Ramazan ÖZALPDEMİR
Alemlere
Rahmet Hz. Muhammed (A.S.) Efendimiz, Rabbimizce kendisine tevdi buyurulan
risalet vazifesini en güzel şekilde ifa etmiş; yirmi üç senelik kısa zaman
diliminde talim ve tebliğ ettiği, asırlara ışık tutan esaslarla toplumda
büyük değişimler meydana getirmiştir. Bu büyük inkılâbı gerçekleştiren
Allah Rasülünün hayatı, vahye muhatap olduğu ilk günden ahirete irtihal
ettiği (Makam-ı Mahmud'a yükseldiği) ana kadar hep başarılarla doludur.
Peygamber Efendimizin hayatını tedkik
edenler bilirler ki, İslâmiyet Mekke'de doğmuş; Medine'de gelişmiş; Hudeybiye
barış antlaşmasından sonra da Medine dışında yayılmaya başlamıştır. İlk
bakışta Hudeybiye Barış antlaşmasının şartları Müslümanların aleyhlerinde
gözükmüş olsa bile, çok geçmeden bunun böyle olmadığı ortaya çıktı. Mağlubiyet
zannedilen bu antlaşma Cenab-ı Hakk nezdinde "Feth-i mübin" büyük bir zaferdi.
"Biz, sana büyük bir feth-i zafer verdik." (1) Antlaşmayı müteakip geçen
iki yıllık bir sürenin ardından Müslümanlar büyük bir güç haline gelmiş;
daha sonra da Mekke'yi alarak Kabe'deki bütün şirk unsuru putları temizlemişlerdi.
Fazla zaman geçmemişti ki, bütün bir Arabistan yarımadası baştan başa Müslüman
oldu. Az sayıdaki diğer din mensupları (Yahudi ve Hristiyanlar) dışında
burada İslamiyeti kabul etmeyen kimse kalmadı. Irak ve Filistin'in güney
bölgelerini de içine alan üç milyon km2'lik bir alanda İslâm hakimiyeti
kendini hissettirdi. (2)
Peygamber Efendimiz dini talim ve tebliğ
ederken karşılaştığı pek çok zorluk ve sıkıntılara rağmen davasından ve
mücadelesinden hiç bir zaman geri durmadı. Arafat'ta Cebelür-Rahmede, bütün
insanlığı ilgilendiren mühim esasları muhtevî hutbesini okuduğu bir sırada
son ahkam ayetinin inmesiyle dinin kemale erdiği ve Peygamberlik görevinin
son bulmakta olduğu anlaşılmıştı. (3) "Bugün sizin dininizi Kemale erdirdim.
Üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Din olarak müslümanlığı verip ondan hoşnud
oldum" (4) mealindeki ayet buna işaret etmekteydi. Rasül-ü Ekrem Efendimiz
bu ayet inince "bana vefatım haber verildi" buyurmuştu. (5) Arafat'taki
hutbenin ardından ertesi gün Mina'da "Allah'a döndürüleceğiniz, sonra da
herkese hak ettiğinin eksiksiz verileceği ve kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı
günden sakının." (6) ayetinin inişiyle de Kur'an tamamlanmış oldu. Bütün
bunlardan Hz. Peygamber (s.a.s.)'in ahirete irtihalinin yaklaşmakta olduğunu
anlayan Hz. Ömer (R.A.),
Peygamberden ayrılacağını düşünerek ağlamıştı.
(7) Zaten Peygamber Efendimiz veda hutbesinin bir yerinde "Belki burada
sizinle ebedî olarak bir daha birlikte olamayacağım." derken bir bakıma
ashabıyla vedalaşmıştı. Arafat'ta kendisini dinleyen 124 bin (ya da 124
ila 150 arası) kişilik muazzam sahabe topluluğuna "yarın beni sizden soracaklar,
ne dersiniz" dediğinde, hazır bulunanlar hep bir ağızdan "Allah'ın dinini
tebliğ ettin, vazifeni hakkıyla yaptın, bize nasihat ve vasiyette bulundun"
diye karşılık verince, Peygamber Efendimiz mübarek şehadet parmağını göğe
kaldırıp sonra cemaatin üzerine çevirerek "Şahid ol ya rab! Şahid ol ya
rab! Şahid ol ya rab!" buyurmuştu.
"Gökteki yıldızlar" olarak nitelenen bu
seçkin insan topluluğunun hep bir ağızdan, dinin hakkıyla tebliğ edildiğine
dair şehadetleri Allah Rasülünü fazlasıyla sevindirmiş, memnun etmişti.
