|

Bilindiği
gibi, eski dünya coğrafyasını simgeleyen önemli kıtaların
başında Asya ve Avrupa gelmektedir. Büyük medeniyetlere
ev sahipliği yapmış bu iki kara parçasının doğu kısmına
Asya, batı kısmına ise Avrupa denilmiştir. Başlangıçta
her iki kıta daha çok medeniyet, kültür, sanat ve felsefe
gibi alanlarda birbirini etkilerken, İslâm’ın doğuşundan
sonra, bu etkileşim sürecine din faktörü de eklenmiştir.
Böylece asırlardan beri doğu denince İslâmiyet, batı denince
de Hıristiyanlık akla gelmektedir. Özellikle 20. asrın ortalarından
itibaren hızla gelişen sanayi ve teknolojinin beraberinde
getirdiği göç ve iş transferi, insanları birlikte ve iç
içe yaşamak zorunda bırakmıştır. Daha da önemlisi, başlayan
küreselleşme süreciyle ülkeler ve kıtalar arasındaki coğrafî
ve fiziksel uzaklık ortadan kalkmıştır. Şüphesiz ki, bu
hızlı değişmenin ve küçülmenin sağlıklı gelişmesi için din,
inanç ve moral değerlerin de önemli bir yeri vardır.
Bir
müddet önce, ABD’de yayımlanan “TIME” dergisi, “Avrupa’da
İslâm” ı kapak yaparak batı ülkelerinde yaşayan Müslüman
nüfusun artışına dikkat çekmişti. Sözkonusu dergiye göre,
Avrupa’da yaşayan milyonlarca Müslüman’ın geleneksel inançların,
Batı’nın özgürlükçü yapısıyla bağdaştırmayı başardıklarını
haber vermektedir. Sadece Avrupa’da 13 milyon olan Müslüman
nüfusun saygın, dürüst ve gerçekçi olduğu vurgulanan yazıda,
“Euro İslâm” kavramının gündeme geldiği belirtilmektedir.
Bu olumlu sürecin başlamasıyla sözkonusu çekirdek nüfusun,
doğu ve batı kültürü arasında bir köprü görevi üstlenebileceği
vurgulanmaktadır. Gerçekten bugün, Avrupa ülkelerinde yaşayan
ve sayıları küçümsenemeyecek düzeyde olan Müslümanlara büyük
görevler ve sorumluluklar düşmektedir. Bilindiği üzere Doğu
Avrupa ülkeleri olan Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya
ve Yunanistan’da dört milyon; Orta ve Batı Avrupa ülkelerini
oluşturan Avusturya, İtalya, Almanya, Belçika, Fransa,
Hollanda, İngiltere ve İspanya gibi ülkelerde ise on üç
milyon olmak üzere, toplam 17 milyon Müslüman nüfusu bulunmaktadır.
Amerika’da ise, Müslüman nüfusun toplam 6-7 milyon civarında
olduğu sanılmaktadır.
Görüldüğü
gibi İslâm, artık Avrupa’nın bir parçası olmuştur. Burada
yaşayan Müslümanlar siyasî, ticarî, eğitim, kültür, inanç,
ibadet ve moral değerlerle ilgili sorunlarını, önemli ölçüde
aşmışlardır. Hatta bunların bir bölümü bulundukları ülkelerin
vatandaşlığına bile geçmiştir. Bu durumda herkes karşılıklı
anlayış, huzur, barış ve hoşgörü anlayışı içinde davranmak
zorundadır. Çünkü İslâm Dini evrenseldir, her çağda ve her
corafyada insanlığın beklentilerine ve problemlerine çözüm
üretecek değerlere sahiptir. Ne var ki batıdaki İslâm imajı,
beklendiği kadar net ve açık değildir. İslâm coğrafyasında
yaşanan şiddet olayları, insan haklarının ihlâli, siyasî
istikrarsızlık, rüşvet, yolsuzluk ve moral değerlerin bozulması,
zihinlerdeki tereddüt ve soru işaretlerini daha da arttırmaktadır.
