bilirler ki, İslâmiyet Mekke'de doğmuş; Medine'de gelişmiş; Hudeybiye barış antlaşmasından sonra da Medine dışında yayılmaya başlamıştır. İlk bakışta Hudeybiye Barış antlaşmasının şartları Müslümanların aleyhlerinde gözükmüş olsa bile, çok geçmeden bunun böyle olmadığı ortaya çıktı. Mağlubiyet zannedilen bu antlaşma Cenab-ı Hakk nezdinde "Feth-i mübin" büyük bir zaferdi. "Biz, sana büyük bir feth-i zafer verdik." (1) Antlaşmayı müteakip geçen iki yıllık bir sürenin ardından Müslümanlar büyük bir güç haline gelmiş; daha sonra da Mekke'yi alarak Kabe'deki bütün şirk unsuru putları temizlemişlerdi. Fazla zaman geçmemişti ki, bütün bir Arabistan yarımadası baştan başa Müslüman oldu. Az sayıdaki diğer din mensupları (Yahudi ve Hristiyanlar) dışında burada İslamiyeti kabul etmeyen kimse kalmadı. Irak ve Filistin'in güney bölgelerini de içine alan üç milyon km2'lik bir alanda İslâm hakimiyeti kendini hissettirdi. (2)
Peygamber Efendimiz dini talim ve tebliğ ederken karşılaştığı pek çok zorluk ve sıkıntılara rağmen davasından ve mücadelesinden hiç bir zaman geri durmadı. Arafat'ta Cebelür-Rahmede, bütün insanlığı ilgilendiren mühim esasları muhtevî hutbesini okuduğu bir sırada son ahkam ayetinin inmesiyle dinin kemale erdiği ve Peygamberlik görevinin son bulmakta olduğu anlaşılmıştı. (3) "Bugün sizin dininizi Kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Din olarak müslümanlığı verip ondan hoşnud oldum" (4) mealindeki ayet buna işaret etmekteydi. Rasül-ü Ekrem Efendimiz bu ayet inince "bana vefatım haber verildi" buyurmuştu. (5) Arafat'taki hutbenin ardından ertesi gün Mina'da "Allah'a döndürüleceğiniz, sonra da herkese hak ettiğinin eksiksiz verileceği ve kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı günden sakının." (6) ayetinin inişiyle de Kur'an tamamlanmış oldu. Bütün bunlardan Hz. Peygamber (s.a.s.)'in ahirete irtihalinin yaklaşmakta olduğunu anlayan Hz. Ömer (R.A.),
Peygamberden ayrılacağını düşünerek ağlamıştı. (7) Zaten Peygamber Efendimiz veda hutbesinin bir yerinde "Belki burada sizinle ebedî olarak bir daha birlikte olamayacağım." derken bir bakıma ashabıyla vedalaşmıştı. Arafat'ta kendisini dinleyen 124 bin (ya da 124 ila 150 arası) kişilik muazzam sahabe topluluğuna "yarın beni sizden soracaklar, ne dersiniz" dediğinde, hazır bulunanlar hep bir ağızdan "Allah'ın dinini tebliğ ettin, vazifeni hakkıyla yaptın, bize nasihat ve vasiyette bulundun" diye karşılık verince, Peygamber Efendimiz mübarek şehadet parmağını göğe kaldırıp sonra cemaatin üzerine çevirerek "Şahid ol ya rab! Şahid ol ya rab! Şahid ol ya rab!" buyurmuştu.
"Gökteki yıldızlar" olarak nitelenen bu seçkin insan topluluğunun hep bir ağızdan, dinin hakkıyla tebliğ edildiğine dair şehadetleri Allah Rasülünü fazlasıyla sevindirmiş, memnun etmişti. Peygamber Efendimizin dini hakkıyla talim ve tebliğ ettiği hususu herkesin kabul ettiği bir konudur. Allah'ın, insanlar arasından seçip terbiye buyurduğu bir zatın görevini en mükemmel bir şekilde yaptığında kimsenin şüphesi olamaz. Bu noktada ona inanan, onu sevenlerin, ondört asır önce olduğu gibi, şimdi de şahitliği tamdır. Bu bağlamda bir yabancı yazar şunları ifade ediyor: "Hiç bir beşer bu kadar zayıf vasıtalarla insan kudretinin başaramayacağı büyüklükteki esere teşebbüs etmedi... Ve yine hiç kimse bu kadar az zamanda bu denli muazzam inkılâbı başaramadı; zira onun tebliğinden henüz iki asır geçmeden İslâmiyet, bütün Arap topraklarında hüküm sürmeye başladı. O'nun halifeleri eliyle İslâmiyetin mesajı İran, Horasan, Maveraünnehr, Suriye, Mısır, Habeşistan, Kuzey Afrika'ya kadar ulaştırıldı...