Peygamber Efendimizin dini hakkıyla talim ve tebliğ ettiği hususu herkesin
kabul ettiği bir konudur. Allah'ın, insanlar arasından seçip terbiye buyurduğu
bir zatın görevini en mükemmel bir şekilde yaptığında kimsenin şüphesi
olamaz. Bu noktada ona inanan, onu sevenlerin, ondört asır önce olduğu
gibi, şimdi de şahitliği tamdır. Bu bağlamda bir yabancı yazar şunları
ifade ediyor: "Hiç bir beşer bu kadar zayıf vasıtalarla insan kudretinin
başaramayacağı büyüklükteki esere teşebbüs etmedi... Ve yine hiç kimse
bu kadar az zamanda bu denli muazzam inkılâbı başaramadı; zira onun tebliğinden
henüz iki asır geçmeden İslâmiyet, bütün Arap topraklarında hüküm sürmeye
başladı. O'nun halifeleri eliyle İslâmiyetin mesajı İran, Horasan, Maveraünnehr,
Suriye, Mısır, Habeşistan, Kuzey Afrika'ya kadar ulaştırıldı...
Şayet "gayenin büyüklüğü", "vasıtaların
küçüklüğü" ve "neticenin azameti" insan dehasının üç ölçüsü olursa, modern
tarihin herhangi büyük şahsiyetini Hz. Muhammed'in büyüklüğüyle mukayeseye
kim cüret edebilir!.. Beşer büyüklüğünün ölçüldüğü bütün mikyaslarla hangi
insan Hz. Muhammed'den daha büyük olabilir?" (8)
Peygamberimizin Hastalığı "Ya Muhammed,
şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler." (9) Bu ayette de açıklandığı
gibi, günü, saati ve anı geldiğinde ölümün herkese ulaşacağı gerçeği bütün
bir beşer için olduğu gibi, Peygamberimiz için de geçerliydi. Peygamber
Efendimiz, Doğu Roma'nın Müslümanlara karşı harp hazırlığı içinde olduğunu
öğrenmiş; kendisi de bir ordu hazırlayarak Üsame b. Zeyd'i bu ordunun başına
getirmişti. Ordu sefere çıkacağı sırada Rasülüllah Efendimiz hastalandı.
O, gayet düzenli ve ölçülü bir hayat yaşardı. Az yer, temizliğe azamî özen
gösterirdi. Hayatında sadece bir defa hafif bir kırgınlık geçirmiş, bu
da bir iştahsızlıktan ibaretti. Hicretin yedinci yılında Hayberin fethini
müteakip kendisi için hazırlanan bir ziyafetle zehirlenmiş, koyun etinden
aldığı bir lokma zamanla tesirini göstermişti. İşte şimdi hasta iken "Yahudilerin
hani o zehirli eti yok mu, beni bitiriyor,içimden her damarımın yırtıldığını
hissediyorum" demişti. (10)
Rasülü Ekrem Efendimiz, veda Haccı dönüşü
Uhud şehitliğine uğramış; onlar için cenaze namazı kılmıştı. Bunlar, cenaze
namazları kılınmadan defnedilmişlerdi. Hastalanmadan bir gün önce ise Medine'deki
Cennetül-Baki Kabristanlığını ziyaret ederek medfun bulunanlara dua etmişti.
Hastalığının devam ettiği bir sırada,
bir gün mescide gelmiş; bir hutbe irad buyurmuştu. Söz konusu hutbenin
sonunda şu mealde sözler sarfetti: "Allah'ın bir kulu vardı. Allah ona
dünyada ve kendi yanında olandan birini tercih etme hakkını verdi. Ve bu
kul Rabbi yanında olanı tercih etti" (11) Hz. Ebû Bekir bu sözlerle ne
ifade edilmek istendiğini anlamış ve ağlayarak "Bizim ve ebeveynimizin
senin yerine feda olmasını tercih ederiz" demesi üzerine Rasüli Ekrem:
- Sus ya Ebâ Bekr, diyerek şunları ifade
buyurmuştu:
"Bakınız, caminin (mescidin) avlusuna
kapıları açılan bunca ev var. Hepsini kapayınız, yalnız Ebû Bekir'inki
kalsın. Zira insanları davet ettiğim şeyde ondan daha fazla kimseyi tanımadım.
Gerçekten insanlar arasında tekbir dost edinecek olsaydım bu Ebû Bekir
olurdu. Allah bizi nezdinde (yanında) buluşturuncaya kadar o benim sahabim
ve iman kardeşimdir." (12) Bir başka hutbesinde ise, "Ey muhacirler! Sizlere
vasiyetim şudur ki, Ensara güzel muamele ediniz. Onlar size iyilikte bulunup
sizi memleketlerine getirdiler; evlerinde barındırdılar. Sıkıntıda iken
sizi kendilerine tercih ettiler; mallarına ortak eylediler. Her kim Ensar
üzerine hakim olursa onlara iyi davransın ve içlerinde kusur edenler bulunursa
affetsin." (13) Efendimiz, rahatsızlığının devam ettiği günlerde bile tebliğ
vazifesini yapmaya- durumu elverdiği ölçüde- devam ediyordu. Üzerinde bir
takım insanların hakları varsa onları sahiplerine iade etmek istiyordu.
