Dr. Durak PUSMAZ
Haseki Eğitim Merkezi Müdürü
Merhum Süleyman Çelebi hazretleri milletimiz tarafından
çeşitli vesilelerle çok okunup dinlenen meşhur Mevlid-i Şerifine:
"Allah âdın zikredelim evvelâ Vâcip oldur cümle işte her kulâ" diye
başlar ve:
"İsm-i Pâkin pâk olur zikreyleyen Her murada erişir Allah diyen" şeklinde
devam eder.
Her vesile ile Allah'ın adını çok anmalıyız, çok zikretmeliyiz, O'nu hiçbir zaman
hatırımızdan çıkarmamalıyız. Özellikle her hayırlı işimize besmele ile
başlamalıyız.
Sevgili Peygamberimiz, peygamberliğinin onuncu yılında kendisini Mekke müşriklerinin
her türlü eza ve cefalarına karşı himaye eden amcası Ebû Talib'i, arkasından da
kendisine ilk inanan ve hayatı boyunca destek olan eşi Hz. Hatice validemizi
kaybetmişti. Bu olay hem Peygamber Efendimizi ve hem de bir avuç ashabını çok
üzmüştü. Diğer taraftan Mekke'de İslâmiyet
istenilen şekilde yayılamıyordu. Müşrikler, kendileri müslüman olmadıkları gibi
müslüman olmak isteyenlere de mani oluyorlardı.
Peygamber Efendimiz müşriklerin baskısından çok sıkılmıştı. Mekke yakınlarında
bulunan Taif'e gidip bir de ora halkını İslâm'a davet etmek istedi. Bunun için
Taif'te tam on gün kaldı. Fakat Tâif halkından da gereken alaka ve ilgiyi göremedi,
aksine ters tepki ile karşılaştı; onlar da Hz. Peygamber'e yapmadıkları
kötülükleri bırakmadılar; alay ettiler, hakarette bulundular. Efendimizi Taif'ten
çıkmaya mecbur etmekle kalmadılar, geçeceği yolun iki tarafına sıralanıp taş
yağmuruna tuttular.
Mübarek ayakları kanlar içerisinde kaldı.
Efendimiz üzgün ve bitkin Mekke'ye dönerken yolu üzerinde bulunan bir bağa uğradı,
orada bir müddet dinlenmek istedi. Bu bağ Rabîa'nın oğulları Utbe ve Şeybe'ye
aitti. Addas isminde bir köleleri vardı. Bu köleleriyle Peygamber Efendimize tabak
içerisinde bir salkım üzüm gönderdiler. Resûlullah üzümü "bismillah"
diyerek alıp yemeye başlamıştı. Bu durum Addas'ın
dikkatini çekmiş, Resûlullah (s.a.s.)'in yüzüne bakarak:
"-Vallahi, bu sözü bura halkı söylemiyor, burada kimseden böyle bir söz
işitmedim" dedi. Bunun üzerine Resûlullah:
"- Ey Addas! Sen hangi diyar halkındansın? Dinin nedir?" buyurdu. Addas:
"-Ben hristiyanım. Ninova halkındanım." dedi. Hz. Peygamber:
"- Demek sen sâlih bir kişi olan Yunus b. Mettâ'nın memleketindensin", dedi.
Addas:
"-Yunus b. Mettâ'yı nereden biliyorsun?" dedi. Hz. Peygamber:
"- Yunus benim kardeşimdir. O peygamberdir. Ben de peygamberim." buyurdu. (1)
Bu sözler Addas'ın hoşuna gitti. Addas, Irak sınırları içerisinde olan Musul
civarındaki Ninova şehri halkından hristiyan bir kimse olup Mekke'li müşriklerin
ileri gelenlerinden Şeybe b. Rabîa veya Utbe b. Rabia'nın kölesi idi. Hz. Peygamber'e:
"- Ben senin sıfatlarını İncil'de görür, Peygamberliğini Tevratta okurdum.
Mekke'de peygamber olacağını, sana uymuyacaklarını ve içlerinden
çıkaracaklarını, sonunda Allah Teâlâ'nın seni muzaffer kılarak Mekke'ye
getireceğini ve dininin her tarafa yayılacağını biliyordum. Bana dinini
öğret." dedi.
