|
|
Sayfa:7/20 |
||
[ Hz. MUHAMMED'İN İSLÂM'A VE MÜSLÜMANLARA YÖNELİK SALDIRILARLA MÜCADELESİ-I ] |
||
1- Müşriklerle İlişkiler a- Hz. Peygamber, Barış ve Savaş Peygamberliğin Medine döneminde, Hudeybiye Antlaşması'ndan Mekke'nin Fethi'ne kadar yaklaşık iki yıl devam eden barış dönemi dışında Mekke müşrikleriyle ve diğer müşrik Arap kabileleriyle ilişkiler genellikle mücadele ve savaş şeklinde geçmiştir. Ancak, Kureyş müşriklerine karşı izlediği politikada Hz. Peygamber'e yardımcı olan Huzâa'nın bazı kolları ile, Cüheyne, Damre ve Gıfâr gibi antlaşma yapılan kabileleri bundan hariç tutmak gerekir. Mekke'nin Fethi, Huneyn zaferi ve ardından Arap Yarımadası'nın çeşitli bölgelerinden heyetlerin Medine'ye gelip Müslüman olmalarıyla birlikte, müşriklerle ilişkilerde büyük bir yumuşama yaşanmıştır. Bununla birlikte, Hz. Peygamber'le müşrikler arasındaki mücadele, hicretin 9. yılı sonunda müşriklerle ilişkilerde son noktanın konulmasına kadar devam etmiştir. Müşriklerle ilişkilerde olduğu gibi, hicretin ikinci yılından sonra Müslümanlarla Yahudiler ve Hristiyanlar arasındaki ilişkilerde de savaşlar önemli yer tutmaktadır. O nedenle, burada, Hz. Peygamber'in savaşa bakış açısına temas etmek yerinde olacaktır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Peygamberimiz hem Mekke ve hem de Medine döneminde insanları öğütle, delille, ikna yoluyla ve Kur'an okuyarak İslâm'a davet etmiştir. Dolayısıyla onun etrafında oluşan topluluk, zor kullanılarak bir araya getirilen insanlardan değil, bunun aksine tatlı dille, ikna yoluyla Allah'a çağrılmaları sonucu hür iradeleriyle İslâm'ı seçen kimselerden oluşmuştur. "Çünkü insan, zorla alıştırmayla, kanunlarla, kaba kuvvetle ıslah edilemez, sadece davranışı değişebilir".[254] Halbuki Hz. Peygamber'in amacı insanların sadece davranışlarını değiştirmek değil, özüne hitap ederek ıslah etmekti. Barış, sevgi ve rahmet peygamberi olan Hz. Muhammed (s.a.s.), esasında savaştan ve savaşmaktan hoşlanmazdı. İslâm'ın Mekke döneminde kendisine ve Müslümanlara düşmanlık yapan, işkence eden ve şiddet uygulayanlara aynı yolla karşı çıkmamış, onlardan intikam alma yoluna gitmemiştir. Mekke döneminde nâzil olan Kur'an-ı Kerim âyetlerinde Hz. Peygamber'e ve inananlara sürekli sabır tavsiye edilmiştir.[255] Müslümanlar maruz kaldıkları işkencelerden şikayet ettiklerinde Hz. Peygamber "Sabredin ben savaşla emrolunmadım" buyurarak onlara sabırlı ve metin olmayı öğütlemiştir. Kur'an-ı Kerim'de başka topluluklarla ilişkilerde barış esastır. İnananlara hitaben "hep birden barışa girmeleri" emredilmektedir.[256] Eğer başkaları barışa yanaşırlarsa Hz. Peygamber'den de barışa yanaşması istenmektedir.[257] İnananlar için Allah uğrunda yola çıktıkları zaman iyice araştırma yapmaları ve kendilerine barış önerene, dünya hayatının geçici menfaatini arzulayarak "Sen mü'min değilsin" dememeleri öngörülmektedir.[258] Barış ve barışı kabule eğilim insanın fıtratında, tabiatında bulunan olumlu nitelik ve yatkınlıklardan biridir. Kur'an-ı Kerim'de fıtrat övülür ve onun devam ettirilmesi emredilir. Hz. Muhammed (s.a.s.)'den de Allah'ın insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevirmesi istenir.[259] Barış kavramı bu bağlamda ele alındığında, Hz. Peygamber'in uygulamalarında barışın esas olduğunu anlamamız daha kolay olacaktır. Çünkü o, hayatı boyunca fıtratı zorlayan davranışlardan hem kendini ve hem de sahabeyi uzak tutmuştur. Hz. Peygamber'in gayesinin barış olduğunun bir başka göstergesi de onun çeşitli vesilelelerle çevrede barışın hüküm süreceğine dair söylemiş olduğu sözlerdir. Nitekim Medine'ye gelip Müslüman olan Adiy b. Hâtim'e söylediği şu söz çok mânidardır: "Allah'a andolsun ki, çok sürmez bir kadının Kâdisiye'den devesinin üzerinde yalnız başına çıkıp Kabe'yi ziyaret edinceye kadar Allah korkusundan başka hiç bir korku duymayacağını işiteceksin".[260] Hz. Peygamber'in bu sözünü, ileride ne olup biteceğine dair gâibden haber verdiği iddia edilen rivayetler sınıfına dahil etmeye ve o şekilde değerlendirmeye kanaatimizce hiç gerek yoktur. Çünkü herşeyden önce böyle bir huzur ve barış ortamının gerçekleşmesinin sağlanması onun en büyük arzusu ve hedefiydi. Ayrıca bu konuşmanın gerçekleştiği hicrî 9. yıla kadar izlenen politika sayesinde gelinen nokta ve alınan olumlu sonuçlar da bu hedefe ulaşılacağını somut olarak göstermiştir. Aynı çizgide ve aynı hızla çalışmalar devam ederse, bir kadının tek başına Kâdisiye ile Mekke arasında emniyet içinde yolculuk yapabilmesinin hiç de imkansız olmayacağı açıktır. Bunun gerçekleşeceğini söylemek için kehânette bulunmaya da gerek yoktur. Zaten Peygamberimizin de böyle bir iddiası olmamıştır. Yukarıda söylediğimiz şekilde o, somut örneklerden hareket ederek bu sonuca varmış olmalıdır. Peygamberimiz Mekke döneminde İslâm'ı bu şehrin dışına da silahla tanıtmamış ve kaba kuvvetle yaymamıştır. Evs ve Hazrec'in ne şekilde İslâm'a girdiğini daha önce görmüştük. Tam aksine, İslâm'ı kabul ettiklerinden dolayı Müslümanlara kılıç çekilmiştir. Hicretten sonra, tahammül etme ve boyun eğmenin yerine savaşa izin verilmiş ve hatta savaş emredilmiştir. Savaşa izin verilmesinin ve cihadın meşrû kılınmasının sebepleri şu şekilde özetlenebilir: Meşrû savunma: Savaşa izin verilmesinin en başta gelen sebebi Müslümanların canlarını, mallarını ve namuslarını korumalarına imkan tanımaktır. Müslümanlar, Mekke'de müşriklere hoşgörülü davrandıkça, onlar azgınlıklarını, zulümlerini artırmışlardı. Bu saldırganlık hicretten sonra da devam etti. Ebû Süfyan ve Übey b. Halef, ensara bir mektup yazarak Hz. Muhammed (s.a.s.)'le kabilesinin arasından çekilmelerini istediler ve aksi takdirde kendileriyle savaşacaklarını bildirdiler. Ensar'ın bunu reddetmesi üzerine Kureyşliler münafıklara ve Yahudilere de buna benzer mektuplar yazdılar. Ebû Süfyan, küçük birliklerle Medine'ye saldırılar düzenlemeye başladı. Nitekim hicretten sekiz ay sonra iki yüz kişilik bir birlikle "Batn-ı Râbiğ" denilen yere kadar yürüdü. Bu durum, Mekke müşriklerinin iyilikten, hoşgörüden ve yumuşak davranıştan anlamadıklarını ve onların saldırılarının da hoşgörüyle önlenemeyeceğini gösteriyordu. Zora karşı zor kullanmak, kuvvete karşı kuvvetle karşılık vermek kaçınılmaz hale gelmişti. Cihada izin veren âyet-i kerîmelerin nâzil olmasıyla Müslümanlar artık canlarını ve mallarını korumak için savaşabileceklerdi. Bu âyet-i kerîmelerde mü'minlerle savaşıldığı, zulme uğradıkları, sadece Allah'a inandıkları için haksız yere yurtlarından çıkarıldıkları ifade edilmekte ve bütün bu sebeplerden dolayı kendilerine savaş konusunda izin verildiği açıklanmaktadır.[261] İslâm davetini güvence altına almak: Allah Teâlâ'nın tüm insanlık için gönderdiği İslâm dininin yayılması gerekiyordu. Hür iradesiyle Müslüman olan kimselere, kendilerine kılıç çekenlere karşı savunma hakkı vermemek, İslâm'ın yayılmasına engel teşkil edebilirdi. Müslümanlar davete silahla engel olan müşriklere boyun eğmek zorunda bırakılırsa, bunu gören diğer insanlar, saldırılara karşı kendilerine savunma hakkı tanımayan bir dini kabul etmekten çekinirlerdi. İnsan hakları ve din hürriyetini güvence altına almak: Hz. Muhammed (s.a.s.) nasıl ki insanları zor kullanarak İslâm'a dahil etmiyorsa, hür iradesiyle Müslüman olan kimseleri dinlerinden döndürmek için hiç kimsenin zor kullanmaya hakkı yoktu. Bu noktada zor kullanmak, insan haklarını çiğnemek ve din hürriyetini insanların elinden almak demekti. Antlaşmaları bozanları ve hainlik yapanları cezalandırmak: Yahudilerle yapılan savaşlar, ahdi bozanları cezalandırma politikası içinde değerlendirilebilir. Medine'deki Yahudiler, Hz. Peygamber'le yaptıkları antlaşmayı kısa süre sonra ihlal etmişlerdir. Kimisi müşriklerle işbirliği içine girmiş, bu yetmiyormuş gibi kimisi de Hz. Peygamber'e süikast tertiplemiştir. Kaynukâ ve Nadîroğulları, Medine'den çekip gitmeyi kabul etmişlerdir. Bunlar sorgusuz sualsiz idam edilebilirdi. Fakat Hz. Peygamber böyle yapmamıştır. Kurayzaoğulları ise Hendek Savaşı'nda Müslümanlar aleyhine savaş suçu işledikleri için, seçtikleri hakemin verdiği karara göre idam edilmişlerdir. Bu husus "Yahudilerle İlişkiler" kısmında ele alınacaktır. İslâm topraklarını yabancıların saldırılarından korumak: Evrensel İslâm daveti Arap Yarımadası'nın sınırlarına dayanınca dünyanın o zamanki süper güçlerinin İslâm bölgelerine yaptıkları saldırılara karşı konulmazsa, hem İslâm ve hem de Müslümanlar zarar görürdü. Nitekim İslâm dininin Arap Yarımadası'nın hemen her tarafına yayılması üzerine, daha önce Müslümanları önemsemeyen Bizans ve Sâsânî İmparatorlukları İslâm topraklarına saldırmayı planlamışlardır. Tebük Seferi ve Mûte Savaşı bu saldırıları önlemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Savaşı zorunlu kılan nedenler Kur'an'da açıklanmıştır. Hz. Peygamber'in gazveleri gerek savaş taktikleri ve gerekse dinî ve siyâsî sonuçları bakımından büyük önem taşımaktadır. Onun döneminde meydana gelen çarpışmalar, dünya harp tarihinin bilinen en az kan dökülen savaşlarındandır. Yapılan bir hesaba göre (yaklaşık olarak) onun dönemindeki bütün savaşlarda Müslümanların verdiği şehit sayısı (Bi'r-i Maûne ve Recî' Olaylarında öldürülenler hariç) 138, müşriklerin verdiği ölü sayısı da (Kurayza hariç tutulursa) 216'dır.[262] Çünkü Hz. Peygamber daima prensip olarak düşmanı yok etmeyi değil, kazanmayı tercih etmiştir. b- İlk Seriyyeler ve Gazveler Burada gazve ve seriyye kavramlarını kısaca açıklamak yerinde olacaktır. Asker sayısı az veya çok olsun, savaş için, yahut başka maksatla hareket edilsin, çarpışma meydana gelsin veya gelmesin Hz. Peygamber'in katıldığı bütün seferlere gazve (ç. gazavât) denir. Onun bizzat katılmadığı, bir sahâbînin kumandası altında gönderdiği askerî birliklere ise seriyye adı verilir. İslâm tarihçilerine göre Hz. Peygamber'in emir ve kumandasında yirmi yedi gazve gerçekleşmiştir. Bunlar Ebvâ, Buvât, Bedru'l-ûlâ-Sefevân, Zü'l-Uşeyre, Bedir, Benî Kaynukâ', Sevîk, Karkaratülküdr, Gatafân, Benî Süleym, Uhud, Hamrâülesed, Benî Nadîr, Bedru'l-Mev'id, Zâtü'r-Rikâ', Dûmetülcendel, Müreysî' (Beni'l-Mustalik), Hendek, Benî Kurayza, Benî Lihyân, Gâbe, Hudeybiye, Hayber, Mekke'nin Fethi, Huneyn, Taif ve Tebük'tür. Bu gazvelerden sadece dokuzunda çarpışma meydana gelmiştir. Biz burada çarpışma olanları genellikle savaş başlığı altında değerlendirirken, çarpışma olmayanları da seferin özel adıyla veya gazve, sefer gibi isimlerle ifade ettik.