Hastalığının giderek ağırlaştığı günlerden birinde yine kısa süreli bir
rahatlamayı fırsat bilerek mescidine gelmiş ve ashabından şunları istemişti;
"Ey insanlar! Bana karşı şikayetleriniz olabilir! Eğer birinizin sırtına
haksız olarak vurmuşsam, işte sırtım gelsin vursun. Eğer birinin malını
almışsam, işte malım, gelsin alsın..." Bu sözler karşısında orada bulunanlardan
biri ayağa kalkmış, üç dirhem borcunun olduğunu söylemiş ve borcu hemen
ödenmişti. Rahatsızlığının devam ettiği günlerden birinde kızı Hz.
Fatıma'nın kulağına birşeyler fısıldamış, Hz. Fatıma bu söylenenler üzerine
ağlamıştı. Hemen ardından yine birşeyler söyleyince bu defa da Hz. Fatıma
(R. Ah) gülmüştü. Peygamberimizin vefatından sonraki günlerde bu sözlerin
ne olduğu kendisine sorulunca babası Rasülü Ekrem Efendimizin vefatının
yaklaşmış olduğunu söylediğinde ağladığını; ama ehl-i beytinden kendisine
ilk kavuşacak olanın da (kızı Fatıma (r.ah) kendisi olacağını söyleyince
de güldüğünü ifade etti. (14)
İrtihalinden beş gün önceydi.
- Bana yazı yazacak bir şey getirin; sapıklığa
düşmemeniz için size vasiyetimi yazdırayım" buyurdu. Yanında bulunanlardan
bir kısmı "Şu anda Rasülüllah (s.a.s.) ağır hasta; yanımızda Allah'ın kitabı
var, o bize yeter, sonra yazılsın". Bazıları ise, "Hayır şimdi yazılsın"
demek suretiyle tartışmaya başladılar. Vaziyeti gören Peygamber Efendimiz
(s.a.s.) :
- Hiçbir Peygamberin yanında tartışma
yapılması yakışık almaz. Benim bulunduğum şu hal (murakabe), sizin beni
meşgul etmek istediğiniz şeyden hayırlıdır. Beni kendi halime bırakın"
dedi. (15)
Peygamberimiz ashabına namaz kıldıramayacak
kadar rahatsızlanınca, imamet göreviyle Hz. Ebû Bekir'i görevlendirdi.
İrtihalinden önceki perşembe günü yatsı
vakti, ezan okundu. Peygamberimiz, namazın kılınıp kılınmadığını sordu.
"Sizi bekliyorlar" cevabını alınca biraz rahatlamak için yıkandı. Fakat
ayağa kalkamadı, bayıldı. Ayılınca tekrar namazı sordu. Yine yıkandı, ancak
yine bayıldı. Böylece üç kez yıkandı, ne zaman namaza gitmek istediyse
her defasında bayıldı. Nihayetinde "Ebû Bekir'e söyleyin, namazı kıldırsın"
buyurdu. Hz. Aişe validemiz babasının ince ruhlu, yufka yürekli biri olduğunu
bildiği için:
- Ey Allah'ın Rasülü, babam ince kalpli
biri, makamınızda namaz kıldıramaz. Ağlamasından dolayı sesini kimse işitemez.
Başkasını vekil etseniz" demesine karşılık
Peygamberimiz Ebû Bekir'in imamlık etmesinde ısrar etti.
İrtihalinden önceki Perşembe günü akşam
namazı Peygamberimizin mescidde kıldığı son akşam namazı oldu. Bir ara
ateşinin düştüğü, hastalığının hafifler gibi göründüğü sırada Hz. Ali ve
amcası Abbas (RA.)'ın oğlu Fazlın kollarında, mescide geldi. Hz. Ebu Bekir
cemaatin önünden geri safa çekilmek istediysede Peygamberimiz yerinde kalmasını
işaret buyurdu. Oturarak namazı Hz. Ebû Bekir'in yakınında eda etti. Namazdan
sonra mimberin alt basamağına oturarak şu tavsiyelerde bulundu: "Ben Kur'an'ın
helal kıldığını helal; haram kıldığını haram kıldım. Sizden evvelki milletler
peygamberlerinin ve evliyanın mezarlarını birer ibadetgâh olarak görmüşlerdi.