Hz. Peygamber de ona dinini öğretti. Addas Hz. Peygamber'in ellerini ve ayaklarını
öpmeye başladı. (2)
Hz. Peygamber'in hayatında cereyan eden bu olaydan alınacak dersler vardır:
a- Hz. Peygamber (s.a.s.) hayatının her safhasında hatta en üzüntülü ve
sıkıntılı anlarında bile insanları İslâma davet ederdi. Bu onun aslî görevi idi.
İnsanların küfür ve şirk bataklığında boğulmalarına gönlü razı olmazdı.
b- Allah Rasûlü bir şey yemeye besmele çekerek başlardı. Nitekim sözkonusu bağda
kendisine ikram edilen üzümü yemeye de besmele çekerek başlamıştı.
c- Besmele, Hristiyan bir köle olan Addas'ın müslüman olmasına vesile olmuştur.
Dinimizde gerek dünya ve gerekse ahiretle ilgili her önemli ve meşru işe besmele ile
başlamamız tavsiye edilmiş, besmelesiz başlanılan işin güdük kalacağı, sonunun
gelmeyeceği belirtilmiştir. Nitekim Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde:
"Besmele ile başlamayan her önemli iş güdüktür, sonu gelmez." (3)
buyurmuştur.
Büyük şair merhum Mehmet Akif Ersoy insanın dilinden besmelenin eksik olmamasının
faydasını belirterek şöyle der:
Dilinde besmele olsun, elinde sûre-i Nûr
Kesende sade mühür.. kimse çarpmaz.. destur.
Müslüman hayırlı bir işe başlarken besmele çekerek yani
"Bismillahirrahmânirrahîm" diye başlamalıdır. Bunun anlamı: "Ben bu
işime rahmeti çok ve merhameti bol olan Allah'ın adıyla başlıyorum, O'nun yardım ve
inayetini diliyorum, O'nun merhameti ve yardımı olmadan bu işi bitiremem, O'nun rahman
ve rahîm sıfatlarının tecelli etmesini, böylece bu işimde başarıya
ulaşmamı diliyorum." demektir. İşine besmele ile başlayan kimse, yüce Allah'ın
Rahman ve Rahîm isimlerinin tecellî etmesini bekler, O'na güvenir, O'nun yardım ve
himayesini talep etmiş olur.
Furkan sûresinin üçüncü âyetinde belirtildiği gibi, müşrikler; hiçbir şey
yaratmayan, bilakis kendileri yaratılmış olan, kendilerine bile ne fayda ve ne de zarar
veremeyen, öldürmeye ve diriltmeye gücü yetmeyen putlara tapıyorlar, işlerine
putlarının ismini anarak başlıyorlardı.
Peygamber Efendimiz, müslümanlara işlerine Allah'ın adını anarak başlamalarını
emretmiştir. Alimlerin belirttiğine göre besmelenin başındaki "ba" harfi
"istiâne / yardım dileme" için olup kulun Allah'tan yardım dilediğini,
Allah'ın yardımı olmadan hiç bir şey yapamayacağını, başarıya
ulaşamayacağını ifade eder. Ya da sözkonusu "bâ" ilsak için olup kulun
Allah'a bağlılığını ifade eder.
Besmele İslâm'ın sembolüdür. Barış ve güvenlik işaretidir.
Sultânü'l-müfessirîn ünvanıyla anılan Peygamber Efendimizin amcası Abbas'ın oğlu
Abdullah (r.a.)'dan şöyle rivayet edilmiştir:
"- Birgün Hz. Ali'ye Tevbe Sûresinin başında niçin besmele yok?" diye
sordum. Cevabı verdi:
"- Besmelede güvenlik vardır, halbuki Berâe (Tevbe) Sûresinde savaş emirleri
vardır."
