....: WEB KÜTÜPHANESİ :....

Hz. MUHAMMED ve EVRENSEL MESAJI ( İÇİNDEKİLER )

  Yazycyya Gönder

<<Geri

Sayfa:9/20

İleri >>

[ Hz. MUHAMMED'İN İSLÂM'A VE MÜSLÜMANLARA YÖNELİK SALDIRILARLA MÜCADELESİ-III ]

k- Hudeybiye Barış Antlaşması İle Mekke'nin Fethi Arasında Müşriklerle İlişkilerde Gelişmeler

Hudeybiye Barış Antlaşması ile Mekke'nin fethi arasında geçen iki yıla yakın bir zaman zarfında Hz. Peygamber tarafından Kureyş dışındaki müşrik Arap kabilelerine karşı seriyyeler sevkedilmiştir. Bu seriyyeler, müşriklerle ilişkilerde önemli yer tutmaktadır.

Peygamberimiz Ömer b. Hattab komutasında otuz kişilik bir birliği hicretin 7. yılı şaban ayında Türebe'ye, Hevâzin kabilesi üzerine sevketmiştir. Yine aynı ay içinde Hz. Ebû Bekir başkanlığında bir birliği Necid'de oturan Benî Kilâb üzerine göndermiştir. Bu arada sevkedilen diğer bazı seriyyeler şunlardır: Aynı yılın şaban ayında Beşîr b. Sa'd idaresinde Mürre kabilesine gönderilen otuz kişilik birlik. Bu birlik saldırıya uğramış, içlerinde Beşîr b. Sa'd'ın da bulunduğu az sayıda kimse sağ olarak kurtulabilmiştir. Aynı yılın şevval ayında yine Beşîr b. Sa'd, Medine'ye baskın düzenlemek isteyen Gatafan kabilesine karşı üç yüz kişilik bir birlikle başarılı bir sefer gerçekleştirmiştir. Yine aynı yılın ramazan ayında Gâlib b. Abdullah yüz otuz kişinin başında Meyfaa'ya, Benî Uvâl ve Benî Abd b. Sa'lebe'ye karşı gönderilmiştir.

Hicretin altıncı yılında (628) müşriklerin engel olması üzerine gerçekleştirilemeyen umre, yedinci yılında (629) yapılmıştır. Bu umre (Umretü'l-Kazâ), Mekke müşrikleriyle ilişkilerde önemli bir yere sahiptir. Hz. Peygamber, Hudeybiye Barış Antlaşması'nın üzerinden bir yıl geçtikten sonra, antlaşma şartlarıyla Müslümanlara tanınan hakka dayanarak, içlerinde geçen yıl umre yapamayanların da bulunduğu iki bin sahâbî ile birlikte bir yıl önce Kureyş'in engel olması yüzünden gerçekleştirilemeyen umreyi yerine getirmek maksadıyla Mekke'ye hareket etti. Zülhuleyfe'ye vardığında ihrama girdi. Buradan Muhammed b. Mesleme'yi yüz atlı ile öncü olarak gönderdi. Tedbir olarak ok, yay, miğfer, mızrak ve kalkan gibi silahları da alarak Beşîr b. Sa'd idaresinde bunları da önden gönderdi. Fakat silahları Mekke'nin içine sokmayıp şehrin dışında bırakarak başına iki yüz kişilik bir nöbetçi birliği bıraktı. Mekkeliler Müslümanları tavaf yaparken görmeye tahammül edemediklerinden şehri üç günlüğüne boşalttılar. Bununla beraber Mescid-i Haram'a yakın mekanlardan Müslümanları seyredenler de oldu. Müslümanlar üç gün boyunca Kâbe'yi tavaf ettiler, Safâ ve Merve arasında sa'y yaptılar; kurbanlarını kestiler. Mekke sokaklarında gezdiler, eski evlerini gördüler. Doğup büyüdükleri, fakat zorunlu olarak yedi yıldır ayrı kaldıkları şehirlerinde hasret giderdiler. Peygamberimiz, umre ibadetini yerine getirenlerden bir birlik oluşturarak Batn-ı Ye'cec'de bulunan silahların başına gönderdi. Bu suretle silahları bekleyen nöbetçilerin de Kâbe'yi ziyaret etmelerini sağladı. Müslümanlar ziyaretin dördüncü günü sabahı Fetih Sûresi'nin 27. ayetinde açıklandığı gibi va'dini yerine getirdiğinden dolayı Allah Teâlâ'ya şükrederek gönül huzuru içinde Medine'ye hareket ettiler. Bu âyet-i kerîmede Allah Teâlâ, Resûlü'nün rüyasını doğru çıkaracağını ve Müslümanların Mescid-i Haram'a emîn bir şekilde gireceklerini beyan etmektedir. Peygamberimiz isteseydi Mekke'yi terketmez ve burayı rahatlıkla hakimiyeti altına alabilirdi. Fakat onun politikasında barış antlaşmasını bozmaya ve vefasızlığa yer yoktu. Peygamberimiz bu sefer esnasında amcası Abbas'ın baldızı Meymûne ile evlendi. Bunun üzerine Mekkelilerden bazıları "Demek ki Muhammed hemşehrilerine hâlâ dostluk ve iyi duygular besliyor" şeklinde yorumlar yaptılar.[396]

Umretü'l-Kazâ'dan döndükten sonra Hz. Peygamber, İbn Ebi'l-Avcâ es-Sülemî'yi elli kişilik bir birlikte İslâm'a davet amacıyla Süleym kabilesine gönderdi. Fakat Süleymliler Müslümanların arasında bulunan bir casus vasıtasıyla onların gelişini önceden haber alarak hazırlık yaptılar. İslâm'ı kabule yanaşmadıkları gibi Müslümanlara saldırdılar. Bu saldırıdan birlik başkanı yaralı olarak kurtuldu; diğerleri şehit edildiler.

Hudeybiye Barışı'nın üzerinden bir yılı aşkın bir süre geçtikten sonra 8. hicrî yılın Safer ayında Kureyş'in ünlülerinden Hâlid b. Velid, Amr b. Âs ve Osman b. Talha Medine'ye gelerek Müslüman oldular.

Hz. Peygamber hicretin 8. yılında ve Mekke'nin Fethi'nden önce müşrik Arap kabileleri üzerine bazı seriyyeler sevketti. Safer ayında Kinâne'nin bir kolu olan Beni'l-Mülevvah'a karşı Kedîd mevkiine Gâlib b. Abdullah idaresinde bir seriyye gönderdi. Aynı sıralarda altı ay önce Beşîr b. Sa'd'ın arkadaşlarını öldüren Mürre kabilesini cezalandırmak üzere iki yüz kişilik bir birlik hazırlayarak başlarına Zübeyr b. Avvam'ı tayin etmişti. Fakat tam bu sırada Kedîd'den Medine'ye dönen Gâlib b. Abdullah'ı Zübeyr b. Avvam'ın yerine tayin ederek seriyyeyi onun komutasında sevketti. Bundan bir ay kadar sonra rebîülevvel ayında Şücâ' b. Vehb'i yirmi dört kişilik bir birliğin başında Siyy mevkiine, Hevâzin'in Benî Âmir kolu üzerine gönderdi.

Peygamberimiz Beliy ve Kudâa kabilelerinin Medine'ye saldıracaklarına dair bir haber alınca, 8. hicrî yılın cemâziyelâhir ayında Amr b. Âs komutasında 300 kişilik bir birliği Zâtüsselâsil'e gönderdi. Ona, yol üzerinde uğrayacağı Beliy, Uzre ve Belkayn kabilelerinden yardım istemesini emretti. Amr'ın babaannesi Beliy kabilesindendi. Bu durum, bu yolculukta Amr için bir avantaj teşkil ediyordu. Hedefe yaklaşan Amr, kalabalık bir düşmanla karşılaşacağını anlayınca Hz. Peygamber'den yardım istedi. Peygamberimiz bunun üzerine Ebû Ubeyde b. Cerrah komutasında içlerinde Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'in de bulunduğu ikiyüz kişilik bir kuvveti destek olarak gönderdi. Müşrikler beş yüz kişilik İslâm birliğinin kendilerine doğru geldiğini duyunca dağıldılar. Böylece tertiplenen askerî sefer de amacına ulaşmış oldu. Bu sefer esnasında Amr b. Âs, hava soğuk olduğu için ateş yakmak isteyenlere, güvenlik gerekçesiyle müsade etmedi. Dönüş esnasında, cünüp olan Amr hava soğuk olduğu için hastalanmaktan korkarak, gusül abdesti almaksızın abdest aldı ve teyemmüm ederek cemaate namaz kıldırdı. Amr'ın her iki uygulaması da sahâbe arasında eleştiri konusu oldu. Amr Medine'ye döndükten sonra durumu Hz. Peygamber'e anlattı. Peygamberimiz güldü ve bir şey söylemedi.[397]

Hz. Peygamber Ebû Ubeyde b. Cerrah'ı sekizinci yılın Receb ayında Cüheyne kabilesi üzerine üç yüz kişiyle birlikte Sîfülbahr'e Kızıldeniz sahiline gönderdi. Birlik herhangi bir tuzağa düşmeden, çarpışma olmadan geri döndü. Yine sekizinci yılın Şaban ayında Ebû Katâde'yi on beş kişilik bir birliğin başında Necid'de, Hadıra'da Muhârib kabilesinin yurdunda oturan Gatafan üzerine gönderdi.

l- Mekke'nin Fethi (8/630)

Hz. İbrahim zamanından beri tevhid inancının merkezi olan Kâbe'yi putlardan temizlemek Hz. Peygamber'in en başta gelen hedeflerinden biriydi. Hudeybiye Barış Antlaşması Müslümanların Mekke müşrikleriyle barış içinde yaşamasını sağlamış olsa dahi, Kâbe hâlâ putperestliğin merkezi olma özelliğini koruyordu. Üstelik müşrikler biraz sonra anlatacağımız gibi Hudeybiye antlaşmasını da ihlal etmişlerdi.

Hz. Peygamber'in Mekke'nin fethine karar vermesinin ve bu kararı gerçekleştirmesinin asıl nedeni, on yıllık bir süre için imzalanan Hudeybiye Barış Antlaşması'nın, üzerinden henüz iki yıl geçmeden müşrikler tarafından bozulmuş olmasıdır. Olay şu şekilde gerçekleşmiştir: Hudeybiye Antlaşması gereği müslümanlarla birlik kuran Huzâa kabilesi ile, müşriklerle birlik kuran Bekir kabilesi arasında eskiden beri düşmanlık mevcuttu. Hicretin sekizinci yılı şaban ayında Bekir kabilesinden bir grup, bir gece vakti ansızın Huzâalılara baskın yaparak yirmi üç kişiyi öldürdü. Bu baskın sırasında Kureyş müşrikleri Bekir kabilesine silah, binek ve su yardımı yaptılar. Hatta Safvân b. Ümeyye, İkrime b. Ebû Cehil ve Süheyl b. Amr gibi bazı Kureyşliler gizlice, yüzlerini örterek baskına bizzat iştirak ettiler.

Hz. Peygamber'in müttefiki olan Huzâa kabilesinden Amr b. Sâlim, bir süvari birliği ile Medine'ye gelerek durumu bir şiirle anlattı. Peygamberimiz onların gönüllerini aldı ve yardım edeceğine söz vererek yurtlarına gönderdi. Kureyşlilere de bir mektup yazarak, ya Bekir kabilesiyle olan ittifaklarını bozmalarını, ya da öldürülen Huzâalıların diyetlerini ödemelerini istedi. Eğer bunlardan birini yerine getirmeyecek olurlarsa kendileriyle savaşacaklarını bildirdi. Kureyş müşrikleri Hz. Muhammed (s.a.s.)'in tekliflerinden ilk ikisini reddedip elçiye olumsuz cevap vererek geri gönderdiler. Ancak daha sonra buna pişman oldular; antlaşmayı yenilemek için Ebû Süfyan'ı Medine'ye gönderdiler.[398] Bu amaçla Medine'ye gelen Ebû Süfyan, Hudeybiye Antlaşması'nın akdi esnasında bulunamadığını gerekçe göstererek, birtakım girişimlerde bulundu; antlaşmayı yenilemeyi ve süresini uzatmayı teklif etti. Peygamberimiz kendilerinin Hudeybiye'de yapılan antlaşma ve müddet üzerinde durduklarını, onu bozmadıklarını ve değiştirmediklerini belirterek olayı bilmiyormuş gibi davrandı ve "Yoksa siz bir olay çıkarıp onu bozdunuz mu?" diye sordu. Ebû Süfyan "Hayır" diye cevap verdi ve olup bitenleri inkar etti. Peygamberimiz, Ebû Süfyan'ın teklifine olumlu cevap vermedi. Hz. Peygamber'in ailesinden ve diğer sahâbîlerden bazılarına da başvuran ve onlardan da yüz bulamayan Ebû Süfyan, sonuçta istediğini elde edemeden Mekke'ye döndü.

