|
ÇALIŞMANIN
İNANÇ VE AHLÂK BOYUTU
Kur'an'da
çalışma karşılığında “amel”, “sun’” ve “sa’y” kelimeleri
geçmektedir. Amel kelimesi hem kalbin hem de organların
fiilleri olarak kullanılmakta, her ne kadar “fiil” kelimesi
ile ifade edilse de amel, fiile göre daha dar (has) anlama
sahip bulunmaktadır. Zira fiil amaçlı-amaçsız her eylem
hakkında kullanılırken, amelde hem bir amaç hem de bir sonuç
alma fikri yer almaktadır.(1) Amel Kur’an’da; hayır ve şer
ameller için kullanıldığı gibi, hem Allah'ın hem de yaratılmışların
eylemleri için de kullanılmaktadır.(2)
Sun’
ve sanat kelimeleri ise amelle aynı anlamda olmakla birlikte,
maharet ve meleke gerektirmeleri ile ondan ayrılırlar. Sun'
ve sanat bir amaç doğrultusunda özelliği olan imalat gerçekleştirmektir.(3)
Nitekim Allah Teâlâ’nın Nuh (a.s.)’a “Bir gemi yap” diye
emretmesi bu anlamdadır.
Sa’y
kelimesi ise bir işe ciddi sarılmayı ifade etmektedir. Her
ne kadar amel kelimesi karşılığında olmakla birlikte daha
çok, övülmeye değer fiiller hususunda kullanılır.(4)
Genel
anlamda çalışma bir fiil ve hareket olarak görülür. Bu durumda
insanlar ya çevrelerindeki dünya ile ilgili bir fiilde bulunurlar,
ya o dünya üzerinde veya içinde hareket ederler, ya da dünyadan
alınmış maddeleri ve nesneleri şekillendirip yeni bir biçim
vererek bazı şeyler üretirler. Böylesi bir çalışmanın üç
amacı olabilir:
a.
Çalışmak için çalışmak.
b.
Mal biriktirmek için çalışmak.
c.
Kendisine ve çevresine yararlı olmak için çalışmak.
Seyit
Hüseyin Nasr'ın belirttiği gibi, Protestanlığın bazı çeşitlerinde
görülen çalışmayı, İslâm erdem olarak kabul etmez.(5)
Servet
kazanmak için yapılan çalışmanın insanı tatmin etmesi mümkün
olmadığı gibi, bir çok insanî özelliklerin yok olmasına
sebebiyet verdiği de bir gerçektir. İslâmî bakış açısı,
insanın kendisinin ve toplumun ihtiyaçlarını, Allah'ın rızası
doğrultusunda gidermeye ve Allah'a, kendisine, çevresine
karşı sorumluluklarını yerine getirmeye yönelik bir çalışmayı
fazilet sayar.
Zira
İslâm, kişiyi öncelikle Rab-kul ilişkisi içerisinde değerlendirdiğinden,
Rabbına karşı sorumlulukların yerine getirilmesi yönünde
bir çalışmayı, yine kendi bireysel yönü bakımından kendi
yararına yönelik bir çalışmayı, son olarak da kişinin bir
çevre ve toplum içinde yaşadığı gerçeğinden hareketle, topluma
ve çevreye karşı sorumluluğunun gereği olan bir çalışmayı
gerekli ve övülmeye değer görür. Bu durumda çalışmanın itikadî,
amelî ve ahlâkî olmak üzere üç boyutunun bulunduğunu kolaylıkla
tesbit etmek mümkündür.
İnanç
Boyutu
İnsanın
kul olduğunu, bir yaratıcısının bulunduğunu bilmesi ve O'nun
istekleri dogrultusunda çalışması/amel yapması gerektiğinin
bilincinde olması, tamamen dinin inanç boyutunu ilgilendirmektedir.
Bu boyut, kişiyi çalışmaya sevk eden önemli bir sâik olmasının
yanı sıra çalışma biçimi, çalışmanın süreci ve sonucu ile
ilgili kişiyi yönlendirici rolü de vardır. Nitekim İslâmî
literatürde din, "Akıl sahiplerini, kendi hür iradeleri
ile hayra sevk eden ilâhî kanun" şeklinde tanımlanır.
Hayra sevk edilmeye konu olan insanın, bu sevk edilmenin
gereği olan çalışması ve çalışmasını da ilâhî kanun doğrultusunda
gerçekleştirmesi, yaptığı işe ayırt edici ve özgün bir nitelik
kazandırır.
Nitekim
Kur'an'da ilâhî emirler doğrultusunda yapılan çalışma "amel-i
salih" diye adlandırılmıştır. Böylesi bir çalışma içerisinde
bulunan topluluk da "hayırlı ümmet"(6) diye tavsif
olunmuştur. Zira inanç, çalışmanın altyapısı ve zeminidir.
İnanç olmaksızın girişilen çalışma amaçsız boş uğraş olarak
nitelenir, sonucu da pek övgüye ve kayda değer bulunmaz.
Böylesi ameller Kur’an’da, “boşa giden ameller” olarak nitelenir.(7)
Çalışmanın
her aşamasında Allah’ın denetim ve gözetimi altında bulunduğunun
inancı ve bilinci içerisinde olan insan, helal kazanca yönelmesinin
yanı sıra, çalışma esnasında da kendisini, Allah’ın rızasına
aykırı davranmaması gerektiği inancı içerisinde hisseder.
Bu doğrultuda olmak üzere yürüttüğü çalışmanın her kademesinde,
İslâm'ın önem verdiği her şeyin yerli yerine konması ve
herkese hakkının verilmesi anlamına gelen “adalet” ve aşırılıklardan
uzak durmak anlamına gelen “iktisat” ilkelerine riayette
kusur etmez.
Nitekim
bu ilkelere uyulmadan yapılan çalışma ve üretim, insanlığa
ve çevreye felaket ve tahribat getirmiştir. Allah’ın rızası
doğrultusunda davranan insana taşıdığı inanç, başarı yolunda
büyük bir destek olur. Böylesi bir zeminde elde ettiği sonuç
ve ürün hem kendisine hem de çevresine yararlı olur. Bu
da kişiye büyük bir iç huzur kazandırır.
Bugün
insanoğlu, kendi hemcinslerinden gelen bir takım felaketlerle
karşı karşıya ise bu, böylesi inancın yokluğundan ya da
zayıflığındandır. Yine insanoğlu, bir çevre katliamı ve
onun getirdiği kirlilik ve pislikle boğuşmak zorunda kalıyorsa,
Allah’ın kendisine bahşettiği aklı değerlendirememesinden
ve gönderdiği Kitaba ve dine olan inancının bulunmamasından
yahut bu inancın gözardı edilmesindendir.