[263] Seriyyelerin sayısı hakkında otuz beş ilâ altmış altı arasında çeşitli rakamlar verilmektedir. Yeri geldikçe seriyyelerden ileride bahsedilecektir. Şimdi burada seriyyelerin tümünün adını vermeyeceğiz. Hz. Peygamber Medine'ye hicret ettikten sonra yeni bir devletin kurulması ve İslâm düşmanlarıyla savaşa izin verilmesi üzerine Medine'ye sığınan Müslümanları tehdit eden Kureyşlileri bu tehditten vazgeçirmek için onları ticaret yollarında tazyik ederek ekonomik baskı altına almaya karar verdi. Bu suretle onların İslâm'a ve Müslümanlara karşı düşmanlıklarına karşılık verilmiş olacaktı. Bu maksatla çeşitli stratejik noktalara seriyye ve gazveler düzenledi. Büyük Bedir Gazvesi'nden önce bu amaca yönelik olarak dört seriyye ve dört gazve tertipledi. Bunlardan Batn-ı Nahle Seriyyesi hariç diğerlerinde baskın yapılmadığı gibi çarpışma da meydana gelmedi. Birer ay arayla meydana gelen ilk üç seriyye şunlardır: Birincisi, hicretin 1. yılı ramazan ayında (Mart 623) Hz. Hamza'nın kumandasında yapılan Sîfülbahr seferi. İkincisi, yine aynı yılın şevval ayında Ubeyde b. Hâris'in komutasındaki bir süvarî birliği tarafından gerçekleştirilen Râbiğ seferi. Üçüncüsü, bundan bir ay sonra Zilkade ayında Sa'd b. Ebû Vakkâs başkanlığında düzenlenen Harrâr seferidir. Çarpışma meydana gelen dördüncü seriyye ise, hicretten on yedi ay sonra (Receb 2/Ocak 624) Abdullah b. Cahş başkanlığında gönderilen Batn-ı Nahle Seriyyesi'dir. Burada, hem seriyyelere örnek vermek maksadıyla ve hem de sonuçları itibarıyla çok önemli olduğu için Batn-ı Nahle Seriyyesi hakkında bilgi vereceğiz. Hz. Peygamber, biraz sonra adı geçecek olan Bedru'l-Ûlâ (Birinci Bedir) seferinden dönünce, Receb ayında halası Ümeyme'nin oğlu Abdullah b. Cahş'ı, hepsi muhâcirlerden oluşan yedi (sekiz veya on iki olduğu da söylenir) kişilik bir birliğin başına tayin etti; Übey b. Ka'b'a da bir mektup yazdırarak kendisine verdi. Ona, Medine'nin doğu tarafındaki Necid yolunu takip etmesini, mektubu iki gün yol aldıktan sonra açmasını, içindeki emri yerine getirmesini ve arkadaşlarından kimseyi beraber gitmek için zorlamamasını söyledi. Abdullah b. Cahş iki gün yürüdükten sonra mektubu açtı ve arkadaşlarına okudu. Mektupta şunlar yazılıydı: "Bu mektubumu okuduğunda Tâif-Mekke arasındaki Batn-ı Nahle'ye kadar git. Orada Kureyş kervanlarını gözetle". Mektubu okuduktan sonra yola çıkan Abdullah b. Cahş ve arkadaşları, Medine'ye iki yüz kilometre mesafede bulunan Bahrân (Buhrân) adlı yere vardıklarında, kafilede bulunan Sa'd b. Ebû Vakkas ve Utbe b. Gazvân develerini kaybettiler. Onu aramak için çıktıklarında yollarını kaybettiler ve kafileden ayrıldılar. Diğerleri ise Batn-ı Nahle'ye kadar vardılar. Orada beklerken, Tâif'ten dönmekte olan İbnü'l-Hadramî başkanlığındaki dört kişilik Kureyş kervanına rastladılar. Savaşın yasaklandığı haram aylardan Receb ayının son günüydü. Abdullah b. Cahş ve arkadaşları o günün Receb ayının son günü mü, yoksa Şaban ayının ilk günü mü olduğu hususunda bir müddet tereddüt ettiler. Ancak daha sonra kervan başkanı Amr b. el-Hadramî'yi öldürüp diğer iki kişiyi (Osman b. Abdullah ve Hakem b. Keysan) de esir ettiler. Halbuki Resûlüllah böyle bir şey emretmemişti. Dördüncü şahıs (Nevfel b. Abdullah) ise kaçtı. Abdullah b. Cahş ele geçirdiği ganimeti beşe bölerek, bir hissesini Hz. Peygamber için ayırdı. Geri kalanını da kendi aralarında bölüştüler. Bu sırada ganimetlerin taksimini bildiren âyet[264] henüz nâzil olmamıştı. Seriyye mensupları Medine'ye geldiklerinde, Hz. Peygamber iki esiri hapsetti. Ancak, kendisine ayrılan ganimeti almadı; haram ayda savaşmayı emretmediğini hatırlatarak onları azarladı. Abdullah b. Cahş ve arkadaşları Hz. Peygamber'in ve Müslümanların kendilerini kınamalarına çok üzüldüler. Bu arada Kureyş müşrikleri "Muhammed ve arkadaşları haram ayı helâl hâle getirdiler; haram ayda kan döktüler, kervanın mallarını aldılar ve adamları esir ettiler" diyerek müslümanları itham etmeye başladılar. Mekke'de bulunan müslümanlar da onlara verdikleri cevapta, olayın Şaban ayında meydana geldiğini söylediler. Bir süre sonra Bakara Sûresinin 217. âyet-i kerimesi nazil olarak durumu aydınlattı. Bu âyet-i kerimede Cenab-ı Allah, Haram Aylarda savaşmanın büyük günah olduğunu, fakat Allah'ı inkar etmenin, insanları Mescid-i Haram'ı ziyaretten alıkoymanın ve halkını oradan çıkarmanın daha büyük günah olduğunu, fitne çıkarmanın adam öldürmekten daha beter olduğunu beyan etmektedir.[265] Böylece seriyye mensuplarının haklılığı ortaya çıkmış oldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber de kendi hissesine ayrılan ganimeti aldı. Bu arada müşrikler iki esirin serbest bırakılması için Medine'ye fidye gönderdiler. Fakat Hz. Peygamber, esirleri ancak Sa'd b. Ebû Vakkas ve Utbe b. Gazvân geri döndükten sonra iade etti. Esirlerden Hakem b. Keysan İslâmiyet'i kabul edip Medine'de kalırken, Osman b. Abdullah Mekke'ye döndü.[266] Bu seriyyeden yaklaşık bir buçuk ay kadar sonra Bedir Savaşı meydana gelmiştir. Bu dönemde tertiplenen gazveler ise, Ebvâ, Buvât, Bedru'l-Ûlâ ve Zü'l-Uşeyre'dir. Bu gazveler çeşitli sebeplerle hicretin ikinci yılında ve Bedir Savaşı'ndan önce düzenlenmişlerdir. Bu seferler esnasında Hz. Peygamber Medine ile Mekke arasında oturan bazı kabilelerle, sözgelimi Benî Damre ile, karşılıklı saldırmamak ve birbiri aleyhine bir üçüncü tarafa yardım etmemek üzere antlaşma yaparak onların tarafsız kalmalarını sağlamıştır.[267] c- Bedir Savaşı (2/624) Hz. Peygamber ile müşrikler arasındaki ilk savaş Bedir'de meydana gelmiştir. Hicretin 2. yılında Kureyşliler, büyük bir kervan hazırlayıp Ebû Süfyan'ın idaresinde Suriye'ye göndermişlerdi. Bin deveden oluşan ve elli bin dinar sermaye ile hazırlanan bu kervan, Kureyş tarafından sevkedilen en büyük kervanlardan biridir. Kervanın getirdiği mallar beş yüz bin dirhem tutarında idi. Hz. Peygamber kervanın geçtiğini haber alınca sahâbîleri topladı. Kervandaki malların çokluğunu, buna karşılık muhafız sayısının azlığını anlatarak bu kervanı Mekke'ye dönerken uğrayacağı Bedir'de ele geçirebileceklerini söyledi. Kendilerini sefere davet etti. Gerektiğinde müşriklerle savaş da yapılacaktı. Hem ensar, hem de muhâcirler bu sefere iştirak edeceklerini açıkladılar. Hz. Peygamber Medine'den çıkmadan on gün önce Talha b. Ubeydullah ve Said b. Zeyd'i kervan hakkında bilgi toplamak için Suriye yoluna gönderdi. Ancak bu iki sahâbî Medine'ye Bedir savaşı esnasında ulaşabildiler.[268] Bu arada kervanın dönüş haberini başka kaynaklardan öğrenen Hz. Peygamber, 12 Ramazan 2/9 Mart 624'te Medine'den hareket etti. Sancaktarlık görevine Mus'ab b. Umeyr, Hz. Ali ve Sa'd b. Muâz'ı tayin etti. Yaşı küçük olanları yoldan geri çevirdi. Müslüman askerlerin sayısı, yetmiş dördü muhâcir ve geri kalanı ensar olmak üzere toplam üç yüz beş idi. Orduda yetmiş deve, iki de at bulunuyordu. Üç kişiye bir deve düşüyor, bu develere de nöbetleşe biniliyordu. Hz. Peygamber, Hz. Ali ve Ebû Lübâbe bir deveye biniyorlardı. Yürüme sırası Hz. Peygamber'e geldiğinde, onun yürümesine gönülleri razı olmayarak binmesini istiyorlar ve kendilerinin yürüyeceğini belirtiyorlardı. Hz. Peygamber ise bunu kabul etmiyor ve kendisinin sevaba ihtiyacının onlardan az olmadığını bildiriyordu.[269] Hz. Peygamber Bedir savaşına çıkarken çeşitli görev ve mazeretleri nedeniyle muhâcirlerden ve ensardan sekiz kişiyi izinli saydı. Daha sonra onlara da bu savaşa katılanlar gibi ganimetten hisse ayırdı. Yolda, o sırada henüz İslâm'ı kabul etmemiş bulunan Hazrecli Hubeyb b. İsâf (Yisâf) ve Kays b. Muharris Hz. Peygamber'e gelerek kabileleri ile birlikte bu savaşa katılmak istediklerini söylediler. Hz. Peygamber, müşriklere karşı müşriklerin yardımıyla savaşamayacaklarını belirtince her ikisi de Müslüman olup Bedir savaşına katıldılar.[270] Hz. Peygamber, Cüheyne kabilesinden Besbes b. Amr ile Adiy b. Ebü'z-Zağbâ'yı Medine'den ayrıldıktan sonra kervan hakkında bilgi toplamak için gönderdi. Onlar da, Medine'nin 160 km. kadar güneybatısında yer alan ve Kızıldeniz sahiline 30 km. uzaklıkta bulunan Bedir kuyularına gidip, kervanın henüz buraya gelmediğini öğrendiler ve durumu Hz. Peygamber'e bildirdiler. Bedir, o dönemde Medine-Mekke yolunun Suriye kervan yoluyla birleştiği noktada bulunuyor ve kervanların ikmal yeri olarak hizmet görüyordu. Bu arada kervanın yöneticileri Hz. Peygamber'in kervanın dönüşünü gözlediğini öğrendiler. Ebû Süfyan Suriye'den ayrıldıktan sonra Kureyş'ten yardım istemek üzere Kinâne kabilesinden Damdam b. Amr adlı şahsı yirmi dînar ücretle kiralayarak Mekke'ye gönderdi. Kendisi de, Hz. Peygamber'in Bedir kuyularına gönderdiği şahıstan sonra inceleme maksadıyla Bedir kuyularına geldiğinde takip edildiğini anlayınca, pusuya düşmemek için kervanı Bedir'e uğratmadan, Bedir'i sol tarafına alarak ve az kullanılan sâhil yolunu takip ederek Mekke'ye doğru yola devam etti. Ebû Süfyan'ın yardım isteğinin Mekke'ye ulaşması üzerine Kureyş kabilesinin hemen bütün kollarından bin kişilik bir ordu hazırlandı. Orduda yedi yüz deve, yüz de at vardı. Atlılar zırhlı idi. Süheyl b. Amr ve Huveytıb b. Abdüluzzâ gibi zengin müşrikler, ordunun hazırlanmasında binek ve para yardımında bulundular. Müşrik ordusu Ebû Cehil'in kumandasında Mekke'den yola çıktı. Bu arada Ebû Süfyan Cuhfe'den bir haberci göndererek kervanın kurtulduğunu bildirdi ve ordunun geri dönmesini istedi. Kureyş ordusu, kervanın sahil yolunu takip edeceğini bilemediğinden, kervanın geleceği normal yolu takip ediyordu. Ebû Süfyan'dan gelen haber üzerine ordunun içinden bazıları, kervanın kurtulduğunu ve savaşa gerek kalmadığını söyleyerek geri döndüler. Geri dönenler arasında Hz. Ömer'in kabilesi Adiy ve Hz. Peygamber'in annesinin kabilesi Benî Zühre de vardı. Buna rağmen Kureyşliler hazırladıkları ordunun büyüklüğünü ve gücünü göstermek ve bir daha böyle bir duruma düşmemek için yola devam ettiler. Ebû Cehil Bedir'e kadar gidip güçlerini duyurmadan, yiyip içip eğlenmeden kesinlikle geri dönülmeyeceğini bildirdi.[271] Kureyşliler aynı zamanda Batn-ı Nahle'de öldürülen Amr b. Hadramî'nin intikamını da almak istiyorlardı.[272] Bedir yakınında ordusuyla konaklayan Hz. Peygamber, kervan hakkında bilgi toplamak üzere Hz. Ali, Zübeyr b. Avvam, Sa'd b. Ebû Vakkâs ve Besbes b. Amr'ı Bedir kuyularına gönderdi. Kur'an-ı Kerim'de bu iki ordunun Bedir'e geldiklerinde birbirinden habersiz oldukları şöyle ifade edilmektedir: "Hatırlayın ki (Bedir savaşında) siz vâdinin yukarı kenarında (Medine tarafında) idiniz. Onlar da uzak kenarında (Mekke tarafında) idiler. Kervan da sizden daha aşağıda (deniz sahilinde) idi. Eğer (savaş için) sözleşmiş olsaydınız, sözleştiğiniz vakit hususunda ihtilâfa düşerdiniz. Fakat Allah, gerekli olan emri yerine getirmesi, helak olanın açık bir delille helâk olması, yaşayanın da açık bir delille yaşaması için böyle yaptı. Çünkü Allah, hakkıyla işitendir, bilendir".