Sizin böyle bir şey yapmaktan uzak durmanızı tavsiye ederim."(16)
Son Anları
Rasülü Ekrem Efendimiz, pazartesi sabahı
(irtihalinin son haftası pazartesi) odasının mescide açılan kapının perdesini
açtı; ashabının, Ebû Bekir'in imamlığında cemaatle sabah namazını eda edişlerini
tebessümle seyretti. Hz. Ebû Bekir, Peygamberimizin namaz için geldiğini
düşünerek ilk safa çekilmek istedi. Ashabı Kiram O'nu ayağa kalkmış bir
vaziyette görünce çok sevindiler. Nerdeyse namazı bozup çıkacaklardı. Mübarek
elleriyle namazı ikmal etmelerini işaret buyurduktan sonra kapı perdesini
kapatıp odasına çekildiler. Ashab böylece Peygamberimizin yüzünü son kez
görmüş oldular. Benzi solgun, yüzü bembeyazdı. Öğleye doğru tekrar hastalığı
şiddetlendi. Sık sık kendinden geçtiği görülüyordu. Hz. Fatıma (r.ah) bu
durumu görüp ağlıyordu. Rasülü Ekrem kendine geldiğinde:
- Üzülme kızım, bugünden sonra baban artık
hiç ızdırap çekmeyecek!" diyerek sevgili kızını teselli etti. Ara sırada
elini yakınındaki su kabına bastırıp yüzünü ıslatarak ferahlıyordu.
- Lâilâhe illallah. Ölümün" de şiddetleri
var. Allahım, ölüm sıkıntılarına dayanmak için bana merhamet et" diye dudaklarından
dualar dökülüyordu. Sonra elini kaldırarak üç defa:
- Allahım, beni refiki âlâya (en yüce
dosta) ulaştır" dedi: Mübarek başı Hz. Aişe (r.ah.) validemizin kucağında
idi. Az önce dudaklarından dökülen dualarla tertemiz ruhu mübarek bedeninden
ayrılarak Rabbine ulaştı. Vefat haberini duyan ashab büyük bir sarsıntı
geçirerek üzüntüye boğuldu. Bu hengamede Hz. Ömer (ra) Peygamberimizin
vefatını kabullenememiş ve kılıcını çekerek şu tehditte bulunmuştu:
- Peygamberin öldüğünü söyleyenin boynunu
vururum". (17). Hz. Ömer'in bu sözlerini işiten Ebû Bekir (ra) hemen devreye
girerek:
- Sus ya Ömer! dedi. Halkı mescide çağırıp
onlara şöyle seslendi:
- Ey insanlar! İçinizden Muhammed'e tapan
varsa, iyi bilsin ki Muhammed ölmüştür. Allah'a ibadet edenler varsa, iyi
bilsinler ki Allah bâkîdir, asla ölmez." (18) Hemen ardından şu ayeti kerimeyi
okudu: "Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip
geçmiştir. Şimdi O ölür, ya da öldürülürse gerisin geriye (eski dininize)
mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allah'a hiç bir şekilde zarar
vermiş olmayacaktır. Allah şükredenleri mükafatlandıracaktır." (19)
Teçhiz ve Defin İşi 3 Rebiulevvel 28/29
Mayıs Pazartesi günü öğleden sonra vefat eden Rasülü Ekremin cenazesi ancak,
bir gün sonra, Salı günü hazırlanabilmişti. Bu mühim vazife, yakın akrabaları
tarafından yapıldı. Peygamberimizi yıkama işini Hz. Ali (ra) yaptı. Hz.
Abbas ile oğulları Peygamberimizin mübarek cesedini bir taraftan öbür tarafa
çeviriyorlar, Üsame de su döküyordu. Gasil işi tamamlandıktan sonra
üç parça pamuklu kumaş kefen olarak hazırlandı. Cenaze namazı ise küçük
cemaatler halinde kılındı.
Cenaze namazının kılındığı mekan yetersiz
kaldığından, namaz ancak gece yarısında tamamlanabildi.
Rasülü Ekrem'in mübarek cesedi Hz. Ali
ile Hz. Abbas'ın oğlu Fadıl, Üsame ve Avf oğlu Abdurrahman tarafından Hz.
Aişe Validemizin odasında hazırlanan (kazılan) kabrine indirildi. Yüce
Rabbimizden, bütün bir ömrü rabbine tam bir teslimiyet içinde temiz bir
hayat yaşayan Efendimiz Hz. Muhammed Aleyhisselamın şefaatinden bizleri
nasipdar kılmasını niyaz ediyor, binlerce salatü selam O'nun üzerine olsun
diyoruz.
1- Fetih:1.
2- İslam Peygamberi, M. Hamidullah, Çev.
S.Tuğ,İrfan Yay. 1993.İst.C.1, S.5.