Bir
insan kendisinin kul olduğuna inanır, birlikte yaşadığı
insanların kendisi gibi aynı haklara ve şartlara sahip kişiler
olduğunu kabullenir ve etrafında bulunan canlı-cansız varlıkların
Allah tarafından kendisine verilmiş emanetler olduğu bilincinde
olursa, gerek insanlarla ilişkilerinde, gerekse diğer varlıklara
yaklaşımında Allah'ın rızasını gözetir, toplumun ve çevresinin
yararına olacak davranışlar sergilemeye özen gösterir. Aksi
takdirde amelleri dünyada kendisine ve çevresine felaket
getireceği gibi, âhirette hiçte hoş olmayan bir durumla
karşılaşabilir. Zira Allah Teâlâ, “İnsana çalışmasından
başka bir şey yoktur. Çalışması da yakında görülecektir.”(8)
buyurmaktadır. Bu ayetten anlaşılıyor ki, çalışma insan
için gerekli olduğu kadar, çalışmanın değer ifade etmesi
yani Kur’an’daki “amel-i salih” vasfını haiz olması aynı
ölçüde bir gerekliliktir.
Nitekim
Allah Teâlâ Asr Sûresi’nde, yukarıdaki şartlara riayet etmeyen
insanı, ziyan içerisinde olmakla (hüsran) niteliyor ve ancak
inanıp, iyi işler (amel-i salih) yapanların bu ziyandan
kurtulacaklarını bildiriyor. Sûrenin sonunda ise, sadece
kişinin kendi davranışının yeterli olmayacağı gerçeğinden
hareketle, etrafında bulunan insanlara gerçekleri ve bu
gerçekler uğrunda sabretmeyi tavsiye etmesi gerektiği buyruluyor.
Zira İslâm, Allah'ın rızasına uygun, kendisine ve çevresine
fayda sağlayan, hayırlı işlerle uğraşan insanlardan oluşmuş
bir topluluk meydana getirmeyi öngörür.
Ahlâkî
Boyut
Sağlam
inanç temelleri üzerine oturan çalışmanın, aynı inanç doğrultusunda
yürümesi ve gerçekleşmesi için, İslâm'ın üzerinde hassasiyetle
durduğu ahlâkî kuralların göz önünde bulundurulması bir
zorunluluktur. Özellikle kişi kendi içinde bir çelişki taşımaması,
çalışmasında güttüğü amacının ve sonucunda elde ettiği kazancının
hayır ve helâl olacağından emin olması gerekir.
Bunun
için gerekli ilkeler, samimiyet, dürüstlük, adalet, ahde
ve akde vefadır. Bu anılan ilkeler hem iş yapan hem de yaptıran
bakımından geçerlidir. Diğer bir deyişle iş yapan ne kadar
bu ilkelerle bağlı ise, yaptıran da aynı oranda bağlıdır.
Bu ilkeler doğrultusunda olmak üzere her iki tarafın da
göz önünde bulundurması gereken muhatabı zaman, mal ve duygu
bakımından zarara sokmadan, üzerlerine düşen sorumluluğu
yerine getirmektir. İşi yapan zamanında yapmalı, yaptıran
da zamanında karşılığını vermelidir. Aksi takdirde insanlar
zaman, mal ve duygu bakımından zarara uğrar. Çünkü zamanında
yapılmayan iş ya da verilmeyen karşılık, muhatabın zamanının
boşa gitmesi, maddî ve manevî bakımdan zarara uğramasıdır.
Diğer bir ifade ile mağdur olan taraf maddî bakımdan bir
zarara uğradığı gibi, psikolojik bakımdan da bir yıpranmaya
maruz kalmış olur. Bu tür istenmeyen durumların engellenmesi,
ancak İslâm’ın titizlikle uyulmasını gerekli gördüğü, samimiyet,
dürüstlük ve adalet ilkelerine riayetle mümkündür. Zira
kişinin samimî ve dürüst olması adil olmasını, o da yapılan
işin hayırla sonuçlanması imkanı doğurur. Aksi takdirde
yapılan çalışma zulme dönüşebilir. Sonuçta yapılan işler
boşa gider hatta karşı tarafa artı zarar verme noktasına
bile varabilir. Böylesi bir sonuç doğmasına neden olan kimsenin
dünyada uğrayacağı zararın yanısıra, âhirette Kur'an’ın
tabiriyle; “Kim zerre miktarı bir hayır yaparsa onun karşılığını,
kim de zerre miktarı bir şer yaparsa onun karşılığını görecegi”(9)
yer olan, ilâhî adalete hesap vermesi söz konusudur. Zaten
Allah Teâlâ böyle kimseleri “bütün çabaları boşa gitmiş
olanlar”(10)şeklinde nitelemiştir.
Bir
kimse çalışmaya başlarken bir anlaşma (akit) içerisine girmiştir.
Bu akdin şartlarına uygun bir şekilde gerçekleşmesi için
kişinin sözüne sadık kalması gerekmektedir. Bu doğrultuda
olmak üzere Allah Teâlâ Maide Sûresi’nin başında, “Ey inananlar!
Yaptığınız akitleri yerine getirin”(11) buyurmakta ve bununla
bağlantlılı olmak bakımından, özellikle borç alış verişlerinde
yazılı bir belgenin düzenlenmesinin gerekliliğine işaret
etmektedir.(12)
Nitekim
Allah Teâlâ, elest bezminde kullarından, kendisini rab olarak
tanımalarına ve kendi rızası doğrultusunda çalışacaklarına
dair söz (akid) almış ve kendilerine yine kendilerini şahid
tutmuştur.(13)
Bunun
yanı sıra insan yaptığı bir işi en güzel bir şekilde sonuca
ulaştırmalı, diğer bir ifade ile yapabileceğinin en mükemmelini
ortaya koymalıdır. Nitekim Allah Teâlâ'nın, "yerlerin
ve göklerin, içerisinde bulunanların nasıl bir mükemmellikle,
kendisi tarafından yapıldığını"(14) ifade etmesi, kulları
olan insanlardan da yapabileceklerinin en mükemmellini ortaya
koymalarını istediğinin bir işaretidir. Zira Allah Teâlâ
tarafından, Tin Sûresi’nde, “Biz insanı en güzel bir biçimde
yarattık” diye ifade edildikten sonra takip eden ayetlerde
insanların bu güzelliklerinin gereği olarak inanmaları ve
iyi amel işlemeleri buyurulmuştur. Diğer bir ifade ile insan,
güzel yaratıldığı gibi güzel çalışmalar ortaya koyabilecek
kabiliyetle de donatılmıştır. Allah'ın Adem (a.s.)’ı yarattıktan
sonra ona, “bütün isimleri öğretti”ğini bildirmesi, insanın
bir takım kabiliyetlerle mücehhez kılındığını göstermektedir.
Sonuç
olarak hayırlı çalışma yapmanın iki şartı vardır: İnanç
ve ahlâk. Bu iki şartı çalışmasında bulunduran kişi, Allah'ın
rızasına uygun hareket etmesinin yanı sıra, kendisinin ve
üyesi bulunduğu insanlığın yararı ve ait olduğu çevrenin
doğal haliyle kalması dogrultusunda bir davranış sergilemiş
olur. Bu üç unsurun gözetildiği çalışma, Kur'an'da amel-i
salih olarak ifade edilmiştir.
1-
İsbehanî, el-Müfredât, İstanbul 1986, s. 519.
2-
bk. Sebe, 13; Fil, 1.