[273] O sırada Hz. Peygamber ve sahâbîler Kureyş ordusunun Mekke'den çıkıp Bedir'e geldiğini henüz bilmiyorlardı. Zübeyr b. Avvam ve arkadaşları Bedir'e yakın bir yerde konaklayan Kureyşlilerin Bedir kuyusuna su almak için gönderdikleri kölelerden birkaç tanesini yakalayarak Hz. Peygamber'in huzuruna getirdiler. Hz. Peygamber o esnada namaz kılıyordu. Bu arada köleleri getirenler onları sorguya çekmeye başladılar ve kim olduklarını sordular. Köleler Kureyş ordusundan olduklarını açıklayınca onları dövmeye başladılar. Çünkü bu haber hoşlarına gitmemişti. Dayaktan canları yanan köleler bu kez ifade değiştirerek Ebû Süfyan'ın kervanından olduklarını söylediler. Bu arada namazını tamamlayan Hz. Peygamber sahâbîlere "Siz onları doğru söyleyince dövüyorsunuz, yalan söylediklerinde ise bırakıyorsunuz"! diyerek sorgulama metotlarını eleştirdi. Sonra Kureyş ordusunun bulunduğu yer hakkında kölelerden bilgi aldı. Ordunun kaç kişiden ibaret olduğunu sorunca bilmediklerini söylediler. Bunun üzerine yiyecek ihtiyacını karşılamak için günde kaç deve kestiklerini sordu. Bir gün dokuz, ertesi gün on deve kestiklerini öğrenince ordunun asker sayısının dokuz yüz ilâ bin arasında olduğunu tahmin etti. Mekke'nin ileri gelenlerinden orduda kimlerin yer aldığını öğrendi.[274] Hz. Peygamber bunun yanında Adiy ve Zühre kabilesi mensuplarının müşrik ordusunu terkederek Mekke'ye geri döndüklerini de kölelerden öğrendi. Ammâr b. Yâsir ile Abdullah b. Mes'ud'u esirlerin söylediklerini yerinde incelemek üzere görevlendirdi. Bu ikisi, sabaha karşı Kureyş karargâhında büyük bir karışıklık yaşandığı haberini getirdiler. Çünkü Kureyşliler, karargâhlarına dönen diğer kölelerden Müslümanların Bedir civarında bulunduğunu öğrenince büyük bir heyecana kapılmışlar, baskına uğramamak için de tedbir almaya başlamışlardı. Hz. Peygamber, Bedir'de savaşmaya karar vermeden önce, muhâcirlerin ve ensarın görüşlerini öğrenmek istedi. Muhacirlerden Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer ve ensardan da Sa'd b. Muaz söz alarak konuştular. Hz. Ömer, Kureyş ordusunun karşılanması yönünde görüş beyan ederek şöyle konuştu: "Yâ Resûlallah! Vallahi İşte Kureyş ve onun gücü! Onlar şimdiye dek zelil olmadılar, aziz oldular, kâfir oldular, iman etmediler. Allah'a andolsun ki onlar güçlerini asla teslim etmeyecekler ve seninle savaşacaklardır! Hazırlan"! Ensardan söz alan Sa'd b. Muaz, daha önce kendisine iman edip desteklemeye söz verdiklerini, o nedenle düşmana karşı koymaktan çekinmeyeceklerini belirtti. 17 Ramazan 2/14 Mart 624 Cuma sabahı erken saatlerde her iki ordu Bedir'e doğru yola çıktı. İslâm ordusu kuyulara müşriklerden daha önce ulaştı. Peygamberimiz başlangıçta Medine tarafına en yakın ve düşmana da en uzak olan kuyunun çevresine yerleşti. Sahâbeden Hubâb b. Münzir buraya yerleşilmesini uygun bulmadı ve Hz. Peygamber'e bu kararının vahye dayanıp dayanmadığını sordu. Peygamberimiz bunun kendi görüşü olduğunu söyleyince düşmana en yakın kuyunun yanına yerleşilmesini ve diğer kuyuların kapatılmasını teklif etti. Peygamberimiz bu görüşü uygun buldu ve Hubâb'ın işaret ettiği kuyunun çevresine yerleşerek diğer kuyuları kumla kapattırdı.[275] Ancak, daha sonra, açık bırakılan kuyudan müşriklerin su almalarına izin verdi.[276] Bu arada Huzeyfe b. Yemân ile babası İslâm ordusunda yer almak üzere Hz. Peygamber'in yanına gelirken müşrikler tarafından yakalandılar. Ancak Peygamber'e katılmayacaklarına dair söz vermeleri üzerine serbest bırakıldılar. Daha sonra Hz. Peygamber'in yanına gelerek başlarından geçeni anlattılar. Peygamberimiz onlara verdikleri sözde durmalarını, savaşa katılmamalarını ve Medine'ye dönmelerini söyledi.[277] Hz. Peygamber'in en güç anında ve askere ihtiyacı olduğu bir zamanda bile Müslümanlardan, müşriklere verdikleri sözde durmalarını istemesi onun doğruluğa ve ahde vefaya verdiği önemi ortaya koymaktadır. Hz. Peygamber düşman ordusu geldikten sonra ve savaşmadan önce câhiliye devrinde de Kureyş'in elçilik görevini yürüten Hz. Ömer'i müşrik ordusuna göndererek barış ve güvenlik içinde Mekke'ye dönebileceklerini bildirdi ve savaş yapılmamasını teklif etti. Müşrik ordusunda yer alan Hakîm b. Hizâm, bu teklifin kabul edilmesini istedi; ancak Ebû Cehil bunu kabul etmeyip savaşmakta ısrar etti.[278] Hz. Peygamber'in bu tutumu, savaş meydanında bile barış politikası takip ettiğini göstermektedir. Hz. Peygamber savaştan bir önceki geceyi Allah'a ibadet ve dua ile geçirdi. Sa'd b. Muaz savaş alanına yakın bir yerde kendisi için bir çardak yaptı ve kapısında nöbet tuttu. Hz. Peygamber orduyu savaş nizamına koyduktan sonra Hz. Ebû Bekir'le birlikte çadırın içine çekildi ve Allah'a şöyle dua etti: "Yâ Rabbi! İşte Kureyş! Kibir ve gururla geldi. Sana meydan okuyor. Peygamberini yalanlıyor. Yâ Rabbi! Peygamberlere yardım sözünü, bana da özel olarak zafer va'dini yerine getirmeni senden istiyorum. Allahım! Eğer sen şu bir avuç Müslümanı helâk edersen sana ibadet eden bulunmayacaktır". Hz. Ebû Bekir "Bu kadar istek yeter Yâ Resûlallah! Allah va'dettiği zaferi yakında sana ihsan edecektir" dedi.[279] Bu arada her Müslüman asker, bulunduğu yere taş yığdı. Bu taşlar savunma savaşı yapacak olan Müslümanlar için faydalı birer malzeme teşkil etmiştir. Müşrikler ise saldırı metoduna giriştiklerinden, karşı tarafa atmak için bir veya iki taştan fazlasını yanlarında gezdiremezlerdi. Arap geleneğine göre savaş mübareze (teke tek vuruşma) şeklinde başladı. Müşrik ordusundan Esved b. Abdülesed, İslâm ordusundan da Hz. Hamza ortaya çıkıp döğüştüler. Hz. Hamza rakibini öldürdü. Bunun üzerine Kureyşlilerden Utbe b. Rebîa, kardeşi Şeybe ve Velîd b. Utbe ortaya atıldılar. Bunların karşısına ensardan üç kişi çıktı. Fakat müşrikler kendilerine denk kabul etmedikleri için onlarla vuruşmayacaklarını, karşılarına kendilerine denk kimselerin çıkmasını istediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber'in emriyle Hz. Hamza, Hz. Ali ve Ubeyde b. Hâris meydana çıktı. Hz. Hamza Utbe'yi, Hz. Ali Velîd'i, Ubeyde b. Hâris de Şeybe'yi öldürdü. Teke tek vuruşmalardan sonra başlayan ve dört veya beş saat süren savaş, ikindiye doğru İslâm ordusunun kesin zaferiyle sonuçlandı. Savaşta müşrik ordusundan başta Ebû Cehil, Ümeyye b. Halef, Utbe b. Rabîa, Şeybe b. Rabîa ve Ebû Süfyan'ın oğlu Hanzala gibi ileri gelen İslâm düşmanları olmak üzere toplam yetmiş kişi öldü; bir o kadar sayıda asker de esir alındı. Müslümanlar, altısı muhâcirlerden, sekizi de ensardan olmak üzere toplam on dört şehit verdiler.[280] Hz. Peygamber şehitlerin cenaze namazını kılarak onları defnettirdi. Müşrik ölülerini de gömdürdü. Düşman ölülerine her türlü tecâvüz ve parçalama hareketlerini yasakladı. Peygamberimiz savaş sırasında Benî Hâşim'den ve diğer kabilelerden bazı kimselerin ve özellikle amcası Abbas'ın zorla çıkarıldığını belirterek öldürülmemelerini istemişti. İslâm ordusu içinde yer alan Ebû Huzeyfe b. Utbe bunu duyunca "Babalarımızı, oğullarımızı, kardeşlerimizi öldüreceğiz, fakat Abbas'ı öldürmeyeceğiz öyle mi? Allah'a yemin ederim ki ona rastlarsam boynunu vuracağım" dedi. Bu söz Hz. Peygamber'in kulağına gittiğinde ona bu sözü söyleyip söylemediğini sordu. Ebû Huzeyfe babasının, amcasının ve kardeşinin öldürüldüğünü görünce dayanamayıp bu sözü sarfettiğini belirtti. Bunun üzerine Hz. Peygamber "Senin baban, amcan ve kardeşin bizimle savaşmakta ciddi idiler. Kimsenin zorlaması olmadan gönüllü olarak savaşa çıktılar. Ancak Hâşimoğulları zorla çıkarıldılar" buyurdu. Nitekim Kureyş ordusu Mekke'den çıktığında Benî Hâşim orduya katılmayıp Mekke'de kalmış ve bu durum başlangıçta kimsenin dikkatini çekmemişti. Ordu Mekke'ye bir konak mesafede istirahate çekildiği esnada Ebû Cehil'in bunu hatırlayarak "Ey Kureyş! Ne yaptığınızın farkında mısınız? Benî Hâşim'i Mekke'de bıraktınız. Şayet Muhammed zafer kazanırsa onlar da kazanmış olur. Eğer siz galibiyet elde ederseniz onlar Mekke'de çoluk çocuğunuzdan intikam alırlar. Onları Mekke'de bırakmayıp beraberinizde götürünüz" diyerek arkadaşlarını ikaz etmiştir. Bunun üzerine geri dönerek Abbas, Nevfel, Tâlib ve Akîl'i almışlar ve zorla götürmüşlerdir. Bu yetmiyormuş gibi yolda Hâşimoğullarına şu sözlerle çıkışmışlardır: "Ey Hâşimoğulları! Siz bizimle çıkıyorsunuz ama, gönlünüz Muhammed'le birliktedir. Bunu çok iyi biliyoruz". Bu söz üzerine Ebû Tâlib'in oğlu Tâlib, Mekke'ye geri dönmüştür.[281] Geri kalan Hâşimoğullarının Hz. Muhammed (s.a.s.)'in safına geçmelerinden korktukları için de onları ve haliflerini bir çadırda toplamışlar ve başlarına nöbetçi dikmişlerdir.[282] Hz. Peygamber'in Benî Hâşim'in öldürülmemesini istemesinden onun kabilecilik yaptığı ve sadece kendi kabilesi için bunu emrettiği sonucu çıkarılmamalıdır. Nitekim Ebû Leheb dışında Benî Hâşim mensupları Müslüman olanlar ve olmayanlar Mekke döneminde onu desteklemişler, kendisine yardımcı olmuşlar ve üç yıl müşriklerin uyguladığı boykota birlikte katlanmışlardır. Abbas ise hâlâ yeğenine desteğini sürdürüyordu. Üstelik Hz. Peygamber Bedir savaşında sadece Benî Hâşim'in değil, diğer kabilelere mensup olup da minnet duyduğu bazı kimselerin de öldürülmemesini istemiştir. Bunlar arasında, boykotu kırma konusunda yardımı dokunan Ebü'l-Bahterî de vardır. Savaş esnasında Mücezzir b. Ziyad adlı sahâbî Ebü'l-Bahterî ile karşılaşmış, Mücezzir ona Hz. Peygamber'in emrini hatırlatarak teslim olmasını istemiştir. Ebü'l-Bahterî bir arkadaşına da eman verilmesi halinde teslim olacağını söylemiş, fakat Mücezzir onun bu isteğini kabul etmemiştir. Bunun üzerine Ebü'l-Bahterî, yaşama isteği uğruna arkadaşını ölüme terkettiği için Kureyş kadınlarının kendisini ayıplayacaklarından endişe ederek savaşmaya devam etmiş ve öldürülmüştür.[283] Ayrıca Peygamberimiz Zem'a b. Esved ve Hâris b. Âmir'in öldürülmesini de yasaklamıştır. Fakat bu ikisi, bilmeden öldürülmüşlerdir. Esirlere uygulanan muameleye gelince, Hz. Peygamber her şeyden önce esirlere iyi davranılmasını emretmiştir. Onlardan sadece ikisini, Ukbe b. Ebû Muayt ile Nadr b. Hâris'i, vaktiyle kendisine ve Müslümanlara yaptıkları ağır işkencelere karşılık olarak ölüme mahkum etmiştir. Diğer esirlere yapılacak muamele konusunda sahâbîlerin görüşlerine başvurmuştur. Hz. Ömer ve Sa'd b. Muâz gibi bazı sahâbîler bunların en yakın akrabaları tarafından öldürülmesini teklif etmişler, Hz. Ebû Bekir ise fidye karşılığında serbest bırakılmalarını önermiştir. Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir'in görüşünü benimseyerek esirlerin malî durumlarına göre bin ilâ dört bin dirhem fidye ödemelerini şart koşmuştur. Esirler arasında Hz. Peygamber'in amcası Abbas, diğer amcalarının oğulları Akîl ve Nevfel de bulunuyordu. Fidye ödenmesi konusunda bunlara herhangi bir ayrıcalık tanınmamıştır. Bazı esirlerin karşılıksız olarak, okur-yazar olanların ise on Müslümana okuma yazma öğretmeleri şartıyla serbest bırakılmalarına karar verilmiştir.[284] Hz. Peygamber'in damadı Ebü'l-As da esirler arasında bulunuyordu. Zeyneb, kocasının fidyesi olarak bir miktar malla birlikte, evlenirken annesinin kendisine taktığı gerdanlığı gönderdi. Hz. Peygamber gerdanlığı görünce duygulandı; sahâbenin de görüşünü alarak gerdanlığın Zeyneb'e iade edilmesini ve Ebü'l-As'ın serbest bırakılmasını emretti.