Ebû Süfyan Medine'den ayrıldıktan sonra Hz. Peygamber Mekke'yi fethe karar verdi ve gizlice hazırlığa başladı. Öyle ki, seferin nereye yapılacağını başlangıçta hanımı Âişe'ye bile açıklamadı. Daha sonra hedefini Hz. Ebû Bekir'e bildirdi; fakat gizli tutmasını istedi. Medine çevresindeki kabilelere haber göndererek Ramazan ayının başlarında Medine'de toplanmalarını istedi.

Hz. Peygamber Mekke'yi kan dökmeden fethedebilmek için hazırlıklarını gizli bir şekilde yürütmüştür. Müşrikler Müslümanların Mekke'nin fethi maksadıyla sefere çıktığını bilselerdi, gerekli önlemleri alırlar, şehri savunmak için ellerinden geleni yaparlardı. Sonunda çok sayıda can kaybına sebep olan bir savaş cereyan edebilirdi. Oysa Hz. Peygamber mukaddes belde Mekke'yi kan dökmeden fethetmek istiyordu. Bundan dolayı Mekke üzerine yürüdüğünü gizli tutmuş ve amacına da ulaşmıştır.

Peygamberimiz Kureyş müşriklerine haber sızmasını önlemek amacıyla Mekke'ye giden yolları tuttu. Bu işle görevlendirdiği kimselerin başına Hz. Ömer'i tayin etti. Hâtıb b. Ebû Beltea adlı sahâbî, Medine'deki sefer hazırlıklarını bir mektupla Kureyş eşrâfına bildirmeye teşebbüs etti. Bütün kaynakların ittifakla bildirdiğine göre Peygamberimiz Cebrâil'in haber vermesiyle durumdan haberdar oldu. Hâtıb'ın mektubu götürmek için ücretle kiraladığı kadın, Hz. Peygamber'in görevlendirdiği Hz. Ali ve arkadaşları tarafından yolda yakalandı. Sorguya çekilen Hâtıb, suçunu itiraf etti ve bu işi Mekke'de bulunan ailesini korumaları için Kureyşlileri memnun etmek amacıyla yaptığını söyledi. Peygamberimiz onun özrünü kabul etti; sonunda Bedir mücahitleri arasında bulunduğu için affetti. Bu olay üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu: "Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Oysa onlar size gelen gerçeği inkâr etmişlerdir. Rabbiniz Allah'a inandığınızdan dolayı Peygamber'i de sizi de yurdunuzdan çıkarıyorlar. Ben, sizin sakladığınızı da açığa vurduğunuzu da en iyi bilenim. Sizden kim onları dost edinirse doğru yoldan sapmış olur".[399] Bu âyet-i kerîme ile bütün müslümanlar uyarılmışlardır.

Peygamberimiz 10 ramazan 8/1 Ocak 630'da muhâcirler, ensar ve çevreden toplanan kabilelerle Medine'den hareket etti. Bazı kabileler de yolda orduya katıldılar.[400] Peygamberimiz Zübeyr b. Avvam'ı iki yüz kişiyle ileri gönderdi. Ramazan ayı olduğu için isteyenlerin oruçlarını bozabileceğini ilan ettirdi. Kendisi de Usfân ile Emec arasında bulunan Kedîd'de orucunu bozdu.

İslâm ordusunun gözcü birlikleri, yolda Hz. Peygamber'in faaliyetlerini izlemek üzere Hevâzin kabilesinin görevlendirdiği bir casusu yakalayarak onun huzuruna getirdiler. Sorguya çekilen casus, Hevâzin kabilesinin bazı Arap kabilelerini de yanına alarak Müslümanlara karşı savaş hazırlıklarına başladığını tüm ayrıntılarıyla haber verdi. Peygamberimizin emriyle Halid b. Velid tarafından tutuklanan casus, ordu Merruzzahran'da konakladığı esnada kaçtı; fakat Halid tarafından tekrar yakalandı. Halid durumu Peygamberimize bildirdi. O da Mekke'ye girinceye kadar onun tutukluluk halinin devamını istedi. Casus Mekke fethedildikten sonra Peygamberimizin İslâm'a daveti üzerine Müslüman oldu, İslâm ordusuyla birlikte Huneyn Savaşı'na katıldı ve Evtas Savaşı'nda öldü.[401]

Müslümanlar yatsı vakti Mekke yakınlarında Merruzzahrân'da konakladılar. Peygamberimiz burada İslâm ordusunun gücünü göstermek maksadıyla gece vakti asker sayısınca, yani on bin ateş yaktırdı. Bunu gören ve gelenlerin kim olduğunu bilemeyen Mekke müşrikleri telaşa kapılarak liderleri Ebû Süfyan'ı iki arkadaşıyla birlikte durumu öğrenmek ve şayet Hz. Muhammed (s.a.s.)'le karşılaşırsa eman almak amacıyla gönderdiler. Ancak Ebû Süfyan ve arkadaşları İslâm ordusunun gözcü birlikleri tarafından yakalanarak Hz. Peygamber'in huzuruna götürüldüler. Mekke lideri Ebû Süfyan uzun tereddütlerden sonra Müslüman oldu.

İslâm ordusu dört koldan şehre girdi. Hz. Peygamber'in kumanda ettiği birliğin dışındaki birliklerin başında Halid b. Velid, Zübeyr b. Avvâm ve Kays b. Sa'd bulunuyordu. Peygamberimiz mecbur kalınmadıkça kan dökülmemesini emretti. İslâm ordusu herhangi bir ciddî mukavemetle karşılaşmadan şehre girdi. Peygamberimiz "Bugün Kâbe'de savaşın helal olacağı gündür" şeklinde sözler sarfeden komutan Sa'd b. Ubâde'yi azlederek elinden sancağı aldı ve oğlu Kays b. Sa'd'a verdi. Sa'd'ın "Bugün savaş günüdür" sözüne karşılık "Bugün merhamet günüdür" dedi.[402]

İslâm ordusu, güneyden şehre giren Halid b. Velid'in komuta ettiği birlik hariç, mukavemetle karşılaşmadı. Peygamberimiz muhâcirlerin başında Mekke'yi kan dökmeden fethetmenin verdiği huzur içinde ilerlerken, şehrin alt tarafında kılıçların parladığını görünce çok üzüldü. Halid b. Velid'e haber göndererek çarpışmaya son vermesini emretti. Halid daha sonra sorguya çekildiğinde, çarpışmayı müşriklerin başlattığını bildirdi. Hz. Peygamber, Mekke'de evlerinin kapısını kapatanların, silahlarını bırakanların, Mescid-i Haram'a ve Ebû Süfyan'ın evine girenlerin emniyette olduğunu duyurdu. Yaralıların, arkasını dönüp kaçanların ve esirlerin öldürülmemelerini emretti. Bunun üzerine Mekkeliler evlerine kapanıp silahlarını sokaklara attılar. Peygamberimiz Zî Tuvâ mevkiinde durunca insanlar onun etrafında toplandılar. O, Allah'ın kendisine Mekke'nin fethini nasip etmesinden, Müslümanların sayısının çokluğundan ve Allah'a olan tevazuundan dolayı devesinin üzerinde eğiliyor, "Hayat ancak ahiret hayatıdır" diyordu. Mekke'ye girince Kâbe'yi tavaf etti; çevresindeki putları kırdırdı. Kâbe'nin bakımını yürüten, anahtarını muhafaza eden Abdüddâr ailesinden Osman b. Talha'ya haber gönderip Kâbe'nin anahtarını getirterek içeri girdi ve iki rekat namaz kıldı.

Öğle vakti gelince Hz. Peygamber, Bilâl-i Habeşî'ye Kâbe'nin damında ezan okuttu. Namazı kıldırdıktan sonra halka hitabede bulundu. "Ne dersiniz? Şimdi size ne yapacağımızı sanıyorsunuz?" diye sordu. "İyilik umuyoruz, sen asîl bir kardeş ve asîl bir kardeş oğlusun" cevabını verdiler. Bunun üzerine "Ben size kardeşim Yusuf'un dediğini diyorum: Bugün sizi kınamak yok. Allah sizi affetsin. O merhametlilerin en merhametlisidir"[403] dedi. Konuşmasında tevhid, Allah'ın varlığı ve birliği üzerinde durdu. O'nun eşi ve ortağı bulunmadığını, va'dini yerine getirdiğini, kuluna (kendisine) yardım ettiğini, düşmanları bozguna uğrattığını bildirdi. Cahiliye dönemine ait faizin, kan ve mal davalarının kaldırıldığını, sidâne ve sikâye dışındaki kurumların lağvedildiğini duyurdu. Diyet ödenmesi gereken öldürme olayları, vârise vasiyet yapılamayacağı, kadının halasının ve teyzesinin üzerine nikahlanamayacağı, değiş tokuş yoluyla mehirsiz evlenmenin olmayacağı gibi bazı hukûkî meselere açıklık getirdi. Câhiliye dönemi kibirlenmelerinin ve atalarla övünmenin kaldırıldığını duyurdu. Bütün insanların Âdem'in nesli olduğunu ve onun da topraktan yaratıldığını söyledi. "Allah katında en iyiniz, en fazla takva sahibi olanınızdır" dedi. Mekke'nin Allah tarafından haram ve dokunulmaz bölge kılındığını hatırlattı ve bu yasağın kendisi tarafından pekiştirildiğini bildirdi. Mü'minlerin kardeş olduğunu söyledi. Kâbe'nin anahtarını tekrar Osman b. Talha'ya ve sikaye görevini de eski sahibi amcası Hz. Abbas'a verdi. Temîm b. Esed el-Huzâî'yi Harem hudutlarının taşlarını yenilemekle görevlendirdi.

Bu arada Eslem kabilesinden Hırâş b. Ümeyye adlı kişi, eski bir kan davası yüzünden Hüzeyl kabilesinden ve İslâm'ı kabul etmemiş olan Cüneydib b. Edla'ı öldürdü. Peygamberimiz Hırâş b. Ümeyye'yi kınadı ve maktulün diyetini ödetti. Bu vesile ile, gördüğü lüzum üzerine fethin ikinci gününde öğle namazından sonra halka hitap ederek Mekke'nin Mukaddes bölge oluşuyla ilgili hükmü tekrar hatırlattı.[404] Mekke'nin fethinden sonra hicretin kalktığını ilan etti.[405] Saîd b. Saîd'i Mekke çarşısını kontrol için görevlendirdi. Safâ Tepesi'nde halkın bîatını kabul etti. Kendisi için Hacûn mevkiinde deriden bir çadır kurulmuştu. Her namaz vakti buradan Mescid-i Haram'a geliyordu.