Şayet "gayenin büyüklüğü", "vasıtaların küçüklüğü" ve "neticenin azameti" insan dehasının üç ölçüsü olursa, modern tarihin herhangi büyük şahsiyetini Hz. Muhammed'in büyüklüğüyle mukayeseye kim cüret edebilir!.. Beşer büyüklüğünün ölçüldüğü bütün mikyaslarla hangi insan Hz. Muhammed'den daha büyük olabilir?" (8)
Peygamberimizin Hastalığı "Ya Muhammed, şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler." (9) Bu ayette de açıklandığı gibi, günü, saati ve anı geldiğinde ölümün herkese ulaşacağı gerçeği bütün bir beşer için olduğu gibi, Peygamberimiz için de geçerliydi. Peygamber Efendimiz, Doğu Roma'nın Müslümanlara karşı harp hazırlığı içinde olduğunu öğrenmiş; kendisi de bir ordu hazırlayarak Üsame b. Zeyd'i bu ordunun başına getirmişti. Ordu sefere çıkacağı sırada Rasülüllah Efendimiz hastalandı. O, gayet düzenli ve ölçülü bir hayat yaşardı. Az yer, temizliğe azamî özen gösterirdi. Hayatında sadece bir defa hafif bir kırgınlık geçirmiş, bu da bir iştahsızlıktan ibaretti. Hicretin yedinci yılında Hayberin fethini müteakip kendisi için hazırlanan bir ziyafetle zehirlenmiş, koyun etinden aldığı bir lokma zamanla tesirini göstermişti. İşte şimdi hasta iken "Yahudilerin hani o zehirli eti yok mu, beni bitiriyor,içimden her damarımın yırtıldığını hissediyorum" demişti. (10)
Rasülü Ekrem Efendimiz, veda Haccı dönüşü Uhud şehitliğine uğramış; onlar için cenaze namazı kılmıştı. Bunlar, cenaze namazları kılınmadan defnedilmişlerdi. Hastalanmadan bir gün önce ise Medine'deki Cennetül-Baki Kabristanlığını ziyaret ederek medfun bulunanlara dua etmişti.
Hastalığının devam ettiği bir sırada, bir gün mescide gelmiş; bir hutbe irad buyurmuştu. Söz konusu hutbenin sonunda şu mealde sözler sarfetti: "Allah'ın bir kulu vardı. Allah ona dünyada ve kendi yanında olandan birini tercih etme hakkını verdi. Ve bu kul Rabbi yanında olanı tercih etti" (11) Hz. Ebû Bekir bu sözlerle ne ifade edilmek istendiğini anlamış ve ağlayarak "Bizim ve ebeveynimizin senin yerine feda olmasını tercih ederiz" demesi üzerine Rasüli Ekrem:
- Sus ya Ebâ Bekr, diyerek şunları ifade buyurmuştu:
"Bakınız, caminin (mescidin) avlusuna kapıları açılan bunca ev var. Hepsini kapayınız, yalnız Ebû Bekir'inki kalsın. Zira insanları davet ettiğim şeyde ondan daha fazla kimseyi tanımadım. Gerçekten insanlar arasında tekbir dost edinecek olsaydım bu Ebû Bekir olurdu. Allah bizi nezdinde (yanında) buluşturuncaya kadar o benim sahabim ve iman kardeşimdir." (12) Bir başka hutbesinde ise, "Ey muhacirler! Sizlere  vasiyetim şudur ki, Ensara güzel muamele ediniz. Onlar size iyilikte bulunup sizi memleketlerine getirdiler; evlerinde barındırdılar. Sıkıntıda iken sizi kendilerine tercih ettiler; mallarına ortak eylediler. Her kim Ensar üzerine hakim olursa onlara iyi davransın ve içlerinde kusur edenler bulunursa affetsin." (13) Efendimiz, rahatsızlığının devam ettiği günlerde bile tebliğ vazifesini yapmaya- durumu elverdiği ölçüde- devam ediyordu. Üzerinde bir takım insanların hakları varsa onları sahiplerine iade etmek istiyordu. Hastalığının giderek ağırlaştığı günlerden birinde yine kısa süreli bir rahatlamayı fırsat bilerek mescidine gelmiş ve ashabından şunları istemişti; "Ey insanlar! Bana karşı şikayetleriniz olabilir! Eğer birinizin sırtına haksız olarak vurmuşsam, işte sırtım gelsin vursun. Eğer birinin malını almışsam, işte malım, gelsin alsın..." Bu sözler karşısında orada bulunanlardan biri ayağa kalkmış, üç dirhem borcunun olduğunu söylemiş ve borcu hemen ödenmişti.  Rahatsızlığının devam ettiği günlerden birinde kızı Hz. Fatıma'nın kulağına birşeyler fısıldamış, Hz. Fatıma bu söylenenler üzerine ağlamıştı. Hemen ardından yine birşeyler söyleyince bu defa da Hz. Fatıma (R. Ah) gülmüştü. Peygamberimizin vefatından sonraki günlerde bu sözlerin ne olduğu kendisine sorulunca babası Rasülü Ekrem Efendimizin vefatının yaklaşmış olduğunu söylediğinde ağladığını; ama ehl-i beytinden kendisine ilk kavuşacak olanın da (kızı Fatıma (r.ah) kendisi olacağını söyleyince de güldüğünü ifade etti. (14)
İrtihalinden beş gün önceydi.