[285] Fakat damadından da kızını Medine'ye göndermesini istedi. Ebü'l-As sözünde durarak hanımını Medine'ye gönderdi. Hz. Peygamber damadının bu davranışını takdir etti. Esirler arasında yer alan Ebû Azze, fakir ve beş kızı olduğunu söyleyerek onların hatırına serbest bırakılmasını istedi. Hz. Peygamber de, Müslümanlara karşı bir daha savaşmayacağına ve kendisinin aleyhinde konuşmayacağına dair söz alarak onu fidyesiz olarak serbest bıraktı.[286] Esirler arasında Kureyş'in hatiplerinden Süheyl b. Amr da yer alıyordu. O, bacağından bir okla vurulmuş; yaralı halde kaçmaya teşebbüs etmiş, fakat yakalanmıştı. Süheyl'in kaçması üzerine Hz. Peygamber onu yakalayanın öldürmesini emretmiş; ancak daha sonra kendisi yakalamış, fakat öldürmemiştir.[287] Hz. Ömer, Süheyl b. Amr için "Yâ Resûlallah! Onun ön dişlerini sökeyim de bir daha senin aleyhinde konuşmaya kalkmasın" şeklinde bir teklifte bulundu. Fakat Peygamberimiz buna razı olmadı. "Ben dişlerini söktürerek ona işkence yapamam. Allah da beni, peygamber olduğum halde dahi, aynı azaba uğratır" şeklinde cevap verdi ve devam etti: "Onun, senin beğeneceğin bir davranışta bulunması da umulur".[288] Hz. Peygamber'in Süheyl'e karşı bu davranışı; esirlere iyi muamele yapması, işkenceye müsade etmemesi, düşmanını bile İslâm'a kazanmayı ve yeri geldiğinde ondan istifade etmeyi hedeflemesi gibi ömrü boyunca sürdürdüğü politikanın çok güzel bir örneğini teşkil etmektedir. Ebû Süfyan'ın oğlu Amr da esirler arasında bulunuyordu. Onu Ali b. Ebû Tâlib esir almış, fakat Hz. Peygamber'in hissesine düşmüştü. Müşrikler Mekke'de esirlerin kurtarılması için fidye tedarikine başladıklarında Ebû Süfyan'a da oğlu Amr'ın fidyesini ödeyerek kurtarmasını teklif ettiler. Ancak Ebû Süfyan bunu kabul etmedi. "Oğlum Hanzala öldürüldü; Amr için de para vereceğim öyle mi? Canımdan oldum, bir de malımdan mı olayım? Bunu asla yapmayacağım. Muhammed oğlumu gönderinceye kadar elinde bir yıl kalsa dahi para ödemem. Bunu ödeyemeyecek durumda değilim. Sizi ödemekte güçlüğe düşürecek bir uygulamanın bana da size de isabet etmesine ve Amr'ın da bu konuda örnek olmasına razı olmam" diyerek fidye vermeyi reddetti. Bu arada Ebû Süfyan başka yollar aramaya başladı.Tam bu sırada Medine'den umre maksadıyla Mekke'ye gelen Sa'd b. Numan ile Münzir b. Amr'ı yakalayıp oğluna karşılık esir etmeyi planladı. Münzir kaçmayı başardı; fakat Sa'd esir alınarak hapse atıldı. Halbuki Mekkeliler umre için gelene dokunmazlardı. Hapise atılan sahâbînin yakınları Hz. Peygamber'e gelerek Ebû Süfyan'ın oğlunun Sa'd'a mukabil salıverilmesini istediler. Hz. Peygamber onların bu isteğini yerine getirerek Amr'ı serbest bıraktı. Bunun üzerine Ebû Süfyan da Sa'd'ı serbest bıraktı.[289] Bu olaydaki tutumundan Hz. Peygamber'in arkadaşlarına düşkünlüğünü, onların hapiste yatmasına ve işkence çekmesine asla gönlünün razı olmadığını, bir sahâbîyi Ebû Süfyan'dan alacağı dört bin dirheme kesinlikle değişmediğini göstermektedir. Sahâbenin, Hz. Peygamber'in tavsiyesine uyarak esirlere iyi davrandığına dair kaynaklarımızda geniş bilgiler yer almaktadır. Sözgelimi onlar, yanlarında bulunan az miktardaki ekmeği esirlere yediriyor, kendileri hurma ile yetiniyorlardı. Hatta ellerinde bulunan küçük bir ekmek parçasını bile esirlere veriyorlardı. Muhtemelen yaralı ve yürüyemeyecek derecede halsiz olan esirleri develere bindiriyorlar, kendileri de yaya yürüyorlardı.[290] Peygamberimiz esirlerin can güvenliğini sağlamak için de gerekli tedbirleri almıştır. Yakınları şehit düşen gazilerin heyecana kapılarak esirlere herhangi bir zarar vermelerini önlemek için yaptığı bir duyuru şöyledir: "Sa'd b. Ebî Vakkas'a kardeşi Umeyr'in şehit olduğunu haber vermeyin! Yoksa elinizdeki esirlerin hepsini öldürür"![291] Bu davranışıyla Peygamberimiz, esirleri koruduğu gibi, bir gazinin, öfkesine yenilerek ve ortadan kaldırılmaya çalışılan intikam duygusuna kapılarak yeni bir huzursuzluğa yol açabilecek harekette bulunmasını da önlemiştir. Medine'ye dönerken bütün ganimetler bir araya toplanarak savaşa katılanlar arasında eşit şekilde bölüştürüldü.[292] Daha sonra savaş ganimetleriyle ilgili ayrıntılı hükümler içeren âyet-i kerîme nâzil oldu. Buna göre ganimetin beşte biri Allah'a, Resûlü'ne, onun akrabasına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir.[293] Hz. Peygamber bu âyetin hükümlerini ilk defa aynı yıl Benî Kaynukâ' Yahudilerinden elde edilen ganimetlere uyguladı. Buna karşılık, Bedir ganimetlerinin ganimet âyetine göre dağıtıldığını kaydeden İslâm tarihçileri de vardır. Hz. Peygamber, Ebû Cehil'in devesini başkomutan hakkı (safiy) olarak kendisi aldı ve diğer develerinin arasına kattı. Bu deveye biner, gazvelere çıkardı. Hudeybiye seferine çıkarken kurbanlıkları arasında onu da götürdü. Müşrikler onu yüz deve karşılığında istediler. Ancak Hz. Peygamber "Şayet kurbanlıklar arasına katmasaydık kabul ederdik" dedi.[294] Hz. Peygamber, Zeyd b. Hârise ve Abdullah b. Revâha'yı Bedir zaferini haber vermek üzere Medine'ye gönderdi. Zeyd b. Hârise şehre ulaştığında Hz. Peygamber'in kızı Rukıye vefat etmiş ve yeni defnedilmişti. Hz. Peygamber de ramazanın sonunda veya şevvalin başında ordusuyla birlikte Medine'ye döndü. Medine'de kalan Müslümanlar Hz. Peygamber'i ve mücahitleri karşılayarak kutladılar. Seleme b. Selâme adlı sahâbî "Bizi ne için kutluyorsunuz? Allah'a andolsun ki biz, bağlanmış develer gibi saçları dökülmüş ihtiyarlarla karşılaştık ve onları boğazladık" şeklinde yersiz sözler sarfetti. Peygamberimiz bu sözler karşısında tebessüm etti; ona Kureyş müşriklerini ve dolayısıyla Müslümanların başarısını küçümsememesi yolunda şu sözü söyledi: "Kardeşim! Onlar eşrâf ve reislerdir".[295] Bu arada Hz. Peygamber'in sadece kervanla karşılaşacağını zanneden ve bu yüzden onunla birlikte çıkmayan bazı sahâbîler gelerek üzüntülerini beyan ettiler. Üseyd b. Hudayr bunlardan biriydi. Hz. Peygamber'in huzuruna çıkarak elde ettiği zaferden dolayı kendisini kutladı. Yemin ederek, düşmanla karşılaşacağını tahmin etmediği için çıkmadığını söyledi. Hz. Peygamber de "Doğru söylüyorsun" buyurdu.[296] Bu olaydan hareketle Hz. Peygamber'in, samimiyetine güvendiği ve iyi niyetine inandığı kimseleri sorgulamaktan ve onlar hakkında yanlış kanaat beslemekten kaçındığını söyleyebiliriz. Kur'an-ı Kerim'de Müslümanların Bedir Savaşı'nda meleklerin yardımıyla desteklendiği ve Allah'ın kendilerine yardım ettiği açıkça belirtilmektedir. Âl-i İmrân Sûresi'nin bu konuyla ilgili âyetlerinin meâli şöyledir: "Andolsun ki sizler güçsüz olduğunuz halde Allah Bedir'de size yardım etmişti. Öyle ise Allah'tan sakının ki O'na şükretmiş olasınız. O zaman sen mü'minlere şöyle diyordun: İndirilen üç bin melekle Rabbinizin sizi takviye etmesi, sizin için yeterli değil midir"?[297] Aynı şekilde Enfâl Sûresi'nde Allah'ın Bedir'de Müslümanlara yardım ettiği ve mücâhidleri meleklerle desteklediği zikredilmektedir.[298] Bakara, Âl-i İmran ve Enfâl sûrelerinde bunlardan başka Bedir Gazvesi'nden bahseden daha pek çok âyet-i kerîme mevcuttur. Kur'an-ı Kerim'de bu savaştan ayırdetme günü (Yevme'l-Furkân) ve iki topluluğun karşı karşıya geldiği gün (Yevme'l-Teka'l-Cem'ân) diye bahsedilmektedir.[299] Müslümanların kervana karşı çıktıkları,[300] Allah'ın iki topluluktan (kervan veya ordu) birini Müslümanlara va'dettiği,[301] Müslümanların ayak bastıkları yeri kuvvetlendirmek için yağmur yağdırdığı ve daha başka yardımlarda bulunduğu[302] bildirilmektedir. Nitekim Bedir Gazvesi'nin cereyan ettiği gün yağmur yağmış, müşriklerin ordugâhının bulunduğu alan bataklık haline gelmiştir. Buna karşılık tozlu olan İslâm ordusunun bulunduğu alan ise yağmur suyuyla sertleşmiş ve bu da Müslümanlara güç vermiştir.[303] Bazı âyet-i kerîmelerde Hz. Peygamber'in, Müslümanların ve ayrıca müşriklerin ve münafıkların psikolojik durumları hakkında bilgiler mevcuttur.[304] Ayrıca esirler,[305] ganimetler ve bunların taksimi[306] konusunda Müslümanların uygulamaları gereken hükümler bildirilmektedir. Karşı karşıya gelen iki topluluktan birinin Allah yolunda, diğerinin ise inkarcı bir topluluk olduğu vurgulanmaktadır.[307] Allah Teâlâ'nın, Müslümanlara yardım etmesine karşılık, İslâm'a karşı ısrarlı bir direniş gösteren Mekke müşriklerinin cezalandırıldığı anlaşılmaktadır. Kur'an-ı Kerim'de geçen "Batşe-i Kubrâ" (şiddetli yakalayış)[308] tabiriyle Bedir savaşının kasdedildiği kabul edilmektedir. Şüphesiz bu ayetlerde bildirilen olağan dışı durumları müşrikleri ilzam etmek için birer mucize olarak değil, Allah'ın Müslümanlara yardımı olarak telakki etmek gerekir.[309] Bedir Gazvesi'nde, birbiriyle yakın akraba olan pek çok kişi karşı karşıya gelmişti. Hz. Hamza ile kardeşi Abbas, Hz. Ebû Bekir ile oğlu Abdurrahman, Mus'ab b. Umeyr ile kardeşi Ebû Aziz, Ebû Huzeyfe ile Utbe b. Rebîa muhalif saflarda yer alanlardan birkaçıdır. Böylece farklı inançlara sahip babalarla oğullar, kardeşler, amcalar, dayılar yeğenler farklı saflarda yer almışlardı. Fakat Hz. Peygamber babalarıyla savaşmak isteyen oğullara ve oğullarıyla çarpışmak isteyen babalara imkan ölçüsünde engel olmuştur. Mesela oğluna karşı çıkmak isteyen Ebû Bekir'e ve babasına karşı çıkmak isteyen Ebû Huzeyfe'ye mübareze için müsade etmemiştir. Bedir Gazvesi, Hz. Peygamber'in savaş taktiğini ortaya koyması bakımından önemlidir. Sözgelimi Hz. Peygamber İslâm ordusunu o şekilde yerleştirmişti ki, güneş ışıkları ordunun gözünü kamaştırmıyordu. Düşman askeri için, bunun tersi söz konusuydu. Savaş taktiği dışındaki uygulamalar da Müslümanlar için bir kaynak teşkil etmiştir. O zaman üniforma olmadığı için Hz. Peygamber, muhacirler, Evs ve Hazrec için ayrı ayrı parola tespit etmiştir. Bu zafer aynı zamanda savaş esirlerine ve yaralılara uygulanan muamele açısından da önem arzetmektedir. Bedir zaferi, başta Medine olmak üzere bütün Arap Yarımadası'nda ve hatta yarımada dışında Müslümanların itibarının artmasına vesile olmuştur. Arabistan'da büyük üne sahip olan Mekkelilerin bu savaşta yenilmesi, tüm gözleri onları mağlup eden kimseye çevirmiştir.[310] Öyle ki, olayın etkisi Arap Yarımadası'nın dışına da taşmış, Müslümanların galibiyetini öğrenen Habeşistan Necâşîsi son derece sevinmiştir.