Kanaatımca bu tereddüt ve olumsuzlukların meydana gelmesinin
temelinde bir yandan İslâm âleminin İslâm’ı doğru yaşayıp,
model bir toplum oluşturamadığı, diğer yandan da batı dünyasının
İslâm hakkında yeterli bilgi sahibi olamadığı gerçeği yatmaktadır.
Bu bilgi eksikliğinin bir nedeni de, batı dillerine çevrilen
İslâm Dini hakkındaki kaynakların yetersiz oluşudur. Bir
süre önce Frankfurt’ta açılan bir kitap fuarında 105 ülkeden
6660 iştirakçi kitaplarını teşhir etmiştir. Bu kuruluşların
batı ve doğu ülkelerine göre dağılımına bakıldığında; sadece
İngiltere’den 900, Amerika’dan 842 kuruluş kitaplarını
teşhir ederken Türkiye, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri,
Ürdün ve Kuveyt gibi İslâm ülkelerinden katılanlar yalnız
115 reyon açabilmişlerdir. Diğer bir örnek vermek gerekirse,
bugün dünyada tercüme edilen kitapların %80’i İngilizce,
Almanca, Fransızca ve İspanyolca’dan oluşmaktadır. Müslüman
ülkelerdeki eserlerin batı dillerine tercüme oranı ise,
ancak, %15-20 civarındadır. Böylece, küreselleşen dünyanın
kültüründeki aslan payı, yine batılılar tarafından paylaşılmaktadır.
İslâm dünyasında ise; hem batılı okuyucuların ilgisini çekecek
İslâm yazarlarının sayısının sınırlı olması, hem de onların
eserlerini yayınlayarak yeterli basımevinin bulunmaması
nedeniyle tercüme ve kültür faaliyetlerinin istenen seviyede
olmadığı anlaşılmaktadır.
Hatırlanacağı
üzere, 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de meydana gelen korkunç
terör olayı sonrasında batı ve doğuda yükselen tepkiler,
bir müddet kontrol altına alınamamıştır. Zira haklılığı
ve gereği olmadığı halde, kimi çevreler ve bazı medya organları
olayı bir din terörü olarak sergilemeye çalışmıştır. Bu
erken ve yanlış zeminden yola çıkanlar, önyargılı açıklamalarda
bulunmuşlardır. Oysa ki, konuya ilâhi dinler ve akl-ı selim
açısından yaklaşıldığı zaman bu ve benzer şiddet olaylarını
tasvip etmek elbette mümkün değildir. Amacı toplumun barış,
huzur, güven ve mutluluğunu sağlamak olan semavî dinler,
şiddete dayalı her türlü korku, terör ve kötülükleri yasaklamışlardır.
Bu nedenle, terörün kimlik bakımından Müslümanlık, Yahudilik
ve Hıristiyanlık gibi herhangi bir din ya da mezhep ile
ilgisi yoktur. Özellikle adı bile, barış ve esenlik anlamına
gelen İslâm’ı, çirkin ve nefret uyandıran bir davranışın
adresi olarak göstermek yanlıştır. İnsanlığa rahmet, şefkat,
sevgi ve kardeşliğin sembolü olarak gönderilen Hz. Muhammed
(s.a.s.), Müslümanın tanımını ve özelliğini şöyle yapmaktadır:
“Müslüman, diğer insanların, elinden ve dilinden emin oldukları
kimsedir.”(1) Zira insanların farklı millet, ırk, din ve
dillerden yaratılmış olmalarının sebebi, birbirleriyle tanışmak,
kaynaşmak, yardımlaşmak ve kardeşlik duyguları içinde birlikte
yaşamaktır. Cenâb-ı Hak, bu hususta şöyle buyurmuştur: “Ey
iman edenler! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık.
Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabileleri
ayırdık.”(2)
Nitekim
ABD Devlet Başkanı George Busch, bu olaydan sonra Amerikan
vatandaşlarına yönelik yaptığı konuşmada; “Haçlı seferi,
din uğruna yapılan savaş ve cihat” anlamına gelen, “Crusade”
kelimesini kullanmıştı. Ancak Beyaz Saray, bu açıklamanın
dinlerarası gerginliklere yol açacağı ihtimali karşısında,
hemen düzeltici açıklamalar yaptı: Daha sonra Busch, Müslümanlara
yönelik tepkilerin önünü kesmek için, kendisinin de başında
bulunduğu bir heyetle birlikte İslâm Merkezi’ni ziyaret
ederek şu açıklamayı yapmıştı. “Kur’an’da kötülük ve haksızlık
yapmak yasaktır. İslâm barış, huzur ve iyiliktir. Terörizm
ise barışı değil, kötülüğü temsil etmektedir.”(3) Aynı olayın
etkisiyle İtalya Başbakanı Berlusconi’nin; batı medeniyetini,
İslâm medeniyetinden daha üstün olarak yorumlaması da, doğuda
ve batıda tepkilere neden olmuştu. ABD yönetimi bu sözleri
rahatsız edici olarak değerlendirirken, AB Dönem Başkanı
ve Belçika Başbakanı Vershofstad ise, üzüntülerini dile
getirerek şu açıklamayı yapmıştı: “Medeniyetlerin buluşması
yerine, aşağılama duygularının beslenmesi doğru değildir.
İslâm Dünyasıyla diyalog yakınlaşmasının hedeflendiği bir
dönemde, bu sözleri telaffuz etmek uygun değildir.”(4)
Dünyanın bir çok yerinde benzer tepkilerin yoğunlaşması
üzerine Berlusconi, sözlerinin yanlış anlaşıldığını ifade
ederek açıklamasını geri almıştır.
Görülüyor
ki, insanlığın barış ve huzuru açısından doğu ve batı başta
olmak üzere bütün dünya kamuoyu, dinlerarası gerginliklere
yol açacak tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır.
Çünkü dinlerin ortak paydası insanları inanç; ibadet ve
moral değerlerle tanıştırarak, Allah’a, nefsine ve sosyal
hayata karşı daha yararlı ve özverili hale getirmektir.
Semavî dinlerin özünde var olan barış, adalet, eşitlik ve
potansiyelden yararlanmak için, devlet ve bilim adamlarına
önemli görevler düşmektedir. Şayet dünyada istikrarlı bir
barış isteniyorsa, Batı ile İslâm dünyası, birlikte var
olmanın yol ve yöntemlerini bulmak zorundadır. Çünkü bu
iki dünya arasındaki ilişki; insanlık âleminin merkezini
oluşturduğundan, dünyanın dünü, bugünü ve geleceği bakımından
hayatî önem taşımaktadır. Bu yüzden batı ile doğu arasındaki
bilgi kanallarının sağlıklı ve güvenilir bir zemine oturtulması
gerekmektedir. Bilgisizliğe dayalı her türlü sübjektif davranışlardan
kaçınılmalıdır. Bu hassas durumu, uluslararası siyaset ve
bilim uzmanı Prof. Dr. Francis Fukuyama şöyle değerlendirmektedir:
“İslâm batı için bir risk oluşturmadığı gibi, onun karşı
bir kutbu olarak da düşünülemez. Tersine o, özü itibariye
modern demokrasi ve evrensel insan haklarıyla ters düşmemektedir.(5)
Son yıllarda ABD devlet başkanları ile bazı Avrupa devlet
başkanları, başbakanları veya diğer hükümet yetkililerinin
camileri ziyaret etmeleri, Ramazan ve dinî bayramlar hakkında
tebrik mesajı yayınlamaları bile çok yararlı olmuştur. Hatta
yapılan araştırmalarda, özellikle son altı ayda Avrupa ve
Amerika’da Kur’an meallerinin satışında yüzde yüz civarında
bir artış sağlandığı tespit edilmiştir.(6)
Asırlar
boyunca yaşanan tecrübeler de gösteriyor ki her türlü şiddet
ve terör olayları, toplumların kalkınmasını ve geleceğini
olumsuz etkilemektedir. Oysa ki, üzerinde yaşadığımız bu
yaşlı dünya elde ettiği kazanımları bir daha kaybetmek istemiyor.