- Bana yazı yazacak bir şey getirin; sapıklığa düşmemeniz için size vasiyetimi yazdırayım" buyurdu. Yanında bulunanlardan bir kısmı "Şu anda Rasülüllah (s.a.s.) ağır hasta; yanımızda Allah'ın kitabı var, o bize yeter, sonra yazılsın". Bazıları ise, "Hayır şimdi yazılsın" demek suretiyle tartışmaya başladılar. Vaziyeti gören Peygamber Efendimiz (s.a.s.) :
- Hiçbir Peygamberin yanında tartışma yapılması yakışık almaz. Benim bulunduğum şu hal (murakabe), sizin beni meşgul etmek istediğiniz şeyden hayırlıdır. Beni kendi halime bırakın" dedi. (15)
Peygamberimiz ashabına namaz kıldıramayacak kadar rahatsızlanınca, imamet göreviyle Hz. Ebû Bekir'i görevlendirdi.
İrtihalinden önceki perşembe günü yatsı vakti, ezan okundu. Peygamberimiz, namazın kılınıp kılınmadığını sordu. "Sizi bekliyorlar" cevabını alınca biraz rahatlamak için yıkandı. Fakat ayağa kalkamadı, bayıldı. Ayılınca tekrar namazı sordu. Yine yıkandı, ancak yine bayıldı. Böylece üç kez yıkandı, ne zaman namaza gitmek istediyse her defasında bayıldı. Nihayetinde "Ebû Bekir'e söyleyin, namazı kıldırsın" buyurdu. Hz. Aişe validemiz babasının ince ruhlu, yufka yürekli biri olduğunu bildiği için:
- Ey Allah'ın Rasülü, babam ince kalpli biri, makamınızda namaz kıldıramaz. Ağlamasından dolayı sesini kimse işitemez.
Başkasını vekil etseniz" demesine karşılık Peygamberimiz Ebû Bekir'in imamlık etmesinde ısrar etti.
İrtihalinden önceki Perşembe günü akşam namazı Peygamberimizin mescidde kıldığı son akşam namazı oldu. Bir ara ateşinin düştüğü, hastalığının hafifler gibi göründüğü sırada Hz. Ali ve amcası Abbas (RA.)'ın oğlu Fazlın kollarında, mescide geldi. Hz. Ebu Bekir cemaatin önünden geri safa çekilmek istediysede Peygamberimiz yerinde kalmasını işaret buyurdu. Oturarak namazı Hz. Ebû Bekir'in yakınında eda etti. Namazdan sonra mimberin alt basamağına oturarak şu tavsiyelerde bulundu: "Ben Kur'an'ın helal kıldığını helal; haram kıldığını haram kıldım. Sizden evvelki milletler peygamberlerinin ve evliyanın mezarlarını birer ibadetgâh olarak görmüşlerdi. Sizin böyle bir şey yapmaktan uzak durmanızı tavsiye ederim."(16)
Son Anları
Rasülü Ekrem Efendimiz, pazartesi sabahı (irtihalinin son haftası pazartesi) odasının mescide açılan kapının perdesini açtı; ashabının, Ebû Bekir'in imamlığında cemaatle sabah namazını eda edişlerini tebessümle seyretti. Hz. Ebû Bekir, Peygamberimizin namaz için geldiğini düşünerek ilk safa çekilmek istedi. Ashabı Kiram O'nu ayağa kalkmış bir vaziyette görünce çok sevindiler. Nerdeyse namazı bozup çıkacaklardı. Mübarek elleriyle namazı ikmal etmelerini işaret buyurduktan sonra kapı perdesini kapatıp odasına çekildiler. Ashab böylece Peygamberimizin yüzünü son kez görmüş oldular. Benzi solgun, yüzü bembeyazdı. Öğleye doğru tekrar hastalığı şiddetlendi. Sık sık kendinden geçtiği görülüyordu. Hz. Fatıma (r.ah) bu durumu görüp ağlıyordu. Rasülü Ekrem kendine geldiğinde:
- Üzülme kızım, bugünden sonra baban artık hiç ızdırap çekmeyecek!" diyerek sevgili kızını teselli etti. Ara sırada elini yakınındaki su kabına bastırıp yüzünü ıslatarak ferahlıyordu.