[311] Ancak Yahudiler, Bedir Gazvesi'nden önce tarafsız kalmaya söz vermişken, Bedir zaferinden sonra Müslümanların başarısını kıskanmaya başlamışlardır. Ka'b b. Eşref üzüntüsünden "Yerin altı üstünden iyidir" demiştir. Bedir Savaşı ile birlikte İslâm tarihi literatürüne "Ehl-i Bedir (Bedir Ehli)" kavramı girmiştir. Kur'an-ı Kerim'de[312] ve Hz. Peygamber'in hadislerinde[313] Ehl-i Bedir'den övgü ile söz edilmiştir. Hadislerde Ehl-i Bedir'in Müslümanların en faziletlileri oldukları zikredilmiştir. Bedir Savaşı'nın en önemli sonuçlarından birisi de Uhud savaşına sebep olmasıdır. Mekke müşrikleri yenilgi haberini alınca büyük üzüntüye kapıldılar. Ebû Cehil'in yerine Ebû Süfyan'ı başkanlığa getirerek, hep birlikte Müslümanlardan intikam almak için yemin ettiler ve derhal faaliyete başladılar. d- Bedir ile Uhud Savaşları Arasında Müşriklerle İlişkilerde Bazı Gelişmeler Bedir Savaşı'nda yakınlarının öldürülmesi Kureyş müşrikleri üzerinde şok etkisi yaptı. Kervanın başında Mekke'ye ulaşan Ebû Süfyan, yenilgiye uğrayan Kureyş ordusu şehre döndüğü zaman yakınlarının öldürüldüğünü öğrenince Hz. Muhammed (s.a.s.)'le savaşıncaya ve öldürülen yakınlarının intikamını alıncaya kadar yıkanmamaya ve hanımına yaklaşmamaya yemin etti. Bu andını yerine getirmek ve intikam almak maksadıyla Bedir Gazvesi'nden iki buçuk ay kadar sonra iki yüz kişilik silahlı bir birlikle Medine'ye doğru yürüdü. Gece vakti Nadîroğulları Yahudilerinden Sellâm b. Mişkem'e misafir oldu. Medine üzerine hücum etmeye cesaret edemediğinden, dış mahallelere saldırdı. Bir hurma bahçesinde çalışan iki Müslümanı öldürdü. Tarlayı da ateşe vererek kaçtı. Peygamberimiz olayı öğrenir öğrenmez otuz süvari ve yüz yirmi yayadan oluşan bir askerî birlikle Ebû Süfyan'ın peşine düştü. Ancak düşman birliği Müslümanlarla savaşı göze alamayarak kaçtı. Ebû Süfyan bu sefere çıkarken yanına erzak olarak torbalara doldurulmuş kavrulmuş un (sevîk) almıştı. Kaçarken ağırlık teşkil eden torbalardan bir kısmını attı. Kavrulmuş una nisbetle bu sefere "Sevîk Gazvesi" denildi.[314] Hicrî üçüncü yılın başında Muharrem ayında Hz. Peygamber Süleym ve Gatafân kabilelerinin Medine'ye hücum etmek istediklerine dair haber aldı. Medine'de yerine Abdullah b. Ümmü Mektum'u vekil bırakarak iki yüz kişilik bir kuvvetle "Karkaratülküdr" adlı yere kadar gitti. Fakat müşrikler çarpışmayı göze alamadan kaçtılar. Müslümanlar herhangi bir tuzağa düşmeden Medine'ye döndüler.[315] Bu olaydan iki ay kadar sonra Hz. Peygamber, Gatafan kabilesinin Muharib ve Sa'lebe kollarının Zûemer denilen yerde toplanıp Medine çevresini yağmalamaya hazırlandığını öğrendi. Hicrî üçüncü yılın Rebîülevvel ayında dört yüz elli sahâbî ile onların baskınına engel olmak üzere harekete geçti. Fakat müşrikler korkuya kapılarak kaçıp dağlara sığındılar. O sırada yağmur yağmıştı. Peygamberimiz kılıcını bir ağacın dalına asarak yağmurda ıslanan elbisesini kurutmakla meşgul olurken kabile başkanlarından Dü'sûr b. Hâris gizlice yanına yaklaştı. Elindeki kılıçla başucuna dikilerek onu öldürmek istedi ve "Ey Muhammed! Şimdi seni benden kim kurtarabilir"? diye sordu. Hz. Peygamber "Allah kurtarır" deyince sarsılarak kılıcı elinden düştü. Kılıcı Hz. Peygamber alarak "Şimdi seni benden kim kurtarabilir"? deyince "Hiç kimse" cevabını aldı. Fakat Hz. Peygamber ondan intikam alma yoluna gitmedi. Dü'sûr daha sonra Müslüman oldu.[316] Bu olaydan iki ay sonra Hz. Peygamber, Medine'ye iki yüz km. uzaklıkta bulunan Bahrân (Buhrân)'da Süleym kabilesinin Müslümanlara karşı asker topladığını öğrendi. Onlara karşı üç yüz sahâbî ile harekete geçti. Bunu duyan Süleymoğulları kaçtılar. Hz. Peygamber düşmanla karşılaşmadı; on gün süren seferden sonra Medine'ye döndü.[317] Bu arada sahil yolundan Suriye'ye kervan göndermeye cesaret edemeyen Kureyş müşrikleri Irak yolunu kullanmaya karar verdiler. Hz. Peygamber sahil boyunda oturan kabilelerle antlaşma yapmıştı. Bu esnada Hz. Peygamber bir Kureyş kervanının Medine'nin doğusundan Suriye'ye doğru gitmekte olduğunu öğrendi. Kureyş eşrâfının idaresinde İcl kabilesinden ve Kureyş'in de Sehm kolunun müttefiki olan Furât b. Hayyân'ın kılavuzluğundaki bu Kureyş kervanına karşı Zeyd b. Hârise'nin idaresinde yüz kişilik bir birlik gönderdi. Zeyd b. Hârise Necid'de bulunan Karede mevkiinde kervanı ele geçirerek Medine'ye getirdi. Hz. Peygamber kervanın mallarını ganimet statüsüne tabi tuttu. Esir alınan kervanın kılavuzu Furât b. Hayyân Müslüman oldu ve Hz. Peygamber tarafından serbest bırakıldı. Suffe Ehli arasına katılan Furât, Hz. Peygamber'in güvenini kazandı ve şiirleriyle onu övdü.[318] e- Uhud Savaşı (3/625) Bedir Savaşı'nda yakınlarını kaybeden Mekke müşrikleri Ebû Süfyan'a gelerek kervandan elde edilen kârın Hz. Muhammed (s.a.s.)'den ve Müslümanlardan intikam almak için asker temininde harcanmasını teklif ettiler. Ebû Süfyan da asıl öç almak isteyenin kendisi olduğunu; oğlu Hanzala ve kabilesinin ileri gelenlerinin Bedir'de öldürüldüğünü ifade ederek bu teklifi kabule hazır olduğunu bildirdi. Onlar Bedir'in intikamının yanında Suriye kervan yolunu tehdit altından kurtarmak da istiyorlardı. Çünkü geçimlerini ticaretle sağlayan Mekkeliler için Suriye'ye giden kervan yolunun güvenliği çok önemli idi. Kureyş müşrikleri sadece kendi mensuplarından oluşan orduyla Müslümanlara Bedir'de yenilmişlerdi. O nedenle, Bedir savaşına sebep olan kervandan elde edilen kârı Müslümanlara karşı asker toplamak için harcamaya, bu yolla asker sayısını artırmaya karar verdiler. Bedir savaşında esir edilip, daha sonra Hz. Peygamber'in karşılıksız olarak salıverdiği şair Ebû Azze'nin de aralarında bulunduğu dört kişilik bir heyeti Mekke çevresindeki Sakîf, Kinâne ve diğer Arap kabilelerinden asker toplamak üzere görevlendirdiler. Sonunda iki bini ücretli asker olmak üzere toplam üç bin kişilik kuvvetle Ebû Süfyan'ın komutasında Medine'ye doğru hareket ettiler. Orduda iki yüz at ve altı (veya yedi) yüz zırhlı asker ve üç bin de deve vardı. Mekke'de oturan Hz. Abbas Kureyş'in savaş hazırlıklarını, asker ve hayvan sayısını, silah durumunu bir mektupla Hz. Peygamber'e bildirdi. Mektubu getiren Gıfârlı şahıs Hz. Peygamber'i Kuba'da buldu. Hz. Peygamber mektubu Übey b. Ka'b'a okuttu ve ondan bu haberi gizli tutmasını istedi. Sa'd b. Rebî' adlı sahâbînin evine giderek evde kimse bulunmadığını öğrenince Hz. Abbas'ın yazdıklarını ona anlattı ve ondan da bu haberi gizli tutmasını istedi. Sa'd sözünde durdu. Ancak bu arada evde bulunan ve konuşulanları habersizce dinleyen Sa'd'ın hanımı, Hz. Peygamber Medine'ye döndükten sonra duyduğu herşeyi kocasına anlattı. Sa'd, hanımını alarak derhal Hz. Peygamber'in yanına koştu; hanımının olayı yaymasından ve kendisinin zan altında kalmasından endişe ettiğini dile getirdi.[319] Hz. Peygamber ona hanımını serbest bırakmasını emretti. Sonunda haber Medine'de yayıldı. Huzâalı Amr b. Sâlim de kabilesinden bir grup adamla gelerek Kureyş ordusu hakkında Hz. Peygamber'e bilgi verdi. Kureyş'in Benî Nevfel kolundan Cübeyr b. Mut'im, kölesi Vahşî b. Harb'e, Bedir'de öldürülen amcası Tuayme b. Adiy'e karşılık Hz. Hamza'yı öldürdüğü takdirde hürriyetini bağışlayacağına dair söz verdi. On beş kadar kadınla birlikte orduya katılan Ebû Süfyan'ın karısı Hind de, şayet Bedir'de babasını öldüren Hamza'nın cesedini eline geçirebilirse ciğerini ağzında çiğneyeceğine dair yemin etti. Öte yandan Hz. Abbas'tan haber gelir gelmez Hz. Peygamber Mekke'den hareket eden ordu hakkında bilgi toplamak üzere Fedâle'nin oğulları Enes ve Mu'nis'i görevlendirdi. Bunlar Medine'nin güneybatısında yer alan Akîk vâdisinde müşrik ordusunu gözetleyerek onların sayısı, durumu ve konak yerleri hakkında bilgi getirdiler.[320] Hz. Peygamber daha sonra Hubâb b. Münzir'i düşman kuvvetlerinin sayısı ve hazırlıkları hakkında bilgi toplamakla görevlendirdi ve ondan, elde ettiği bilgileri sadece kendisine aktarmasını istedi. Hubâb düşman askerlerinin arasına girerek bu görevini başarıyla yerine getirdi. Hz. Peygamber elde ettiği bilgileri en ince detaylarına kadar değerlendirdi.[321] Durum çok kritik olduğu için Sa'd b. Ubâde, Sa'd b. Muaz ve Üseyd b. Hudayr, düşmanın şehre yaklaştığı cuma gecesini Mescid-i Nebevî'de geçirdiler; Hz. Peygamber'in kapısında sabahladılar. Medine'nin her tarafında sabaha kadar nöbet tutuldu. Hz. Peygamber Müslümanları toplayarak ne yapılması gerektiğini tartıştı. Münafıkların da katıldığı toplantıda iki husus üzerinde duruldu: Ya Medine içinde kalınarak savunma tertibatı alınacak veya şehir dışında düşmanla karşılaşılarak meydan savaşı yapılacaktı. Hz. Peygamber gördüğü bir rüya üzerine Medine'de kalınmasını, çocukların ve kadınların kalelere yerleştirilerek savunma savaşı yapılmasını tercih ettiğini açıkladı. Ancak Bedir Gazvesi'ne katılamamış olan gençlerle Hz. Hamza gibi bazı kahramanlar meydan savaşı yapılmasını istediler.[322] Enes b. Katâde'nin "Ya şehit oluruz, ya da ganimet ve zafer elde ederiz" sözüne Peygamberimiz "Ben sizin yenilgiye uğramanızdan korkuyorum" şeklinde cevap vererek endişesini dile getirdi.[323] Çoğunluğun isteği meydan savaşı olunca Hz. Peygamber de düşmanı Medine dışında karşılamaya karar verdi. Cuma namazından sonra halka bir konuşma yaptı ve sabırlı oldukları takdirde zafer elde edeceklerini bildirdi. Bu karara sevinenlerin yanında hoşlanmayanlar da oldu. İkindi namazı kılındıktan sonra Medine'nin kenar semtlerinde oturan Müslümanlar hazırlıklarını tamamlayarak Mescid-i Nebevî'de toplanmaya başladılar. Peygamberimiz Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'le birlikte evine geçerek zırhını giydi, kılıcını kuşandı ve miğferini başına geçirdi. Bu arada Müslümanlar da onun evi ile minberi arasında saf tutmuşlar, dışarı çıkmasını bekliyorlardı. O esnada Sa'd b. Muaz ile Üseyd b. Hudayr, Müslümanlara, Medine'den çıkmak istemediği halde Resûlüllah'a bunu ısrar ettiklerini açıklayarak onları fikirlerinden caydırdılar. Daha önce Medine dışında çarpışmak için direnenler, bu defa, hazırlığını tamamlayıp dışarı çıkan Hz. Peygamber'e kendisine muhâlefet etmeyeceklerini belirterek, nasıl isterse öyle yapmasını istediler. Hz. Peygamber bunu daha önce kendilerine söylediğini, fakat kabul etmediklerini belirterek, "Bir Peygamber giydiği zırhını savaşmadan çıkarmaz. Eğer sabrederseniz, her biriniz görevinizi yaparsanız Allah zaferi bize ihsan edecektir" buyurdu. Hz. Peygamber Medine'de Abdullah b. Ümmü Mektûm'u vekil bırakarak bin kişilik bir kuvvetle yola çıktı. Medine ile Uhud arasında meşhur münafık Abdullah b. Übey'in müttefiki olan altı yüz kişilik bir Yahudi birliğini orduya kabul etmedi. Ensardan bazıları müttefikleri olan diğer Yahudilerden yardım talep etmeyi teklif ettilerse de Hz. Peygamber "Bizim onlara ihtiyacımız yoktur" diyerek bu teklifi reddetti. Şeyheyn mevkiine gelindiğinde yaşı küçük olanları ordudan ayırarak geri çevirdi. Geri çevrilenler arasında Râfi' b. Hudeyc ile Semüre b. Cündüb de vardı. Râfi' b. Hudeyc'in iyi ok attığının söylenmesi üzerine Hz. Peygamber ona özel izin verdi. Bu arada Râfi' b. Hudeyc ile Semüre b. Cündüb arasında ilginç bir olay yaşandı. Semüre, Râfi'i güreşte yendiğini, üvey babası vasıtasıyla Hz. Peygamber'e iletti. Bunun üzerine Hz. Peygamber ikisini güreştirdi. Semüre'nin rakibini yenmesi üzerine Hz. Peygamber ona da orduyla birlikte çıkması için müsade etti.[324] Burada Benî Hârise ve Benî Selime kabileleri geri dönmeye yeltendilerse de daha sonra bu teşebbüslerinden vazgeçip orduyla birlikte hareket ettiler.