Türkistan Düşünceleri
Prof. Dr. Mehmet DEMİRCİ
Dokuz Eylül Ü. İlâhiyat F. Öğretim Üyesi
Türkistan" kelime manâsı itibariyle Türklerin ülkesi, Türklerin oturduğu yer
demektir. Bu anlamda başta Türkiye olmak üzere, Çin sınırlarına kadar bütün Orta
Asya'ya Türkistan denebilir. Tarihte "Türkistan" deyince Aral gölünden ve
Siri Derya nehrinden başlayıp, Afganistan ve İran sınırları boyunca devam eden ve
eski Çin hudutlarına kadar uzanan geniş bölge hatıra gelir. Bugünkü Çin hakimiyeti
içinde kalmış, Türklerle meskûn bölgelere ise "Doğu Türkistan"
denmektedir.
Türk kültür tarihinde önemli yeri olan Hoca Ahmet Yesevi'nin yaşadığı ve hâlen türbesinin
bulunduğu şehrin adı olan "Yesi" son devirlerde resmi kayıtlarda "Türkistan"
adıyla anılmaya başlanmıştır. Bu yazımızda sözkonusu olan "Türkistan"
daha çok işte bu sonuncusudur.
Halen Güney Kazakistan'da bulunan, tarihi ve manevi bakımdan önemli, fakat yetmiş yıllık
Rus hakimiyeti sırasında ihmal edilmiş olan eski adıyla "Yesi", bugünkü adıyla
"Türkistan" şehri...
Bugün "Türkistan" deyince, bilenlerimiz, Ahmet Yesevi'nin medfun bulunduğu şehri
hatırlarken; büyük çoğunluk, aynı zamanda Bütün Orta Asya cumhuriyetlerini düşünmektedir.
Mağcan Cumabay'ın şu şiiri bize bu duyguları hatırlatıyor:
Türkistan eki dünye esigi goy
Türkistan er Türikting besigi goy
Tamaşa Türkistanday jerde tuğan
Türikting Tengri bergen nesibi goy
Ertede Türkistandı Turan desken
Turanda er Türiğim tuğıp-ösken
Turannıng tağdır bar tolkımalı
Basınan köp tamaşa künder keşken
(Türkistan iki dünya eşiği/ Türkistan yiğit Türk'ün beşiği/ Güzel Türkistan
gibi yerde doğan/ Tanrı'nın bize nasip ettiği)
(Eskiden Türkistan'a Turan denmiş/ Turan'da yiğit Türk doğup büyümüş/ Turan'ın
kaderi var türlü türlü/ Başından çok güzel
günler geçmiş)
Bir başka Türk şâiri N. Yıldırım Gencosmanoğlu şöyle seslenir:
Ana yurdum ata yurdum
Can evim uluğ Türkistan
En güzel şiirler sana
Sanadır en büyük destan
1990'dan sonra uzak Türk illerine seyahatlar başladı. 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin
dağılmasıyla birlikte ata yurdumuz olan Orta Asya ve bağımsızlığına kavuşan Türk
Cumhuriyetlerinin kapıları açıldı. Seyahat imkânları eskiye göre kolaylaştı,
gidip gelenlerin sayısı hayli arttı. Bunlardan bazıları çeşitli dergi ve
gazetelerde izlenimlerini yazdılar. Bu tür yazılar bir araya getirilse bir kaç ciltlik
bir külliyat oluşur. İlk yazılardaki belirgin özellik duygusallığın ağır basmasıdır.
Her giden bir his fırtınasına tutulmuşcasına, hasretin ve kavuşmanın çarpıcı
sahnelerini romantik bir dille anlattı. Gün geçtikçe realite ağır bastı. Beş on günlük
gezilerde farkına varılmayan gerçeğin sert yüzüyle karşılaşıldı. Uygun bir üslûpla
bunlar da dile getirilmeye başlandı. Bu tür yazılardan kitap haline getirilenler
de vardır. Bunlardan birkaçından söz etmek istiyorum. Seyahat edebiyatı veya gezi
kitapları, kanaatimce zevkli ve kolay okunan eserlerdir. Gezip görülen yerleri, yazarla
birlikte siz de dolaşırsınız. Onun gözlemlerine, duygularına, sevinç ve kederlerine
siz de ortak olursunuz.