3- Peygamberimizin Hayatı, İrfan Yücel,
DİB, Yay. 1988, S.252.
4- Maide:3.
5- Peygamberimizin Hayatı, İ. Yücel, DİB.
Yay. S.252.
6- Bakara: 281.
7- Fîzilâlil Kur'an, Hikmet Yay, İst.
C.4, S. 135.
8- İslam Peygamberi, M. Hamidullah, İrfan
Yay. 1993, İst. C.2,S. 1094.
Alphonse de Lamartine, Histoire de la
Turqui, S. 276. 80.
9- Zümer: 30.
10- Hatemül Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı,
A. Himmet
Berki, Osman Keskioğlu, DİB. Yay. 1988.
S. 187.
11- İslam Peygamberi, M. Hamidullah, İrfan
Yay. İst. 1993. C. 2.S.1096.
12- A.g.e, C.2, S. 109.
13- Hatemül Enbiya, Hz. Muhammed ve Hay.
DİB Yay. 1998, S.430.
14- Peygamberimizin Hayatı. İ. Yücel,
DİB Yay. 1998, S. 253.
15- Peygamberimiz, İslam Dini ve Aşere-i
Mübeşşere, Zekâî Konrapa, Fatih Yay, İst. S.416.
16- Hatemül Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı,
DİB. Yay, 1998. S. 432.
17- Peygamberimiz, İslam Dini ve Aşere-i
Mübeşşere, Z. Konrapa, Fatih Yay. İst, S. 424.
18- A.g.e. S. 425.
19- Âl-i İmran: 144.
Hz. PEYGAMBER'İN Mescid
Sohbetleri
Arş. Gör. Nurullah ALTAŞ
Ankara Ü. İlahiyat Fakültesi
Hz. Peygamber'in hayatı boyunca yürüttüğü
faaliyetlerini değerlendirdiğimizde onu ilk İslam dini eğitimcisi olarak
vasıflandırırız. Eğitimci kelimesinin altını çiziyorum, çünkü o sadece
bir tebliğci, belletmen, öğretmen değil, bu ilk eğitim faaliyetlerinin
metodunu da ortaya koyan, koyduğu metodlar çerçevesinde muallimler yetiştiren
bir örnek şahsiyettir. Vahyin indiği ilk yıllardan itibaren inandığı ilkelere
insanları çağırırken çevresinde toplananlara öğretmenlik yapmış, bununla
da kalmamış öğretmenler yetiştirmiştir.İslamı anlatmak ve yaymak için çok
çeşitli ülke ve şehirlere gönderilen seçkin sahabe, hep Hz. Peygamber'in
rahle-i tedrisinden geçmiştir. Bu çerçevede Rasulullah'ın eğitimciliğinin
tezahür ettiği en önemli mekan olan camiler'deki eğitim ve öğretim faaliyetleriyle
ilgili bazı noktalar üzerinde durmak istiyoruz.
O'nun eğitim metodunu gözlediğimiz alanlardan
birisi de gerek namazlardan sonra ve gerekse namazlardan önce mescidde
toplanan Müslümanlarla yaptığı sohbetlerdir. Hz. Peygamber'in zamanının
önemli bir bölümü, evinin mescidle iç içe olması hasebiyle mescidde geçmekteydi.
Kendisine tevdi edilen İlâhi vazifenin gereği olarak da çevresindeki O'na
inanmış insanlara dinin tüm ilkelerini anlatmak ve öğretmekle görevliydi.
Bu özelliği bizzat kendileri ben, ancak bir öğretmen olarak gönderildim
(ı)
diyerek ifade etmişlerdir.
Hz. Peygamber'in mescidde yaptığı sohbetleri
üç ayrı grup içinde mütalaa etmek mümkündür. Bunlar; 1. Vahyin Tebliği,
2.
Ashabın, din ve hareket tarzı üzerine
Hz. Peygambere sorular sorması, 3. Hz. Peygamber'in ashaba, din ve hareket
tarzı üzerine sorular sorması, olarak sıralanabilir.
1. Vahyin Tebliği
Hz. Peygamber'in mescidde yaptığı sohbetlerin
mihverini tabiatıyla, kendisine gelen vahyin tebliği oluşturmaktadır. Çünkü
İlahî görev, vahiyle bağlantılı olarak devam etmekte, Müslüman toplumun
görev ve sorumlulukları vahiy çerçevesinde belirlenmektedir. Her şeyden
önce görevi veren Cenâb-ı Hakk, görevin çerçevesini belirleyen de yine
O'dur. Ey örtüye bürünen, kalk da uyar (2) Ey Peygamber, Rabbinden sana
indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış
olursun. (3) Faydalı olacaksa insanlara
öğüt ver, Allah'tan korkan öğüt alacaktır. (4) şeklindeki Kur'an ayetleri
Hz. Peygamber'in tebliğ görevini şekillendiren mesajlardan bazılarıdır.