[325] İslâm ordusu geceyi Şeyheyn'de geçirdi. Hz. Peygamber hem şehrin ve hem de ordunun korunması için gerekli önlemleri aldı. Uhud'a kestirme yoldan ve düşmanla karşılaşmadan gidebilmek için bir kılavuz soruşturdu. Ensardan Ebû Hasme bu göreve tâlib oldu ve İslâm ordusunu Hâriseoğullarının arazisinden geçirerek Uhud'a götürdü. İslâm ordusu 11 şevval 3/ 25 Ocak 625 Cumartesi sabahı erkenden Medine'nin kuzeyinde ve şehre bir saatlik mesafede bulunan Uhud dağına vardı. Sabah namazı burada kılındı. Ordu arkasını dağa verip, Ayneyn'i soluna ve güneşi de sırtına alarak Medine'ye karşı saf tuttu. Abdullah b. Übey "Ben meydan savaşına taraftar değildim. Medine'den çıkılmamasını istedim. Muhammed çoluk çocuğun sözüne uydu da bizim sözümüze itibar etmedi" diyerek üç yüz adamı ile birlikte Medine'ye döndü. Onun Medine ile Uhud arasında geri döndüğü de söylenmektedir.[326] Bu hareketten sonra İslâm ordusunun sayısı yedi yüze düştü. Orduda yüz zırh vardı. Hz. Peygamber ordusunu savaş düzenine koydu ve sancağı Mus'ab b. Umeyr'e verdi. Ayrıca öndekilere, sağ, sol kanatlara ve geridekilere ayrı ayrı komutan tayin etti. Orduya hitabede bulundu. Düşmanın cephe gerisinden saldırmasını ve İslâm ordusunu arkadan vurmasını önlemek için Abdullah b. Cübeyr komutasındaki elli okçuyu Uhud dağının karşısındaki Ayneyn tepesine (daha sonra buna Okçular Tepesi, yani "Cebelü'r-Rumât" da denilmiştir) yerleştirdi. Bu okçulara, İslâm ordusu üstünlük elde etse dahi, ikinci bir emre kadar, ne olursa olsun kesinlikle yerlerinden ayrılmamalarını, şayet düşman süvarileri arkadan saldırırsa atlara ok atmalarını emretti. Okçuların komutanı Abdullah b. Cübeyr diğer askerler tarafından rahatça görülebilmek için o gün beyaz elbise giydi.[327] Öte yandan Ebû Süfyan, Evs ve Hazrec'e: "Bizim sizinle işimiz yok. Amcamızın oğluyla aramızdan çekilin" şeklinde bir haber gönderdi. Ensâr bu teklifi sert ve ağır bir dille reddetti. Bedir gibi Uhud Savaşı da mübâreze şeklinde başladı. Kureyş ordusundan ileri atılan ordu sancaktarı Talha b. Ebû Talha'yı Hz. Ali, ondan sonra meydana çıkan Osman b. Ebû Talha'yı da Hz. Hamza öldürdü. Daha sonra savaş kızıştı. İslâm ordusu düşmanın ordu merkezine kadar ilerledi. Savaşın ilk safhasında düşman yirmiden fazla ölü verdi. Sancaktarlar birer birer öldüğünden, yere düşen sancağı kaldıracak kimse bulunamadı. Sancak yere düşünce müşrikler dağılmaya başladılar. Sağ ve sol kanat komutanları çekilmek zorunda kaldılar. Savaş Müslümanlar tarafından kazanılmış görünüyordu. İslâm askerleri düşmanı kovalarken savaş alanından uzaklaştılar ve daha sonra da düşmanın bıraktığı eşyaları toplamaya başladılar. Abdullah b. Cübeyr'in idaresindeki okçular düşmanın bozulduğunu ve Müslümanların galip geldiğini görünce ganimetten mahrum olmamak amacıyla onun ikazına rağmen yerlerini terkettiler. Bu iki hatalı davranış, savaşın gidişatını değiştirdi. Müslümanları arkadan vurmak için fırsat kollayan Halid b. Velid okçuların azaldığını görünce derhal harekete geçti. Yerlerinden ayrılmayan Abdullah b. Cübeyr ve on arkadaşı müşriklerle çarpışa çarpışa şehit düştüler. Sonunda Halid b. Velid Ayneyn tepesinin doğusundan Müslüman ordusunun arkasına sarktı ve ganimet toplamakta olan Müslüman askerler üzerine ani bir baskın yaptı. Bunu gören Kureyş ordusu da geri dönerek Müslümanlara saldırdı. Önden ve arkadan yapılan iki hücum, bir başka deyişle iki ateş arasında kalan müslümanlar paniğe kapıldılar ve savaş düzenleri bozuldu. Saflar bozulmuş, Müslümanların bir kısmı da silahlarını bırakmıştı. Tekrar silaha sarılıp çarpışmaya başladılar. Hz. Hamza'yı öldürmek için fırsat kollayan Vahşî b. Harb emeline savaşın bu safhasında ulaştı. Müşrik ordusundan dört kişi, İbn Kamie, Abdullah b. Şihab, Utbe b. Ebû Vakkas ve Übey b. Halef özellikle Hz. Peygamber'i hedef almışlardı. İbn Kamie, Hz. Peygamber'in yanına kadar sokulmayı başararak bir kılıç darbesiyle onun yüzünü yaraladı. Bu şiddetli darbeden Hz. Peygamber'in miğferi ikiye bölünerek halkaları yanağına battı. Utbe b. Ebû Vakkas tarafından atılan bir taşla Hz. Peygamber'in alt dudağı yarıldı ve bir dişi kırıldı. Abdullah b. Şihâb onu alnından yaraladı. Übey b. Halef Hz. Peygamber'i öldürmek üzere harekete geçti. Peygamberimiz ona bir mızrak atarak atından düşürdü. Übey bu yaralanmanın tesiriyle Mekke'ye dönerken yolda öldü. Übey daha önce Bedir savaşında esir düşen oğlunun fidyesini ödemek üzere Medine'ye geldiğinde Peygamberimize, bir at beslediğini ve onun üzerinde kendisini öldüreceğini söylemiş, Hz. Peygamber de "Bilakis onun üzerinde inşallah ben seni öldürürüm" karşılığını vermişti. Ebû Âmir tarafından savaştan önce alana çukurlar kazılmış ve üzerleri kamufle edilmişti. Önünde bulunan çukura kendisinin veya atının düşmesi sonucu Hz. Peygamber'in diz kapakları yaralandı. Bütün bunlar karşısında "Peygamberine bunları yapan bir millet nasıl felâha kavuşur? Halbuki o Peygamber onları Allah'a davet ediyor" diyordu.[328] İçlerinde Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali'nin de bulunduğu bir grup sahâbî Hz. Peygamber'in etrafında halka oluşturarak onu korudular. Ebû Dücâne vücuduyla onu bir kalkan gibi koruyor, Sa'd b. Ebû Vakkas da düşmana ok atıyordu. Düşmanın vurduğu kılıç darbelerine karşı Hz. Peygamber'i koruyan Talha b. Ubeydullah'ın kolu kesildi ve çolak kaldı. Bu arada İbn Kamie, Mus'ab b. Umeyr'i şehit etti. Onu Hz. Peygamber'e benzeterek, öldürdüğünü sandı.[329] O esnada Hz. Peygamber'i gören Ka'b b. Mâlik, "Ey mü'minler! Müjde! Resûlullah burada!" diye haykırdı. Müslümanlar toplandılar. Mus'ab b. Umeyr'in şehit düşmesi üzerine Hz. Peygamber sancağı Hz. Ali'ye teslim etti.[330] İçlerinde Hz. Fâtıma ve Hz. Âişe'nin de bulunduğu on dört Müslüman kadın savaş alanına yiyecek ve su getirdiler; yaralıların tedavisi ile ilgilendiler. Hz. Fâtıma babasının yüzündeki kanları temizlemeye çalıştı. Kanın dinmediğini görünce bir hasır parçasını yakıp küllerini Peygamber'in yüzüne bastırarak kanamayı durdurmayı başardı.[331] Hz. Peygamber yaralı olduğu için öğle namazını oturarak kıldı. Müslümanlar da arkasında oturarak kıldılar.[332] Hz. Peygamber az sayıda ashabıyla Uhud Dağı'na sığındı. Ebû Süfyan, savaş alanından ayrılmadan önce Hz. Peygamber'in sağ olup olmadığını öğrenmek üzere Müslüman topluluğa hitaben "İçinizde Muhammed var mı?" diye üç defa sordu. Hz. Peygamber cevap verilmemesini istedi. Bu defa Ebû Süfyan "İçinizde Ebû Bekir var mı?, İçinizde Ömer var mı?" diye sordu ve bu sorusunu da üç defa tekrarladı. Cevap verilmeyince "Eğer sağ olsalardı cevap verirlerdi. Bunların üçü de ölmüş ve iş bitmiş" dedi. Hz. Ömer buna dayanamayıp "Yalan söyledin Allah düşmanı! Saydığın şahısların hepsi sağdır. Allah seni zelîl ve hakîr etmek için onları sağ bıraktı" dedi. Ebû Süfyan "Savaş sırayladır. Bu gün Bedir savaşına bedeldir" dedi. Hz. Ömer "Evet ama eşit değiliz. Zira bizim ölülerimiz cennette; sizin ölüleriniz ise cehennemdedir" şeklinde cevap verdi. Ebû Süfyan "Yüce ol Hübel, aziz ol Hübel" diyerek Hübel adlı putu övdü. Bunun üzerine Hz. Ömer, Hz. Peygamber'den izin alarak "Allah yüce ve her şeyden üstündür" dedi. Ebû Süfyan "Bizim Uzzâ'mız var, sizin Uzzâ'nız yok" diyerek Uzzâ adlı put ile öğündü. Hz. Ömer "Allah bizim mevlâmızdır. Sizin mevlânız yoktur" diye karşılık verdi. Bundan sonra Ebû Süfyan "Gelecek yıl sizinle Bedir'de buluşalım ve savaşalım" dedi. Hz. Peygamber'in emriyle Hz. Ömer "Olur, inşallah" şeklinde cevap verdi. Ebû Süfyan bu konuşmadan sonra arkadaşlarının yanına döndü. Kureyş ordusu daha sonra savaş alanını terkederek, Medine'ye saldırmadan Mekke'ye doğru ilerlemeye başladı. Peygamberimiz onların Medine üzerine saldırıp saldırmayacaklarını izlemek üzere Sa'd b. Ebû Vakkas'ı (Bazı kaynaklara göre Ali b. Ebû Tâlib'i) görevlendirdi.[333] Müşrikler tarafından Hanzale b. Ebû Âmir dışındaki şehitlerin hepsine işkence yapıldı. Hanzale'nin, müşrikleri destekleyen babası meşhur Ebû Âmir, Hanzale'nin cesedine işkence yapılmasına engel oldu.[334] Vahşî, Hz. Hamza'nın ciğerini sökerek Hind bint Utbe'ye götürdü. Hind ciğerden bir parçayı ağzına alarak çiğnedi, sonra geri çıkardı. Vahşi'ye mükafat olarak zinet eşyalarını verdi. Hz. Peygamber amcası Hz. Hamza'nın cesedinin yarılıp ciğerinin çıkarıldığını, işkence yapıldığını, burnunun ve kulaklarının kesildiğini görünce son derece üzüldü; şayet müşriklere karşı bir daha zafer kazanırsa onlardan otuz kişiye aynı şekilde misilleme yapacağını söyledi.[335] Ancak nâzil olan bir ayette böyle bir intikam yasaklandı.[336] Hz. Peygamber affı tercih etti ve kimseye misilleme yapmadı. Hz. Peygamber'in halası Safiye, kardeşi Hamza'nın şehit edildiğini duyunca savaş alanına geldi. Hz. Peygamber, Safiye'nin oğlu Zübeyr b. Avvam'dan, Hz. Hamza'ya yapılan işkenceyi görmemesi için annesini alandan uzaklaştırmasını istedi. Zübeyr ona "Anneciğim, Peygamber sana dönmeni emrediyor" dedi. Bunun üzerine Safiye, kardeşine işkence yapıldığını duyduğunu, fakat bunun, Allah yolunda az olduğunu ve sabredeceğini söyledi. Zübeyr'in durumu kendisine bildirmesi üzerine Hz. Peygamber Safiye'yi rahat bırakmasını söyledi. Safiye kardeşinin cenazesinin yanına gelerek ona yapılanları gördü, dua ve istiğfarda bulundu.[337] Görüldüğü üzere Uhud Savaşı'nın birinci aşamasında Müslümanlar galip gelmişlerdir. İkinci aşaması Müslümanlar için bir felaket olmuştur. Üçüncüsünde ise savunma safhası başlamak üzereydi, ki bu son aşamada Enes b. Nadr, Sa'd b. Ebû Vakkas ve Ebû Dücâne gibi bazı Müslümanların büyük kahramanlıkları görülmüştür. Uhud Savaşı'nda Müslümanların içine düştüğü son durumun yenilgi olarak değerlendirilmemesi gerekir. Evet, Müslümanlar yara almışlardır, yetmiş şehit vermişlerdir, ama düşmana teslim olmamışlar, savaşmaktan yılmamışlar ve toprak kaybetmemişlerdir. Hepsinden önemlisi düşman ordusu Müslümanlardan esir ve ganimet elde edememiştir. Hatta Medine'ye saldırmaya bile cesaret edemeyip Mekke'nin yolunu tutmuşlardır. Bu savaşta müşrikler yirmi iki (yirmi üç veya otuz yedi olduğu da söylenir) ölü vermişlerdir. Kur'an-ı Kerim'de Uhud Savaşı hakkında, müşriklerin hazırlıkları da dahil, savaşın hemen her safhası hakkında bilgiler yer almıştır. Müşriklerin mallarını insanları Allah yolundan çevirmek için harcadıkları ve daha da harcayacakları,[338] Hz. Peygamber'in mü'minleri savaş için duracakları yerlere yerleştirmek üzere erkenden ailesinden ayrıldığı,[339] hâmîleri Allah olduğu halde iki grubun (Benî Seleme ve Benî Hârise) bozulmaya yeltendiği,[340] Müslümanların yara aldığı, fakat buna karşılık müşriklerin de yara aldığı,[341] Resûlüllah'ın arkalarından çağırırken bazı mü'minlerin kimseye bakmadan kaçtıkları,[342] üzüntünün ardından bir güven geldiği,[343] iki topluluğun karşılaştığı gün, şeytanın geri dönenleri, işledikleri birtakım işlerden dolayı yoldan kaydırmak istediği, ama Allah'ın onları affettiği[344] bildirilmektedir. Müslümanların, başkalarını iki misline uğrattığı musibete kendileri uğrayınca "Bu da nereden geldi"? dedikleri haber verilmekte ve buna karşı Hz. Peygamber'in "Bu kendinizdendir" cevabını vermesi istenmektedir.