Hz. Peygamber Mekke'de genel af ilan etti. Ancak on biri erkek, altısı kadın olmak üzere on yedi kişiyi genel af dışında tuttu. Bunların katlinin serbest bırakılması da kişisel kin ve düşmanlık yüzünden değildi. Bunlar çok büyük suç işlemişlerdi. Mesela Abdullah b. Sa'd b. Ebû Serh, önce Müslüman olmuş, Medine'ye hicret etmiş ve hatta vahiy katipleri arasında yer almıştı. Bir müddet sonra İslâm'dan çıkıp Mekke müşriklerinin yanına dönmüş, kâtipliği sırasında vahyi kendi arzusuna göre tahrif ettiğini söyleyerek müşriklerin İslâmiyet aleyhindeki çalışmalarını desteklemişti. Ebû Süfyan'ın karısı Hind de, Uhud'da şehit edilen Hz. Hamza'nın ciğerini çiğnemişti. Bununla beraber bu ikisi ve daha başkaları affedildi. Öldürülmesi serbest bırakılanlardan sadece altı kişi Mekke'ye girildiği gün katledildi. Süheyl b. Amr, Safvân b. Ümeyye ve İkrime b. Ebû Cehil gibi müşriklerin ileri gelenlerine emân verildi. Hz. Peygamber Mekkelilerden kimlerin kendisine ve sahâbîlerine işkence yaptığını, kimlerin kendisini öldürmek üzere süikast tertiplediğini ve kimlerin Bedir, Uhud ve Hendek gibi savaşlara iştirak ettiğini ve bütün bedevîleri toplayarak kendisini ve İslâm'ı ortadan kaldırmak istediğini çok iyi biliyordu. Bunlar Mekke'nin fethiyle birlikte onun eline düşmüşlerdi. İsteseydi hepsini kılıçtan geçirebilirdi. Onun bir tek sözü ve hatta işareti bile bunu gerçekleştirmeye yeterdi. Fakat o böyle yapmadı. Çünkü Hz. Peygamber, prensib olarak her zaman düşmanı kazanmayı, imha etmeye tercih ederdi. Onun bütün bu davranışları, insanların kalbinin nasıl kazanılacağını gösteren ve hoşgörü anlayışını ortaya koyan hususlardır.

Kâbe ve çevresinde bulunan putlar Hz. Peygamber'in emriyle kırıldı; bir kısmı ateşe verildi. Yapılan bir ilanla herkesin evinde bulunan putu imha etmesi istendi. Peygamberimiz Ramazan ayı içinde çevredeki putları kırmak için birlikler sevketti; Halid b. Velid'i Uzzâ, Sa'd b. Zeyd el-Eşhelî'yi Menât, Amr b. As'ı Süvâ' adlı putları kırmak için görevlendirdi. Put alım satımını, şarap, domuz eti ve ölü hayvan eti bedelini yemeyi ve kâhine ücret vermeyi yasakladı.[406]

Mekke'nin Fethi, Hz. Peygamber'in yeni Müslüman olanlarla ilgili uygulamaları açısından özellikle dikkat çeker. Fetihten sonra Mekkeliler sanki mağlup edilmiş bir millet ve ele geçirilmiş bir bölgenin ahalisi olarak kalmadılar. Aksine, hak ve görevler konusunda zaferi kazananlarla eşit duruma yükseldiler. Kimsenin malına, mülküne, evine arazisine el konulmadı; bunlar ganimet statüsüne tabi tutulmadı.[407] Mücahitler yağma ile değil, Mekke'yi fethettikleri günün gecesini sabaha kadar tekbir, tehlil ve Kâbe'yi tavafla geçirdiler. Peygamberimiz Mekke'nin üç zengininden toplam yüz otuz bin dirhem borç alarak ihtiyacı olan sahâbîlere dağıttı. Daha sonra bu borcu Hevâzin ganimetlerinden ödeyecektir.[408] Mekke'de hiçbir asker bırakmadan, şehrin idaresini de yeni İslâm'ı kabul etmiş Attâb b. Esîd adlı bir Mekkeliye bırakarak Huneyn'e doğru hareket etti.

Burada, Uzzâ'yı yıkıp Mekke'ye dönen Halid b. Velid'in Cezîme kabilesine İslâm'a davet etmek için gönderilmesiyle, bu sefer esnası ve sonrasındaki gelişmelere kısaca temas etmek yerinde olacaktır. Halid b. Velid Uzzâ'yı yıkıp geri döndükten sonra Şevval ayında Peygamberimiz onu Cezîme b. Âmir kabilesini İslâm'a davet etmek üzere gönderdi. Savaşmak için gönderilmeyen Halid, muhâcirlerden, ensardan ve Süleym kabilesinden oluşan 350 kişilik bir birlikle Cezîme kabilesinin yurdu olan Gumeysâ'ya vardı. Cezîme kabilesi İslâm birliğini silahlı olarak karşıladılar. Halid onlardan silahlarını bırakmalarını istedi. Onlar bu emri yerine getirdiler ve "Dinimizi değiştirdik" anlamında "Sabe'nâ" dediler. Halid onların Müslüman olduklarına kanaat getirmedi. Vaktiyle İslâm düşmanlarıyla işbirliği yaptıklarını da hatırlayarak kendilerini esir aldı, askerler arasında dağıttı. Ertesi sabah da öldürülmelerini emretti. Bunun üzerine Süleymoğulları ellerindeki otuz kadar esiri öldürdüler. Fakat ensara ve muhâcirlere mensup askerler Halid'in bu emrini yerine getirmeyerek esirleri serbest bıraktılar. Olayı öğrenince çok üzülen Peygamberimiz, Halid'in bu davranışını doğru bulmadı ve onun yaptıklarından berî' olduğunu söyledi. Hz. Ali'yi Cezîme kabilesine göndererek öldürülenlerin tazminatlarını ödetti.[409]

m- Huneyn - Evtas Savaşları ve Taif Kuşatması (8/630)

Hz. Peygamber'in Mekke'yi fethetmesi üzerine, Taif çevresinde oturan Hevâzin kabilesi Sakîf kabilesiyle birleşerek Müslümanlarla savaşa hazırlandı. Zaten daha önce de Hz. Peygamber'in Medine'den çıktığını duyduklarında onun kendileri üzerine yürüyeceğini sanarak hazırlık yapmaya başlamışlardı. Bu amaçla bir casus görevlendirdiklerini biraz önce anlatmıştık. Bu arada Sakîfliler de kalelerini korumak için mancınık ve debbâbe yapımını öğrenmek üzere içlerinden iki kişiyi Cüreş'e gönderdi.

Bugün "eş-Şerâi' Vâdisi" diye bilinen Huneyn, Mekke'nin kuzeydoğusunda ve Taif'in kuzeybatısında yer alır. Huneyn Vâdisi'nin içinde yer alan Huneyn suyu, Harem-i Şerîf'e 36 km. uzaklıktadır. Hevâzin ordusunun komutanı Mâlik b. Avf otuz yaşlarında, gösterişe düşkün, tecrübesiz ve maceraperest bir gençti. Askerlere cesaret vermek ve firarı önlemek amacıyla kabilenin kadınlarını, çocuklarını ve hayvanlarını da savaş alanına getirtmişti. Dolayısıyla Hevâzinliler bir bakıma ölüm kalım savaşına hazırlanmışlardı. Meşhur şair Düreyd b. Sımme'yi de çok yaşlı olmasına ve gözleri görmemesine rağmen bilgisinden ve tecrübesinden istifade için savaş alanına davet etmişlerdi. Düreyd b. Sımme "Yenilgiye uğramış bir orduyu ne geri çevirebilir?" diyerek kadınların, çocukların ve malların savaş alanına getirilmesine karşı çıktıysa da bir türlü sözünü dinletemedi.

Diğer taraftan Hz. Peygamber Huneyn vadisinde toplanan müşriklerin üzerine yürümeye karar verdi. On iki bin kişiden oluşan İslâm ordusunun iki bini yeni Müslüman olmuş Kureyşlilerden oluşuyordu. Seksen kadar Kureyşli de henüz iman etmemişti. Hz. Peygamber Kureyşli Safvân b. Ümeyye'den emanet olarak yüz zırh ve daha başka silahlar aldı.

Hz. Peygamber savaştan önce Abdullah b. Ebû Hadred adlı sahâbîyi bilgi toplamak üzere gizlice karşı tarafa gönderdi. Abdullah düşman ordugâhında birkaç gün kalarak elde ettiği bilgileri Hz. Peygamber'e getirdi. Bu arada İslâm ordusu arasından "Bize azlığımızdan dolayı bugün kimse gâlibiyet elde edemez" şeklinde sözler sarfedenler oldu.[410]

Okçularına ve askerlerinin savaş kabiliyetine güvenen Hevâzinliler, Huneyn Vâdisi'nin kendilerine göre en uygun yerini önceden tutarak İslâm ordusuna pusu kurdular. İslâm ordusunun öncü kuvvetleri, düşmanın şiddetli saldırısı karşısında başlangıçta bozularak geri çekilmek zorunda kaldı. Bu durum tüm orduyu etkiledi; Müslümanlar Hevâzin okçuları karşısında paniğe kapıldılar. Peygamberimiz soğukkanlılığını koruyarak yerinde sebat etti. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Abbas ve oğulları, Üsâme b. Zeyd gibi sahâbîler onun yanından ayrılmadılar. Hz. Peygamber'in gayreti ve Hz. Abbas'ın gür sesiyle yaptığı çağrı üzerine Müslümanlar tekrar toparlanarak düşmanı bozguna uğrattılar. Bozguna uğrayan Hevâzinliler kadınlarını ve çocuklarını savaş alanında bırakarak kaçtılar. Kaynaklarımızda, İslâm ordusunun zaferiyle sonuçlanan çarpışma sırasında Müslümanlar ile Hevâzin ordusu arasına siyah bir karınca bulutunun indiği ve bütün vadiyi doldurduğu rivayet edilmektedir.[411] Müslümanların kızgınlığı o derece artmıştı ki, kadınlardan ve çocuklardan da öldürdükleri olmuştu. Bu olay Peygamberimize intikal edince kadınların ve çocukların öldürülmesini derhal yasakladı.[412] Bunun üzerine Üseyd b. Hudayr "Yâ Resûlallah! Onlar müşriklerin çocukları değil midir"? şeklinde bir soru sordu. Buna cevap olarak Hz. Peygamber "Sizin en hayırlılarınız da müşriklerin çocukları değil midir? Her çocuk fıtrat üzere doğar. Ana babası onu ya Hristiyanlaştırır, ya da Yahudileştirir" buyurdu.[413] Huneyn savaşında müşrik ordusu yetmiş ölü verirken, Müslümanlardan da, içlerinde Üsâme b. Zeyd'in anabir kardeşi Eymen b. Ubeyd'in de bulunduğu dört kişi şehit düştü. Bozguna uğrayan Hevâzin ordusunun, aralarında komutan Mâlik b. Avf'ın da bulunduğu büyük çoğunluğu Taif'e giderken, bir kısmı da İslâm ordusu ile yeniden savaşmak üzere Evtâs mevkiinde toplandı.

Huneyn savaşında altı bin esirin yanısıra, yirmi dört bin deve, kırk binden fazla koyun ve bir miktar gümüş Müslümanların eline ganimet olarak geçti. Hz. Peygamber ganimetlerin Mekke'nin 24 km. Kuzeydoğusunda bulunan Ci'râne'ye götürülmesini emretti. Mes'ud b. Amr el-Gıfârî'yi de bunlar üzerine muhafız tayin etti. Esirler arasında Hz. Peygamber'in sütkardeşi Şeymâ da bulunuyordu. Kendisine biraz sert davranılınca Peygamberimizin sütkardeşi olduğunu söyledi. Fakat Müslümanlar, onun bu sözüne pek inanmamakla birlikte kendisini yine Hz. Peygamber'in huzuruna götürdüler. Şeymâ "Yâ Muhammed! Ben senin sütkardeşinim"! dedi. Peygamberimiz bunu delille ispatlamasını isteyince Şeymâ, omuzunda bulunan ve çocukken onun ısırdığı yerin izini gösterdi. Bunun üzerine olayı hatırlayan Peygamberimiz, hırkasını yere sererek Şeymâ'yı üzerine oturttu. İsterse yanında kalabileceğini, şayet arzu ederse kabilesine dönebileceğini bildirdi. Şeymâ kabilesine dönmeyi tercih edince Peygamberimiz bazı mallar vererek onu ailesinin yanına gönderdi.

Hz. Peygamber, Ebû Âmir el-Eş'arî komutasında bir Müslüman birliğini Evtâs'a gönderirken, kendisi de Taif'e doğru hareket etti. Ebû Âmir el-Eş'arî, emrindeki askerlerle Evtâs'a giderek Düreyd b. Sımme komutasındaki Hevâzin ordusunu bozguna uğrattı. Meydana gelen çarpışmada Düreyd öldürüldü. Dizinden bir okla yaralanan İslâm komutanı Ebû Âmir el-Eş'arî, öleceğini anlayınca yerine yeğeni Ebû Mûsâ el-Eş'arî'yi tayin etti. İslâm birliği Evtâs'tan zaferle döndüğünde Hz. Peygamber, hem vefat etmiş olan Ebû Âmir'e, hem de Ebû Mûsâ'ya dua etti.