Kur'an'ın bir bölümünün Hz. Peygamber'in
ve Müslümanların başlarından geçen bir olay veya bir problem üzerine nazil
olması da bu tebliği güncelleştiriyor ve Müslümanların din ile yaşanan
hayat arasındaki bağı kolaylıkla kurmalarına sebep
oluyordu. Bu açıdan Hz. Peygamber'in mesciddeki
sohbetleri her zaman güncelliğini muhafaza ediyordu. Bu durum, hadis ve
tefsir ilimleriyle bağlantılı, esbâb-ı nüzûl isimli bir çalışma alanı doğurmuş
ve bu alanda ciltler dolusu eserlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
Hz. Peygamber bir yandan kendisine vahiy
yoluyla gelen Kur'an ayetlerini mescidde ashabına tebliğ ederken öte yandan,
bu ayetlerin gerektiği zamanlarda açıklamalarını da yapıyordu. Vahyin en
iyi açıklamasının, kendisine geldiği peygamber tarafından yapılmasından
daha tabii birşey de yoktu.
"Sen af yolunu tut, bağışla ve uygun olanı
emret, bilgisizlere de aldırış etme." (5) ayetinin açıklamasını yaparken,
bunun kendisine hitaben geldiğini ve kendisiyle ilgisini kesenlerle ilgisini
kesmemesinin, vermeyene vermesinin, haksızlık yapanı ise bağışlamasının
emredildiğini belirtmiştir. (6) "Yerin başka bir yerle, göklerin de başka
bir göklerle değiştirilip herşeye üstün gelen tek Allah'ın huzuruna çıktıkları
günde sakın Allah'ın peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma, doğrusu
Allah çok güçlüdür, öç alandır." (7) ayetinde yer ve göklerin başka yer
ve göklerle değiştirildiğinde insanların nerede bulunacağını soran ashabına
Hz. Peygamber'in cevabı sıratta olacaklardır şeklinde olmuştur. (8)
2. Ashabın, Din ve Hareket Tarzı
Üzerine Hz. Peygamber'e Sorular Sorması
Mescid-i Nebevî'deki sohbetlerin bir bölümü
de din ve hareket tarzı hakkında peygamber (a.s.)'e sorulan sorular üzerinedir.(9)
Hatta bu tür sohbetler, mescidde yapılan sohbetlerin önemli bir bölümünü
teşkil etmektedir. Hz. Peygamber'in bu sohbetleri ya sahabenin kendi şahsî
bir problemi üzerine sorduğu soru üzerine olur ya merak ettiği, öğrenmek
istediği bir meseleyi sorması şeklinde olur, ya da bizzat Rasulü Ekrem'in
ashabına bir meseleyi öğretmek için soru sormasıyla gerçekleşirdi. Bazen
de Hz. Peygamber direkt olarak anlatmak istediği konuyu ashabın durumunu
gözeterek anlatmasıyla
gerçekleşirdi. Kendisine bir soru sorulduğunda
eğer hakkında vahiy inmeyen bir konu ile alakâlı ise bilmiyorum der, vahiy
gelene kadar o konu hakkında bir şey söylemezdi. (10)
Bir seferinde istihazeyi soran bir hanıma
namazı bırakmamasını ve kılmaya devam etmesini sebepleriyle anlatmıştı.(11)
Bu ve benzeri olaylar Hz. Peygamber'in sohbetlerinde kadınların da bulunduğunu
ve rahatça soru sorabildiklerini bize gösteren en önemli belgelerdir.
Bir hastalığa düçar olunduğunda ne yapılması
gerektiğini soran bir sahabiyle Hz. Peygamber, tedavi olunmasını gerekçeleriyle
anlattıktan sonra Allah, şüphesiz tedavisi olmayan bir hastalık vermemiştir
diyerek sözlerini bağlamıştır. (12) İnsanların en hayırlısını soran bir
sahabiye ömrü uzun olduğu gibi ameli de güzel olan, insanların en kötüsünü
sorana da ömrü uzun olduğu halde ameli kötü olan cevabını vermiştir. (13)
Müslümanların en üstününün kim olduğu sorulmuş, dilinden ve elinden
müslümanların emin olduğu kimsedir cevabını
vermişlerdi. (14) Ameller'in en faziletlisi sorulunca da, " vaktinde kılınan
namaz, ana-babaya iyilik va Allah yolunda savaşmayı" ard arda sıralamış
ve bilgi vermiştir. (15) Kendisinden iyilik ve günahı somut bir şekilde
tanımlamasını isteyen birine ise, "iyilik içini ferahlatan, günah da içini
sıkan şeydir" buyurmuşlardır. (16)
Bu arada kendisine gereksiz ve daha fazla
ayrıntı niteliği taşıyan sorular sorulmasına da kızardı. Bu tür soruların
yoğunluk kazanması üzerine birgün öğlen namazını kıldırdıktan sonra kıyametten
söz açtı, o gün pek büyük ve önemli şeyler olacağını anlattı ve ashabını
uyararak, "eğer siz, benim bildiğimi bilseydiniz, muhakkak ki çok az güler
, çok ağlardınız" buyurdular.