Müslümanın dili besmeleyi söylemeye alışmalı, evinden ve dilinden besmeleyi eksik
etmemelidir. Ailesine ve çocuklarına da besmeleyi öğretmeli, yüce Rabbimizin isminin
her yerde anılmasına ve yayılmasına gayret göstermelidir. Bilmelidir ki besmelesiz
yapılan işde hayır yoktur.
Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki besmele hayırlı işlerde, yapılması dinimizce
meşru, helal olan yerlerde çekilir. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi
besmelenin manası "Ben bu işime rahmeti çok ve merhameti bol olan Allah'ın
adıyla başlıyorum" demektir. Allah'ın adıyla başlanılan şey helal
olmalıdır. Allah'ın haram kıldığı şeylere besmele ile başlanılmaz. Mesela içki
içerken, kumar oynarken, hırsızlık ederken, zina yaparken besmele çekilmez. Çünkü
bunlar dinimizce kesin olarak haram kılınmıştır. Allah'ın haram kıldığı şeylere
O'nun adını anarak başlamak bir nevi O'nunla alay etmek olur.
Besmele çekmenin meşru olduğu bazı yerleri ve bunun hükmünü kaydetmek istiyoruz:
Abdest Almaya Başlarken
Abdest almaya başlarken besmele çekmek sünnetir. Bir hadis-i şerifte: "Abdesti
olmayanın namazı yoktur, abdest alırken Allah'ın ismini zikretmeyenin de abdesti
yoktur." (4) buyrulmuştur. "Abdesti yoktur"dan maksat, abdesti sahih olmaz
manasına değil, kamil manada abdesti yoktur, demektir. Peygamber Efendimiz abdest
alırken Allah'ın ismini anarlardı. (5)
Yemek Yemeye Başlarken
Yemek yemeye başlarken de besmele çekmek müstehaptır. Peygamber Efendimiz her güzel
işe başlarken yaptığı gibi yemek yemeye başlarken de besmele çeker, yani
"Bismillahirrahmanirrahîm" diye başlardı. Bir şeyi yemeye ve içmeye
Allah'ın adını anarak başlamak, peşin olarak O'nun vermiş olduğu nimetlere
şükretmek demektir.
Aralarında Hz. Hamza'nın katili Vahşî'nin de bulunduğu bir gurup sahâbî Hz.
Peygamber'e gelerek:
"- Yâ Resûlellâh! Biz yiyoruz fakat bir türlü doymuyoruz?" dediler.
Peygamber Efendimiz:
"- Her halde parça parça dağınık olarak yiyorsunuz?" deyince:
"- Evet" diye cevap verdiler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
"-Sofraya topluca oturun ve besmele çekerek başlayınız ki yemeğinizin bereketi
artsın." buyurdu. (6)
Peygamber Efendimiz yemek esnasında çocuklara da besmele çekmelerini öğretirdi.
Peygamber Efendimizin hanımı Ümmü Seleme'nin eski kocasından oğlu olan ve Hz.
Peygamber'in himayesinde yetişen oğulluğu Ömer b. Ebî Seleme şöyle anlatıyor:
"Ben Hz. Peygamber'in terbiyesinde yetişen bir çocuktum. Yemek yerken elim kabın
her tarafına uzanıyordu. Resûllullah
(s.a.s.):
"- Ey çocuk besmele çek, sağ elinle ye ve önünden ye." buyurdu. Ben de
bundan sonra bu şekilde yemeye devam ettim." (7)
Yemeğe başlarken besmele çekilmesi unutulmuşsa,
hatırladığı an çekilir. Besmele kasden terkedilmediği için yine aynı sevap
alınır. (8)
Kur'an Okumaya Başlarken
Kur'an-ı Kerim'i yazarken Tevbe Sûresi hariç bütün sûrelerin başında besmele
yazmak farzdır. (9) Bilindiği gibi Kur'an-ı Kerim'de 114 sûre vardır. Tevbe sûresi
hariç bütün sûrelerin başında besmele vardır. Peygamber Efendimiz Tevbe sûresinin
dışında her sûrenin başına besmele yazdırmıştır. Ayrıca Neml sûresinin 30.
âyetinde de besmele vardır. Böylece Kur'an-ı
Kerim'de 114 yerde besmele geçmektedir.