[345] Resûlüllah ölse veya öldürülse bile Müslümanların savaş meydanında ve İslâm'da sebat etmeleri gerektiği[346] belirtilmektedir. Bu ayet-i kerîmede Hz. Peygamber'in öldüğüne dair yalan haberin yayılması üzerine infiale kapılan Müslümanlar tenkit edilmekte; Hz. Muhammed (s.a.s.)'in fâni, İslâm'ın ise bâki olduğu, bu sebeple o ölse bile Müslümanların bunu sükûnetle karşılayıp dinlerinde sebat etmeleri gerektiği hatırlatılmaktadır. Bir başka ayet-i kerîmede, iki topluluğun karşılaştığı gün Müslümanların başına gelenin, Allah'ın izniyle ve inananları ve iki yüzlülük yapanları, yani münafıkları bilmesi için olduğu[347] açıklanmaktadır. Uhud savaşından bahseden daha başka âyet-i kerimeler de mevcuttur.[348] Uhud Savaşı'ndan sonra bazı münafıklar ve Yahudiler Hz. Peygamber ve Müslümanlar aleyhinde sağda solda ileri geri konuşmaya başladılar. Hz. Ömer'in bu münafıkları ve Yahudileri öldürmek için izin istemesi üzerine Hz. Peygamber Yahudiler için "Yahudiler bizim zimmetimizdedir. Ben onları öldüremem"; münafıklar için de "Ben, 'Lâ ilâhe illallah Muhammedü'r-Resûlüllah diyen kişiyi öldürmekten nehyolundum" diyerek buna müsade etmedi.[349] Uhud Savaşı'ndan alınması gereken dersler ve bazı gerçekler şu şekilde özetlenebilir: Resûlüllah her zaman olduğu gibi bu savaşta da istişareye önem vermiştir. Okçuların onun emirlerine uymamaları can kaybına sebep olmuştur. Bu da zaferin sabırla ve komutanın emirlerine itaatle elde edileceğini göstermektedir. Ganimet elde etme arzusu, Allah rızasını kazanmanın ve Hz. Peygamber'e itaatın önüne geçmemelidir. Bunun aksine uygulamalar yenilgiye yol açmıştır. Müslümana gevşeklik, ümitsizlik yakışmaz. Peygamberimiz Uhud şehitlerini her yıl ziyaret ederdi. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman da onun bu uygulamasını devam ettirmişlerdir.[350] f- Uhud İle Hendek Savaşı Arasında Müşriklerle İlişkilerde Birtakım Gelişmeler Hz. Peygamber, Uhud şehitlerini, elbiseleri ve kanlarıyla yıkanmadan defnedip aynı gün Medine'ye döndü. Müslümanlar evlerine çekilip yaralarının tedavisi ile meşgul olmaya başladılar. Yaralı olan Hz. Peygamber ertesi gün sabaha doğru, Kureyş ordusunun Medine'ye baskın düzenlemek istediğine dair bir haber aldı. Hem düşmanın baskınını önlemek ve hem de Müslümanların zayıf düşmediğini göstermek maksadıyla Kureyş ordusunu takip etmeye karar verdi. Sadece bir gün önce Uhud'da bulunmuş olanlara katılma iznini verdiği beş yüz kişilik bir orduyla Medine'ye sekiz mil uzaklıktaki Hamrâülesed'e kadar giderek burada beş gün konakladı. Bu sefer, "Hamrâülesed Gazvesi" olarak bilinir. Takip edildiğini anlayan müşrik ordusu geri dönmeye cesaret edemeyerek Mekke'ye doğru yoluna devam etti. Peygamberimiz Hamrâülesed'de bulundukları beş gün boyunca Müslümanların sayısını kalabalık göstermek ve düşmanın kalbine korku salmak için geceleri ateş yaktırdı. Yakılan beş yüz ateşin alevleri çok uzak mesafelerden görülebiliyordu. Henüz İslâmiyeti kabul etmemiş olan Ma'bed el-Huzâî, Hamrâülesed'e gelerek Uhud Savaşı'nda Müslümanların uğradığı musibetten dolayı Hz. Peygamber'e üzüntülerini bildirdi. Ma'bed'in kabilesi Huzâa, Hz. Peygamber'in müttefiki idi ve çevrede olup bitenleri ona bildiriyorlardı. Ma'bed el-Huzâî, Hz. Peygamber'in yanından ayrıldıktan sonra Mekke'ye doğru yola çıktı. Medine'ye yetmiş dört km. uzaklıktaki Revhâ mevkiinde Kureyş ordusuna yetişti. Kureyşliler bu sırada Medine'ye dönmeyi ve sağ kalan Müslümanları öldürmeyi tartışıyorlardı. Ma'bed, Müslümanların Uhud savaşında bulunamayanların da katıldığı büyük bir ordu ile kendilerini takip ettiklerini ve geri dönmelerinin kendileri için tehlikeli olacağını Ebû Süfyan'a söyledi. Bu sözler üzerine telaşa kapılan Ebû Süfyan ordusuna hareket emri vererek Mekke'ye doğru yola koyuldu. Ma'bed bu son gelişmeyi Hz. Peygamber'e bildirdi. Müşrik ordusu Mekke'ye doğru yol alırken Medine yönüne gitmekte olan küçük bir kervanla karşılaştı. Ebû Süfyan bu kervan vasıtasıyla Hz. Peygamber'e gözdağı vermek amacıyla "Medine'ye geri döneceklerini ve sağ kalan Müslümanları öldüreceklerini" bildirdi. Bu haber kendisine ulaşınca Hz. Peygamber "Allah bize kâfîdir. O ne güzel vekildir (Hasbünallâhü ve ni'me'l-vekîl)" dedi. Müslümanlar Hamrâülesed'de beş gün kaldıktan sonra 17 şevval 3/2 Nisan 625'te Medine'ye döndüler.[351] Bu arada Kureyş müşrikleri dışında kalan müşrik Arap kabileleriyle Müslümanlar arasında meydana gelen birkaç olaya temas etmek gerekir. Bunlar, Esed, Âmir b. Sa'saa, Hüzeyl, Lihyan, Adal ve Kâre kabileleri ile Müslümanlar arasında meydana gelen Katan Seferi, Bi'r-i Maûne ve Recî' olaylarıdır. Bunlardan Recî' Olayı ile Mekke müşrikleri arasında da bağlantı mevcuttur. Medine'den Fırat'a kadar uzanan geniş bir alana yayılmış olan Esed kabilesi Uhud Savaşı'ndan sonra bu savaşta güç kaybına uğradığını düşündükleri Müslümanlara karşı ani bir baskın yapmaya ve Medine'yi yağmalamaya karar verdi. Bu kabileyi böyle bir hareket için, daha sonra peygamberlik iddiasında bulunacak olan Tuleyha b. Huveylid ile kardeşi Seleme kışkırtmışlardı. Durumdan haberdar olan Hz. Peygamber onlara karşı Uhud savaşından üç ay kadar sonra Muharrem ayında Ebû Seleme başkanlığında 150 kişilik bir kuvvet gönderdi. İslâm birliği Esed kabilesinin suyunun bulunduğu Katan'a kadar ilerledi. Sonunda Tuleyha'nın adamları toplanmaya dahi fırsat bulamadan etkisiz hale getirilip dağıtıldılar.[352] Uhud savaşından dört ay sonra Safer 4/Temmuz 625'te Müslümanları üzüntüye boğan bir olay olan Bi'r-i Maûne fâciası meydana geldi. Bu olay şöyle gelişti: Âmir b. Sa'saa kabilesi başkanı Ebû Berâ (Âmir b. Mâlik) Medine'ye gelerek Hz. Peygamber'e bazı hediyeler takdim etti. Fakat Hz. Peygamber "Ben bir müşrikin hediyesini kabul etmem" diyerek bunu reddetti. Halbuki Ebû Berâ'ın hediyesini hiçbir Mudarlı reddetmemişti. Bundan sonra Hz. Peygamber, Ebû Berâ'ı İslâm'a davet etti. Fakat o kabul etmemekle birlikte yanından da uzaklaşmadı. Kabilesine İslâm'ı anlatacak kimseler göndermesini Hz. Peygamber'den rica etti. Peygamberimiz davetçilerin başlarına bir tehlike gelebileceğinden endişe ettiğini söyledi. Ebû Berâ'ın onların emniyetini garanti etmesi üzerine Ehl-i Suffe'den yetmiş kadar kurrâyı adı geçen kabileye gönderdi. Davetçiler, Âmir b. Sa'saa kabilesine İslâmiyeti tanıtacak ve Kur'an-ı Kerim öğreteceklerdi. Heyet, Bi'r-i Maûne denilen kuyunun yanına varınca konakladı. İçlerinden Harâm b. Milhân adlı sâhâbî, Âmir b. Sa'saa kabilesinin başkanına Hz. Peygamber'in mektubunu götürdü. Bu sırada Ebû Berâ'ın öldüğüne dair bir şayia yayılması üzerine, elçi, mektubu Ebû Berâ'ın yeğeni Âmir b. Tufeyl'e verdi ve yanındakileri İslâm'a davet etti. Öteden beri İslâm'a karşı olan Âmir b. Tufeyl, mektubu okumadığı gibi elçiyi de öldürttü. Peşinden Bi'r-i Maûne'de bulunan İslâm davetçilerine saldırmak üzere kabilesinden adam toplamaya çalıştı. Ancak Ebû Berâ, davetçilere eman tanıdığını ilan ettiği için kimse onun sözüne kulak asmadı. Bunun üzerine Âmir b. Tufeyl'in Süleym kabilesinin kollarından topladığı askerler İslâm heyetine saldırarak Amr b. Ümeyye ve Ka'b b. Zeyd hariç hepsini öldürdüler. Esir edilen Amr b. Ümeyye, Âmir b. Tufeyl tarafından serbest bırakıldı. Amr b. Ümeyye Medine'ye gelirken Âmir kabilesinden yolda rastladığı ve Hz. Peygamber'in eman vermiş olduğu iki kişiyi bilmeden öldürdü. Daha sonra Hz. Peygamber bu iki maktulün diyetini ödeyecektir. Hz. Peygamber olayı öğrenince çok üzüldü. Çünkü İslâm davetçileri sadece İslâm'ı anlatmak için gönderilmişlerdi. Üstelik savunmasızdılar ve kendilerinin can güvenliği için de teminat verilmişti. Rahmet peygamberi olan Hz. Muhammed (s.a.s.), daha evvel kendisine ve ashabına yapılan haksızlık ve tecavüz karşısında bedduaya yeltenmediği halde, otuz veya kırk gün sabah namazlarında Bi'r-i Mâûne'de İslâm davetçilerini öldüren kabilelere beddua etmiştir.[353] Yine aynı yılın Safer ayında, Bi'r-i Maûne faciasının meydana geldiği sıralarda Recî' Olayı meydana geldi. Adal ve Kâre kabilelerinden bir heyet Medine'ye Hz. Peygamber'e gelerek kabilelerine İslâm'ı öğretecek bir heyet göndermesini rica ettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber'in gönderdiği on kişiden oluşan ekip Mekke ile Usfan arasında Hüzeyl kabilesine ait Recî' suyuna vardıklarında Hüzeyl kabilesinin bir kolu olan Lihyânoğullarından yüz kadar silahlı bir birlik yanlarına gelerek kendilerini esir alıp Mekke müşriklerine satacaklarını söylediler. Heyet mensuplarından Hubeyb b. Adiy, Abdullah b. Târık ve Zeyd b. Desinne dışındakiler teslim olmayı reddederek müşriklerle çarpışmaları sonucu şehit edildiler. Lihyânoğulları, bu üç kişinin ellerini bağlayarak Mekke'ye doğru hareket ettiler. Abdullah b. Târık kendilerine reva görülen muameleye tahammül edemeyerek yolda bağını çözdü ve müşriklerle çarpışarak şehit düştü. Onun kabri Zahrân'dadır. Hubeyb ile Zeyd'i Mekke'ye götürerek, Bedir'de öldürülen yakınlarının intikamını almak isteyen Mekkelilere sattılar. Mekke müşrikleri bu iki sahâbîyi bir müddet hapiste tuttuktan sonra şehir dışındaki Ten'îm mevkiine götürdüler ve onları darağacına asarak işkence ile şehit ettiler. Zeyd asılmak üzere darağacına getirildiğinde Ebû Süfyan ile aralarında geçen konuşma, sahâbenin Hz. Peygamber'e bağlılık derecesini göstermesi bakımından önemlidir. Ebû Süfyan ona sorar: "Ey Zeyd! Muhammed'in şimdi yanımızda senin yerinde olup onun boynunu vurmamızı ve sen de ailenin yanında olmanı ister miydin"? Zeyd şu cevabı verir: "Vallahi, ben ailemin arasında bulunurken, Muhammed'e şimdi bulunduğu yerde bir diken batmasını bile istemem". Bunun üzerine Ebû Süfyan şunları söyler: "Muhammed'in arkadaşlarının onu sevdiği ölçüde insanlardan hiç birinin bir başka kimseyi sevdiğini görmedim". Hubeyb b. Adiy'e de İslâm'dan dönerse serbest bırakacaklarını bildirdiler. Fakat o bunu kabul etmedi. Ölmeden önce iki rekat namaz kılmasına izin vermelerini istedi ve namazını kısa sürede bitirdi. Ölümünü geciktirmek için uzattığını sanmamaları için namazını uzatmadığını söyledi. Hubeyb burada söylediği bir şiirle Müslüman olarak öldükten sonra ölüm şeklinin hiç önemi bulunmadığını belirtti. Nihayet müşrikler onu kuru bir ağaca bağlayarak çarmıha gerdiler. Bedir'de öldürülenlerin çocuklarını -bu çocukların sayısının kırk olduğu söylenmektedir- getirerek ellerine mızrak verdiler ve onu şehit ettiler.[354] Ahde vefâ ve verilen emâna riayet, Arapların câhiliye döneminde bile en fazla önem verdikleri hususlardı. Fakat Âmir ve Lihyânoğulları her iki olayda da Hz. Peygamber'e verdikleri sözü tutmamışlar ve İslâm davetçilerini haince şehit etmişlerdir.