- Lâilâhe illallah. Ölümün" de şiddetleri var. Allahım, ölüm sıkıntılarına dayanmak için bana merhamet et" diye dudaklarından dualar dökülüyordu. Sonra elini kaldırarak üç defa:
- Allahım, beni refiki âlâya (en yüce dosta) ulaştır" dedi: Mübarek başı Hz. Aişe (r.ah.) validemizin kucağında idi. Az önce dudaklarından dökülen dualarla tertemiz ruhu mübarek bedeninden ayrılarak Rabbine ulaştı. Vefat haberini duyan ashab büyük bir sarsıntı geçirerek üzüntüye boğuldu. Bu hengamede Hz. Ömer (ra) Peygamberimizin vefatını kabullenememiş ve kılıcını çekerek şu tehditte bulunmuştu:
- Peygamberin öldüğünü söyleyenin boynunu vururum". (17). Hz. Ömer'in bu sözlerini işiten Ebû Bekir (ra) hemen devreye girerek:
- Sus ya Ömer! dedi. Halkı mescide çağırıp onlara şöyle seslendi:
- Ey insanlar! İçinizden Muhammed'e tapan varsa, iyi bilsin ki Muhammed ölmüştür. Allah'a ibadet edenler varsa, iyi bilsinler ki Allah bâkîdir, asla ölmez." (18) Hemen ardından şu ayeti kerimeyi okudu: "Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi O ölür, ya da öldürülürse gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allah'a hiç bir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allah şükredenleri mükafatlandıracaktır." (19)
Teçhiz ve Defin İşi 3 Rebiulevvel 28/29 Mayıs Pazartesi günü öğleden sonra vefat eden Rasülü Ekremin cenazesi ancak, bir gün sonra, Salı günü hazırlanabilmişti. Bu mühim vazife, yakın akrabaları tarafından yapıldı. Peygamberimizi yıkama işini Hz. Ali (ra) yaptı. Hz. Abbas ile oğulları Peygamberimizin mübarek cesedini bir taraftan öbür tarafa çeviriyorlar, Üsame de su döküyordu.  Gasil işi tamamlandıktan sonra üç parça pamuklu kumaş kefen olarak hazırlandı. Cenaze namazı ise küçük cemaatler halinde kılındı.
Cenaze namazının kılındığı mekan yetersiz kaldığından, namaz ancak gece yarısında tamamlanabildi.
Rasülü Ekrem'in mübarek cesedi Hz. Ali ile Hz. Abbas'ın oğlu Fadıl, Üsame ve Avf oğlu Abdurrahman tarafından Hz. Aişe Validemizin odasında hazırlanan (kazılan) kabrine indirildi. Yüce Rabbimizden, bütün bir ömrü rabbine tam bir teslimiyet içinde temiz bir hayat yaşayan  Efendimiz Hz. Muhammed Aleyhisselamın şefaatinden bizleri nasipdar kılmasını niyaz ediyor, binlerce salatü selam O'nun üzerine olsun diyoruz.
 

1- Fetih:1.
2- İslam Peygamberi, M. Hamidullah, Çev. S.Tuğ,İrfan Yay. 1993.İst.C.1, S.5.
3- Peygamberimizin Hayatı, İrfan Yücel, DİB, Yay. 1988, S.252.
4- Maide:3.
5- Peygamberimizin Hayatı, İ. Yücel, DİB. Yay. S.252.
6- Bakara: 281.
7- Fîzilâlil Kur'an, Hikmet Yay, İst. C.4, S. 135.
8- İslam Peygamberi, M. Hamidullah, İrfan Yay. 1993, İst. C.2,S. 1094.