Namaz dışında Kur'an-ı Kerim'i okumaya başlarken, sûre başlarında ise
eûzü-besmele çekmek sünnettir. Kur'an okumaya sûre başından değil de ortasından
veya sonundan başlanacak ise eûzü-besmele çekmek menduptur. (10)
Peygamber Efendimize inen ilk âyette: "Yaratan Rabbinin adıyla oku" (11)
buyrulmuştur. Onun için diğer hayırlı işlere olduğu gibi, okumaya da besmele ile
başlanır. Milli Eğitim Bakanlığınca basılan üç ciltlik "Osmanlı Tarih
Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü" isimli kitapta şöyle denir: "Dilimizde
"bed-i besmele-i şerife" denilen bir tabir vardı. Anlamı besmeleye başlamak
demektir. Vaktiyle çocuklar, düğüne benzer bir merasimle okula başlarlardı. Hocanın
önüne çocuk geldiği zaman ilk önce besmele çektirirdi." (12)
Binite Binerken
Hûd sûresinin 41. âyetinde belirtildiğine göre Hz. Nuh (a.s.) gemiye binerken
beraberinde bulunan mü'minlere şöyle demiştir:
"Gemiye binin. Onun yürümesi de durması da Allah'ın adıyladır. Şüphesiz ki
Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir."
Ayetin tefsirinde denilmiştir ki: "Geminin durdurulması ve yürütülmesi Allah'ın
ismiyledir. Nuh (a.s.) geminin hareket etmesini isteyince besmele çeker, gemi hareket
eder, durmasını isteyince de besmele çeker, gemi dururdu." (13)
Mektup Yazmaya Başlarken
Neml Sûresinde Süleyman (a.s.) Sebe' kıraliçesine mektup yazdığı, mektubuna
"Bismillahirrahmanirrahîm" diye başladığı belirtilir. (14) Bu sadece Hz.
Süleyman'a mahsus bir durum değildir. Onların yoluna bizim de uymamız emredilmiştir.
Nitekim
En'am Sûresinde Hz. İbrahim, İshak, Yakup, Nuh, Davud, Süleyman, Eyyub, Yusuf, Musa,
Harun, Zekeriyya, Yahya, İsa, İlyas, İsmail (a.s.) gibi önceki peygamberlerden
bahsedildikten sonra, 90. âyetinde: "İşte onlar Allah'ın hidayet ettiği
kimselerdir, onların yoluna uy." buyrulur. Peygamber Efendimiz de mektuplarına
besmele ile başlardı.
Hayvan Keserken
Hayvan keserken bismillah demek farzdır. Kasıtlı olarak besmele terkedilerek kesilirse
o hayvanın eti yenmez. Çünkü âyet-i kerimelerde: "Allah'ın âyetlerine
inanıyorsanız üzerine O'nun adı anılarak kesilen hayvanların etinden yeyin."
(15)
"Kesilirken üzerine Allah'ın adı anılmayan hayvanların etlerinden yemeyin."
(16) buyrulmuştur. Fakat kesim esnasında kasıt olmaksızın besmele unutulursa
hayvanın eti yenir, bunda bir sakınca yoktur.
Av da böyledir. Avcı avına silahını atarken veya av hayvanını gönderirken besmele
çekmeli, kasden besmeleyi terketmemelidir.