3-
Ebu'l-Bekâ, Külliyat, Beyrut, 1412/1992, s. 544.
4-
İsbehanî, el-Müfredât, s. 341., ayr. bk. İsra, 19; Necm,
29; Cuma, 9.
5-
Seyit Hüseyin Nasr, Modern Dünyada Geleneksel İslâm, (trc.
Ş. Ş. Barkçın-H. Arslan, İstanbul, 1987, s. 39-42.
6-
bk. Âl-i İmran, 110. (Bakara, 143 âyetinde ise aşırılıklardan
uzak topluluk anlamında “ümmet-i vasat" nitelemesine
yer verilir.)
7-
bk. Muhammed Fuad Abdulbaki, Mu'cemül-müfehres, "habeta"
md.
8-
Necm, 39-40.
9-
Zilzal, 7-8.
10-
Kehf, 104.
11-
Maide, 1.
12-
Bakara, 282.
13-
A'raf, l72-l73.
14-
Âl-i İmran, 190; Neml, 88.
İSLÂM'A
GÖRE HELAL KAZANCIN ÖNEMİ
Ahmet
GÜÇ - U.Ü. İlahiyat Fakültesi - Dinler Tarihi Anabilim
Dalı Öğretim Üyesi

İslâm
Dini, çalışmaya olduğu kadar, helal ve meşru yoldan gelir
temin etmeye de büyük önem vermektedir. Nasıl ki kazanç
sağlamanın tek yolu çalışmaksa, aynı şekilde helal kazancın
yegâne yolu da yine çalışmaktır. Dolayısıyla İslâm, helal
kazanca büyük önem verir ve helal ve meşrû yollardan gelir
teminini ısrarla tavsiye eder.
I-
İSLÂM HELAL KAZANCA ÖNEM VERİR
Gerek
Kur'an ayetlerinde gerekse Peygamber Efendimiz'in hadislerinde,
inanan insanlar, helal yoldan ve alın teriyle geçimlerini
temin etmeye teşvik edilmiş; helal ve temiz olan şeylerden
yiyip-içmeleri ilgili ayet ve hadislerde şöyle tavsiye edilmiştir:
"Ey
insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz olanlarından
yiyin, şeytan'ın peşine düşmeyin, zira şeytan sizin açık
bir düşmanınızdır."(1)
"Ey
iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından
yiyin, eğer siz yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız, O'na
şükredin."(2)
"Kendileri
için nelerin helâl kılındığını sana soruyorlar; de ki: Bütün
iyi ve temiz şeyler size helâl kılınmıştır."(3)
"Ey
iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı ve temiz şeyleri
(siz kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah
sınırı aşanları sevmez. Allah'ın size helâl ve temiz olarak
verdiği rızıklardan yiyin ve kendisine iman etmiş olduğunuz
Allah'tan korkun."(4)
"...Allah'ın
size verdiği rızıktan yiyin, şeytan'ın ardına düşmeyin..."(5)
"Artık,
Allah'ın size verdigi rızıktan helâl ve temiz olarak yiyin,
eğer (gerçekten) yalnız Allah'a ibadet ediyorsanız, O'nun
nimetine şükredin."(6)
"Ey
Peygamberler! Temiz ve helâl olan şeylerden yiyin; güzel
amel ve hareketlerde bulunun..."(7)
Görüldügü
gibi ayetlerde; Allah’ın yaratmış olduğu rızıkların helâl
ve temiz olanlarından yenilip-içilmesi, harama bulaşma noktasında
şeytan’a uymaktan kaçınılması, bu hususlarda Allah’tan korkulması
ve vermiş olduğu nimetlerden dolayı da O'na şükredilmesi
istenmektedir. Hatta, temiz ve helâl olan şeylerden yiyip
içmek geçmiş peygamberlerden ve onların ümmetlerinden de
istenmiştir. Ayrıca, temiz ve helâl olan şeylerden yiyip
içmekle, güzel amel ve hareketlerde bulunmak arasında bir
ilişkinin bulunduğuna da dikkat çekilmiştir. Hz. Peygamber
de; Zekeriyya (a.s)’ın marangoz olduğuna, Hz. Davud’un da
el emeğiyle geçindiğine değindikten sonra, çalışmanın ve
alın teriyle helal yoldan rızık temin etmenin kıymetine
işaretle şöyle buyurmuştur:
“Hiç
kimse el emeğiyle kazandığından daha hayırlı bir lokma yememiştir.”(8)
Yine Peygamber (s.a.s), helal kazanç yolunu araştırmanın
her müslümana farz olduğunu ima ederek: “Kim ki el emeğiyle,
alın teriyle kazandığı helal malını yiyerek aile yuvasında
gecelerse, Allah kendisinden razı olarak gecelemiştir, bağışlanmış
olarak sabahlar” buyurmuştur.(9) Helal kazancın duâların
kabulünde de rolü vardır.
1-
Helal Kazanç Duâların Kabulüne Vesile Olur
Helal
kazancın, duâların kabulüne vesile olacağı, Enes b, Mâlik’ten
gelen şu rivayette dile getirilmiştir: Enes b. Mâlik, Resul-i
Ekrem’e: Ya Resûlallah! Ben, duâlarımın kabulünü isterim,
bana bunun yolunu gösterir misiniz? diye rica ettim. Resûl-i
Ekrem: “Ey Enes! Helal kazan, duân müstecab olur. Zira kişi,
ağzına haram bir lokma götürürse, kırk gün duâsı kabul olunmaz”
buyurdu, demiştir.(10) Bu noktada karşımıza şöyle bir husus
çıkmaktadır. Eğer bugün bir kısım insanlar yapmış oldukları
ibadet ve taatlarından manen haz duyamıyorsa, aile fertlerine
söz geçiremiyor veya onların İslâmî yaşayışları konusunda
ciddî rahatsızlıklar duyuyorsa, daha açık söylemek gerekirse,
çocuklarımıza söz geçirememe gibi bir şikayetimiz varsa,
bu hadisin ışığında ve helal-haram çizgisindeki hassasiyetlerimiz
açısından bir durum değerlendirmesi yapmamız gerekmektedir.
Yine, aynı zamanda “duâ” anlamına da gelen(11) namazımız
bizi -haramlar da dahil- her türlü kötülükten alıkoymuyorsa,(12)
bunun sebebini biraz da kendimizde ve kazancımıza haram
katıp katmadığımızda aramamız icab etmektedir. Helal kazançla
ilgili dikkat edilmesi gereken bir husus da, kazancın nereden
elde edildiğine bakılmasıdır.
2-Kazancın
Nereden Elde Edildiğine Dikkat Edilmelidir
Hz.