Alphonse de Lamartine, Histoire de la Turqui, S. 276. 80.
9- Zümer: 30.
10- Hatemül Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı, A. Himmet
Berki, Osman Keskioğlu, DİB. Yay. 1988. S. 187.
11- İslam Peygamberi, M. Hamidullah, İrfan Yay. İst. 1993.  C. 2.S.1096.
12- A.g.e, C.2, S. 109.
13- Hatemül Enbiya, Hz. Muhammed ve Hay. DİB Yay. 1998, S.430.
14- Peygamberimizin Hayatı. İ. Yücel, DİB Yay. 1998, S. 253.
15- Peygamberimiz, İslam Dini ve Aşere-i Mübeşşere, Zekâî Konrapa, Fatih Yay, İst. S.416.
16- Hatemül Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı, DİB. Yay, 1998. S. 432.
17- Peygamberimiz, İslam Dini ve Aşere-i Mübeşşere,  Z. Konrapa, Fatih Yay. İst, S. 424.
18- A.g.e. S. 425.
19- Âl-i İmran: 144.
 


Sayfa Başı



 


Hz. PEYGAMBER'İN Mescid Sohbetleri

Arş. Gör. Nurullah ALTAŞ
Ankara Ü. İlahiyat Fakültesi
 

Hz. Peygamber'in hayatı boyunca yürüttüğü faaliyetlerini değerlendirdiğimizde onu ilk İslam dini eğitimcisi olarak vasıflandırırız. Eğitimci kelimesinin altını çiziyorum, çünkü o sadece bir tebliğci, belletmen, öğretmen değil, bu ilk eğitim faaliyetlerinin metodunu da ortaya koyan, koyduğu metodlar çerçevesinde muallimler yetiştiren bir örnek şahsiyettir. Vahyin indiği ilk yıllardan itibaren inandığı ilkelere insanları çağırırken çevresinde toplananlara öğretmenlik yapmış, bununla da kalmamış öğretmenler yetiştirmiştir.İslamı anlatmak ve yaymak için çok çeşitli ülke ve şehirlere gönderilen seçkin sahabe, hep Hz. Peygamber'in rahle-i tedrisinden geçmiştir. Bu çerçevede Rasulullah'ın eğitimciliğinin tezahür ettiği en önemli mekan olan camiler'deki eğitim ve öğretim faaliyetleriyle ilgili bazı noktalar üzerinde durmak istiyoruz.
O'nun eğitim metodunu gözlediğimiz alanlardan birisi de gerek namazlardan sonra ve gerekse namazlardan önce mescidde toplanan Müslümanlarla yaptığı sohbetlerdir. Hz. Peygamber'in zamanının önemli bir bölümü, evinin mescidle iç içe olması hasebiyle mescidde geçmekteydi. Kendisine tevdi edilen İlâhi vazifenin gereği olarak da çevresindeki O'na inanmış insanlara dinin tüm ilkelerini anlatmak ve öğretmekle görevliydi. Bu özelliği bizzat kendileri ben, ancak bir öğretmen olarak gönderildim (ı)
diyerek ifade etmişlerdir.
Hz. Peygamber'in mescidde yaptığı sohbetleri üç ayrı grup içinde mütalaa etmek mümkündür. Bunlar; 1. Vahyin Tebliği, 2.
Ashabın, din ve hareket tarzı üzerine Hz. Peygambere sorular sorması, 3. Hz. Peygamber'in ashaba, din ve hareket tarzı üzerine sorular sorması, olarak sıralanabilir.
1. Vahyin Tebliği
Hz. Peygamber'in mescidde yaptığı sohbetlerin mihverini tabiatıyla, kendisine gelen vahyin tebliği oluşturmaktadır. Çünkü İlahî görev, vahiyle bağlantılı olarak devam etmekte, Müslüman toplumun görev ve sorumlulukları vahiy çerçevesinde belirlenmektedir. Her şeyden önce görevi veren Cenâb-ı Hakk, görevin çerçevesini belirleyen de yine O'dur. Ey örtüye bürünen, kalk da uyar (2) Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış
olursun. (3) Faydalı olacaksa insanlara öğüt ver, Allah'tan korkan öğüt alacaktır. (4) şeklindeki Kur'an ayetleri Hz. Peygamber'in tebliğ görevini şekillendiren mesajlardan bazılarıdır.