O halde, derin ve hızlı bir değişim sürecinden geçen dünyanın
barış atmosferine katkı da bulunmak, bir insanlık görevi
olarak telakki edilmelidir. Bu nedenle doğu ve batı medeniyetleri
arasındaki ortak noktalar iyi değerlendirilmelidir. Şüphesiz
ki, toplumsal barış ve uzlaşmayı sağlayan faktörlerin başında
din gelmektedir. Ne yazık ki, çağımızda, din kaynaklı gibi
gösterilen ihtilaf ve kavgalar, gerçekte dinin öz esprisinden
uzaklaşmanın bir göstergesidir. Oysa ki, din insana, kendisi
dışındaki insanların varlığını kabul etme, onların hak
ve hukukuna riayet etme ve Allah’ın birer eseri olarak sevgi
besleyebilme bilincini telkin etmektedir. O halde, sosyolojik
bir varlık olan insan, huzur, barış ve mutluluğa ulaşmak
için kendisini toplumdan tecrit ederek değil, toplumun olumlu
ve olumsuz şartlarıyla yüz yüze gelerek çıkış yolu aramalıdır.
Gerçekten
zor günler yaşayan dünyamız, ekonomik değerler kadar; sevgi,
tebessüm, huzur ve barışa da muhtaçtır. Artık toplum için
dil, din, ırk, renk ve cins ayırımı, bir tenkit veya tercih
sebebi olmamalıdır. Birleşmiş Milletler’in yaklaşık 50 yıl
önce üzerinde ittifak ettiği söz konusu prensipleri, İslâm
dini ondört asır önce toplumun ortak değerleri olarak tescil
etmiştir. Çünkü İslâm’ın özünde evrensel bir barışa ve iyiliğe
davet sözkonusudur. Bütün insanlığı kucaklamayı hedef alan
Kur’an’ın şu âyetlerinin meallerini de buraya alarak yazımızı
tamamlamak istiyoruz: “Ey iman edenler! Hep birden barışa
girin, sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, apaçık
bir düşmanınızdır.”(7)
“(Rasûlüm!)
De ki; ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan
bir söze geliniz: Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir
şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kiminiz kiminizi
ilahlaştırmasın.”(8)
1-
Buhârî, İman, 11.
2-
Hucûrat, 13.
3-
Sabah, 18/.../2001, s. 16.
4-Yeni Şafak, 28/9/2001, s. 1.
5-
Radikal, 22/12/2001, s. 6.
6-
Türkiye, 16/12/2001, s. 15.
7-
Bakara, 208.
8-
Âl-i İmrân, 64.
ALMANYADAKİ
MÜSLÜMANLARIN UYUM PROBLEMLERİ
Bilindiği
gibi, ''Almanya'da Müslümanların Durumu" ve ''Müslümanların
Alman Toplumuna Uyumu" konuları uzun zamandan beri
tartışılan konular arasında önemli bir yer işgal etmektedir.
Görev
bölgemiz olan Baden-Württemberg eyaletindeki müslümanların
durumunu, Almanya'daki müslümanların genel durumundan bağımsız
düşünmemiz mümkün değildi. Bu nedenle, Almanya'nın hemen
hemen bütün bölgelerinde, müslümanların günlük yaşantısı,
şahsî ve umumî problemleri birbirine benzemektedir.
Resmi
bilgilere göre (2001 yılı), Almanya genelinde yaklaşık 3.000.000,
Baden Württemberg eyaletinde 450.000, sadece Stuttgart'ta
ise 30.000 müslüman yaşamaktadır. Farklı ülkelerden gelen
müslümanlar, çok kültürlü bir ülke olan Almanya'nın önemli
bir parçasıdır. Büyük çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu
müslüman topluluk içinde, Mısır, Arnavutluk, Bosna, İran,
Fas, Tunus, Cezayir gibi birçok İslâm ülkesine mensup müslümanlar
bulunmaktadır. Bu müslümanlar tarafından Almanya'da yaklaşık
2000 tane dinî ve kültürel maksatlı dernek kurulmuştur.