Kaynaklar:
1- İbn Hişam, es-Sîra, II, 62
2- Mahmud Es'ad, Tarih-i Din-i İslam, İst., 1995, S. 449
3- Aclûni, Keşfü'l-Hafâ, II, 74
4- Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 418
5- bk. Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i İslam, 78
6- İbn Mâce, Et'ıme, 17
7- Buhârî, Et'ıme, 2
8- İbn Mâce, Et'ıme, 7
9- M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I, 60
10- M. Hamdi Yazır, age., I, 60
11- Alak Sûresi: 96/1
12- bk. Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I, 192-193
13- Kurtubî, el-Câmiu li ahkâmi'l-Kur'an, IX, 37; İsmail Hakkı Bursevi,
Rûhu'l-beyân (terc. Heyet), İst. 1995, IV, 136
14- bk. Nemı Sûresi; 27/30
15- En'am Sûresi; 6/118
16- En'am Sûresi; 6/121
Kur'an'da Kıyamet Sahneleri
Seyfettin YAZICI
Kopenhag Din Hizmetleri Müşaviri
Canlıların belirli bir ömrü vardır. Ömür, doğumdan
ölünceye kadar geçen zaman dilimidir, her canlı kendisi için takdir edilen ömrü
tamamlayınca ölür. Bu değişmeyen bir gerçektir. Yüce Allah şöyle buyuruyor;
"Her canlı ölümü tadacaktır". (Al-i İmran: 185)
Kainatın da bir gün sonu gelecek, akıllara durgunluk veren bu büyük eser zamanı
gelince yıkılacak, ahenk ve düzeni bozulacaktır.
Dünyanın bazı yerlerinde zaman zaman depremler olmakta, şiddetine göre büyük
yıkımlara ve binlerce kişinin ölümüne, hatta bazı kasaba ve şehirlerin haritadan
silinmesine sebep olduğu görülmektedir. Bu depremler mevzii olduğu için daha emin
yerlere kaçıp sığınmak mümkündür. Böyle sınırlı olmasına rağmen yer
sarsıntısının verdiği dehşet ve korkuyu bir düşünün!
Kıyamet olayı ise bununla kıyaslanamayak derecede çok dehşetli ve çok korkunç
olacaktır.
Allah'ın takdir zaman gelince, kıyametin kopması ile görevli büyük melek İsrafil,
"Sûr" adı verilen bir şeye üfleyecek ve bundan çıkacak son derece
şiddetli, çok korkunç ve çok müthiş bir sesin etkisi ile (Allah'ın diledikleri
dışında) bütün canlılar ölecek, yer yerinden oynayacak, güneşin ışığı
kaybolacak, yıldızlar ipi kopmuş tesbih daneleri gibi dağılıp dolu taneleri gibi
dökülecek, kısaca, yer ve göklerin düzeni bozulacak kainat yeni bir şekil
alacaktır. Kıyamet denilen bu büyük olaydan bir süre sonra yine Allah'ın emriyle,
İsrafil ikinci defa "Sûr"a üfleyince dünya kurulduğundan itibaren gelip
geçen bütün insanlar yeniden dirilecek ve dünyada yaptıklarının hesabını vermek
üzere Allah'ın huzuruna çıkarılacaktır.
Depremde çocuğunu enkazın altında bırakıp terkeden bir anne düşünülebilir
misiniz?
Bir yangında annenin yavrusunu alevlerin arasında bırakıp kendisini kurtardığını
görebilir misiniz?
Elbette şefkatle bağrına basıp emzirdiği biricik yavrusunu tehlikeye atan ve
kendisini kurtarmaya çalışan bir anne göremezsiniz. Aksine yavrusunu kurtarmak için
kendisini feda eden, canından olan anneler çok görülmüştür. Ancak öyle müthiş ve
korkunç bir olay var ki o şefkatli anne bile o olayın dehşetinden biricik yavrusunu
bile bırakacak, kendi derdine düşecek ve artık yavrusu dahil hiç kimse ile
ilgilenemeyecektir.
İşte o büyük ve dehşetli olay, kıyametin kopmasıdır.
Kıyamet olayını ve bu olay karşısında insanların durumunu Kur'an-ı Kerîm'den
takip edelim:
"Sûra bir üfürüş üfürüldüğü, yer ve dağlar kaldırılıp bir vuruşla
birbirine çarpıldığı zaman, işte o gün olacak olur, kıyamet kopar.
Gök yarılır, o gün düzeni bozulur."
(El-Hakka: 15-16)
"Ey isanlar: Rabbinizden korkun! Çünkü kıyamet vaktinin depremi müthiş bir
şeydir.
Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğunu unutur, her gebe kadın
çocuğunu düşürür." (Hac: 1-2
Dünyamızı aydınlatan ve ısıtan büyük enerji kaynağı güneş ile geceleri
gökyüzünü süsleyen ve parıl parıl parlayan yıldızların ne
hale geleceği şöyle tasvir ediliyor:
"Gök yarıldığı zaman. Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman. Denizler
kaynaştığı zaman. Kabirlerin içi dışa çıktığı zaman. İnsanoğlu
ne yaptığını ve ne yapmadığını görür". (İnfitar: 1-5)
Bu dehşet karşısında kaçıp kurtulmak isteyen insanın durumu hakkında da Yüce
Allah şöyle buyuruyor:
"O gün insan kaçacak yer neresi!" diyecektir. Hayır hayır! (kaçıp)
sığınacak yer yoktur. O gün varıp durulacak yer, ancak Rabbinin huzurudur. O gün
insana ileri götürdüğü ve geri bıraktığı ne varsa bildirilir. Artık insan kendi
kendinin şahididir. İsterse özürlerini sayıp döksün". (El-Kıyame: 10-15)
Esasen kaçıp kurtulacak hiçbir yer kalmayacaktır. Çünkü kıyamet hadisesi yeryüzü
de dahil bütün kainatın altüst olmasıdır. İnsan dünyaya imtihan edilmek üzere
gönderilmiş ve görevlerinin neler olduğu kendisine bildirilmiştir. İnsanlar dünyada
yaptıklarının hesabını vermek üzere Allah'ın huzuruna çıkarılacaklar ve
yargılanacaklardır.
"Onlar düşünmezler mi ki büyük bir günde (hesap vermek için)
diriltileceklerdir. Öyle bir gün ki, insanlar o günde alemlerin Rabbinin huzurunda
dururlar." (El - Mutaffifun: 4-5-6)
Cenab-ı Hak her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmektedir, her şeyden haberdardır.
Kalbimizden geçenleri de bilir. Bununla beraber kıyamet gününde O büyük mahkemede
bir takım şahitler de dinlenecek, insanların gizli ve açık yaptığı her şey ortaya
çıkacaktır.
O gün insanın dünyada yaptıklarının hesabını vermek ve en büyük mahkemede
yargılanmak üzere Allah'ın huzuruna çıkacağı gün bizzat kendi organları dile
gelerek kendisi hakkında şahitlik yapacak, iyi ve kötü ne yapmışsa hepsini bir bir
anlatacaktır.
İşte bunlarla ilgili birkaç ayetin anlamı:
"O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır,
ayakları da şahitlik eder". (Yasin: 65)
"Nihayet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları
hakkında onların aleyhinde şahitlik ederler".
"Derilerine: "Niçin aleyhimize niçin şahitlik ettiniz? derler. Onlar da, her
şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu. İlk defa sizi o yaratmıştır. Yine O'na
döndürülüyorsunuz, derler". (Fussilet: 20-21)
Ya yıllarca üzerinde yaşadığımız, gezip dolaştığımız yeryüzü, O da üzerinde
iyi, fena, gizli, açık ne işlenmiş ise hepsini birer birer haber verecek.
Bu konuda Zilzal suresindeki ayetlerin anlamına bakalım.
"Yer dehşetle sarsıldıkça sarsıldığı, yeryüzü ağırlıklarını
dışarıya çıkardığı ve insan "Ne oluyor buna!" dediği vakit, işte o
gün (yer) Rabbinin ona bildirmesiyle bütün haberlerini anlatır". (Zilzal: 1-5)
Esasen her insan ile beraber görevli iki melek vardır. "Kiramen Katibin"
adındaki bu meleklerden biri, insanın yaptığı iyilikleri diğeri de işlediği
kötülükleri yazmaktadır. Bu melekler, küçük, büyük her şeyi deftere kaydederler.
"Şunu iyi biliniz ki yaptıklarınızı bilen, değerli yazıcılar sizi
gözetlemektedirler". (İnfitar: 10-12)
"Andolsun ki insanı biz yarattık; nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz;
Biz ona şah damarından daha yakınız.
(İnsanın) sağında ve solunda onunla beraber oturan iki alıcı melek, yanında hazır
birer gözcü olarak söylediği her sözü zaptederler". (Kaf: 16-18)
Amel defteri denilen meleklerin yazdığı bu defter kıyamet günü ortaya konulacak ve
insan buna göre yargılanacaktır.