Kur'an'ın bir bölümünün Hz. Peygamber'in ve Müslümanların başlarından geçen bir olay veya bir problem üzerine nazil olması da bu tebliği güncelleştiriyor ve Müslümanların din ile yaşanan hayat arasındaki bağı kolaylıkla kurmalarına sebep
oluyordu. Bu açıdan Hz. Peygamber'in mesciddeki sohbetleri her zaman güncelliğini muhafaza ediyordu. Bu durum, hadis ve tefsir ilimleriyle bağlantılı, esbâb-ı nüzûl isimli bir çalışma alanı doğurmuş ve bu alanda ciltler dolusu eserlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
Hz. Peygamber bir yandan kendisine vahiy yoluyla gelen Kur'an ayetlerini mescidde ashabına tebliğ ederken öte yandan, bu ayetlerin gerektiği zamanlarda açıklamalarını da yapıyordu. Vahyin en iyi açıklamasının, kendisine geldiği peygamber tarafından yapılmasından daha tabii birşey de yoktu.
"Sen af yolunu tut, bağışla ve uygun olanı emret, bilgisizlere de aldırış etme." (5) ayetinin açıklamasını yaparken, bunun kendisine hitaben geldiğini ve kendisiyle ilgisini kesenlerle ilgisini kesmemesinin, vermeyene vermesinin, haksızlık yapanı ise bağışlamasının emredildiğini belirtmiştir. (6) "Yerin başka bir yerle, göklerin de başka bir göklerle değiştirilip herşeye üstün gelen tek Allah'ın huzuruna çıktıkları günde sakın Allah'ın peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma, doğrusu Allah çok güçlüdür, öç alandır." (7) ayetinde yer ve göklerin başka yer ve göklerle değiştirildiğinde insanların nerede bulunacağını soran ashabına Hz. Peygamber'in cevabı sıratta olacaklardır şeklinde olmuştur. (8)
2. Ashabın, Din ve Hareket Tarzı
Üzerine Hz. Peygamber'e Sorular Sorması
Mescid-i Nebevî'deki sohbetlerin bir bölümü de din ve hareket tarzı hakkında peygamber (a.s.)'e sorulan sorular üzerinedir.(9) Hatta bu tür sohbetler, mescidde yapılan sohbetlerin önemli bir bölümünü teşkil etmektedir. Hz. Peygamber'in bu sohbetleri ya sahabenin kendi şahsî bir problemi üzerine sorduğu soru üzerine olur ya merak ettiği, öğrenmek istediği bir meseleyi sorması şeklinde olur, ya da bizzat Rasulü Ekrem'in ashabına bir meseleyi öğretmek için soru sormasıyla gerçekleşirdi. Bazen de Hz. Peygamber direkt olarak anlatmak istediği konuyu ashabın durumunu gözeterek anlatmasıyla
gerçekleşirdi. Kendisine bir soru sorulduğunda eğer hakkında vahiy inmeyen bir konu ile alakâlı ise bilmiyorum der, vahiy gelene kadar o konu hakkında bir şey söylemezdi. (10)
Bir seferinde istihazeyi soran bir hanıma namazı bırakmamasını ve kılmaya devam etmesini sebepleriyle anlatmıştı.(11) Bu ve benzeri olaylar Hz. Peygamber'in sohbetlerinde kadınların da bulunduğunu ve rahatça soru sorabildiklerini bize gösteren en önemli belgelerdir.
Bir hastalığa düçar olunduğunda ne yapılması gerektiğini soran bir sahabiyle Hz. Peygamber, tedavi olunmasını gerekçeleriyle anlattıktan sonra Allah, şüphesiz tedavisi olmayan bir hastalık vermemiştir  diyerek sözlerini bağlamıştır. (12) İnsanların en hayırlısını soran bir sahabiye ömrü uzun olduğu gibi ameli de güzel olan, insanların en kötüsünü sorana da ömrü uzun olduğu halde ameli kötü olan cevabını vermiştir. (13) Müslümanların en üstününün kim olduğu sorulmuş, dilinden ve elinden
müslümanların emin olduğu kimsedir cevabını vermişlerdi. (14) Ameller'in en faziletlisi sorulunca da, " vaktinde kılınan namaz, ana-babaya iyilik va Allah yolunda savaşmayı" ard arda sıralamış ve bilgi vermiştir. (15) Kendisinden iyilik ve günahı somut bir şekilde tanımlamasını isteyen birine ise, "iyilik içini ferahlatan, günah da içini sıkan şeydir" buyurmuşlardır. (16)
Bu arada kendisine gereksiz ve daha fazla ayrıntı niteliği taşıyan sorular sorulmasına da kızardı. Bu tür soruların yoğunluk kazanması üzerine birgün öğlen namazını kıldırdıktan sonra kıyametten söz açtı, o gün pek büyük ve önemli şeyler olacağını anlattı ve ashabını uyararak, "eğer siz, benim bildiğimi bilseydiniz, muhakkak ki çok az güler , çok ağlardınız" buyurdular.