Bu dernekler, müslümanların dini, sosyal, kültürel taleplerini
karşılamaya çalışmaktadırlar. Yıllardır burada çalışmalarına,
kendilerini artık geçici bir işçi gibi değil, yerli halkın
bir ferdi gibi düşünmelerine rağmen, Almanya'da müslümanların
birçok problemle iç içe yaşadığı da bilinen bir realitedir.
Yaklaşık 40 seneden bu yana Almanya'da yaşayan müslümanların
karşılaştıkları problemleri birkaç kategori içinde özetlemek
mümkündür:
1-Dil
Problemi
Almanya'ya
işçi olarak gelen ilk nesil, birkaç sene çalışmak düşüncesi
ile gelmiştir. Fakat aradan geçen yıllar, bu düşüncenin
değişmesine sebep olmuştur. Geçici olarak Almanya'ya gelen
insanlar, artık kalıcı azınlıklar olarak varlıklarını devam
ettirmektedirler.
Misafir
işçi olarak gelenlerin, ilk günden bugüne kadar devam eden
en önemli problemlerinden biri, dil problemidir. Aynı fabrikada
çalışmasına, komşu olarak aynı çatı altında bulunmasına
rağmen, Almanca'yı bilmediği için, etrafındaki insanlarla
iletişim kuramamak, uyumu engelleyen problemlerin başında
gelmektedir.
İlk
gelen müslümanların, 40 sene geçmesine rağmen, sağlıklı
bir iletişim kurmaya yetecek Almanca'yı öğrenememiş olmaları,
kendi ülkelerinde hiçbir eğitim almadan gelmelerinden kaynaklanmaktadır.
Ana dilinde okuma-yazma zorluğu yaşayan bir insanın, yabancı
bir dili doğru öğrenmesi kolay değildir. İçinde yaşadığı
toplumun dilini konuşarak, anlaşma zemini bulamayan fertlerin,
o topluma uyum sağlamaları da pek mümkün değildir. Bu zorluk
ilk nesil açısından hala devam etmektedir.
2-
Dinî Yükümlülük ve Uyum
Günlük
hayatta, insanların inançlarına uygun olarak yaşama talepleri,
tabiî haklar arasında yer alır. Bu, değiştirilmesi mümkün
olmayan evrensel bir kuraldır. Her yerde olduğu gibi Almanya'da
yaşayan müslümanların da, gerek iş hayatında, gerekse ferdî
ve toplumsal ilişkilerinde İslâm dini önemli rol oynar.
Yabancı bir kültür içinde yaşamak zorunda olan müslümanların,
dinî yükümlülükleri yerine getirirken bazı zorluklarla karşılaşmaları
tabiiîdir. Ancak bu yükümlülüklerin yerine getirilmesi,
toplumsal kuralları çiğnemeyi gerektirmediği gibi, uyumu
zorlaştıran sebepler olarak da değerlendirilemez.
Şahsî
müşahedelerimize göre, Alman dostlarımızın büyük bir kısmı,
İslâm dininin, Almanya'daki müslümanların uyumunu zorlaştırdığını
düşünmektedir. Uyumu zorlaştıran faktör olarak, doğrudan
İslam dininin mahkum edilmesi yanlıştır. Bu husustaki sorumluluğu,
doğrudan İslâm'ın kendisinde değil, müslümanların dinî
sorumluluklarını yerine getirirken, içine düştükleri yanlışlarda
aramak gerekir. Çünkü, günümüz müslümanlarının bir çok
tatbikatı, İslâm'ın temel kuralları ile çelişmektedir.
Aynı
inanca sahip insanlar arasında hoşgörü, kendiliğinden oluşur.