Bu, yaptığımız her şeyin kaydedildiği bir dosya gibidir.
Yaptıklarını bu defterde gören insanın ne duruma düşeceği de şöyle haber
veriliyor.
"Amel defteri ortaya konunca, suçluların onda yazılı olanlardan korktuklarını
görürsün. Vah bize, eyvah bize! Bu defter nasıl olmuş da küçük büyük bir şey
bırakmadan hepsini saymış!" derler. İşlediklerini hazır bulurlar. "Rabbin
kimseye haksızlık
etmez". (Kehf: 49)
Görülüyor ki nerede olursa olsun insanın gizli açık işlediği her şey
yazılmaktadır. Sanki gizli bir kamera her yerde bizi adım adım takip etmekte, söz ve
hareketlerimizi kaydetmektedir.
O gün herkes kendi derdine düşecek kendi başının çaresine bakacaktır.
"Sûra üflendiği zaman o gün aralarındaki soy yakınlığı fayda vermez ve
birbirlerine de bir şey soramazlar". (El-Müminün: 101)
Herkesin dünyada yaptıklarının hesabını vereceği kıyamet gününde hiç kimse bir
başkası ile ilgilenemeyecek, hatta en yakınlarından bile kaçacaktır. Kur'an-ı Kerim
bu durumu şöyle bildiriyor;
"Kulakları sağır eden o ses geldiği zaman. İşte o gün kişi kardeşinden,
annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün herkesin kendine yetip
artacak bir derdi vardır". (Abese: 33-37)
Sadece onlardan kaçmakla kalmayacak, kendisini azaptan kurtarabilmek için bakın neler
yapacak, neleri feda etmek isteyecek.
İşte bu konudaki ayetlerin anlamı:
"Gök o gün erimiş maden gibi olur. Dağlar da atılmış pamuğa döner. Hiçbir
dost, diğer bir dostunu sormaz.
Onlar birbirlerine yalnız gösterilirler, suçlu kimse, o günün azabından kurtulmak
için; oğullarını, ailesini, kardeşini, kendisini barındırmış olan sülalesini ve
yeryüzünde bulunan herkesi feda etmek ve böylece kendisini kurtarmak ister.
Hayır olmaz... Sırtını çevirip yüzgeri edeni, malını toplayıp kimseye hakkını
vermeden saklayanı çağıran, deriyi soyup kavuran alevli ateş vardır". (Mearic:
8-18)
Ve yolun sonu
İnsanların yargılanacağı en büyük mahkemede ilahi adalet yerini bulacak, herkes
ektiğini biçecek hiç kimseye en ufak bir haksızlık yapılmayacaktır.
"Sûra üflenince, Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde ne
varsa hepsi ölecektir, sonra ona bir daha üflenince bir de ne göresin, onlar ayağa
kalkmış bakıyorlar".
"Yeryüzü, Rabbinin nuru ile aydınlanır, kitap konulur, peygamberler ve şahitler
getirilir ve aralarında hakkaniyetle hüküm verilir.
Onlara asla zulmedilmez".
"Herkes ne yaptıysa karşılığı tastamam verilir. Allah onların yaptıklarını
en iyi bilendir". (Zümer: 68-70)
İnkarcıların hazin akıbeti Cehennem, iman etmeyenler ile inandığı halde
görevlerini yerine getirmeyen kimselerin cezalandırılacağı bir yerdir, imansız
ölenler burada ebedi olarak kalacaklardır. İman ettiği halde dini görevlerini
yapmayanlar belirli bir süre cehennemde kalıp
cezalarını çektikten sonra çıkacak ve cennete gideceklerdir.
İnanmayanlar ise sonsuza dek cehennemde kalacaklardır, bir daha çıkmamak üzere.
Bütün uyarılara rağmen gerçekleri görmemekte ısrar edenlerin hazin sonudur bu...