Ashab da bu konuşmadan çok etkilenmiş ve ağlayarak Hz. Peygamber'den kendilerini affetmelerini istemişlerdir. (17) Bu olay üzerine Kur'an-ı Kerim'deki "ey iman edenler, size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın, Kur'an indirilirken sorarsanız size açıklanır. Allah sorduğunuz şeyleri affetmiştir. Allah bağışlayandır, halimdir" (18)  mealindeki ayeti kerimenin
indiği rivayet edilir.
3. Hz. Peygamber'in Ashaba Din ve Hareket Tarzı Üzerine Sorular Sorması:
Hz.Peygamber'in, konuşmasına bir soru sorarak başladığı sohbetleri de oldukça fazladır. Hz. Peygamber'in bu şekildeki bir usulle konuşmasına başlamasının özel bir sebebi vardır. Çünkü soru sorma bir eğitim metodudur. Bu metodla nefislere bir gözlem yaptırılır ve gözlemin neticesini almak için de soru sorularak insanın zihninden bilgi alınıp, çıkarılır. (19) Bizzat Kur'an'da Cenab-ı Hakk tarafından kullanılan bu metodda (20) gaye, zihni uykusundan uyandırmak ve anlatılacak olan meseleye dinleyenlerin dikkatini toplamaktır. Kur'an'da kullanıldığı gibi tüm peygamberler tarafından da kullanılan bu metoda (21) Hz. Peygamber tarafından da büyük önem verilmiştir.
Birgün, mesciddeki sohbet esnasında Hz. Peygamber, "ağaçların içinde yaprağını dökmeyen bir tür vardır ki, o ağaç kâmil bir mü'min'in benzeridir, nedir o söyleyin?" buyurdular. Orada bulunanlar, kırlardaki ağaçları birer birer saymaya başladı. Hadisi rivayet eden Abdullah b. Ömer, bu ağacın hurma olduğunun aklına geldiğini fakat, söylemeye utandığını ekler. Ashab kendisi bilemeyince, ya Resulallah bize söyle nedir? dediler. Hz. Peygamber de "hurmadır" buyurdular. (22) Hz. Peygamber'in
burada sahabeye ağaçları tek tek saydırmasındaki gaye mü'min'in özelliklerinin her hatıra gelen ağaçla kıyaslanmasıdır. Bu kıyaslama bir zihin egzersizidir, zihinde bulunan bilginin gözlenmesidir. Burada vechi şebeh vardır. Hurma, her bir bölümünün kullanılabilmesi ve bu kullanım özelliğinin sürekliliğiyle mü'mine benzetilmektedir. Mü'minin çevresine her bakımdan yararlı olması ve bu yararlılığın da sürekliliğine dikkat çekilmek istenmektedir.
Yine bir sohbetlerinde, "büyük günahların en ağırını haber vereyim mi?" diye üç kez üst üste sordular. Ashab da evet, haber ver ya Resullallah deyince; "Allah'a şirk koşmak ve ana - babaya asi olmaktır." Yaslandıkları yerden oturur hale gelerek "bir de yalan yere şahitliktir" buyurdular. (23) Hz. Peygamber'in burada, sorusunu üç kez tekrarlamaktaki gayesi muhatabların tüm dikkatlerini söyleyeceği şeye toplamaktır.