Ancak anlayış ve hoşgörü, farklı inanç ve kültürlere sahip
insanlar arasında oluştuğu zaman, özel bir değer ve büyük
bir mana ifade eder. Bu nedenle, Almanya'da yaşayan müslümanların,
dinî yükümlülükleri yerine getirirken, bu toplumun kurallarına
uygun hareket etmesi ne kadar gerekli ise, Alman dostlarımızın
da, müslümanların dinî taleplerine anlayışla yaklaşmaları
o kadar gereklidir. Alman toplumunun önemli bir bölümünün
bu anlayışa sahip olduğu söylenebilir. Müşahedemize göre,
Almanya'da yaşayan müslümanlar açısından, temel dinî yükümlülükleri
yerine getirme hususunda -istisnalar olmakla birlikte- çok
önemli engeller yoktur. Zaten, müslümanların, dinî görevleri
yerine getirirken ortaya çıkabilecek zorluklar karşısında,
İslâm dininin esnekliği devreye girer. Ancak bu esneklik,
dinî sorumlulukların yerine getirilmesinden taviz verme,
ya da terk edilen bir sorumluluğun mazereti olarak algılanmamalıdır.
Bir müslüman, ancak her türlü çabayı gösterdiği halde, kendi
iradesi dışında terk etmek zorunda kaldığı bir görevden
sorumlu değildir.
Esas
itibariyle İslâm dini, bünyesinde esnekliği barındıran bir
dindir. Fakat, batı toplumlarında İslâm hakkındaki değerlendirmelerin
çoğu negatif olduğu için, İslâm dininin bu esnekliği pek
bilinmemektedir . Bu bilgi eksikliği sadece müslüman olmayanlarda
değil, müslüman fertlerde de gözlemlenir. İslâm'ın değişmeyen
temel kuralları vardır ama, bu kuralların uygulaması, içinde
bulunulan şartlara göre değişebilir . Yolcu olanın namazı
kısaltabilmesi, namazı vaktinde kılamayanın kaza etme imkânı
olması, hasta olanın veya sıhhatine zarar verecek derecede
ağır işte çalışanın orucu erteleyebilmesi gibi bir çok kural
bu esnekliği sağlamaktadır.
Gayr-i
müslim bir topluluk içinde, azınlık olarak yaşayan müslümanların,
bahsedilen yükümlülükleri yerine getirirken İslâm'ın öngördüğü
kolaylıklardan yararlanmasından daha tabii bir şey düşünülemez.
Dinî görevlerin yerine getirilmesi ile ilgili esnekliğin,
tatbikat olarak günlük hayata yansımaması da Almanya'daki
toplumsal yaşantıya uyumu zorlaştıran sebeplerden biridir.
3-Din
mi? Gelenek mi?
İnanç
prensipleri ve gelenekler, toplumların kültürel yapılarını
oluşturan en önemli unsurlar arasında yer alır. Bütün toplumlarda
olduğu gibi, İslâm ülkelerinde de din ve gelenek, bu önemini
muhafaza eder. Şayet geleneksel uygulamalar, dinî prensiplerle
uyuşuyorsa İslâm onları kabul eder, uyuşmuyorsa reddeder.
İslâm açısından, geleneksel kurallar, yerine getirilmesi
zorunlu görevler değildir ve herhangi bir geleneksel kural,
dinî bir kuraldan kesinlikle daha önemli de değildir. Ancak,
toplumsal kültürü şekillendiren bir unsur olarak, gelenekten
vazgeçmek de insanlar için kolay olmamaktadır. Bu da, uyumu
zorlaştıran bir durumdur.
40
sene önce Almanya'ya gelmiş olan müslüman toplumun, en önemli
problemlerinden biri de, geldikleri ülkelerin gelenekleriyle,
İslâm'ın temel kurallarını birbirinden ayırmakta güçlük
çekmeleridir. Bu durumda sorulması gereken soru şudur: "Hangi
şey dindir?" "Hangi şey gelenektir?" Müslümanların,
dinî ve sosyal kimliklerini kaybetmeden, alışageldikleri
kültürün dışındaki herhangi bir kültürle uyumu gerçekleştirebilmeleri
için, bu iki maddenin arasını kesin hatlarıyla ayıracak
cevaplar bulmaları gerekmektedir.
