Yorum

Aramızdaki  Fark
 

Abdullah CEYHAN
Avusturya Din Hizmetleri Müşaviri

Elbette fark olacak. Her şey birbirine benzerse robotlaşmış ucûbe bir dünya ile karşı karşıya geliriz. Bu dünya o zaman yaşanılmaz hal alır. Kültürler farklı olacak. İnsanlar farklı farklı, inançlar elbette değişik olacaktır. Her şey aynı tornadan çıkacak değil ya... Ancak yaratan aynı, fakat değişik biçimlerde yaratmış. İlahî irade gereği, diller, renkler, millet ve topluluklar birbirleriyle anlaşsın, kaynaşsın diye farklı farklı kılınmıştır. Bu hal, gayet doğal ve Yaratanın iradesi gereğidir. Hiç bir şey söyleme hakkına sahip değiliz.
O halde anormal olan nedir? İşte söz şimdi oraya geldi. Milletlerin yapıt halini alan kültür ürünleri bize göre ruhsuz, zevksiz olabilir. Hatta her şeylerini sun'î bulabilirsiniz. Çiçekleri kokmayabilir. Her taraf yemyeşil olduğu, binlerce kuş çeşitlerini o yeşillikler arasında görmenize rağmen bizim kuşlara benzemiyor, ötüşleri bile zevk vermiyor diyebilirsiniz. Bunları normal karşılarız. Ama aşağıda örneklerini verdiğim hususlarda ben de bir şey söyleyemiyorum.
Neden Farklıyız?
Bir göl kenarındasınız, ya da o meşhur, uğruna marşlar, şiirler bestelenen, adeta bir tarih olan Tuna Nehri'nin kenarında çocuklarınızla geziniyorsunuz. Diğer insanlar da aynı amaçla kenarlardan yürüyorlar. Bir de bakıyorsunuz ki, Avusturyalı bir karı-koca elele tutuşmuş aheste aheste giderlerken yaşları 7, 9 civarında bir kız, diğeri oğlan iki çocuk, Tuna kenarında yüzen o güzelim ördekleri kendi işaretleri ile çağırıp, onlara bir şeyler atıyorlar. Onları büyük bir sevgi ile kendilerine çağırıyorlar. Attıkları yiyecekleri yemek üzere kendilerine doğru koşan ördeklere sevinçlerini çığlıklarla ana ve babalarına ifade etmeye çalışıyorlar.
İmkanları olsa ördeklere uzanıp tutacaklar, bağırlarına basarak sevecekler. Ama buna imkan yok. Aşağıya düşebilirler. Onun için babalarının gözüne bakıp, oradan çekiliyorlar. Sadece o güzel ördeklere hayretle ve sevgi ile bakıp, sudaki hareketlerini seyrediyorlar. Yemlerini ördeklere atıp, yemelerinden dolayı da mutlu gözüküyorlar.
Ama 50 metre ileride bunun tam tersini görüp şaşırıyorsunuz. Aynı güzergâh üzerinde bir karı-koca ve yanlarında yine iki çocuk.
Biri kız, diğeri erkek. Yaşları da hemen hemen aynı. Belki de kız 6, erkek çocuk 8 yaşlarında. Fakat ikisinin de elinde taş var.
Tuna'nın kenarında yüzen o güzeller güzeli ördeklere atılmak üzere elleri havada, ha attı, atacaklar. Anne ve baba kendi halinde. Çocuklar umurlarında bile değil. Tam o sırada çocuklar peş peşe iki taşı ördeklerin üzerine atıyorlar. Ana ve babadan yine çıt yok. Ördekler hızla oradan uzaklaşıyorlar. Ama bizim çocuklar yerlerde ikinci taşları arıyorlar. Biz, bulamazlar inşallah diye mırıldanıyoruz.
Avusturyalı çocuklar ördekleri görünce yem, bizim çocuklarımız taş atıyorlar. Bu durumu hangi yönden ve nasıl açıklayabilirsiniz? Lütfen bana da söyleyin. Ana ve babaların durumu gayet açık. Hem onları bu yaştan sonra eğitemezsiniz de...
Birisi yem vermeyi öğretmiş, diğeri taş atmayı... Ama taş acıtır, değil mi? Belki de öldürür. No'lur güzel şeyleri taşlamayalım...
Bir Diğer Örnek
Adam memur, adam amele. Her gün aynı saatlerde ve aynı işlerinde çalışıyor. Elinin emeğini alıyor, hem kendinin hem de ailesinin karnını doyuruyor. Sekiz saatlik süre içerisinde bir dakika bile kaytarmayı düşünmüyor.