Peygamber, Ebu Hureyre'den gelen bir rivayette de, bir kısım
insanların ileriki devirlerde rızıklarını temin ederken,
haram-helal noktasında ihmalkâr davranacakları yönündeki
endişesini de şöyle dile getirmiştir:
“İnsanlara
muhakkak bir zaman erişir ki, o devirde kişi, ele geçirdiği
malın helaldan mı, haramdan mı kazanıldığına hiç aldırmaz.”(13)
Kişinin,
servetinin kaynağını araştırması ise, dinî zaafiyetinden
ve iman gevşekliğindendir, denilmiştir. Bir de bu helal-haram
konusuna aldırış etmemede fitne ve fesadın umumî oluşunun,
ahlâksızlığın halk arasında yaygınlaşmasının çok etkili
olduğu söylenmiştir.(14) Böyle bir endişenin dile getirilmesindeki
amaç, helal yoldan ve el emeğiyle, alın teriyle kazanç sağlamaya
teşvik ve bu noktada hassasiyet gösterilmesini tavsiyeye
yöneliktir.
3-
Helal Kazançta El Emeği ve Alın Terinin Rolü
Âyet
ve hadislerden de anlaşılacağı gibi, kişinin yiyeceği ve
dolayısıyla aile fertlerine yedireceği en hayırlı ve helal
lokmanın, el emeğiyle ve alın teriyle kazanılan olduğu belirtilmiştir.
Diğer taraftan, çalışmayan kimse -geçinebilmek için- ya
başkasının eline bakacak veya helal olmayan yoldan kazanç
temini cihetine gidecektir. Böylece, şahsiyetini, izzet
ve şerefini ayaklar altına atacak; başkalarına yüz suyu
dökerek el-avuç açmak durumunda kalacaktır. Bu da, insana
ve insan haysiyet ve şerefine büyük değer veren İslâm’ın
hiç tasvip etmediği bir şeydir. Başkalarından yardım ve
merhamet dilenmenin hoş bir şey olmadığını göstermek için
İslâm, çok önemli tabirler kullanmıştır. Mesela, “dilencilik”
dilenen insan için kıyamet gününde bir utanç vesilesi olacaktır.
İşte bunun içindir ki Peygamber Efendimiz; versin veya vermesin,
başkalarına el-avuç açıp dilenmektense, dağdan sırtında
odun taşıyarak pazarda satmanın ve bu yolla geçimini temin
etmenin daha şerefli bir iş olduğunu söylemiştir.(15)
Nitekim,
bir gün Hz. Peygamber’in yanına gelen bir sahabi ondan yiyecek
birşeyler istemişti. Peygamber (s.a.s), o sahabiye: “Senin
evinde hiç eşya yok mu?” diye sormuş; sahabi, “bir kısmıyla
örtündüğümüz, bir kısmını yere serdiğimiz bir çul, bir de
su kabımız var” diye cevap vermişti. Allah Resûlü, sahabiye:
“Onları bana getir!” demiş; getirince de etrafındakilere
dönerek: “Bu çul ile su kabını kim satın almak ister?” diye
sormuştu. Biri, bir dirhem vereceğini söylemiş; Hz. Peygamber:
“Artıran yok mu?” diye birkaç defa seslenmiş ve iki dirhem
teklif edene onları satmıştı. Parayı fakir sahabiye verdikten
sonra; “Bir dirhemiyle ailene yiyecek al, ötekiyle de bir
balta satın al ve bana getir” demişti. Sahabinin getirdiği
baltaya Efendimiz kendi elleriyle bir sap taktıktan sonra:
“Haydi şimdi git; bununla odun kes ve sat. On beş gün çalış;
ondan sonra yanıma gel!” buyurmuştu. On beş gün sonra Peygamberimiz’in
yanına gelen sahabi on dirhem kazanmış, bu parayla kendisine
ve ailesine elbise ve yiyecek almıştı. Bu duruma çok sevinen
Peygamberimiz, sahabiye şunları söylemiştir: “Dilenciliğin,
kıyamet günü suratında bir leke gibi görünmesinden, böylesi
senin için daha iyidir.”(16)
Bununla
beraber, İslâm’da; yoksulların, ihtiyaç içerisinde bulunanların,
özellikle de muhtaç oldukları halde, “...Durumunu bilmeyen
kimselere karşı gösterdikleri tokluktan dolayı, onlar tarafından
zengin sayılan fakirlere...”(17) yardım edilmesi istenmiş;
başkalarının yardımına koşanlara da sonsuz mükâfatlar vaadedilmiştir.(18)
Ayrıca, İslâm nazarında insanların en iyisi, gerçekte fedakârlık
eden ve başkalarının kendi nefislerine tercih edenlerdir
(isâr).(19)
Konuyla
ilgili iki önemli kavram da “cimrilik” ve “israf” tır. İslâm
nazarında her ikisi de hoş karşılanmamış ve şöyle buyurulmuştur:
“Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz
yere de saçıp savurma. Zira, böylesine saçıp savuranlar,
şeytanların dostlarıdırlar. Şeytan ise, Rabbine karşı çok
nankördür... Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra
kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker kalırsın.”(20)
İslâm
dini, helal yoldan rızık temini için uyulması gereken bazı
prensipler getirmiş ve sakınılması gereken hususları da
açıklamıştır. Uyulması gereken bu prensiplerin en başta
geleni ise, her hususta olduğu gibi, iş hayatında da dürüst
olmak prensibidir. Şimdi, iş hayatında dürüstlük prensibini
ele alalım.
4-
Helal Kazanç Şartlarından Birisi de İş Hayatında Dürüstlüktür
El
emeğiyle, alın teriyle geçinen her müslüman; ister tüccar,
ister işveren, isterse işçi olsun, çalışma hayatında dürüst
olmak zorundadır. Aslında dürüstlük, herkesin olmasını istediği
fakat pek çok kimsenin başaramadığı bir davranış biçimidir.
Aynı zamanda dürüstlük helal kazancın da ilk şartıdır. “Emrolunduğun
gibi dosdoğru ol”(21) ayeti bütün müslümanlar için geçerlidir.
Yine Kur’an, inananların hiçbir zaman doğruluktan ayrılmamaları
halinde ebedî hayatta da asla korku yüzü görmeyeceklerini,
üzüntüye uğramayacaklarını ve bütün nimetleriyle cennete
kavuşacaklarını müjdelemektedir.(22) Yanına gelerek kendisine
nasihat etmesini isteyen sahabiye: “Allah’a inandım de,
sonra da dosdoğru ol” tavsiyesinde bulunan(23) Peygamber
Efendimiz, aynı gerçeğe işaret etmiş ve dürüstlüğün, Allah’a
imandan sonra gelen çok önemli bir insanlık ve kulluk görevi
olduğunu vurgulamıştır.
Yukarıda
da ifade edildigi gibi, iş hayatı da dahil, hayatın her
safhasında dürüst olmak ve dürüst olmayı bir hayat tarzı
ve bir yaşama biçimi haline getirmek herkes için geçerlidir
. Dolayısıyla tüccar, müşteriye mal satarken; işçi, tezgahının
başında çalışırken; işveren, işçisinin hakkını ve emeğinin
karşılığını hesap ederken hep bu ölçüyü esas almalıdır.
Hangi konumda bulunursa bulunsun, müslüman; alacağı parayı
helal ettirmeye çalışırken, üzerine bilhassa “kul hakkı”nın
geçmemesi için titiz davranmak mecburiyetini duymalıdır.