Müslümanlar
Almanya'ya gelirken, tabiî olarak dinî ve geleneksel anlayışlarını
beraberlerinde getirmişlerdir. Ancak Almanya'daki birçok
müslümanın, İslâmî kuralları geleneksel uygulamalarla karıştırdıkları
da bir vakıadır. Aslında bu kargaşa, İslâm ülkelerinin kendi
bünyesinde de varlığını sürdüren önemli bir problemdir.
Hatta bazı müslümanlar nazarında, geleneksel uygulamalar
dinî yükümlülüklerle eş değer kabul edilmekte, bazen de
bu uygulamalar dinî emirlerin önüne geçmektedir ki, bu anlayış
uyumu zorlaştıran en önemli sebeplerden biridir. Bu noktada
belirtilmesi zaruret olan husus şudur ki; ''Almanya'daki
müslümanların uyum problemleri'' konusunu, Hıristiyanlık
ve İslâm çerçevesi içerisinde değerlendirmekten ziyade,
doğu ve batı gelenekleri çizgisinde değerlendirmek gerekmektedir.
4-Toplumsal
Değer Yargıları
İnanç
ve kültürlerin farklı olması gibi, toplumların değer yargıları
da birbirinden farklıdır. Çünkü, toplumsal değer yargıları
da inanç ve geleneğin ürünü olarak ortaya çıkar. Ancak,
toplumsal değer yargılarının değişken olduğunu belirtmek
gerekir. Basit bir örnekle izah etmek gerekirse; dürüst
ve iyi ahlâklı bir müslümanla dostluk kurmuş olan bir Almana
göre bütün müslümanlar iyidir, kötü ahlâklı bir müslümanı
tanıyan bir Almana göre ise bütün müslümanlar kötüdür. Tabiî
ki, her ikisinin de umumileştirilmesi doğru değildir. Çünkü,
bir kaç insanı ölçü alarak, bütün toplumun iyi veya kötü
olduğu sonucunu çıkarmak isabetli bir hüküm değildir.
Müslümanların
Alman toplumuna uyumunu değerlendirirken de, uyum sağlamış
olanlar, uyum sağlayamayanlardan ayırmak ve uyum zorluğu
içindekileri esas alarak, bütün müslümanların uyumsuz olduğu
yaklaşımından kurtulmak gerekir. Böyle bir yaklaşım, müslümanların
toplumdan dışlandığı gibi bir duyguya kapılmalarına neden
olmakta ve onları, ''Bize ihtiyaçları var, ama istenmiyoruz''
şeklinde bir yargıya götürmektedir. Toplumdan dışlandığını
hisseden insanlar, uyum sağlamada daha fazla zorluk çekmekte,
bazen bu dışlanmışlık duygusu, saldırgan, tutarsız, vurdum
duymaz ya da içine kapanma şeklinde anormal davranışlar
sergilemelerine sebep olmaktadır. Dışlandığını düşünen insanların
bir kısmı, buradaki toplumsal kuralları bilerek çiğnemenin,
kendilerince bir misilleme olduğuna da inanmaktadır. Bu
sebeple, uyum sağlaması beklenen insanlarla, uyum sağlanacak
olan toplumdaki insanların çabaları aynı noktada blrleşmelidir.
Uyumun sadece karşı taraftan beklenmesi de, istenilen sonuca
ulaşmayı engellemektedir.
5-
Aile ve Komşuluk İlişkileri
İlk
yıllarda tek başına Alman toplumu içinde yaşayan misafir
işçilerin, aile fertlerini Almanya'ya getirmeleriyle birlikte,
yabancılar ve Alman toplumu arasındaki ilişkiler, farklı
bir boyut kazanmıştır. Ailelerin birleşmesiyle, yabancı
işçilerin toplu olarak kaldıkları “heim'' (pansiyon) tarzı
oturum sona ermiş, farklı ülkelerden gelen insanlarla Almanlar
bitişik dalrelerde komşu olarak yaşamaya başlamıştır. Bu
yakınlık, yabancılarla Almanların birbirlerini daha yakından
tanıma imkanını sağlamakla birlikte, aynı katta oturan,
aynı merdiveni kullanan, aynı kapıdan gelip giden, farklı
kültürlere sahip aileler arasında bazı problemlerin yaşanmasına
da sebep olmuştur. Komşuluk, iyi bir temel üzerine kurulmuşsa
uyum sağlanmış, kurulamamışsa uyumsuzluk ortaya çıkmıştır.