Kur'an-ı Kerim'de Huneyn Savaşı'ndan, açıkça, adı zikredilerek bahsedilmektedir. Bu olayı tasvir eden âyetlerin mealleri şöyledir: "Allah bir çok yerde ve Huneyn gününde size yardım etti. Çokluğunuz sizi böbürlendirmişti, ama size bir yarar sağlamamıştı; yeryüzü bunca genişliğine karşılık size dar gelmişti de arkanızı dönmüştünüz. Sonra Allah, elçisine ve inananlara güven verdi ve görmediğiniz askerler gönderdi de inkar edenlere azap etti. İşte inkarcıların cezası budur. Bundan sonra da Allah dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir."[414]

Diğer taraftan Hz. Peygamber, etrafı sağlam surlarla çevrili Taif şehrine doğru hareket ederek burayı kuşattı. Taifliler surlarını tamir etmişler ve kale içine bol miktarda, hatta bir yıl yetecek kadar yiyecek depolamışlardı. İslâm ordusu bu kuşatmada mancınık kullanarak surlara taş yağdırdı. Fakat iki metre civarında kalınlığa sahip olan kale duvarları bu darbeler karşısında sarsılmadı. Müslümanlar kaleye yaklaşabilmek için tahtadan veya deriden yapılan bir araç olan debbâbe kullandılar. Bu aracın içine girerek düşman oklarından korunuyorlar ve bu suretle surlara ilerleyip gedik açıyorlardı. Taifliler debbâbenin üzerine kale duvarlarının üzerinden kızgın demir atarak onu yaktılar. Müslümanlar bu defa debbâbeyi demirle kapladılar. Taifliler buna da debbâbenin üzerine büyük taşlar atarak karşılık verdiler. Taif'in kısa sürede fethedilemeyeceği ve Sakîf kabilesinin durumunun zamana bırakılmasının gerekli olduğu anlaşılmıştı. Peygamberimiz kuşatmanın üzerinden on beş gün geçtikten sonra Nevfel b. Muaviye ed-Dîlî ile istişâre etti. Nevfel b. Muaviye, "Tilki inine girmiştir. Şayet beklersen yakalarsın, kuşatmayı kaldırırsan sana bir zararı dokunmaz" şeklinde görüş beyan etti. Bu sırada Haram Aylar da yaklaşmıştı. Müslümanlar Taif kuşatmasında on dört şehit verdiler. Peygamberimiz kuşatmayı kaldırarak Huneyn ganimetlerinin toplandığı Ci'râne'ye hareket etti.

Hz. Peygamber Zilkade ayının başında Ci'râne'ye geldi. Burada on üç gün kalarak Huneyn Savaşı'nda ele geçirilen esirleri ve diğer ganimetleri taksim etti. Ganimetlerin beşte biri hazineye ayrılıp geri kalanı gaziler arasında paylaştırıldı. Ganimetlerin taksiminden sonra, içlerinde Hz. Peygamber'in süt amcasının da bulunduğu on dört kişilik bir Hevâzin heyeti, onun huzuruna gelerek pişmanlıklarını arzettiler; İslâmiyeti kabul ettiklerini, süt kardeşinin kendi kabilelerinden olduğunu dile getirdiler ve affedilmelerini istediler. Hz. Peygamber onlara bu isteklerini cemaatle namaz kılındıktan sonra orduya hitaben açıkça dile getirmelerini söyledi. Onlar da bu tavsiyeyi yerine getirince Hz. Peygamber savaş esirlerinden veya mallardan birini tercih etmelerini söyledi. Heyet üyelerinin esirleri tercih etmeleri üzerine Hz. Peygamber kendisinin ve ailesi mensuplarının hissesine düşenleri serbest bıraktığını ilan etti. Hz. Ebû Bekir de kendi ailesi mensuplarının aynı uygulamayı yapacaklarını söyledi. Diğer muhacirler ve ensar da aynı yolu izlediler. Ancak öte yandan Temîm kabilesinin lideri Akra' b. Hâbis, Fezâre'nin reisi Uyeyne b. Hısn ve Süleym'in reisi Abbas b. Mirdas bu karara itiraz ettiler. Peygamberimiz bir konuşma yaparak onları ikna etti. Zeyd b. Sâbit'i ensar, Hz. Ömer'i muhacirler ve Ebû Rühm el-Gıfârî'yi Arap kabileleri arasında dolaştırarak hepsinin muvafakatını aldırdı.[415] Böylece kısa süre sonra Hevâzin esirlerinin tamamı serbest bırakıldı ve ailelerine teslim edildi. Peygamberimiz esirlere Mısır'da imal edilmiş ince beyaz elbise (Kubtıyye) dağıtmıştı.

Ci'râne'de esirlerin dışında kalan ganimet mallarının taksiminde, Müellefe-i Kulûb'a (kalpleri İslâm'a ısındırılmış kimselere) ganimetin beşte birinden (humus) pay ayrıldı. Müellefe-i kulûb'un çoğunu yeni fethedilen Mekke'nin eşrâfı teşkil ediyordu. Bunlar arasında Kureyş lideri Ebû Süfyan, oğulları Yezîd ve ileride halife olacak Muaviye de vardı. Müellefe-i kulûb Kur'an-ı Kerim'de aynı zamanda zekât verilecek zümreler arasında da zikredilmektedir.

Peygamberimiz, Huneyn savaşından elde edilen ganimetleri taksim ederken Hevâzin kabilesinin başkanı ve komutanı Mâlik b. Avf'ın ev halkını ve mallarını dağıtım dışında tutmuştu. Peygamberimiz onun Taif'te Sakîf kabilesi arasında bulunduğunu öğrendi. Huneyn savaşına sebep olan ve henüz düşman safında, Sakîf kabilesi arasında bulunan Mâlik b. Avf'ın ne şekilde olursa olsun etkisiz hale getirilmesi gerekiyordu. Hz. Peygamber kendisine gelen Hevâzin heyeti vasıtasıyla ona haber göndererek, şayet yanına gelir ve Müslüman olursa ailesini ve malını kendisine iade edeceğini ve buna ek olarak da yüz deve vereceğini bildirdi. Bu haber üzerine yanına gelip Müslüman olan Mâlik b. Avf'a va'dettiklerini verdi ve onu kabilesinin İslâmiyeti kabul eden kolları (Sümâle, Selime ve Fehm) üzerine vali tayin etti. Bu ikram karşısında son derece duygulanan Mâlik, Müslüman olunca söylediği bir şiirde, insanlar arasında Muhammed gibi birisini ne gördüğünü ve ne de işittiğini, onun sözünü yerine getirdiğini ve kendisine bol bol bahşiş verdiğini dile getirdi. Daha sonra emri altındaki kabilelerle birlikte Sakîf kabilesine karşı mücadeleye başladı.[416] İzlediği bu politikayla Hz. Peygamber, o tehlikeli, inatçı, korkusuz ve yiğit Huneyn cephesi komutanını elde etmekle kalmıyor, aynı zamanda onu eski müttefiklerine karşı harekete geçirmiş oluyordu.

Hz. Peygamber Ci'râne'de ihrama girerek umre yapmak maksadıyla Mekke'ye geldi. Umre yapıp tekrar Ci'râne'ye uğradıktan sonra, sekiz yıl önce terketmek zorunda kaldığı şehri fethetmenin verdiği huzurla, Medine'ye hareket etti ve 28 Zilkade 8/16 Şubat 630'da buraya ulaştı.

n- Müşriklerle İlişkilerde Son Aşama (9/631)

Görüldüğü üzere Hz. Peygamber yirmi üç yıllık Peygamberlik döneminde, başta kendi kabilesi Kureyş olmak üzere en fazla müşriklerle uğraşmak zorunda kalmıştır. Mekke'nin Fethi'nden sonra Kureyş'in ve daha sonra Hevâzin ve Sakîf gibi Arap Yarımadası'nın en kuvvetli kabilelerinin İslâm'a dahil olmasıyla, putperestlik büyük ölçüde etkisiz hale getirilmiştir. Ancak müşrikler hâlâ varlıklarını devam ettiriyorlar, hac ve umre için Kâbe'yi ziyarete gelebiliyorlardı. Çünkü Kâbe'yi ziyarete gelen kimselere engel olunmayacağı ve haram aylar esnasında kimsenin korku içerisinde bulunmayacağı şeklinde onunla müşrikler arasında antlaşma vardı. Bu süresiz ve genel antlaşmaların yanında özel ve süreli antlaşmalar da bulunuyordu. Sözgelimi Hz. Peygamber, hicretin birinci yılından itibaren Medine'ye komşu müşrik kabilelerin olumsuz tavırlarına engel olmak ve onlarla dostane ilişkiler kurmak gibi çeşitli sebep ve amaçlarla Damre, Müdlic, Gıfâr, Eşca' ve Cüheyne gibi Arap kabileleri ile antlaşmalar yapmıştı.

Hz. Peygamber, Tebük Seferi'nden Medine'ye döndükten sonra Hz. Ebû Bekir'i hac emiri tayin ederek üç yüz kadar Müslümanla birlikte Mekke'ye gönderdi. Esasen hac da bu yılda (9/631)farz kılınmıştı. Bu sıralarda, hem müşrikler ve hem de onlarla Hz. Peygamber arasındaki genel ve özel antlaşmalar hakkında Berâe (Tevbe) Sûresi'nin başından itibaren 28 âyet nâzil oldu. Bu âyetlerde, Allah Teâlâ, Müslümanların müşriklerle yapmış oldukları antlaşmaları tek taraflı olarak feshettiğini ve onların Müslüman olmalarını, yoksa öldürüleceklerini, Kendisi ve elçisi adına ihtar ve ilan etmektedir.

Araplar arasındaki geleneğe göre antlaşmalar üzerinde başkan veya ailesinden birisi söz sahibi olabilirdi. O nedenle Peygamberimiz "Benim adıma bunu ancak ailemden bir adam yerine getirebilir" diyerek Hz. Ali'yi çağırdı; bu ayetleri ve içerdiği bazı hükümleri Mekke'ye gelen hacılara tebliğ etmek üzere onunla gönderdi.[417] Hz. Ali, Mekke'ye gitmekte olan Hz. Ebû Bekir'e yolda ulaştı. Kendisinin halka Berâe Sûresi'nin ilk ayetlerini okumakla ve ilan etmekle görevlendirildiğini ve Hz. Ebû Bekir'in hac emîri olarak görevine devam edeceğini bildirdi.

Hz. Ali, Zilhicce'nin onuncu, yani bayramın birinci günü Mina'da Cemre'nin yanında toplanan insanlara Berâe Sûresinin ilk ayetinden başlayarak müşrikleri ilgilendiren diğer ayetlerini okuduktan sonra şu hususları bildirdi: Kâfirler cennete giremeyecektir. Bu yıldan sonra hiçbir kimse müşrik olarak hac yapamayacaktır. Kimse Kâbe'yi çıplak olarak tavaf edemeyecektir. Süresiz antlaşmalar iptal edilmiştir, bu durumda olanlara Allah dört ay süre vermiştir. Süreli antlaşmalar süresi sonuna kadar devam edecektir. Hac görevini ifa ettikten sonra da Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ali beraberce Medine'ye döndüler. Bu ültimatom etkisini hemen gösterdi. O yıl hacca katılmış olan müşriklerden önce bazı itiraz sesleri yükseldi; ancak daha sonra "Kureyş bile Müslüman oldu"[418]diyerek, dört ay bile beklemeden hepsi Müslüman oldular. Bu suretle Arap Yarımadası'nda putperestliğin kökü kazınmış, Kâbe ve Mescid-i Harâm Hz. İbrahim ve Hz. İsmail peygamberlerin bıraktıkları esasa uygun bir şekilde, yalnızca tevhid inancına sahip mü'minlere tahsis edilmiştir.[419]

2- Yahudilerle ilişkiler

a- Genel Bilgiler

Mekke döneminde nâzil olan âyetlerde bir bütün olarak Ehl-i Kitap'tan,[420] İbrahim ve Mûsâ'nın sahîfelerinden,[421] ayrıca bazı âyetlerde de özellikle İsrâiloğullarından bahsedilmesinden[422]hareketle o dönemde Mekke'de bazı Yahudilerin bulunduğu ve ikamet ettiği anlaşılmaktadır. Bazı Yahudilerin Medine'den Mekke'ye geldikleri ve buranın halkı ile bazı ilişkiler kurdukları da ihtimal dahilindedir. Hatta Ukâz Panayırı'nda ticârî mallarını satmak üzere Mekke'ye gelenlerin bulunduğu bilinmektedir. Bu dönemde genel olarak Ehl-i Kitap, Müslümanlara karşı olumlu tavır içinde bulunuyordu.