Günümüz
ticaret hayatında insanların bir kısmının, verdikleri sözler;
yazdıkları karşılıksız çekler-senetler; şu gün vereceğim
veya “durumum sana ödeme yapmaya elverişli değil” gibi basit
bahanelerle ticaret ahlâkı çiğnenmekte; insanların birbirine
güveni günden güne azalmakta ve toplumun giderek ahlâken
bozulmaya, çözülmeye doğru gitmekte olduğu düşünülürse,
Allah Resûlü’nün geçmiş ümmetlerden vermiş olduğu şu aşağıdaki
örnek ne kadar mânidâr olacaktır:
Ebu
Hureyre (r.a.) nakleder: “İsrailoğu1larından bir tüccar,
bir arkadaşından bin dinar (altın para) ödünç alır ve deniz
aşırı yolculuğa çıkar. Borç için Yüce Allah’ı kefil ve şahit
göstermiş, ödeme için de bir vade belirlemiştir. Dönüş için
gemi bulamayıp sözünde duramayacağını anlayınca, çare aramaya
başlamıştır. Nihayet, bir marangoza hazırlattığı tahta kalasın
içine borç olarak aldığı parayı koymuş ve bir de mektup
eklemiş, Allah’a güvenerek denize atmıştır. Parayı vadesinde
alacağından emin olan alacaklı da, “vade günü” kendi beldesinde
sahile inmiş beklerken, dalgaların sahile attığı tahtayı
görmüş ve yakmak üzere evine götürmüştür. Kapak açıldığında,
para vadesinde alacaklıya ulaşmıştır.”(24) İlk bakışta İsrailiyyat
kabilinden bir haber gibi görünen ve günümüz bakış açısıyla
telifi ve anlaşılması imkansız gibi görünen bu hadis, sahih
hadis kitaplarımızın başında gelen Sahih-i Buhari’de yer
almakta olup konumuz açısından çok çarpıcı bir örnektir.
Eğer bu hadisi biz, Hz. Peygamber’in: “Kim borcuna sadık
olur ve ödeme gayreti içinde bulunursa, Allah ona yardımcı
olur”(25) hadisi ile birlikte düşünecek olursak, hadisi
de, dürüstlüğün önemini de çok iyi kavramış oluruz.
İşte
İslâm’ın olmasını istediği insan; maddeye esir olan değil,
maddeyi arkasından sürükleyebilen kişilikli insandır. Dolayısıyla,
bu anlatımları fevkalâde bulmamak gerekir. Burada önemli
olan, insanın niyet ve azminin öne çıkmasıdır. Nitekim yine
Hz. Peygamber: “Kim ödemek niyetiyle borçlanırsa, Yüce Allah
da o borcu ödemesinde ona yardımcı olur. Kim de ödememek
niyetiyle borçlanırsa, A1lah ona ödeme fırsatı vermez” buyurmuştur.(26)
Bu hadis de, günümüzün yanlış ticaret anlayışını çok güzel
ifade etmektedir.
Hayatın
her safhasında hemen hemen herkesi ilgilendiren ve günümüzde
en önemli geçim vasıtalarından biri haline gelen iş hayatı
ve “iş hayatında dürüstlük” konusunu, tüccar-müşteri, işçi-işveren
vb. açılardan ele almak uygun olacaktır.
1-
Tüccar-Müşteri Açısından
a-
Müşteriyi Aldatmamak
Her
şeyden önce tüccar, dürüstlüğü ve sözüne güvenilirliği ile
müşterisine güven telkin etmelidir. Böyle olanları Peygamber
Efendimiz şu sözleriyle övmüştür.
“Doğru
sözlü ve kendisine güvenilir tâcir, âhirette peygamberler,
sıddıklar ve şehitlerle beraber bulunacaktır.”(27) Böyle
davranan tüccar, bu güzel davranışının karşılığını sadece
öteki dünyada değil, bu dünyada da görecektir. Çünkü bu
konu, bugün birey olarak hemen hemen herkesin sıkıntısını
çektiği ve ihtiyaç duyduğu bir konudur. Dürüstlüğü ve doğru
sözlülüğü ile müşterisine güven veren tüccar, hem kazancını
helal yoldan elde etmiş, hem de ticaretinde bereketin yolunu
açmış demektir. Zira, satıcıdan memnun olarak ayrılan bir
müşterinin, ihtiyaç halinde yine aynı dükkana gidip ihtiyaç
duyduğu malları temin etme ihtimali oldukça yüksektir. Onun
için, müşteri memnuniyetine önem veren ve alış-verişinde
dürüstlüğü ön plânda tutan kimseler, dürüstlüğün önemine
inanan ve onun faydasını gören kişilerdir.
Bu
aynı zamanda müşteri için de bir kolaylıktır. Evinden çıktığı
zaman hiç düşünmeden gidip gönül rahatlığıyla alış-verişini
yapabilmek ve aldatılmadığından emin olmak, günümüz insanının
en çok ihtiyaç duyduğu hususlardandır. Aksi halde, müşterinin
gafletinden veya saflığından istifade ederek, sağlam olmayan
veya özürlü bir malı sağlam diye ona satmak, İslâm ahlâkıyla
da, ticaret ahlâkıyla da bağdaşmaz.
Peygamber
Efendimiz bir gün pazarda dolaşırken bir yiyecek yığınının
önünde durmuş ve elini yiyecek maddesinin içine daldırmıştı.
Parmağına bir ıslaklık değdiğini hissedince, satıcıya: “Nedir
bu?” diye sormuştu. Mal sahibi: “Ya Resulallah! Yağmur yağmıştı,
ondan ıslanmış olacak” deyince, Peygamber (s.a.s.): “Neden
o ıslak tarafı herkesin görebileceği şekilde üste koymadın”
diye ikaz ettikten sonra: “Bizi aldatan bizden değildir”
demiş ve “Kusurlu bir malı, ayıbını söylemeden satmanın
bir müslümana helal olmayacağını” kesin bir dille belirtmiştir.(28)
Hz. Peygamber’in bu ikazı, çarşı-pazarda tezgahındaki domatesin,
portakalın vs. çürük tarafını; elmanın yeşilini alta getiren
veya malın iyisini ve olgununu tezgahın ön tarafına dizip
onlarla müşteriyi çeken, fakat arka taraftakileri veren;
zaman zaman ikaz edildiklerinde de müşteriyi azarlayan ve
“Ne yapalım biz de böyle aldık” gibi bahanelerle adeta müşteriyi
cezalandıran esnaf için de geçerlidir.
Şu
halde kalitesi düşük malı, değerli malla bir tutmamalı;
kötüyü iyiden ayırmalı, malın kusurunu söyleyerek müşteriye
satmalıdır. Onun için Peygamber (s.a.s): “Alıcı ve satıcı
doğru söyler, her şeyi açıkça ortaya koyarlarsa, alış-verişleri
hayırlı ve bereketli olur”(29) buyurmakla, her iki tarafın
da dürüst ve samimi davranmalarını, birbirlerine güvenmelerini
tavsiye etmiştir. Dikkat edilmesi gereken hususlardan birisi
de malın, satıcı tarafından gereğinden fazla övülmemesidir.
b-
Malı Gereğinden Fazla Övmemek
Bir
malı satmanın ve müşteriyi ikna etmenin yollarından birisi
de, malın kalitesini ve özelliklerini alıcıya söylemektir.