Bilindiği gibi Asya Türk Cumhuriyetleri yetmiş yıl boyunca Sovyet Rusya'nın
hakimiyeti altında yaşadı. Listemizdeki ilk dört kitap o dönemlere ait izlenimleri
ihtivâ etmektedir:
1. Tarık Buğra, Gagaringrad Moskova Notları. Yazarımızın 1962 yılında yayınlanan
bu küçük kitabı, bir haftalık Moskova gezisi izlenimlerinden oluşmaktadır.
2. Samet Ağaoğlu, Sovyet Rusya İmparatorluğu, İstanbul 1967. Meşhur yazarımızın
1964 yılında yaptığı iki aylık gezi notlarıdır. Azerbaycan, Sibirya, Moskova,
Semerkant ve Buhara'ya ait intibalarını ihtiva eder.
3. Mehmet Turgut, Taşkente Doğru, İstanbul 1969. 1967'de bir Dışişleri heyetiyle yapılmış
resmi gezi intibaları; Taşkent, Semerkant ve Bakü'ye dair izlenimler.
4. Yavuz Bülent Bakiler, Türkistan Türkistan, 1. baskı, İstanbul 1986. Yazarın
1985'lerde Taşkent film festivali dolayısıyla iki ay boyunca bulunduğu Özbekistan
izlenimleri.
5. Feyzullah Budak, Orta Asya Mektupları. Yazarın 1993 yılında resmi bir görevle
bulunduğu Kırgızistan intibaları, 1991 yılına ait Azerbaycan notları ve Asya Türk
Cumhuriyetlerine dair teknik bilgilerden oluşan bir kitap. Sevinç Mat. Ankara 1994.
6. Halit Güler, Orta Asya'da İslam'ın Yeniden Doğuşu, TDV Yayını, Ankara 1994. Hâlen
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı olan sayın H. Güler'in gezip gördüğü bir çok
yere ait izlenimlerini yazıya dökmek gibi güzel bir adeti vardır. 1985, 1990, 1992 ve
1993 yıllarında resmi görevle gitmiş olduğu Özbekistan, Azerbaycan, Dağıstan, Başkırdistan,
Tataristan, Kazakistan ve
Kırgızistan'ın bazı yerlerinde kısa süreler zarfında gördüklerini, oralarla
ilgili duygu ve düşüncelerini adı geçen kitapta bir araya getirmiştir.
7. Ali Berat Alptekin, Yesevi Ocağında 210 Gün. Yazarın 1994-95 ders yılında Hoca
Ahmet Yesevi Üniversitesi'ndeki yedi aylık görev süresine ait izlenimleri. Tisav Yayını,
Elazığ 1996.
8. Mehmet Demirci, Türkistan Notları, Kubbealtı neşriyatı, İstanbul 1996. Bendeniz
1995 yılı 20 temmuzundan itibaren altı ay süreyle Türkistan'da bulundum. Eski adı
Yesi olan Türkistan şehrinde, Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi'nde
görev yaptım. Dönüşte bu döneme ait gözlem, intiba ve düşüncelerim bir kitap
halinde "Türkistan Notları"
adıyla yayınlandı.
9. Ertuğrul Yaman, Türkistan Notları, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1998. Bir
öncekiyle aynı adı taşıyan bu kitap, ilkinden iki yıl sonra çıkmış. İsim
benzerliğinin iki sebebi olabilir: Ya birincisi iyi tanıtılamadığından sayın Yaman
haberdar olamamıştır veya aynı zaman dilimi içinde birbirinden habersiz, aynı isim
konmuştur da, E. Yaman'ın kitabı Kültür Bakanlığı'nda yayınlanma sırası beklediği
için gecikerek çıkmıştır.1992 ağustosundan 93 temmuzuna kadar Özbekistan'da Türkiye
Türkçesi dersi verdiği bildirilen Ertuğrul Yaman'ın, o döneme ait intibalarını çeşitli
dergilerde neşrettiği anlaşılıyor. İşte sözkonusu kitap, 1992-96 yılları arasında
yayınlanan bu tür yazıların bir araya getirilmesinden oluşmaktadır.