Ashab da bu konuşmadan çok etkilenmiş
ve ağlayarak Hz. Peygamber'den kendilerini affetmelerini istemişlerdir.
(17) Bu olay üzerine Kur'an-ı Kerim'deki "ey iman edenler, size açıklanınca
hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın, Kur'an indirilirken sorarsanız size
açıklanır. Allah sorduğunuz şeyleri affetmiştir. Allah bağışlayandır, halimdir"
(18) mealindeki ayeti kerimenin
indiği rivayet edilir.
3. Hz. Peygamber'in Ashaba Din ve Hareket
Tarzı Üzerine Sorular Sorması:
Hz.Peygamber'in, konuşmasına bir soru
sorarak başladığı sohbetleri de oldukça fazladır. Hz. Peygamber'in bu şekildeki
bir usulle konuşmasına başlamasının özel bir sebebi vardır. Çünkü soru
sorma bir eğitim metodudur. Bu metodla nefislere bir gözlem yaptırılır
ve gözlemin neticesini almak için de soru sorularak insanın zihninden bilgi
alınıp, çıkarılır. (19) Bizzat Kur'an'da Cenab-ı Hakk tarafından kullanılan
bu metodda (20) gaye, zihni uykusundan uyandırmak ve anlatılacak olan meseleye
dinleyenlerin dikkatini toplamaktır. Kur'an'da kullanıldığı gibi tüm peygamberler
tarafından da kullanılan bu metoda (21) Hz. Peygamber tarafından da büyük
önem verilmiştir.
Birgün, mesciddeki sohbet esnasında Hz.
Peygamber, "ağaçların içinde yaprağını dökmeyen bir tür vardır ki, o ağaç
kâmil bir mü'min'in benzeridir, nedir o söyleyin?" buyurdular. Orada bulunanlar,
kırlardaki ağaçları birer birer saymaya başladı. Hadisi rivayet eden Abdullah
b. Ömer, bu ağacın hurma olduğunun aklına geldiğini fakat, söylemeye utandığını
ekler. Ashab kendisi bilemeyince, ya Resulallah bize söyle nedir? dediler.
Hz. Peygamber de "hurmadır" buyurdular. (22) Hz. Peygamber'in
burada sahabeye ağaçları tek tek saydırmasındaki
gaye mü'min'in özelliklerinin her hatıra gelen ağaçla kıyaslanmasıdır.
Bu kıyaslama bir zihin egzersizidir, zihinde bulunan bilginin gözlenmesidir.
Burada vechi şebeh vardır. Hurma, her bir bölümünün kullanılabilmesi ve
bu kullanım özelliğinin sürekliliğiyle mü'mine benzetilmektedir. Mü'minin
çevresine her bakımdan yararlı olması ve bu yararlılığın da sürekliliğine
dikkat çekilmek istenmektedir.
Yine bir sohbetlerinde, "büyük günahların
en ağırını haber vereyim mi?" diye üç kez üst üste sordular. Ashab da evet,
haber ver ya Resullallah deyince; "Allah'a şirk koşmak ve ana - babaya
asi olmaktır." Yaslandıkları yerden oturur hale gelerek "bir de yalan yere
şahitliktir" buyurdular. (23) Hz. Peygamber'in burada, sorusunu üç kez
tekrarlamaktaki gayesi muhatabların tüm dikkatlerini söyleyeceği şeye toplamaktır.
Mescid-i Nebevî'de yapılan bu sohbetlerden
kadınlar da serbestçe yararlanmakta ve gerektiğinde Hz. Peygamber'e sorular
bile sorabilmekteydiler. (24) Ancak sonraki yıllarda dinleyicilerin sayısının
çoğalması ve buna parelel olarak kadınların problemlerini rahatça dile
getirememe sıkıntıları, kendi istekleriyle birleşince kadınlara ayrı bir
gün tahsis edilmiştir. Bu tahsis edilen günlerde Hz. Peygamber, kadınlarla
sohbet etmiş ve onların problemlerini rahatça dile getirebilmelerini sağlamıştır.