Bunun dışında Mekke müşriklerinin Yahudilerle ilişki içinde oldukları da bilinmektedir. Nitekim Mekke döneminde müşrikler, Nadr b. Hâris ve Ukbe b. Ebû Muayt'ı Medine'de bulunan Yahudi bilginlerine Hz. Muhammed (s.a.s.) hakkında akıl danışmak üzere gönderirler. Yahudiler de bu heyet üyelerine Hz. Muhammed (s.a.s.)'e üç şey, Ashâb-ı Kehf, Zülkarneyn ve ruh hakkında soru sormalarını, eğer bunları bilirse Peygamber olduğunu, yoksa Peygamber olmadığını söylerler. Heyet Mekke'ye geldikten sonra müşrikler Hz. Peygamber'e bu soruları sorarlar. Peygamberimiz soruları cevaplamak için bir gün mühlet ister. Ancak kendisine on beş gün sonra bu sorulara açıklık getiren vahiy nâzil olur.[423]

Peygamberimiz Medine'ye hicret ettiğinde şehir halkının yarısı kadarı Yahudilerden oluşuyordu. Peygamberlikten önce Yahudiler, Evs ve Hazrec'e, yakın bir zamanda gelecek olan Peygambere tabi olup Araplara karşı kendisinden yardım isteyeceklerini söylüyorlar ve düşmanlarını bu şekilde tehdit ediyorlardı.[424] Hicret esnasında bir Yahudi üç katlı bir evin damına çıkarak ufukta Medine'ye doğru gelen bir kafile görünce bunların beklenen misafirler olduğunu bağırarak ilan etmiştir. Hicretten sonraki günlerde Peygamberimiz Yahudilere hoşgörülü davranmış, Medine Sözleşmesi'nde onları ümmetin bir parçası olarak kabul etmiş ve antlaşmaya dahil etmiştir. Onun bu olumlu tutumu karşısında daha hicretin birinci yılında Kaynukâ' Yahudilerinden Abdullah b. Selâm, ailesiyle birlikte Müslüman olmuştur. Daha sonraları çeşitli zamanlarda İslâm'a giren Yahudiler de mevcuttur.

Peygamberimiz Yahudilerle uyum içinde yaşama çerçevesinde Ehl-i Kitab'ı ve bu meyanda Yahudileri, Kur'an'ın emriyle "Allah'tan başkasına tapmayalım. O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın" şeklinde aralarında ortak olan bir söze (kelime) çağırmıştır.[425] Kendisine ilâhî emir gelmeyen konularda onlara muvafakat etmeyi yeğlemiştir. Başlangıçta namazlarda onların kıblesi olan Beytü'l-Makdis'e yönelmiştir. Müslümanların onların kestiklerini yemelerine ve iffetli kadınlarıyla evlenmelerine müsade etmiştir. Benî İsrâil kıssalarını anlatmış ve bunları anlatmada sakınca görmemiştir. Yahudi cenazelerine saygı gösterip ayağa kalkmıştır. Müşriklere girmeyi yasakladığı mescide Ehl-i Kitap olarak Yahudilerin girmesine müsaade etmiştir.

Hz. Peygamber'in bütün bu iyi tutumlarına rağmen Yahudiler Müslümanları İslâm'dan döndürmek için çeşitli faaliyetler içine girmişler, zaman zaman Kur'an-ı Kerim'i alaya almışlar, onu inkar etmişlerdir. Hidayete erenlerin kendileri olduğunu, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in de ancak kendilerine tâbi olması halinde hidayete ereceğini, Hz. Peygamber'in "Ben İbrahim milletindenim" demesi üzerine onun Yahudi olduğunu ve Üzeyr'in Allah'ın oğlu olduğunu iddia etmişlerdir. Hz. Peygamber'in gökten bir kitap indirmesini ve Allah'ın kendileriyle konuşmasını istemişlerdir. Müslümanların varlığını, iktidar sahibi olmalarını, güçlü bir topluluk haline gelmelerini bir türlü hazmedememişlerdir.

Yahudilerin Hz. Peygamber'le alay ettikleri de oluyordu. Zeyd b. Lusayt adındaki Yahudi, onun devesi kaybolduğunda "Muhammed gökten haber aldığını iddia ediyor, fakat devesinin nerede olduğunu bilmiyor" şeklinde sözler sarfetmiştir. Bunun üzerine Peygamberimiz "Vallahi ben ancak Allah'ın bildirdiğini bilirim..." [426] demiştir. Yahudiler Evs ve Hazrec'e eski düşmanlıklarını hatırlatarak Müslümanlar arasında huzursuzluk çıkarmak istemişlerdir. [427]Münafıklarla dayanışma içine girmişler ve onlara cesaret vermişlerdir. Nitekim Yahudilerin Medine'den çıkarılmalarıyla münafıklar güçlerini büyük ölçüde kaybetmişlerdir. Kur'an-ı Kerim'de Yahudilerin Hz. Peygamber'e sorularını, söz ve davranışlarını ifade eden ve onlara cevap mahiyetinde nâzil olmuş pekçok âyet-i kerîme mevcuttur.

Kur'an-ı Kerim, Benî İsrâil'in âhiret karşısında dünyayı satın aldıklarını, kitaplarını tahrif ettiklerini, Allah'ın ayetlerini az bir pahaya sattıklarını, kendilerine kutsal kılınan Cumartesi yasağını çiğnediklerini, yalana kulak verip haram yediklerini, peygamberlerini yalanlayıp onları öldürdüklerini, hakkı inkâr ettiklerini, kendilerinin Allah'ın dost ve oğulları olduklarını iddia ettiklerini, insanları cimriliğe teşvik ettiklerini, inananlara karşı en şiddetli düşman olduklarını... çeşitli yerlerde ortaya koymuştur. Yahudiler Kur'an-ı Kerim'in bu tavrı karşısında büsbütün hiddetlenmişler ve düşmanlıklarını artırmışlardır. Bütün bu sebeblerle Yahudilerle Müslümanlar arasında bir dizi mücadele yaşanmıştır. Burada belirtmek gerekir ki, bütün bu genel olumsuz havaya rağmen, Yahudilerle Müslümanlar arasında meydana gelen sıcak çatışmalardan herbirinin, Müslümanlar açısından ayrıca ciddi ve haklı sebepleri vardır. Üstelik Hz. Peygamber, Yahudilerle yapılan antlaşmanın bozulmaması için her türlü çabayı da sarfetmiştir.

b- Kaynukâoğulları'nın Medine'den Çıkarılması (2/624)

Müslümanlarla yaptıkları antlaşmayı ilk bozan Yahudi kabilesi Kaynukâ'oğullarıdır.[428] Onlar Hazreclilerin müttefiki idiler. Bedir Savaşı'ndan sonra taşkınlık yapmaya ve bu savaşta zafer elde eden Müslümanları kıskanmaya başladılar. Müslümanların galip gelmesini Kureyş'in savaş tekniğini bilmeyişine bağladılar. Peygamberimiz bu tutumdan endişelenmeye başladı. Kur'an-ı Kerîm'de onların davranışları şöyle ifade edilmektedir: "Eğer bir topluluğun antlaşmaya hıyanet etmesinden korkarsan, sen de onlara karşı aynı şekilde davran".[429]

Peygamberimiz Kaynukâ'oğullarını kendi pazar yerlerinde toplayarak Kureyş'in Bedir'de uğradığı yenilgiyi hatırlatıp kendilerini ikaz etti. Onları İslâm'a davet etti. Kendisinin peygamber olduğunu hatırlattı. Fakat Yahudiler, Kureyş'in savaş tekniğini bilmediğini, kendilerinin ise usta savaşcı olduklarını yineleyerek Hz. Peygamber'i tehdit ettiler[430] ve antlaşmayı bozdular.

Müslüman bir kadının Kaynukâ' pazarında hakarete uğraması bu kabile ile Müslümanlar arasında bardağı taşıran son damla olmuştur. Ticaret ve kuyumculukla uğraşan Kaynukâ'oğullarının kendi adlarıyla anılan pazar yerinde ensardan bir kadın bir iş için bir kuyumcu dükkanına uğrar. Dükkanda bulunan bir Yahudi (bazı rivayetlerde dükkan sahibi) kadının eteğini habersizce bir yere iliştirir. Kadın ayağa kalkınca vücudu açılır. Yahudiler gülüşürler. Kadın hem utançtan hem de öfkeden feryat etmeye başlar. Oradan geçmekte olan bir Müslüman, olayı öğrenince kadına bu hareketi yapan Yahudiyi öldürür. Yahudiler de Müslümanı şehit ederler. Şehidin yakınları da Yahudilere karşı Müslümanlardan yardım isterler. Neticede ortam iyice gerginleşir.

Kaynukâ'oğullarının tutumundan endişelenmeye başlayan Peygamberimiz, Şevval 2/Mart-Nisan 624'te onların üzerine yürüdü. Bu Yahudi kabilesinin hem okul, hem de mahkeme salonu olarak kullandıkları Beytü'l-Midras'ın önünde onları İslâm'a davet etti. Fakat Kaynukâ'oğulları kendilerinin Hz. Muhammed (s.a.s.) tarafından daha önce bu konuda ikaz edildiklerini belirterek davete olumsuz cevap verdiler. Onların Medine'nin özelliklerinden olan iki kaleleri (utum. çoğulu: âtâm) vardı. Bu kalelere çekildiler. Müslümanlar onları on beş gün süreyle kuşattılar. Yedi yüz savaşçıya sahip olan Kaynuka' Yahudileri korkuya kapıldılar. Hz. Peygamber'in vereceği karara razı olmak üzere kalelerinden çıkarak teslim oldular. Kaynukâ'oğullarının eski müttefiki ve münafıkların başkanı Abdullah b. Übey, Hz. Peygamber'den ısrarla onların bağışlanmalarını istedi. Peygamberimiz onların Medine'yi terketmelerini emretti. Bu defa Abdullah b. Übey Kaynukâ'oğullarının yerlerinde bırakılmaları için çaba sarfettiyse de bunu başaramadı.[431]

Kaynuka'oğulları ailelerini yanlarına alarak Medine'yi terkettiler. Önce Vâdilkurâ'ya uğrayıp bir ay kaldılar. Burada binek ve yiyecek ikmali yaptıktan sonra Suriye tarafına gittiler ve Ezriat şehrine yerleştiler. Bin beş yüz kılıç, üç yüz zırhlı elbise, iki bin mızrak ve beş yüz kalkandan ibaret olan silahlarını ve mallarını Medine'de bıraktılar. Onlardan kalan malların beşte biri Beytülmâle ayrılarak gerisi Müslümanlar arasında taksim edildi. Kaynaklarda Bedir Gazvesi'nden sonra beşte biri (Humus) ayrılan ilk ganimetin bu Yahudi kabilesinden elde edilen ganimet olduğu kaydedilir.[432]

c- Nadîroğullarının Medine'den Çıkarılması (4/625)

Nadîroğullarının Medine'den çıkarılmasına geçmeden önce Ka'b b. Eşref'in öldürülmesi üzerinde kısaca durmak gerekir. Benî Nadîr Yahudilerinden Ka'b b. Eşref şairdi; Hz. Peygamber'i ve Müslümanları daima kötülerdi. Bedir savaşının Müslümanların galibiyeti ile sonuçlanmasını bir türlü hazmedememişti. Hatta Müslümanların zaferine o kadar içerlemiş olacak ki, "Yerin altı üstünden daha iyidir" değerlendirmesini yapmıştı. Mekke'ye giderek, Kureyş müşriklerini Hz. Peygamber'e karşı şiirleriyle tahrik etmişti. Medine'ye döndüğünde Müslümanların hanımları için aşk şiirleri terennüm etmeye başladı. Peygamberimiz bir gün sahâbilere "Ka'b b. Eşref için kim hazırdır? Çünkü o, Allah ve Resûlü'ne eziyet etmiştir."[433] dedi. Bunun üzerine Evs kabilesinden Muhammed b. Mesleme, Ka'b b. Eşref'i öldürmeyi üstlendi. Muhammed b. Mesleme, içlerinde Ka'b'ın süt kardeşi Ebû Nâile'nin de bulunduğu bir grup Müslümanla bir plan hazırladılar ve onu kendi kalesinde öldürdüler (3/624).[434]