*
Kazakistan'ın güneyinde yer alan ve eski adı Yesi olan Türkistan şehrini değerli kılan
Ahmet Yesevi türbesidir. Türklerin İslamiyet'i benimsemesinde önemli hizmeti olan bu büyük
veli 1166 yılında vefat etti. Türbesi 1400 yıllarına doğru Timur tarafından yaptırıldı.
Orta Asya Türk mimarisinin değerli örneklerinden biri olan Yesevi Külliyesi, hemen
hemen bütün
Türk-İslâm dünyası için önemli bir ziyaret yeridir. Eskiden olduğu gibi bugün de
çeşitli Türk boylarını buluşturan bir merkez durumundadır. Günün her saatinde
ziyaretçileri vardır. Evlenme sırasında gelinle damadın düğün kıyafetleriyle
buraya gelip dua etmeleri yaygın bir âdettir.
Uzun yılların ihmaliyle hayli yıpranmış olan bu büyük eserin restorasyon işini Türkiye
Cumhuriyeti yapmaktadır. Zengin çinilerini ve ve çok özel tuğla işlerini aslına
uygun şekilde yenileyebilmek için sanatkâr ve işçilerimiz titiz bir gayretle çalışmaktadırlar.
Görebildiğimiz kadarıyla Kazak halkı neşeli ve misafirperverdir. İş imkânları kıt,
gelir seviyesi düşüktür. Türkiye ile kıyaslarsak elli yıl önceki durumumuza
benzetilebilir. Türkiye'nin dört misline yakın genişlikte topraklara ve zengin
servetlerine sahip olmakla beraber, henüz bunları verimli şekilde işletme imkânına
sahip değildir. On sekiz milyon insanın yaşadığı bu ülkede,
Kazaklar ve öteki Türk asıllılar nüfusun %50'sini teşkil eder. Geri kalanların büyük
çoğunluğu Rus olmak üzere Alman, Ukraynalı ve diğer topluluklardan oluşur.
Önceki Türk cumhuriyetlerinde olduğu gibi bugün Kazakistan, yıkılan Sovyet
rejiminden sonra; yeniden yapılanmanın, serbest piyasa sistemine geçmenin sıkıntılarını
yaşamaktadır. Dilde, kültürde, eğitimde millî çizgiyi yakalamak için gayret göstermektedir.
Tarihleriyle eski, isimleriyle genç olan Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde, bütün sıkıntılara
rağmen süratli bir gelişme vardır.
Bunun gözle görünür örneklerini, Yesevi Üniversitesi'nin bulunduğu Türkistan şehrinde
görmek mümkündür. Benden bir yıl evvel aynı şehirde ve üniversitede çalışan
A.B. Alptekin'in kitabında günlük hayata dair anlattıkları ile kıyaslanınca, bir yıl
sonra benim içinde bulunduğum durumun daha iyi olduğu görülür. Maselâ Türkiye şartlarına
yakın yemek yenebilecek yerler açılmaya
başlanmıştı. 1996 yılından itibaren ise, aynı şehirde Devletimizin yaptırdığı
Üniversite yurt binaları tamamlanmış, böylece barınma ve haberleşme kolaylaşmış,
Türkiye televizyonları seyredilmeye başlanmıştır. Rektörlük binasının önünde
devâsâ bir Lenin heykeli vardı, bir türlü kaldırılamamıştı. İlk göreni yadırgatan,
benim kitabımda da olumsuz duygularla bahsettiğim bu heykelin
kaldırıldığını da sonraki senede gidip gelenlerden öğrendim.
*
Maddî gelişmelerin ve maddî kalkınmanın daha kolay başarılacağını sanıyorum.