Yabancı
işçi (veya işçi ailesi) olarak gelen ikinci nesil gençlerin,
gerek komşuluk, gerekse iş arkadaşlığı sonucunda, Alman
gençleriyle evlenmeleri, komşuluk ilişkilerinin akrabalığa
dönüşmesine sebep olmuştur. Dil, din, ırk, renk gibi unsurlar,
bu evliliklerin oluşmasına engel olmamıştır. Hatta, müslümanlarla
hıristiyanlar arasında oluşan akrabalıkların, bu iki kültür
arasında daha iyi bir uyum gerçekleşmesine katkıda bulunabileceğini
söylemek mümkündür.
6-Eğitim
ve Uyum İlişkisi
Baştan
beri uyum zorlukları olarak dile getirdiğimiz hususların,
kültürel farklılıktan çok, ciddi bir eğitim eksikliğinden
kaynaklandığını söylemek yanlış olmaz. Bu eksikliği tek
bir tarafa yüklemeden, hepimizin ortak sorumluluğu olarak
anlamak ve çaba sarf etmek de bize düşüyor. Çok kültürlü
bir toplum olarak nitelenen Alman toplumunda, %100 bir uyumun
sağlanması elbette zordur. Aynı dili konuşan, aynı inancı
paylaşan, aynı ırktan olan bir aile içinde bile, karıkoca
arasında veya ana-baba ile çocuklar arasında bazı anlaşmazlıkların
çıktığı dikkate alınırsa, her şeyiyle, birbirinden farklı
kültürlerin insanları olarak yaşamak zorunda kalan fertler
arasında, “dikensiz bir gül bahçesi oluşturmak" kolay
değildir. Buna rağmen, yavaş fakat sürekli bir eğitimle,
uyum problemlerinin asgari seviyeye indirilmesi her zaman
mümkündür. Bu eğitimin hedefi, bir yandan Almanya'da yaşayan
müslümanların kendi kimliğini, kültürünü ve inancını gözardı
etmeden korumak, diğer yandan da, içinde bulundukları toplumun
değerlerine saygı duyarak, bir arada yaşama imkanını sağlamak
olmalıdır.
Öyle
zannediyorum ki, hıristiyanların çoğunluğu İslâm'ı ve müslümanlan
genellikle sadece televizyondaki ve gazetelerdeki haberlerden
tanımaktadırlar. Diğer Batı ülkelerinde olduğu gibi, bu
haberler Almanya'da da İslâm ve müslümanlarla ilgili düşünceleri
doğrudan etkilemektedir. Yazılı ve görsel medyada, İslâm’la
ilgili yayınlanan haberlerin ağırlıklı bir kısmının menfi
olması, var olan önyargıların artmasına, böylece uyum çabalarının
zorlaşmasına sebep olmaktadır.
İnsanların
birbirine saygı duyduğu bir toplum, kendimiz ve çocuklarımız
için daha güzel yaşanabilir bir dünya oluşturmak için, yeterince
sebebimizin mevcut, bu sebepleri harekete geçirmek için
de Hıristiyanlığın ve İslâm'ın evrensel dinamiklerinin yeterli
olduğuna inanıyorum.
Sadece
Stuttgart'ta değil, bütün Almanya'da yaşayan müslümanlar
adına, ideal bir uyumun sağlanmasını, diğer dinler gibi
bizim dinimizin de aynı derecede Anayasal bir teminat altına
alınmasını diliyorum ve bütün müslümanların, gerek fertler,
gerekse cami cemaatleri olarak bu topluma daha fazla katılımlarının
gerçekleşmesini ümid ediyorum.
|