Mescid-i Nebevî'de yapılan bu sohbetlerden kadınlar da serbestçe yararlanmakta ve gerektiğinde Hz. Peygamber'e sorular bile sorabilmekteydiler. (24) Ancak sonraki yıllarda dinleyicilerin sayısının çoğalması ve buna parelel olarak kadınların problemlerini rahatça dile getirememe sıkıntıları, kendi istekleriyle birleşince kadınlara ayrı bir gün tahsis edilmiştir. Bu tahsis edilen günlerde Hz. Peygamber, kadınlarla sohbet etmiş ve onların problemlerini rahatça dile getirebilmelerini sağlamıştır. (25)
Hz. Peygamber'in vefatını müteakip, yapılan bu sohbetlerin yerini düzenli ilim halkaları almıştır. Fonksiyonu itibarıyla vaizler de aynı görevi yüklenmiş, önceleri düzensiz olarak, sonraları düzenli aralıklarla Mescid-i Nebevî'de sohbet görevini üstlenmişlerdir. Rasulullah'ın ahirete irtihal etmesinden sonra sahabiler döneminde va'zın önemi, İslâm toplumunda giderek artmıştır. Devletin başında bulunan halifelerin bizzat kendilerinin de halkı irşad gayesiyle va'zettiklerini görüyoruz. Gerek
Mekke ve Medine gibi merkezlere yeni fethedilen bölgelere İslâm'ın esaslarını öğretmek için âlim sahabiler gönderilmiş ve bunlar da irşad gayesiyle va'zetmişlerdir. İbn Cevzî (597/1200) "el-Kussâs ve'l-müzekkirîn" isimli eserinde sahabî vaizlerin bir listesi ile bunların yaptıkları vaazlardan örnekler vermiştir ve vaiz sahabiler arasında şu isimleri de zikretmiştir. Hz. Ebu Bekir (13/534), Hz.Ömer (23/643), Hz. Ali (40/660), Abdullah b. Mes'ud (32/652), Muaz b.Cebel (18/637), Ebu Musa el-Eş'ari
(44/664)... (26)
Bugün din görevlilerimize ve cemaatimize düşen en önemli görev, camilerimizi siyasetin, gündelik çıkarların ve hiç kimseye pratik çıkar sağlamayan faaliyetlerin yoğunlaştığı mekanlar olmaktan koruyarak, Hz. Peygamber dönemindeki gibi fonksiyonel hale getirmek ve İslam dini eğitiminin merkezi haline getirmek için çaba göstermektir. Bu çabanın hangi yönde olması gerektiğinin
cevabı ise bu çalışmamız çerçevesinde verilmiş ve cami içi eğitim faaliyetlerinin canlandırılmasına vurgu yapılmıştır. Cami görevlilerimiz, Peygamber makamının varisleri olarak Hz. Peygamber'den kendilerine intikal eden ana malzeme olan Kur'an'ı her fırsatta cemaatlerine anlatmaya çalışacaklar, cemaat ise dini yaşama gayreti içinde karşılaştıkları problemleri din görevlisine ulaştırarak çözüm yollarını birlikte bulmaya çalışacaklardır. Bu yöndeki gayretler camilerin ihya edilmesinde birer araç olacaktır.
 

1-  İbn Mace, Sünen, Mukaddime/17.
2-  Kur'an-ı Kerim, 74/1-2.
3-  Kur'an-ı Kerim, 5/67.
4-  Kur'an-ı Kerim, 87/9-10.
5-  Kur'an-ı Kerim, 7/199.
6-  Köksal, Asım, İslâm Tarihi, İstanbul 1989, 89/117.
7-  Kur'an-ı Kerim, 14/47-48.
8-  Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/134.
9-  Buhari, Sahih, el- Mektebetu'l-İslâmi, İstanbul 1979,Kitabu'l- ilm/23, 24, 26, 46, 52.
10- Buhari, Sahih, 8/148.
11- Buhari, Sahih 1/63.
12- Tirmizi Sünen, 4/383.
13- Tirmizi, Sünen, 4/566, Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/40.
14- Buhari, Sahih, 1/9, Tirmizi, Sünen, 4/661.
15- Buhari, Sahih, 1/134.
16- Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/227.
17- Buhari, Sahih, 5/190, 1/32, Müslim, Sahih, 7/92-94.
18- Kur'an-ı Kerim, 5/101.
19- Bayraklı, Bayraktar, İslâmda Eğitim, M.Ü.İlâhiyat Vakfı Yayınları, İstanbul 1989, 218.
20- Kur'an-ı Kerim, 7/172, 10/34-35, 6/12-14.
21- Kur'an-ı Kerim 10/34-35, 12/39, 26/70-76, 20/17-18, 19/66-67.
22-  ez- Zebidî, Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih Tercemesi, Terc. Ahmed Naim, DİB Yayınları, Ankara
      1975, 1/68.
23- Buhari, Sahih, Kitabu'l-İlm/14, Buyû/94, Müslim,Sahih, Münafikîn/62.
24- Buhari, Sahih, Hayz/6.
25- Buhari, Sahih, İlim/36.
26- Celaleddin es-suyûtî, Tahzîru'l-Eykaz Min Ekazib'l-Vu'az, Terc. Ali Toksarı, TDK Kayseri Şubesi Yayınları, Kayseri 1993.
 
 

Sayfa Başı