____________________ 254. Ali İzzetbegoviç, s. 144. 255. Ahkâf Sûresi 35; Müzzemmil Sûresi 10. 256. Bakara sûresi 208. 257. Enfâl Sûresi 61. 258. Nisâ Sûresi 94. 259. Rûm Sûresi 30. 260. İbn Hişâm, II, 581; Taberî, III, 115; İbn Seyyidinnâs, II, 320. 261. Hac Sûresi 39-40. 262. Hamidullah, Hz. Peygamber'in Savaşları, s. 21. Oysa, 20. yüzyıl boyunca dünyada meydana gelen dünya savaşlarında, bölgesel ve iç savaşlarda yarısı sivil olmak üzere yaklaşık 100 milyon insan hayatını kaybetmiştir. Doktrin ve diktatörlüklerin sebep olduğu katliamlarda öldürülenlerin sayısı da 100 milyon civarındadır. Buna göre, 20. yüzyılın başından bu yana yaşanan savaşlarda katledilenlerin sayısı, ilk uygarlıklardan 1900 yılına kadar kadar geçen süredeki savaş kurbanlarından fazladır (Bk. Ramazan Özey, Günümüz Dünya Sorunları, İstanbul 2001, s. 121, 123.). 263. Gazvelerin sayısı ve adları için bk. İbn Hişâm, II, 608-609; İbn Habîb, el-Muhabber, s. 110 vd.; Taberî, III, 152-154. 264. Enfâl Sûresi 41. 265. Bakara Sûresi 217. 266. Vâkıdî, Kitâbü'l-Meğâzî, tah. Marsden Jones, Beyrut 1966, I, 13-19; İbn Hişâm, I, 601-606; İbn Sa'd, II, 10-11; İbn Seyyidinnâs, I, 359-362; Seriyyelerin sayısı ve adları için ayrıca bk. İbn Hişâm II, 609; İbn Habîb, el-Muhabber, s. 116 vd.; Taberî, III, 154-159. 267. Belâzürî, I, 287. 268. Vâkıdî, I, 19; Taberî, II, 478; Makrîzî, I, 62. 269. İbn Sa'd, II, 21; İbn Hanbel, I, 411; İbn Seyyidinnâs, I, 384. 270. Vâkıdî, I, 47; İbn Hanbel, III, 454. 271. Vâkıdî, I, 43-44; İbn Hişâm, I, 618-619. 272. Bk. Vâkıdî, I, 63 vd. 273. Enfâl Sûresi 42. 274. Vâkıdî, I, 52-53; İbn Hişâm, I, 616-617; Taberî, II, 423, 436-437; İbn Abdilber, Dürer, s. 104; Makrîzî, s. 77. 275. Vâkıdî, I, 53-54; İbn Hişâm, I, 620; Belâzürî, I, 293; Taberî, II, 440; İbn Abdilber, Dürer, s. 105. 276. Vâkıdî, I, 61; Taberî, II, 441. 277. İbn Hanbel, V, 395. 278. Vâkıdî, I, 61; Belâzürî, I, 292; Makrîzî, s. 82. 279. Vâkıdî, I, 59, 67, 81; İbn Hişâm, I, 627; Taberî, II,447. 280. İbn Sa'd, II, 17. 281. İbn Hişâm, I, 619. 282. İbn Sa'd, IV, 9-11. 283. İrfan Aycan, "Ebü'l-Bahterî", DİA, X, 296. 284. İbn Sa'd, II, 22, 26. 285. İbn Hişâm, I, 652-653; Taberî, II, 468. 286. Vâkıdî, I, 110-111; İbn Hişâm, I, 660. 287. Vâkıdî, I, 105, 117. 288. Vâkıdî, I, 107; İbn Hişâm, I, 649; Süheyl b. Amr Mekke'nin fethinde müslüman olur. Hz. Peygamber'in vefatından sonra, ridde hareketleri meydana geldiği esnada Mekke halkı irtidat etmemekle birlikte şehirde bir iç karışıklık ortaya çıkar. Hatta Mekke valisi Attâb b. Esîd bile korkup saklanır. Bu sırada Süheyl b. Amr bir konuşma yaparak halkı yatıştırır. O, şunları söyler: " Ben biliyorum ki bu din, güneşin doğması ve batması devam ettiği sürece pâyidar olacaktır. Aranızdan çıkan bu kişi-Ebû Süfyan b. Harb-sizi aldatmasın. Benim bildiğim bu meseleyi o da bilir. Ancak Benî Hâşim'e olan kıskançlığı onun kalbini mühürlemiştir. Ben Kureyş'in karada ve denizde en çok ulaşım vasıtaları bulunanıyım. Emîrinize boyun eğiniz. Zekatlarınızı ona veriniz...". Süheyl'in bu sözleri kulağına gittiğinde Hz. Ömer, onun hakkında Hz. Peygamber'in kendisine söylediği sözleri hatırlar ve "Ben şehadet ederim ki sen Allah'ın Resûlü'sün" demekten kendini alamaz. 289. Vâkıdî, I, 139; İbn Hişâm, I, 650; Zübeyrî, 126-127; Taberî, II, 466-467. 290. Vâkıdî, I, 119; Taberî, I, 461. 291. Vâkıdî, I, 106. 292. Vâkıdî, I, 99; Taberî, II, 458-459. 293. Enfâl Sûresi 41. 294. Vâkıdî, I, 103. 295. İbn Hişâm, I643-644. 296. Vâkıdî, I, 117. 297. Âl-i İmrân Sûresi 123-124. 298. Enfâl Sûresi 9-12,17; Bu konudaki rivayetler için bk. Vâkıdî, I, 78-79; İbn Hişâm, I, 633-634. 299. Âl-i İmrân 41. 300. Âl-i İmrân 5. 301. Âl-i İmrân Sûresi 8. 302. Âl-i İmrân Sûresi 11, 17. 303. Vâkıdî, I, 53; İbn Sa'd, II, 15; Taberî, II, 439; Makrîzî, s. 78. 304. Sırasıyla bk.: Âl-i İmrân Sûresi 43, 44, 47, 49. 305. Âl-i İmrân, 67-68, 70-71. 306. Âl-i İmrân 41, 69. 307. Âl-i İmrân 13. 308. Duhân Sûresi 161; İbn Sa'd, II, 17. 309. Bedir savaşının Kur'an-ı Kerim'e yansıması için bk. Vâkıdî, I, 131-138; İbn Hişâm, I, 666-677; Makrîzî, s. 60-61; Ömer Özsoy-İlhami Güler, Konularına göre Kur'an,Ankara 1996, s. 666-672 310. Frantz Buhl, "Muhammed", İA, VIII, 464. 311. Vâkıdî, I, 120-121. 312. Âl-i İmrân Sûresi 123. 313. Buhârî, V, 9. Hz. Ömer hilafeti döneminde tertiplediği dîvanda Bedir Ehli'ne öncelik tanımıştır. Ünlü Tabakât müellifi İbn Sa'd (ö. 230/ 844) eserinde Bedir Ehli'ne özel bölüm ayırmıştır. İbn Sa'd'a göre fazilet bakımından beş gruba ayrılan sahâbîlerin ilk tabakasını Bedir Ehli oluşturur. 314. Vâkıdî, I, 181-182; İbn Hişâm, II, 44-46; Taberî, II, 483-485. 315. Vâkıdî, I, 182-184. 316. Vâkıdî, I, 193-196; İbn Sa'd, II, 34-35; Belâzürî, s. 311; İbn Seyyidinnâs, I, 404. 317. Vâkıdî, I, 196-197; İbn Sa'd, II, 35-36; Bekrî, I, 228; Ahmet önkal, "Bahran Gazvesi", IV, 491. 318. Vâkıdî, I, 197-198; İbn Hişâm, II, 50-51; İbn Sa'd, II, 36; Taberî, II, 492-493; Asri Çubukçu, "Furât b. Hayyân", DİA, XIII, 218. 319. Vâkıdî, I,203-205; Belâzürî, I, 314. 320. Vâkıdî, I, 206-207. 321. Vâkıdî, I, 207-208. 322. Vâkıdî, I, 210-211. 323. Vâkıdî, I, 213. 324. Vâkıdî, I, 216; İbn Hişâm, II, 66; Belâzürî, I, 316. 325. Makrîzî, s. 118. 326. İbn Hişâm, II, 64. 327. İbn Hişâm, II, 65; Taberî, II, 507. 328. Vâkıdî, I, 244-245; İbn Hişâm, II, 80; İbn Sa'd, II, 45; Taberî II, 515. 329. Vâkıdî, I, 246. 330. İbn Hişâm, II, 73. 331. Makrîzî, s. 138. 332. İbn Hişâm, II, 87. 333. Vâkıdî, I, 296-298;İbn Sa'd, II, 47-48; Taberî, II, 526-527. 334. İbn Seyyidinnâs, II, 38. 335. Vâkıdî, I, 290, 332; İbn Hişâm, II, 95-96; Taberî, II, 528-529. 336. Nahl Sûresi 126. 337. Taberî, II, 529. 338. Enfâl Sûresi 36. 339. Âl-i İmrân Sûresi 121. 340. Âl-i İmrân Sûresi 122. 341. Âl-i İmrân Sûresi 140. 342. Âl-i İmrân Sûresi 153. 343. Âl-i İmrân Sûresi 154. 344. Âl-i İmrân Sûresi 155. 345. Âl-i İmrân Sûresi 165 346. Âl-i İmrân Sûresi 144. 347. Âl-i İmrân Sûresi 166. 348. Uhud savaşının Kur'an'a yansıması için bk. Vâkıdî, I, 319-329; İbn Hişâm, II, 106 vd.; Ömer Özsoy-İlhami Güler, s. 672-675. 349. Makrîzî, s. 165-166. 350. Uhud savaşı hakkında geniş bilgi için bkz. Vâkıdî, I, 199-334; İbn Sa'd, II, 36-48; İbn Sa'd'ın Uhud savaşı hakkında verdiği bilgilerin Vâkıdî'nin kısa bir özeti olduğu anlaşılmaktadır. O nedenle bu savaşla ilgili dipnotlarda detaylı olarak adı geçen eseri gösterme gereği duymadık. İbn Hişâm, II, 60-168; Belâzürî, I, 311-338; Taberî, II, 499-533; İbn Abdilber, Dürer, s. 145-157; Makrîzî, s. 113-170. 351. Vâkıdî, I, 334-340; İbn Hişâm, II, 101-105; İbn Sa'd, II, 48-49; İbrahim Sarıçam, "Hamrâülesed Gazvesi", DİA, XV, 498. 352. Vâkıdî, I, 340-346; İbn Sa'd, II, 50. 353. Vâkıdî, I, 346-353; İbn Hişâm, II, 183-186; İbn Sa'd, II, 51-53; İbn Abdilber, Dürer, s. 161-164; Ahmet Önkal, "Bi'r-i Maûne", DİA, 195-196. 354. Vâkıdî, I, 353-362; İbn Sa'd, II, 55-56; Makrîzî, s. 174-178; M. Yaşar Kandemir, "Hubeyb b. Adî", DİA, XVIII, 266-267.
|
||
Sayfa:7/20 |