Nadîroğulları Uhud Savaşı'nda müşrik ordusunun karargâhına gelerek onları Müslümanlara karşı kışkırtmışlardı. Bunun dışında Müslümanları bir kaç defa düelloya davet etmişler, hatta suikast tertiplemişler, ancak bu planlarını uygulamaya muvaffak olamamışlardı. Hz. Peygamber onları ikaz etti. Bu arada meydana gelen bir başka gelişme, Nadîroğullarıyla ilişkilerde yeni bir sayfanın açılmasına yol açtı. Bi'r-i Maûne faciasından sağ kurtulan Amr b. Ümeyye ed-Damrî, Hz. Peygamber'in eman verdiği iki kişiyi yanlışlıkla öldürmüştü. Öldürülen şahısların diyetine Medine sözleşmesi gereği Nadîroğullarının da ortak olması gerekiyordu. Bu maksatla Hz. Peygamber, içlerinde Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali'nin de bulunduğu bir grup sahâbî ile birlikte Benî Nadîr yurduna gitti. Yahudiler başlangıçta Hz. Peygamber'e iyi davrandılar; diyete ortak olacaklarını bildirdiler ve bir müddet istirahat etmesini istediler. Fakat Peygamberimiz sahâbîlerle bir duvarın dibinde gölgelenirken üzerine bir taş yuvarlayarak onu öldürmeyi planladılar. Bu planı Yahudi reislerinden Huyey b. Ahtab tasarlamıştı. Sellâm b. Mişkem adlı Yahudi lideri, bunun Müslümanlarla aralarındaki antlaşmayı bozmak anlamına geldiğini hatırlatarak süikasti önlemeye çalıştıysa da başaramadı. Amr b. Cihâş adlı Yahudinin taşı yuvarlamaya hazırlandığı sırada durumu sezen Hz. Peygamber, bir ihtiyacı için ayrılıyormuş gibi oturduğu yerden kalkarak doğruca Medine'ye gitti. Yahudiler hiçbir şey olmamışcasına sahâbîlere "Ebü'l-Kâsım, biz isteğini yerine getirmeden acele etti" dediler. Daha sonra sahâbîler onu aramaya koyuldular. Medine'den gelen bir yolcudan, onun şehre gittiğini öğrendiler ve peşinden onlar da gittiler. Peygamberimiz Müslümanlara Nadîroğullarının kendisini öldürmek istediklerini bildirerek, onların üzerine yürümek üzere hazırlanmalarını söyledi. Muhammed b. Mesleme'yi onlara elçi olarak göndererek, hainlik ve vefasızlıklarını hatırlattı ve on gün içinde Medine'yi terketmelerini emretti. Bunun üzerine Nadîroğulları göç hazırlığına başladılar. Münafıkların başkanı Abdullah b. Übey, Arapların ve diğer Yahudilerin yardım edeceğini vaadederek Nadîroğullarının direnmelerini istedi. Kendi kabilesinden ve diğer Araplardan oluşacak iki bin kişilik bir kuvvetle kendilerine kanlarının son damlasına kadar yardım edeceğini bildirdi. Huyey b. Ahtab, Abdullah b. Übey'in bu vaadine inanarak direnmeye karar verdi ve Hz. Peygamber'e "Biz yurdumuzdan çıkmıyoruz, istediğini yap" şeklinde haber gönderdi.

18 Rebîülevvel 4/29 Haziran 625'te Nadîroğulları üzerine yürüyen Peygamberimiz onları kuşatarak önce antlaşmaya davet etti. Fakat Yahudiler buna yanaşmadıkları gibi, Müslümanlara ok ve taş atmaya başladılar. Bu arada Müslümanlar, bir savaş taktiği olarak Nadîroğullarına ait özellikle meyve vermeyen hurma ağaçlarını kesmeye başladılar. Buna, hücuma geçildiğinde kolaylık sağlaması için tevessül edilmişti.

Kuşatma on beş gün sürdü. Abdullah b. Übey tarafından vadedilen yardımın gelmemesi ve Kurayza'nın da kendilerine silah ve asker yardımında bulunmaması üzerine Nadîroğulları Medine'den çıkmaya razı oldular. Yapılan antlaşma gereğince savaş malzemeleri hariç develere yükleyebildikleri menkul mallarını, hanımlarını ve çocuklarını yanlarına alarak altı yüz deveden oluşan bir kafile halinde Medine'den ayrıldılar. Üzüntülerini belli etmemek için Medine çarşısından şenlik yaparak geçtiler. İçlerinde ileri gelen kişilerin de yer aldığı çoğunluk Hayber'de kalırken,[435] geri kalanlar Suriye taraflarına gittiler. Huyey b. Ahtab ailesini Hayber'e bıraktıktan sonra, Kureyş müşriklerini Hz. Peygamber'e karşı tahrik etmek üzere Mekke'ye gitti. Hendek kuşatması onların faaliyetleri sonucunda gerçekleşti. Nadîroğullarından Müslüman olan bir kaç kişi yerlerinde bırakıldılar. Peygamberimiz ensâr'ın görüşünü de alarak Nadîroğullarının topraklarını muhacirlere ve bunun yanısıra ensardan fakir olan iki kişiye verdi.[436]

Kur'an-ı Kerim'in Haşr Sûresi Nadîroğulları Gazvesi dolayısıyla nâzil olmuştur. Hatta bundan dolayı bu sûreye "Benî Nadîr Sûresi" de denilmiştir.[437] Sûrenin indiriliş sebebi, Nadîroğullarının Hz. Peygamber'le yapmış olduğu antlaşmayı bozmalarıdır. Sûre, göklerde ve yerde olanların hepsinin Allah'ın yüceliğini dile getirdiklerini bildiren âyetle başlamaktadır. Daha sonra olayla ilgili âyet-i kerimelerin ifade ettiği anlamı şu şekilde özetleyebiliriz: Sûrede Nadîroğullarının yurtlarından çıkarılmalarının ve Müslümanların bu başarısının Allah'ın izni ve yardımıyla gerçekleştiği, bunu daha önceden Nadîroğullarının ve Müslümanların da beklemediği belirtilmekte ve bu olaydan herkesin ders alması gerektiği vurgulanmaktadır. Yeminini bozmuş, inanç ve değerlerine bağlılığı yitirmiş bir topluluk için sürgünün en hafif ceza olduğu, aslında böyle bir toplumun dünyada da ahirette de ağır cezaları hak etmiş olduğu belirtilmektedir. Hurma ağaçlarını kesmenin Allah'ın izniyle olduğu açıklanmaktadır. Gayr-i müslimlerden silah kullanmadan ele geçirilen ve İslâm devletinin gelir kaynakları arasında yer alan "fey"in taksim esasları, kimlere dağıtılacağı belirtilmektedir. Münafıkların Nadîroğullarına desteği ve verdiği teminat anlatılmaktadır. Münafıkların Yahudilere "Eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, mutlaka biz de sizinle birlikte çıkarız, sizin aleyhinize asla kimseye uymayız, eğer savaşa tutuşursanız mutlaka yardım ederiz" dedikleri haber verilmektedir. Ancak eğer onlar çıkarılsalar, onlarla beraber çıkmayacakları, savaşa tutuşmuş olsalar onlara yardım etmeyecekleri, yardım etseler bile arkalarını dönüp kaçacakları bildirilmektedir. Onların müstahkem şehirlerde veya siperler arkasında bulunmaksızın Müslümanlarla toplu halde savaşamayacakları, kendi aralarındaki savaşlarının ise çetin olduğu; dıştan derli toplu göründükleri, fakat darmadağınık oldukları haber verilmektedir.[438]

d- Kurayzaoğulları Olayı (5/627)

Benî Kaynukâ' ve Beni Nadîr'in Medine'den çıkarılmasıyla, Hendek savaşı sonuna kadar şehirde sadece Beni Kurayza kalmıştı. Beni Kurayza, Hendek savaşında, biraz önce adı geçen Beni Nadîr'den Huyey b. Ahtab'ın tahrikiyle Müslümanları arkadan vurmaya karar vermişti. Kurayzaoğulları bu hareketleriyle Müslümanların helakına yol açacak bir davranışta bulunmuş oluyorlardı. Hz. Peygamber, Kurayzaoğullarının haberini alınca durumu incelemek ve engel olmak üzere, içlerinde Evs'in reisi Sa'd b. Muaz ile Hazrec'in reisi Sa'd b. Ubâde'nin de bulunduğu dört kişilik bir heyeti Kurayza yurduna göndermişti. Bunlar, Kurayza'nın reisi Ka'b b. Esed'le görüşerek ihanetten vazgeçmelerini istemişler, şayet ihanet ederlerse sonucun Kurayza için iyi olmayacağını bildirmişlerdi. Fakat Ka'b b. Esed İslâm heyeti ile alay etmiş, kaba ve sert davranmış ve uyarılara kulak asmamıştı.

Beni Kurayza daha önce de Nadîroğulları kuşatması esnasında Müslümanları arkadan vurmak üzere hazırlığa girişmiş, Hz. Peygamber bu nedenle Benî Nadîr kuşatmasını kaldırıp Benî Kurayza üzerine yürümek zorunda kalmıştı. Sonunda Benî Kurayza barış teklif etmiş, Nadîroğullarına yardım etmemek şartıyla barış teklifleri kabul edilmişti. Bu defa Hendek kuşatmasında savaş suçu işlemeleri, kendilerine savaş ilan etmek için yeterli bir sebepti. Çünkü güvenilirliklerini tamamen kaybetmişlerdi. "Kurayza'nın Medine'de kalması sürekli bir tehlike arzediyordu. Medine'den gitmelerine izin vermekse, Hayber'deki İslâm karşıtı entrika yuvasını güçlendirmekten başka bir işe yaramayacaktı."[439]

Hendek kuşatmacılarının Medine'den ayrılmalarından bir gün sonra Peygamberimiz Kurayzaoğulları üzerine yürümeye karar verdi. Yerine İbn Ümmü Mektûm'u vekil bıraktı. Müslümanların acele hareket etmelerini temin maksadıyla ikindi namazını Kurayza yurdunda kılmalarını söyledi. Kurayzaoğulları kalelerine çekilerek taşkınlık yapmaya, Hz. Peygamber'e ve hanımlarına sövmeye başladılar. Fakat kuşatma uzadıkça zor durumda kaldılar. Kendi başkanları Ka'b b. Esed onlara üç teklifte bulundu: Ya İslâm'ı kabul etmek, ya Cumartesi günü, yani hiç ummadıkları bir günde Müslümanlara saldırmak, ya da çocuklarını ve kadınlarını öldürüp, sonra ölünceye kadar Müslümanlarla çarpışmak. Fakat Yahudiler her üç teklifi de kabul etmediler.[440] Peygamberimiz Kurayza'yı İslâm'a davet etti. Onların bunu kabul etmemesi üzerine çarpışmayı başlattı.[441]