Ancak, bunda aşırıya kaçılmamalı, malı övme adına onda olmayan
öze1likler söylenmemelidir. Çünkü, malını gereğinden fazla
överek satan kimsenin yalandan korunması oldukça zordur.
Hatta bir kısım esnafın, “Yalan söylemesem malımı satamıyorum”
gibi bir mazerete sığınarak, alenen yalan söylediğini itiraf
etmesi, bir malı fazla övmenin, kişiyi yalan söylemeye sevkedeceğini
göstermektedir. Aslında iyi malın övülmeye ihtiyacı da yoktur.
Esnaf diliyle söylemek gerekirse, “tezgahtarlık yapma” adına
bir malı fazlaca övmek, müşteri üzerinde de olumlu etki
yapmadığı gibi, böyle bir alış-verişin bereketi de olmaz.
Zira Peygamber Efendimiz: “Gerçeği gizleyip yalan söyleyerek
yapılan alış-verişin bereketini Allah’ın yok edeceğini”
söylemiştir.(30)
Ancak,
günümüzde reklamın vazgeçilmez bir ticaret prensibi olduğu
da kabul edilmektedir. Bir malın varlığını duyurmak için
yapılan reklamın zararı olmadığı; fakat müşteriyi aldatmaya,
onun o mal konusundaki bilgisizliğinden faydalanmaya yönelen
reklam, hem yalan sayılır hem de müşteriye haksızlık yapılmış
olur. Hz. Peygamber: Malına müşteri çekmek için yalan yere
yemin eden satıcının, kıyamet gününde yüzlerine A1lah Teala’nın
bakmayıp, günahlarını affetmeyeceği üç sınıftan biri olarak
nitelendirmiştir.(31)
c-
Hileli Ölçüp Tartmamak
Kur’ân-ı
Kerim’de, doğru ölçüp tartmanın sık sık tavsiye edilmesi;(32)
bir şeyi ö1çerek aldıklarında tam tartan, verdiklerinde
ise ölçü ve tartıyı kendi çıkarlarına kullanan kimseler
hakkında Yüce Allah’ın: “Vay onların haline”(33) diye buyurması
ve Hz. Peygamber’in de; geçmiş milletlerin helakine sebep
olan günahlardan birinin eksik olçüp tartmaları olduğunu
beyan etmiş bulunması,(34) konunun önemini çok veciz bir
şekilde ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, müslüman esnaf
eline metresini aldığında veya terazisinin başına geçtiğinde
son derece dikkatli davranmalı ve yine Peygamber (s.a.s)’ın:
“Tart, biraz da ilave et”(35) buyruğunu esas almalıdır.
Özellikle ölçü ve tartıda dikkat edilmediğinde insanların
birbirine olan güveni sarsılmakta ve neticede de kul hakkı
devreye girmektedir. Hz. Peygamber’in tavsiyesinden de anlaşılacağı
gibi, ölçü ve tartıda esas olan kimsenin kimseye hakkının
geçmemesine dikkat etmektir. Öze1likle ölçme veya tartma
durumunda olan kimseler daha da dikkatli olmalıdır. Çünkü,
kişi kendi isteğiyle ve bilerek biraz fazla ölçer veya tartarsa,
bunun bir sakıncası olmaz. Fakat eksik ölçüp tarttığında,
bunu karşı tarafa kabul ettirmesi veya onun hakkını helal
ettirmesi çok zordur. Halbuki haklar söz konusu olduğunda,
mutlaka sakınılıması gereken hususlardan birisi de “kul
hakkı”dır. Bilinmelidir ki, kul hakkına Allah bile müdahale
etmemektedir.
d-
İhtikar Yapmamak
Karaborsacılık
ya da ihtikar; karaborsacının, insanların ihtiyaç duyduğu
ticarî eşyayı saklayarak, fiyatlar yükselince satması ve
bundan kâr elde etmesi olayıdır. Bunu yaparken kendi çıkarını
düşünerek halkın zararına yol açar. Bu işlemde ticarî eşyayı
saklayıp sun’i arz darlığı oluşturanlar, talep artışıyla
fiyatlar yükselince bu sakladıklarını el altından daha yüksek
fiyata ya da piyasada oluşan yüksek fiyata satarak, tüketicinin
elindeki alım gücünü haksız yere ele geçirirler. Bu da tüketici
kesimine zarar vermek ve zulmetmek anlamına geldiği gibi,
ahlâkî olarak da hoş görülmeyen bir davranış biçimidir.
Bundan dolayı Hz. Peygamber, değişik hadislerde ihtikârla
uğraşanı; hata işleyen, günahkâr, sapkın, Allah’ın himayesinden
uzak, lanetlenmiş gibi sıfatlarla nitelerken, birinde de,
ihtikâr yapan kimsenin cüzzam hastalığına tutulabileceğinden
veya iflas edebileceğinden bahsetmiştir.(36)
Daha
çok gıda maddeleri üzerinde tatbik edilen karaborsacılık,
insanların huzurunu kaçırmakta, belirli bir kesimin çıkarları
uğruna haksız kazancı ve bir anlamda insanlara zulmü yaygılaştırmaktadır.
Peygamber Efendimiz: “Tüccar kazançlı, karaborsacı lanetlenmiştir”
buyurmak suretiyle, karaborsacılığın “büyük günah” olduğunu
bildirmiştir.(37) Diğer hadislerinde de; ihtikâr yapanın,
piyasada fiyatlar ucuzlayınca üzülen, yükselince sevinen
kötü bir insan olduğunu; fiyatlar yükselsin diye piyasadaki
yiyecek maddelerini toplayarak kırk gün ihtikâr yapan kimsenin
Allah ile, Allah’ın da onunla hiçbir ilgisi kalmayacağını
belirtmiştir.(38) Binaenaleyh, ihtikâr yapmak suretiyle
para kazanmak da doğru ve helal olmayan bir kazanç yoludur
.
2-
İşçi-İşveren Açısından
Helal
kazancın işçi-işveren açısından önemini; çalışanın vazifeleri
ve işveren’in görevleri şeklinde iki kategoride ele almak
gerekecektir.
a-
Çalışanın Vazifeleri
aa-
Sorumluluğunu Bilmek
Devlet,
memuruna; işveren de işçisine belirli bir maaş veya ücret
karşılığında bir iş vermiş ve o işin yapılmasından da o
kişiyi sorumlu tutmuştur. Dolayısıyla işin yapıldığı yer;
makinalar, tezgah ve aletler de çalışana emanet edilmiş
ve onun sorumluluğuna bırakılmıştır. Peygamber Efendimiz’in
ifadesiyle, çalışana emanet edilen şeyler, onun sorumlu
olduğu sürü durumundadır. Konu ile ilgili hadis-i şerifte
bu sorumluluğa şöyle işaret edilmiştir:
“Çalışan
kişi de efendisinin (devletin veya işverenin) malının bekçisidir...