İşte inkarcıların acı sonunu haber veren ayetler:
"İnkar edenler bölük bölük cehenneme sürülür. Oraya vardıklarında
kapıları açılır, bekçileri onlara: "Size içinizden Rabbinizin ayetlerini
okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi? Derler.
"Evet geldi" derler. Lakin azap sözü kafirlerin üzerine hak olmuştur".
"Onlara içinde ebedi kalacağınız cehennemin kapılarından girin; kibirlenenlerin
yeri ne kötü, denilir". (Zümer: 71-72)
İnkarcıların cehennemden çıkmak için nasıl yalvaracakları da şöyle haber
veriliyor: "Orada: "Rabbimiz! Bizi çıkar; yaptığımızdan başka yararlı
iş işleyelim". Diye bağrışırlar. O zaman onlara şöyle deriz: "Öğüt
alacak kişinin öğüt alabileceği kadar bir süre sizi yaşatmadık mı? Size uyarıcı
da gelmişti. Artık azabı tadınız, zalimlerin yardımcısı olmaz".
(Fatır: 37)
Müminleri Bekleyen Sonsuz Mutluluk Cennet, müminler için hazırlanmış mükafat
yeridir. Orada gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve kimsenin hayal
edemeyeceği nimetler vardır. Cennet, insanın arzu ettiği her şeyi bulacağı eşsiz
güzelliklerle dolu bir yerdir. Orada ölüm yoktur,
hayat sonsuzdur.
Allah'a ve O'nun gönderdiği Peygambere inanan dini görevlerini yerine getiren kimseler
ebedi saadet yurdu cennette sonsuz mutluluğa kavuşacaklardır.
İşte görevini yerine getiren müminlerin sevinci:
"Rablerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük cennete
götürülürler. Oraya varıpta kapıları açıldığında bekçileri onlara:
"Selam size! Hoş geldiniz! Artık ebedi kalmak üzere girin buraya, derler."
"Onlar: "Bize verdiği sözde duran ve bizi dilediğimiz yerinde oturacağımız
bu cennet yurduna varis kılan Allah'a hamdolsun, iyi amelde bulunanların mükafatı ne
güzelmiş!" derler. (Zümer 73-74)
"Ey ayetlerimize inanan ve Müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur,
sizler üzülmeyeceksiniz de".
"Siz ve eşleriniz ağırlanmış olarak cennete giriniz".
"Onlara altın tepsiler dolaştırılır. Orada canlarının istediği ve gözlerinin
hoşlandığı her şey vardır, ve kendilerine: "Siz orada ebedi kalacaksınız.
İşte yaptıklarınıza karşılık size miras verilen cennet budur". (Zuhruf:
68-72)
"O gün cennetlikler gerçekten nimetler içinde safa sürerler.
Onlar ve eşleri gölgeler altında tahtlara kurulurlar.
Orada onlar için her çeşit meyve vardır. Bütün arzuları yerine getirilir."
(Yasin: 55-57)
Ölüm ötesinde meydana gelecek olaylar ve insanın karşılaşacağı durumlarla ilgili
Kur'an-ı Kerîm'in verdiği haberlerden bazılarını aktarmaya çalıştık. Bunlar
tartışılmaz gerçeklerdir ve muhakkak vuku bulacaktır, çünkü bu haberlerin
kaynağı Kur'andır.
Kur'an ise Allah sözüdür,
"Allah'tan başka tanrı yoktur, geleceğinden şüphe olmayan kıyamet günü sizi
mutlaka toplayacaktır, Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir?" (Nisa: 87)
İnsan bu gerçekleri hiçbir zaman hatırından çıkarmamalı, sonunun nereye
varacağını çok iyi hesap ederek davranışlarına dikkat etmelidir.
Unutulmasın ki, herkes kendi yolunu kendi iradesi ile çizmekte ve akıbetini kendisi
hazırlamaktadır.
Yüce Rabbimizden günahlarımızı bağışlamasını bizi; yolun sonunda cehenneme
sürüklenmekten korumasını ve cennetin kapısında
"Selam size hoş geldiniz! Ebedi olarak buraya girin", sözleri ile karşılanan
bahtiyar kullarından eylemesini dileriz.