Ben altı ay Kazakistan'daki bir üniversite de bulundum. Halkla yakın temas kurmaya çalıştım.
Kitabından anlaşıldığına göre Ertuğrul Yaman da Özbekistan üniversitelerinde
bulunmuştur. Kendi gözlemlerime ve Yaman'ın yazdıklarına bakınca anlıyorum ki, her
iki ülkedeki Sovyetler'den kalma
benzer sistem, hataları ve sevapları ile aynen devam etmektedir. Azerbaycan, Türkmenistan
ve Kırgızistan'a dair edindiğim şifahî bilgiler de aynı istikamettedir.
Sistemden ziyade "insan" önemlidir. İnsanın karakteri, manevî yapısı önemlidir.
En çok üzerinde durulması gereken konu, insanların bu yönlerini geliştirmek olmalıdır.
Ertuğrul Yaman'ın, Özbekistan'da kendisiyle yapılan bir röportajda dile getirdiği şu
hususlar bütün Cumhuriyetler için geçerlidir. Yazara gençlerin meziyet ve noksanlıklarıyla
ilgili bir soru sorulur. Verdiği
cevaptan bazı cümleler şöyledir. "... Evvelâ iyi taraflar: Özbek gençleri uzun
yıllar devam eden zulüm ve bozma gayretlerine rağmen asıllarını kaybetmemişlerdir.
Geleneklerine, millî ve manevî değerlerine bağlılar. Çoğunluk saygılı ve alçakgönüllü.
Misafire hürmetliler. Kısacası özleri sağlam. Ancak bazı eksiklikleri var: (...) Gençler
derslere karşı gerektiği kadar istekli değiller. Pek az ders çalışıyorlar (...)
Sadece gençlerde değil umum halkta, söz verip tutmama hastalığı var. Bunu derhal
terketmek lâzım. Bir başka husus, evler çok temiz, ancak umumî yerler (tuvalet,
lokanta vs.) hiç temiz değil. "Temizlik imandandır" sözünü unutmayalım.
Gençlerimiz milletimiz, dinimi, imanımız için çok çalışmalıdır... (s. 145)
Burada dile getirilen eksiklikler belki de bütün gelişme yolundaki ülkelerin hastalıklarıdır.
Asyalı kardeşlerimizin özlerinin sağlam olduğu muhakkak. Seneler sonra oralara giden
Türkiye Türkleri'ne kucaklarını ve gönüllerini açmaları bunun bir göstergesidir.
Bizler de onları hasbî olarak seviyoruz. Ancak bu karşılıklı sevgi eksiklikleri görmeye
engel olmamalıdır.
*
Yirmi birinci yüzyılın "Türk asrı" olacağını söyleyenler var. Burada söz
konusu olan, bütün Türk cumhuriyetleridir. Bu temenni ancak ilimle, akılla, çalışmakla
ve "inanç" la gerçekleşebilir. Tek kanatla kuşun uçması mümkün değildir.
Sadece teknoloji ve müsbet bilgiler insanlığı yükseltmeye ve mutlu etmeye kâfi
gelmiyor. Uzay çağında elbette en son yenilikleri ve buluşları takip
edeceğiz, onlara sahip olacağız. Ama gönlümüzü ve ruhumuzu aç bırakır, ahlâk ve
karakter zayıflığını mühimsemezsek tek kanatlı kalırız.
Ruhumuzu, gönlümüzü ve ahlâkımızı besleyecek gıda gene Yesi/Türkistan'da, Ahmet
Yesevi'de vardır. Tarih içinde o ve onun gibiler nasıl ki geniş bir coğrafyada
insanlarımıza manevî nafaka sağlamış, onların inanç, gönül ve ahlâk dünyalarını
beslemiş ise, günümüzde ve gelecekte de yine bu mümkündür. Yeter ki, bütün Türk
dünyası olarak, bu yüce kişileri ve prensiplerini iyi
tanıyalım, öğrenelim ve günümüze taşımayı bilelim.