Kendisine soruyorsunuz, "Bu işyerinde sen patron olsan" veya "bırak ameleliği, milletvekili olsan, ne yaparsın?" Adam, kahkaha atıyor. Sonra da, "benimle dalga mı geçiyorsun. Hemşehrim git işine" diyor ve ekliyor: "Ben işçiyim. Doğru dürüst çalışırsam belki patron olurum, ama milletvekilliği beni ilgilendirmiyor. Hayalle de avunamam. Herkes yapacağı işi iyi yapmalı...
tamam mı?" diyor.
Bizim insanımıza gelince, aynı soruyu bizim işçiye sorsanız, alacağınız cevap aşağı yukarı şöyledir: "Ah... ben bir patron olayım.
Gör sen, beni o zaman. Hele milletvekili olacağım. Bir defa bir kaç kişiyi sallandırırım... tamam mı? Sonra da yapmayacağım iş yoktur."
Evet... İşte biz böyleyiz. Bizim insanımız aynen böyledir. İşe yeni giren memur, "ah... müdür beyin yerinde ben olacağım ki..." ;
işçi de, "ah... bir patron olacağım ki..." diye diye ömrünü tüketir.
Verilen örneklerle ilgili olarak ben yorum yapmıyorum. Şüphesiz, sosyologlar, pedagoglar ve psikologlar konuyu bilimsel olarak açıklayabilirler. Hatta sıradan bir insan da konuya açıklık getirebilir. Ama iki insan arasındaki bu uçurumu, daha doğrusu iki milletin fertleri arasındaki bu farklılığı gidermede başarılı olamazlar.
Bir Misal Daha Vereyim mi?
İki insanın karşılaştığında yapılacak en güzel şey, selamlaşmaktır. Yahutta ufak da olsa karşınızdakine olumsuz bir şey yapınca özür dilemek, etik olarak güzel kabul edilir.
Bizim dışımızdaki milletlerin pek çoğunda selamlaşmak yaygındır. Özür dilemek ise ahlakî alışkanlıklardandır.
Varsayalım ki, yolda giderken bir yabancı size dirseği ile bilmeden dokunsa veya daha açık bir ifade ile size toslasa. Derhal özür diler. Gerekli görüyorsa bir daha özür diler. Bizim insanımızda ise durum çok farklıdır. Kazârâ birisi size toslasa, ona ilk söylenecek söz "kör müsün..." olacaktır. Toslayan özür dileyecek olsa, bazen dayak bile yer. Selamlaşma ise bizde sadece,
tanıdıklara has bir emirmiş gibi algılanır.
Sonuç:
Verilen örnekleri abartılı bulabilirsiniz. Ama öyle inanıyorum ki, pek çoğunuz istemeseniz de bana katılırsınız. Her üç örnekte de, olan veya yapılan iş, hareket ve davranışlar, inançlarımıza da ters düşer.
Hayvan sevgisi dinimizde önemli bir yer işgal eder. Hayvanlara eziyet etmek dinen yasaktır. Hele hele öldürmek hiç hoş karşılanmaz. Zira hayvanlar, ekolojik dengenin vazgeçilmez unsurlarıdır. Hayvanları doyurmak, onların barınmalarına yardımcı olmak ne güzel şeylerdendir. Atalarımız kuş barınaklarını boşuna yapmamışlardır. O halde çocuklarımız kuşları sevmeleri, onları doyurmaları gerekirken, niçin öldürmeye çalışırlar? Üzerinde durmamız gerekir, değil mi?
İkinci örnek de enteresandır. Kişi hali hazırda yaptığı işi en iyi şekilde yapması gerekirken, neden işi dışındaki şeylere ilgi duyar?
Elbette ideal ve belli bir hedefi gözetmek güzel bir şeydir. Bir önceki işinden daha verimli olmalıdır. Üstelik inanan insan ulaşabileceği yeri elinin emeği ve zekası ile kazanmak için gayret göstermelidir. Başkasına hava atmak, diğerlerini ezmek için değil.
Selama gelince, ne güzel şeydir selam vermek ve selam almak. Hele hele hata yapınca özür dilemek fazilettir.
Peki biz, bizde olması gereken güzel hasletleri niçin başka milletlerin insanlarına kaptırdık? Onların bu hallerini örnek olarak veriyoruz? Bunda hepimizin büyük vebali olduğu inancındayım.
Çare, iyi eğitim ve dini iyi öğrenmeden geçiyor demekten kendimi alamıyorum.