Hepiniz çobansınız; hepiniz sürünüzden mes’ulsünüz.”(39)
Binaenaleyh, görevini sorumluluk bilinci içerisinde yapan
kimse, aldığı maaş veya ücreti de haketmiş ve helal yoldan
kazanmış demektir.
ab-
İşini Dikkatle Yapmak ve İşin Hakkını Vermek
Çalışana
verilen ücret, kendisinden beklenen işin karşılığı demektir.
Kötü iş veya işini kötü yapmak; yalan söylemek, hainlik
yapmak kadar ahlâk dışı bir davranıştır. Kişi, işini yaparken
bütün bilgi, beceri ve kapasitesini ortaya koymalı ve işini
en iyi şekilde yapmaya çalışmalıdır. Diğer bir ifadeyle,
yaptığı işin hakkını vermeli ve kendi işini nasıl yapıyorsa
başkasının işini de o şekilde yapmaya gayret etmelidir.
Çünkü dikkat ve itina gösterilerek yapılan iş, hem insanın
mesleğinde ilerlemesini hem de üretilen malın piyasada tutunmasını
sağlar. Böylece işveren de memnun edilmiş olacağından, alınan
ücret helal ettirilmiş olur. Ayrıca, Allah’ın rızası da
kazanılmış olur. Hz. Peygamber buna işaretle şöyle demiştir:
“Biriniz
işini sağlam ve dikkatle yaptığı zaman, Allah bundan memnun
olur.”(40)
Bu
anlatılanlar sadece işçi olarak çalışanlar için değil, kendi
işinde bağımsız olarak çalışan esnaf ve sanatkârlar için
de geçerlidir.
b-İşverenin
Görevleri
Helal
yoldan kazanmak, işveren için de geçerli ve gereklidir.
Dolayısıyla işverenin de yerine getirmesi gereken görev
ve sorumlulukları vardır. Bunları da şu şekilde belirtmek
mümkündür:
ba-
İşçinin Ücretini Geciktirmeden Vermek
Bir
müessesenin ayakta durabilmesi, bir anlamda orada çalışan
işçilerin çalışma ve gayretlerine de bağlıdır. Çünkü müessesenin
devamında onların el emeği ve alın terlerinin de rolü vardır.
Bu itibarla, işveren de işçisine müteşekkir olma durumundadır.
Hak ettiği ücreti, kararlaştırılan süre geldiğinde, bekletmeden
ödemelidir. Peygamber Efendimiz, işverene hitaben: “İşçinin
ücretini, alın teri kurumadan ödeyiniz”(41) buyurmuştur.
Başka bir hadiste de; çalıştırdığı kimseye ücretini ödemeyen
şahsı, kıyamet gününde A1lah Teala’nın, kendi hasmıymış
gibi perişan edeceği ifade edilmiştir.(42)
bb-
İşçisini Korumak
İşverenin
görevlerinden birisi de; iş yerinin ayakta durmasına, servetinin
artmasına katkıda bulunan işçilerine karşı şefkatli ve iyi
niyetli davranmak olmalıdır. Nasıl ki işçinin, işini kendisine
yapılan bir emanet gibi görmesi gerekiyorsa, aynı şekilde
işveren de, işçisini kendisine verilen bir emanet gibi görmelidir.
Söz ve davranışlarıyla böyle düşündüğünü işçilerine hissettirdiğinde,
işçiler de bu iyi niyeti kötüye kullanmamaya ve işlerinin
hakkını en iyi şekilde vermeye gayret göstereceklerdir.
Böyle davranılması her iki taraf için de faydalı olacaktır.
Aksi halde işveren, işçisini koruyup kollamaz ve onu ihmal
ederse; işçi de işinin hakkını vermezse, bundan her iki
taraf da zarar görecek ve neticede, alınan ücret veya işin
karşılığında sarfedilen emek helal ettirilemeyeceğinden,
her iki taraf için de “kul hakkı” terettüp edecektir.
Nitekim
Peygamber Efendimiz bir defasında, mağarada mahsur kalan
üç kişinin hikayesini şöyle anlatmıştır: Birlikte yolculuk
yapan üç kişi geceleyin mağaraya sığınmışlar, dağdan yuvarlanan
bir taş da mağaranın ağzını kapatmıştı. Her biri Allah rızası
için yaptığı iyi bir davranışını anlatıyor, sonra da: “Allah’ım!
Eğer bu hareketi senin rızan için yapmışsam, bu belayı üzerimizden
kaldır!” diye dua ediyor ve mağarayı kapatan taş bir miktar
açılıyordu. Üçüncü şahsın anlattığı ve mağaranın ağzını
tıkayan taşın tamamen açılmasını sağlayan hadise şu idi:
Adam, çalıştırdığı işçilerine ücretlerini dağıtmış, fakat
içlerinden biri ücretini almadan gitmişti. İşveren de bu
parayı işçinin adına çalıştırmıştı. Aradan bir hayli zaman
geçtikten sonra işçi çıkıp gelmiş ve ücretini istemişti.
İşveren de çayırda otlayan hayvanları, göstererek, “Bunlar
senin ücretinden üreyip çoğalmıştır, al götür!” demiş ve
hepsini işçisine vermişti.(43) İşte bu örnek davranışın
ilâhî kabule arzedilmesi sonucunda, mağaranın ağzını kapatan
taş tamamen yuvarlanıp gitmişti. Demek ki, işçilerinin hakkını
üzerine geçirmekten sakınan ve onların iyi bir hayat standardına
ulaşmaları konusunda gayret sarfeden işveren, kullarının
iyiliğini düşündüğü için, Allah’ı da memnun edecektir.
Verilen
bilgilerden de anlaşılacağı gibi, el emeği ve alın teriyle
helâl yoldan rızık teminine büyük önem veren yüce dinimiz
İslâm; helâl olmayan veya gayri meşrû diye de nitelendirilen
yollardan kazanç temininin her türlüsünü yasaklamıştır.
Bu anlamda faiz, kumar, hırsızlık, gasp, başkasının malına
haksız yere el koyma, hileli ölçüp tartma, her türlü alkol
ve uyuşturucu ticareti, zina vb. yollardan gelir temini
yasaklanmış ve bu yollarla sağlanan kazanç da haram sayılmıştır.
Aslında
İslâm’da helal-haram çizgisine büyük önem verilmiştir. İslâm’a
gönül veren herkes de bu noktada son derece dikkatli olmalıdır.
Helal ile haramın sınırını belirleyen çizgi hassas bir çizgidir.
Çünkü çizginin hemen öbür tarafında haram yer almaktadır.
Bu çizgiye gereken ihtimamı gösteremeyen kimselerin, harama
her an bulaşmaları imkân ve ihtimal dahilindedir. Günümüz
insanının gelir temini konusundaki sıkıntılarından birisi
de, bu çizgiye riayet edip etmemelerinde yatmaktadır.
İslâm’a
göre helal ile haram arasında bir de şüpheli şeyler vardır.