Kaynaklarımızda, Kurayza'nın bir yandan, eski müttefikleri Sa'd b. Muaz'ın vereceği karara razı olmak şartıyla teslim oldukları belirtilirken,[442] diğer taraftan daha yaygın rivayete göre onların, kuşatma şiddetlenince Hz. Peygamber'in vereceği karara uymak üzere teslim oldukları, bu arada eski müttefikleri olan Evs kabilesinin Hz. Peygamber'den onların bağışlanmalarını istediği; bunun üzerine Hz. Peygamber'in Evs'e, Sa'd b. Muaz'ın hakemliğini teklif ettiği ve Evs'in de buna razı olduğu kaydedilmektedir.[443] Ancak birinci grup rivayetlerde Sa'd'ın hakemliği işin başında, yani teslimden önce, ikinci grup rivayetlerde ise, teslimden bir müddet sonra ortaya çıkmaktadır. Fakat, her ikisinde de sonuçta, Sa'd b. Muaz'ın hakem tayin edildiği belirtilmektedir. Hendek Savaşı'nda yaralanan Sa'd b. Muaz, Mescid-i Nebevi'nin içinde kurulan bir çadırda, Eslem kabilesinden Rufeyde el-Ensâriyye adlı bir hanım sahâbî tarafından tedavi ediliyordu. Bu hanım, müslümanlardan yaralı olanların hizmetinde bulunuyordu.[444] Hükmünü vermek üzere bir merkep üzerine bindirilerek Hz. Peygamber'in karargâhına getirilen Sa'd, büluğ çağına girmiş erkeklerin öldürülmesine, kadınların ve çocukların esir alınmasına, malların ise ganimet statüsüne tabi tutulmasına karar verdi. Ana kaynaklarımızda Sa'd b. Muaz'ın neye göre, sözgelimi örfe göre mi, Tevrat'a göre mi veya Kur'an'a göre mi karar verdiği konusunda açık bir bilgiye rastlayamadık. Ancak karardan sonra Hz. Peygamber'in hakeme "Allah ve Resûlü'nün hükmüyle karar verdiğini söylediği" kaydedilmektedir.[445] Çağdaş araştırmacılardan Muhammed Hamidullah, Sa'd b. Muaz'ın "Yahudilerin mukaddes kitabı olan Tevrat'ın mağlup düşman karşısında Yahudilere tanımış olduğu hakları aynen Müslümanlara tanıdığını" belirterek Tevrat'ın ilgili hükmü ile, Sa'd'ın kararı arasında isabetli bir bağlantı kurmaktadır.[446] Gerçekten Tevrat, mağlup düşman karşısında Yahudilere aynı hakları tanımaktadır.[447] Kurayza kabilesinin eski müttefiki olan Sa'd, muhtemelen Tevrat'ın bu hükmünü biliyordu. Sonunda karar infaz edildi. Kadınlardan sadece birisi, Hallâd b. Süveyd adlı sahâbînin üzerine kale duvarından değirmen taşı atarak ölümüne sebep olan bir kadın öldürüldü. Öldürülen Kurayzalıların sayısı hakkında kaynaklarda dört yüz ila dokuz yüz arasında çeşitli rakamlar verilmektedir. Malları, kadınları ve çocukları ganimet statüsüne tabi tutuldu; hurmalıkları gaziler arasında bölüştürüldü. O sırada Kurayza yurdunda bulunan Benî Nadîr Yahudilerinden meşhur Huyey b. Ahtab da Kurayza'nın akıbetine uğradı ve ihanetin cezasını canıyla ödedi. Kurayzaoğulları Gazvesi Zilkade 5/Ocak-Şubat 627'de gerçekleşmiştir.[448]

Ahzâb Sûresinde Kurayza Gazvesi'yle ilgili olarak şu ayetler yer almaktadır: "Allah; Ehl-i Kitaptan, müşrik ordularına yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine korku düşürdü. Bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. Allah, onların yerlerine, yurtlarına, mallarına ve ayak basmadığınız topraklara sizi mirasçı yaptı. Allah'ın her şeye gücü yeter".[449]

e- Hayberin Fethi (7/628)

Kurayza Gazvesi sonunda Medine şehri Yahudi tehdidinden büyük ölçüde kurtulmuş olmakla beraber bir bütün olarak Hicaz'da bu tehlike henüz sona ermemişti. Çünkü Benî Kaynukâ' ve Benî Nadîr ile işbirliği içinde bulunan pekçok Yahudi, Hayber'de bulunuyordu. Medine'den çıkarılan Benî Nadîr Yahudilerinden bir kısmının Hayber'e yerleştiklerini ve bir grup Yahudinin Mekkelileri ve diğer müşrik Arap kabilelerini teşvik ederek Hendek kuşatmasına sebep olduklarını daha önce görmüştük. Hayber Yahudileri daha sonra buranın bir yıllık hurma mahsulü karşılığında Gatafanlıları kendileriyle birlikte Hz. Peygamber'le savaşmaya davet ettiler. Gatafanlılar dört bin askerle kendilerine destek olacaklardı. Suriye ve Irak bölgelerinden gelen ticaret yolu Hayber üzerinden Medine'ye ulaştığından, Müslümanların ticaret yolu tehlikedeydi; Hayber Yahudileri kervanlar için tehlike oluşturuyordu.

Beni Kurayza'nın akibetini öğrenen Hayber Yahudileri korkuya kapılarak, Müslümanlar onların üzerine yürümeden önce, Hayber,Teymâ, Fedek, Vâdilkurâ Yahudileri ile birleşerek Medine üzerine yürümeye karar verdiler. Gatafan kabilesine giderek, dört bin askerle onların desteğini de sağladılar.

Hz. Peygamber hicretin altıncı yılı Ramazan ayında, durumu incelemek üzere Abdullah b. Revâha başkanlığında bir heyeti Hayber'e gönderdi. Haberin doğruluğunu anlayınca bu defa Hayber reisi Üseyr'i buraya vali olarak atamayı tasarladı. Bu teklifi iletmek için Abdullah b. Revaha'yı otuz kişiyle tekrar gönderdi. Üseyr buna önce istekli davrandı; hatta otuz kişilik yahudi heyetini de yanına alarak İslam heyetiyle birlikte Medine'ye doğru hareket etti; ancak yolda fikrinden vazgeçti. İslam heyeti ise Medine'ye döndü.

Hudeybiye Barışı Hz. Peygamber'e Hayber'de gittikçe büyüyen tehlikeyi bertaraf etme fırsatı verdi. Çünkü Peygamberimiz, Hayber üzerine yürüdüğünde Mekkelilerin Medine üzerine saldırma ihtimali Hudeybiye Barışı sayesinde ortadan kalkmıştı. Peygamberimiz Hudeybiye Seferi'nden dönüp Medine'de bir ay kaldıktan sonra Müslümanların Hayber'in fethi için hazırlanmalarını emretti. Hayber, kaleleri sağlam, savaşçıları fazla ve ele geçirilmesi zor bir yerleşim merkezi idi. Dolayısıyla bu şehrin fethi, sebat ve sabır isteyen bir işti. Bunun için Peygamberimiz "Bizimle ancak cihada rağbet edenler gelsin" buyurdu.

İslâm ordusunun yola çıkmasından önce Medine'deki Yahudi kalıntılarından bazıları Müslümanları huzursuz etmeye, vadesi gelmemiş alacaklarını istemeye başladılar.[450] Medine'deki münafıklar da Yahudilerle haberleşerek Müslümanların gücü hakkında bilgiler verdiler. Abdullah b. Übey, Hayber Yahudilerine meydan savaşı yapmalarını, korkmamalarını, ancak tedbirli olmalarını tavsiye etti.

İslâm ordusu yedinci hicrî yılın Muharrem ayı sonlarına doğru (Mayıs 628) Medine'den hareket etti. Ordunun sayısı bin dört yüzü piyade, iki yüzü süvari olmak üzere bin altı yüz idi.[451] Habeşistan'dan gelen muhacirlerle, Eş'arîler ve orduya sonradan katılan Devsliler bu sayıya dahil değildir. Yaralıları tedavi etmek, yemek pişirmek ve Müslümanlara yardımcı olmak üzere, içlerinde Ümmü Seleme, Safiye bint Abdülmuttalib ve Ümmü Eymen'in de bulunduğu yirmi Müslüman kadın da bu sefere katıldı. Müslümanların bu gücüne karşılık Hayber'de tarihçi Yâkubî yirmi bin,[452] Vâkıdî on bin[453] düşman askeri olduğunu bildirmektedir. Ancak yirmi bin rakamı abartılı olmalıdır. İslâm ordusunun yolculuğu, yola çıkış günü de dahil, dört gün sürdü. Hz. Peygamber'in bu yolculukta Eşca' kabilesinden iki kılavuzu vardı. Gece vakti Hayber'e gelen Peygamberimiz, hücum için sabah olmasını bekledi. Çünkü o, prensip olarak geceleyin bir yere ansızın baskın yapmazdı.[454] Sabahleyin tarlalarına gitmek üzere kalelerinden çıkan Yahudiler, İslâm ordusunu görünce korkuya kapılarak kalelere sığındılar.

Medine'ye 150 km. uzaklıkta bulunan Hayber, Netât, Şıkk ve Ketibe denilen başlıca üç bölgeden ve bu bölgelerde bulunan hisarlardan ibaretti. Bu hisarların ismi şöyledir: Naim, Sa'b b. Muaz, Zübeyr, Übey, Nizar, Kamûs, Vatih, Merhab ve Sülâlim.

Peygamberimiz karargâhı önce Netât bölgesinin yakınına kurdu. Burada karşılıklı ok atışı yapıldı. Buranın elverişsiz olması nedeniyle İslâm ordusu Recî mevkiine (Mekke yakınlarındaki Recî değil) nakledildi. Hz. Peygamber Yahudileri İslâm'a davet etti; ancak onlar reddederek savaşa karar verdiler. Gatafanlılar, Hayber'in bir yıllık hurma mahsulüne karşılık dört bin askerle Yahudilere yardıma gelmişler ve Hz. Peygamber'in buraya ulaşmasından üç gün önce Hayber kalelerine yerleşip mevzilenmişlerdi. Kuşatma esnasında Hz. Peygamber Gatafanlıların başkanı Uyeyne b. Hısn'a elçi göndererek, Hayber'den çekilmeleri halinde buranın bir yıllık hurma mahsulünü (bazı rivayetlerde yarısını) vermeyi teklif etti. Aynı teklif Fezâre kabilesine de yapıldı. Her ikiside reddettiler. Ancak kuşatma esnasında ailelerinin yurtlarında savunmasız olduğunu hatırlayarak endişeye kapıldılar ve derhal yurtlarına döndüler.[455] Uyeyne b. Hısn, fetihten sonra Hz. Peygamber'e gelerek dört bin askeriyle Hayber'den tam kuşatma esnasında çekildiğini belirtmiş ve Hayber ganimetlerinden pay istemiştir. Hz. Peygamber ise "Yalan söylüyorsun" diyerek bunu reddetmişti.[456] Onların çekilip gitmeleri Yahudilerin moralini bozdu. Bu sırada Simak adında bir Yahudi İslâm karargâhına gelerek, kendisine eman verilmesi karşılığında şehrin zayıf noktaları hakkında bilgi verdi. Bütün bu gelişmeler Hayber'in fethinin kolaylaşmasına vesile oldu.

Netât bölgesine yoğunlaştırılan hücum sonunda önce buradaki kaleler, onun ardından Şıkk ve sonra da Ketibe bölgesindeki kaleler peşpeşe fethedildi. En sonunda Kamûs kalesinin düşmesiyle Hayber'in fethi sonuçlandı. Hayber'in fethinde Hz. Ali'nin büyük kahramanlıkları görüldü.

Hayber'de Yahudiler, aralarında Hz. Peygamber'i zehirlemeye kalkan Zeyneb'in babası Haris, Merhab, Üseyr, Yâsir, Âmir, Kinâne b. Ebû'l-Hukayk'ın da bulunduğu doksan üç ölü, Müslümanlar ise on beş şehit verdiler.[457]

Hayber'de ele geçirilen menkul ganimetlerin beşte biri Hz. Peygamber'e ve ganimet âyetinde belirtilenlere taksim edilmek üzere hazineye ayrıldı. Beşte dördü ise gazilere paylaştırıldı. Benî Nadîr'den Huyey b. Ahtab'ın Medine'den çıkarken götürdüğü bir deve derisinin içini dolduracak miktardaki hazine uzun araştırmalardan sonra bulundu. Hz. Peygamber altın ve diğer değerli madenlerden oluşan bu hazineyi dul ve yoksul kadınlarla muhtaçlara dağıttı. Ganimet malları arasında bulunan Tevrat nüshaları Yahudilere iade edildi.

Hz. Peygamber, Hayber arazilerinin işletilmesini "İslâm devletinin onları çıkarma haklarının saklı tutulması şartıyla" ve yıllık hurma ve diğer tarım ürünlerinin yarısını İslâm devletine vermek kaydıyla Yahudilere bıraktı.[458] Hayber'in Fethi Mekke müşriklerini endişe ve üzüntüye boğdu; ancak başta Hz. Abbas olmak üzere Mekke'deki Müslümanları ise sevindirdi.[459] Hayber'in Fethi'yle Yahudilerin Arap Yarımadası'nda siyâsî bir güç olmaları sona erdi; ekonomik güçleri de zayıfladı. Daha önce Müslümanlara kafa tutan, tehdit eden bir unsur oldukları halde, bundan böyle onlara vergi veren tebaa durumuna düştüler. Hayber'den elde edilen ganimet ve her yıl gelen gelirler sayesinde İslâm devletinin ekonomik gücü arttı.