(25)
Hz. Peygamber'in vefatını müteakip, yapılan
bu sohbetlerin yerini düzenli ilim halkaları almıştır. Fonksiyonu itibarıyla
vaizler de aynı görevi yüklenmiş, önceleri düzensiz olarak, sonraları düzenli
aralıklarla Mescid-i Nebevî'de sohbet görevini üstlenmişlerdir. Rasulullah'ın
ahirete irtihal etmesinden sonra sahabiler döneminde va'zın önemi, İslâm
toplumunda giderek artmıştır. Devletin başında bulunan halifelerin bizzat
kendilerinin de halkı irşad gayesiyle va'zettiklerini görüyoruz. Gerek
Mekke ve Medine gibi merkezlere yeni fethedilen
bölgelere İslâm'ın esaslarını öğretmek için âlim sahabiler gönderilmiş
ve bunlar da irşad gayesiyle va'zetmişlerdir. İbn Cevzî (597/1200) "el-Kussâs
ve'l-müzekkirîn" isimli eserinde sahabî vaizlerin bir listesi ile bunların
yaptıkları vaazlardan örnekler vermiştir ve vaiz sahabiler arasında şu
isimleri de zikretmiştir. Hz. Ebu Bekir (13/534), Hz.Ömer (23/643), Hz.
Ali (40/660), Abdullah b. Mes'ud (32/652), Muaz b.Cebel (18/637), Ebu Musa
el-Eş'ari
(44/664)... (26)
Bugün din görevlilerimize ve cemaatimize
düşen en önemli görev, camilerimizi siyasetin, gündelik çıkarların ve hiç
kimseye pratik çıkar sağlamayan faaliyetlerin yoğunlaştığı mekanlar olmaktan
koruyarak, Hz. Peygamber dönemindeki gibi fonksiyonel hale getirmek ve
İslam dini eğitiminin merkezi haline getirmek için çaba göstermektir. Bu
çabanın hangi yönde olması gerektiğinin
cevabı ise bu çalışmamız çerçevesinde
verilmiş ve cami içi eğitim faaliyetlerinin canlandırılmasına vurgu yapılmıştır.
Cami görevlilerimiz, Peygamber makamının varisleri olarak Hz. Peygamber'den
kendilerine intikal eden ana malzeme olan Kur'an'ı her fırsatta cemaatlerine
anlatmaya çalışacaklar, cemaat ise dini yaşama gayreti içinde karşılaştıkları
problemleri din görevlisine ulaştırarak çözüm yollarını birlikte bulmaya
çalışacaklardır. Bu yöndeki gayretler camilerin ihya edilmesinde birer
araç olacaktır.
1- İbn Mace, Sünen, Mukaddime/17.
2- Kur'an-ı Kerim, 74/1-2.
3- Kur'an-ı Kerim, 5/67.
4- Kur'an-ı Kerim, 87/9-10.
5- Kur'an-ı Kerim, 7/199.
6- Köksal, Asım, İslâm Tarihi, İstanbul
1989, 89/117.
7- Kur'an-ı Kerim, 14/47-48.
8- Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/134.
9- Buhari, Sahih, el- Mektebetu'l-İslâmi,
İstanbul 1979,Kitabu'l- ilm/23, 24, 26, 46, 52.
10- Buhari, Sahih, 8/148.
11- Buhari, Sahih 1/63.
12- Tirmizi Sünen, 4/383.
13- Tirmizi, Sünen, 4/566, Ahmed b. Hanbel,
Müsned, 5/40.
14- Buhari, Sahih, 1/9, Tirmizi, Sünen,
4/661.
15- Buhari, Sahih, 1/134.
16- Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/227.
17- Buhari, Sahih, 5/190, 1/32, Müslim,
Sahih, 7/92-94.
18- Kur'an-ı Kerim, 5/101.
19- Bayraklı, Bayraktar, İslâmda Eğitim,
M.Ü.İlâhiyat Vakfı Yayınları, İstanbul 1989, 218.
20- Kur'an-ı Kerim, 7/172, 10/34-35, 6/12-14.
21- Kur'an-ı Kerim 10/34-35, 12/39, 26/70-76,
20/17-18, 19/66-67.
22- ez- Zebidî, Sahih-i Buhari Tecrid-i
Sarih Tercemesi, Terc. Ahmed Naim, DİB Yayınları, Ankara
1975, 1/68.
23- Buhari, Sahih, Kitabu'l-İlm/14, Buyû/94,
Müslim,Sahih, Münafikîn/62.
24- Buhari, Sahih, Hayz/6.
25- Buhari, Sahih, İlim/36.
26- Celaleddin es-suyûtî, Tahzîru'l-Eykaz
Min Ekazib'l-Vu'az, Terc. Ali Toksarı, TDK Kayseri Şubesi Yayınları, Kayseri
1993.