Şüpheli şeylerden sakınmak da helal-haram nokta-i nazarından
önem arzetmektedir. Dolayısıyla, İslâm Dini şüpheli şeylerden
de sakınılmasını ister.
II-İSLÂM
ŞÜPHELİ ŞEYLERDEN
SAKINDIRIR
İnsanların
dünya ve âhiret mutluluğunu hedefleyen, bunu gerçekleştirmek
için de köklü tedbirler getiren ve insanlara nasıl yaşamaları
gerektiği noktasında yol gösteren İslâm Dini’nin helal-haram
konusundaki esaslarını dikkatle inceleyen kimselerin, bu
hususta fazlaca sıkıntıya düşmeleri mümkün değildir. Çünkü
İslâm’da nelerin helâl ve nelerin haram olduğu ilgili ayet
ve hadislerin ışığında açık bir şekilde ortaya konmuştur.
Ancak, helal ile haram arasında yer alan bir kısım şüpheli
şeyler konusunda sıkıntı olabilir. Şüpheli şeyleri herkes
aynı derecede bilemeyebilir. İşte bu gerçeğe veciz bir şekilde
işaret eden sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
“Helal
de haram da apaçık bellidir ve bu ikisi arasında şüpheli
şeyler vardır, ki insanların pek çoğu onları bilmez. Kim
ki şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve namusunu korumuş
olur. Kim de bu şüpheli şeylere bulaşırsa, onun durumu da
sürüsünü bir koruluğun etrafında otlatan çobanın durumuna
benzer, ki o sürünün her an o koruluğa girme ihtimali vardır.
Dikkat edin! Her padişahın bir koruluğu vardır. Dikkat edin!
Allah’ın koruluğu da O’nun haram kıldığı şeylerdir. Yine
dikkat edin! Bedende bir et parçası vardır, o iyi olduğu
zaman bütün beden iyi olur; o bozulduğu zaman bütün beden
bozulur. Dikkat edin! işte o et parçası kalptir.”(44)
Hadisten
de anlaşılacağı gibi, insanların pek çoğunun bilemeyeceği
ve dinde “şüpheli şey” diye nitelendirilen bazı hususlar,
helal ile haram arasında yer almakla birlikte, harama daha
yakın gibi görünmek olup, şüpheli şeylerle fazlaca meşgul
olan kimselerin her an harama bulaşması muhtemeldir. Dolayısıyla
İslâm’a göre, helal kazanç noktasında haramlara karşı gösterilen
titizlik, şüpheli şeylere bulaşmama hususunda da gösterilmelidir.
Çünkü şüpheli şeyler de netice itibariyle harama götürmektedir.
Şu
halde yüce dinimiz İslâm; haram kazancın kişiyi dünya ve
âhirette perişan edeceği düşüncesini inananların gönlüne
yerleştirmekle, manevî bir zabıta ve oto kontrol sistemi
kurmuştur. Dolayısıyla dürüst ve namuslu olmayı, erdemli
olmanın temeli sayan bir mü’min, bu anlayışı inancından
almaktadır. Çünkü, helal kazancın vazgeçilmez şartlarından
birisi çalışmak ise, diğeri de dürüst olmaktır. Dürüstlük,
Allah’a imandan sonra gelen en önemli bir kulluk ve insanlık
görevidir. Nitekim Hud Suresinde yer alan “Emrolunduğun
gibi dosdoğru ol” mealindeki ayet, Hz. Peygamber’in şahsında
herkesi muhatap almaktadır. Ayrıca Peygamber Efendimiz’in,
bir sahabiye: “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol”
tavsiyesinde bulunmuş olması da aynı gerçeği dile getirmektedir.
Yukarıda
anlamını verdiğimiz hadiste de ifade edildiği gibi, insanın
bütün dışa yansıyan davranışlarının manevî merkezi kalptir.
Diğer davranışlarda olduğu gibi, helal-haram konusunda da
bütün mesele dönüp dolaşıp kalpte düğümlenmektedir. Eğer
“bedendeki et parçası” diye bahsedilen kalp temiz olursa,
o beden de iyi davranışlar gösterecektir. Temiz bir kalbe
sahip olmayan kimseden, iyi davranışlar beklemek de mümkün
değildir. Ancak, ifade etmek gerekir ki, kalp temizliği
sözle değil, insanın dışına yansıyan davranışlarıyla belli
olur. “Dışının görünüşü, içinin aynasıdır” sözü, bunun en
özlü ifadesidir.
---
1-Bakara,
2/168.
2-Bakara,
2/172.
3-Mâide,
5/4.
4-Mâide,
5/87-88.
5-
En’âm, 6/142.
6-Nahl,
16/114.
7-Mü’minûn,
23/51.
8-Buhari,
Büyu', 15; bkz. Tecrid Terc.,VI, 370 .
9-Tecrid
Terc., VI, 357.
10-Bkz.
Tecrid Terc., VI, 357.
11-Bkz.
Bakara, 2/153.
12-Kur’an’da,
“...Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar...”
buyurulmaktadır. Bkz. Ankebût, 29/45.
13-Tecrid
Terc., VI, 356.
14-Bkz.
Tecrid Terc., VI, 357.
15-Bkz.
Buhari, Büyu’, 15.
16-Ebu
Davud, Zekat, 26; İbn Mâce, Ticaret, 25.
17-Bakara,
2/273.
18-Bakara,
2/274.
19-Haşr,
59/9.
20-İsra,17/26-27,29.
21-Hûd,
11/112.
22-Bkz.
Fussilet, 41/30-32; Ahkaf, 46/13-14.
23-Müslim,
İman, 62.
24-Buhari,
Zekat, 65.
25-Buhari,
İstikraz, 2.
26-Buhari,
İstikraz, 2.
27-Tirmizi,
Büyu’, 4; İbn Mâce, Ticaret, 1.
28-Müslim,
İman, 164; İbn Mâce, Ticaret, 45.
29-Buhari,
Büyu’, 19.
30-Buhari,
Büyu’, 19,26.
31-Nesai,
Büyu’, 5.
32-Bkz.
En’âm, 6/152; Hûd, 11/85; İsra, 17/35.
33-Mutaffifin,
83/1-3.
34-Tirmizi,
Büyu’, 9.
35-Ebu
Davud, Büyu’, 7.
36-Müslim,
Müsâkât, 129-130; Ebu Davud, Büyu’, 40, 47; İbn Mâce, Ticaret,
6; Arslan, Hüseyin, İslâm’da Tüketici Hakları, Ankara, 1994,
s, 102.
37-İbn
Mâce, Ticaret, 6.
38-Bkz.Tebrizi
(Hatib), Mişkât’ül-Mesâbih, Dımeşk, 1380/1961, II, 107.
39-Buhari,
İstikraz, 20.
40-Fethu’l-kadir
Şerhu Câmii’s-sağir, II, 286, nr.1861.
41-İbn
Mâce, Ruhûn, 4.
42-Aynı
yer.
43-Buhari,
İcare, 12.
44-Buhari,
İman, 39; Müslim, Musâkât, 107; Ebu Davud, Büyu’, 3; İbn
Mâce, Fiten, 14; Dârimi, Büyu, 1.
|