Hayber'in Fethi'nden sonra burada birkaç gün kalan Hz. Peygamber'i, Yahudi liderlerinden Sellâm b. Mişkem'in karısı Zeyneb bint Hâris zehirlemeye teşebbüs etti. Bir koyun keserek kızartıp güya ikram etmek maksadıyla Hz. Peygamber'i davet etti. Yanına Bişr b. Berâ'yı da alarak bu davete giden Hz. Peygamber daha ilk lokmada yemeğin zehirli olduğunu farketti ve lokmayı yutmadan geri çıkardı. Fakat aynı sofrada bulunan Bişr b. Berâ, Hz. Peygamber'e saygısızlık olur düşüncesiyle ağzına aldığı lokmayı zorla yuttu ve zehirlenerek vefat etti. Zeyneb bint Hâris'in kısas uygulanarak öldürüldüğü söylendiği gibi affedildiği de kaydedilir.[460]

Hz. Peygamber Hayber'in fethinde Yahudi liderlerinden Huyey b. Ahtab'ın kızı Safiye'yi (asıl adı Zeyneb ) başkomutan hakkı olarak kendisi aldı. Onu İslâm'ı kabul edip kendisine eş olmak ile, dininde kalıp akrabalarının yanına dönmek hususunda serbest bıraktı. Safiye İslâm'ı tercih ederek Hz. Peygamber'in zevceleri arasında yer aldı.[461]

Bu arada içlerinde Ebû Hureyre'nin de bulunduğu Devsliler ve Eş'arîler Hayber'e geldiler. Hz. Peygamber sahâbîlerle istişare ederek onlara da ganimetten pay ayırdı. İki gemi ile Necâşî'nin yanınından gelen ve içlerinde Câfer b. Ebû Tâlib'in de bulunduğu Habeşistan muhacirleri de Hayber'e ulaştılar. Peygamberimiz "Hangisine sevineceğimi bilemiyorum. Câfer'in gelişine mi, yoksa Hayber'in fethine mi?" diyerek sevincini açıkladı. Hayber'in fethi Muharrem-Safer 7/Mayıs-Haziran 628' de gerçekleşti.[462]

Hz. Peygamber Hayber'in fethinden sonra Vâdilkurâ üzerine yürüdü. Buradaki Yahudiler müstahkem kalelere sığınarak bir gün kadar direndiler. Fakat sonunda Hayber Yahudilerinin şartlarına göre teslim oldular. Buna göre yıllık arazi mahsullerinin yarısını İslâm devletine vergi olarak ödeyeceklerdi. Teymâ Yahudileri, Hayber, Fedek ve Vâdilkurâ'da meydana gelen gelişmeleri duyunca Hz. Peygamber'le cizye üzerine antlaşma yaptılar.

Hz. Peygamber Hayber'in fethinden sonra Muhayyisa b. Mes'ud'u İslâm'a davet ve Hayber Yahudilerinin akıbetini hatırlatmak maksadıyla Fedek bölgesine gönderdi. Fedek halkı topraklarının yarısı karşılığında Hz. Peygamber'le anlaşmak istediler; bir barış antlaşması gerçekleştirmek üzere Hz. Peygamber'in huzuruna heyet gönderdiler. Peygamberimiz bu şartları kabul etti. Fedek barış yoluyla elde edildiği için arazisinin yarısı Hz. Peygamber'e tahsis edildi.[463]

Hz. Peygamber'in Yahudilerle ilişkilerini ana hatlarıyla ortaya koyduktan sonra, bu ilişkilerin günümüze de ışık tutabilecek şekilde kısa bir değerlendirmesini yapmak istiyoruz. Peygamberimiz, Yahudileri ne pahasına olursa olsun Müslümanlarla birarada yaşayamayacak bir kitle olarak asla görmemiştir. Onun hedefi Yahudileri tamamen imha etmek veya İslâm hakimiyeti altındaki toprakların dışına göndermek de değildi. Şayet öyle olsaydı Hayber ve çevresindeki Yahudileri ortadan kaldırır veya onları İslâm hakimiyeti altında bulunan toprakların tamamen dışına sevkederdi. Halbuki böyle hareket etmemiş, Müslümanların güçlü olduğu bir dönemde adı geçen Yahudileri yerlerinde bırakmıştır. Yedinci hicrî yılın başında gerçekleşen Hayber'in fethinden, kendisinin vefat tarihi olan onbirinci hicrî yıla kadar dört yılı aşkın bir süre zarfında Müslümanlarla Yahudiler birarada yaşama tecrübesinin güzel örneğini vermişlerdir. Üstelik yarımadanın daha başka yerlerinde, mesela Yemen'de ve hatta Medine'de bile antlaşmalı olan, Müslümanların zimmeti ve himayesi altında Yahudiler yaşamaktaydı.[464] Kurayza Gazvesi'nden on beş ay kadar sonra gerçekleşen Hayber'in fethine giderken Hz. Peygamber'in yanında Medine Yahudilerinden on kişi bulunuyordu.[465] Sürgün veya imha edilen Yahudiler de antlaşmayı bozuncaya kadar Medine içinde Müslümanlarla birlikte yaşıyorlardı. Demek ki Peygamberimiz doğru dürüst yerinde duranlara ses çıkarmamıştır. Fakat, olayları anlatırken de temas ettiğimiz gibi Medine'nin içindeki Yahudileri, Müslümanların güçlü düşmanları olan müşriklerle işbirliği yaptıkları, tehdit unsuru haline geldikleri, devlet otoritesini ve sosyal barışı hiçe saydıkları için şehirden çıkarmış veya ortadan kaldırmıştır. Hemen yanıbaşında kendisinin can, mal ve namus güvenliğini tehdit eden birer kitle haline geldikleri için bir arada yaşamak artık imkansız hale gelmiştir. Şayet antlaşmayı bozmasalardı, müşriklerle işbirliği yapmasalardı, savaş suçu işlemeselerdi ve Müslümanların can güvenliğini tehdit eden birer unsur haline gelmeselerdi belki Medine'deki Yahudi kabileleri de yerlerinde bırakılabilirlerdi.[466]

3- Hristiyanlarla İlişkiler

a- Genel Bilgiler

Müslümanların hristiyanlarla ilişkileri İslâm'ın Mekke döneminde başlamıştır. Varaka b. Nevfel'in Hristiyanlıkla alâkası bulunduğunu, ilk vahiyden sonra Hz. Peygamber'in Varaka b. Nevfel ile görüştüğünü ve başından geçeni ona anlattığını; Müslümanların halkı ve idarecileri Hristiyan olan Habeşistan'a hicret ettiğini; Rebia'nın oğullarının kölesi Ninovalı Addas'ın Taif yolculuğu dönüşünde Hz. Peygamber'in huzurunda İslâm'ı kabul ettiğini daha önce, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamberliğinin Mekke dönemini ele alırken görmüştük.

Bunların dışında Mekke döneminde Hristiyan Bizanslılar ile Mecusî Sâsânîler arasındaki mücadeleleri Mekke müşriklerinin yanında Hz. Peygamber ve Müslümanlar da yakından takip etmişlerdir. Bu mücadelelerin seyri özet olarak şöyledir: Sâsânîler 611 yılında Antakya'yı, 614'te Kudüs'ü ve 619'da Mısır'ı ele geçirmişlerdi. Bunun üzerine Mekke müşrikleri kendileri gibi çok tanrılı dine sahip İranlıların hristiyan Bizanslılara galip gelmesine sevinmişler; Müslümanlar ise üzülmüşlerdi. Hatta müşrikler daha da ileri giderek ateşperest İranlıların kitap ehli olan Bizanslılara galip geldikleri gibi, kendilerinin de Müslümanlara üstün geleceklerini söylemeye başlamışlardı. Bunun üzerine Rûm Sûresi nâzil olmuş, Bizanslıların bu yenilgiden sonra bir kaç (3-9) yıl içinde galip gelecekleri bildirilmişti. Müslümanlar Kur'an-ı Kerim'in bu haberine çok sevinmişler, müşrikler ise inanmamışlardı. Hz. Ebû Bekir ile müşriklerden Übey b. Halef bahse girişmişlerdi, anlaşmanın son şekline göre Rûmlar İranlıları 9 yıl içinde yenerse Übey b. Halef Hz. Ebû Bekir'e yüz deve verecek, şayet İranlılar Rûmları yenerse Hz. Ebû Bekir Übey b. Halef'e yüz deve verecekti. Gerçekten kısa bir müddet sonra kendini toparlayan Herakleios düzenlediği bir seferle İranlıları Fırat'ın gerisine püskürttü. 622 ila 627 yılları arasında Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan'ı işgal ederek Mezopotamya'ya girdi; Tebriz'de ateş tapınağını yıktı. Bizanslıların ilk zaferi Bedir Savaşı sıralarına, son zaferi ise Hudeybiye Antlaşması'ndan birkaç ay öncesine rastlar. Bizans'ın İran'a galip geldiği sırada Übey b. Halef ölmüştü. Hz. Ebû Bekir onun varislerinden yüz deveyi alıp Hz. Peygamber'in emriyle fakirlere dağıttı.

Hz. Peygamber'in Medine'ye hicret ettiği sırada burada önemli sayıda Hristiyan bulunduğu görülmemektedir. Ancak Medine'de Ebû Âmir er-Rahib adında ve Hz. Peygamber'in fâsık dediği bir papazın varlığı bilinmektedir. Bu şahıs, hicretten sonra Medine'yi terkedip Mekke'ye yerleşmiştir. Orada müşriklerle işbirliği yapmış, etrafına topladığı kişilerle Uhud savaşında Müslümanlara karşı savaşmıştır.

Hz. Peygamber Hudeybiye Barışı'ndan sonra birçok devlet başkanına ve bu meyanda hristiyan olan Bizans, Mısır, Habeşistan hükümdarlarına İslâm'a davet mektupları göndermiştir. Bizans İmparatoru Herakleios İslâm'la ilgilenmiş; Mısır Mukavkıs'ı Hz. Peygamber'in elçisine iyi davranarak kendisine çeşitli hediyeler göndermiştir. Habeşistan hükümdarının da İslâm'a girdiği söylenmektedir.

Hz. Peygamber Haris b. Umeyr el-Ezdî'yi bir mektupla Bizans'a bağlı Busrâ valisine göndermiştir. Elçi Mûte'ye varınca Bizans'ın bir diğer valisi Şurahbil b. Amr el-Gassânî tarafından yakalanmış ve öldürülmüştür. Hâris Hz. Peygamber'in öldürülen tek elçisidir. Bu olay Rasûlullah'ı son derece üzmüştür.

b- Mûte Savaşı (8/629)

Bizanslılar ile Müslümanlar arasında yüzyıllar boyu sürecek olan silahlı mücadeleler Mûte Savaşı ile başlamıştır. Peygamberimiz hicretin sekizinci yılı Rebiulevvel ayında içlerinde Ka'b b. Umeyr el-Gıfârî'nin bulunduğu on beş kişilik bir heyeti Belkâ'ya bir gecelik mesafedeki Zâtu Atlah'a bölge halkını İslâm'a davet için göndermişti. Ancak heyet üyeleri oka tutularak hepsi şehit edilmişler; yalnızca yaralı olarak kurtulan Ka'b Medine'ye dönebilmiştir. Bu olaya çok üzülen Hz. Peygamber onların üzerine bir ordu göndermeyi düşünmüş; ancak bölge halkının başka yere gittiklerini öğrenince bundan vazgeçmişti.[467]

Bir yandan, biraz önce bahsedilen şehit Hâris b. Umeyr'in, diğer yandan Zâtu Atlah'ta öldürülen Müslümanların maruz kaldığı hukuk ihlâline karşılık vermek üzere Hz. Peygamber, üç bin kişilik bir ordu hazırladı ve kumandanlığa Zeyd b. Hârise'yi tayin etti. Zeyd şehit düştüğü takdirde Câfer b. Ebû Tâlib'in, onun şehit olması halinde de Abdullah b. Revâhâ'nın kumandan olmasını, Abdullah da şehit olursa aralarından birini komutan seçmelerini, elçisinin şehit edildiği yere kadar ilerlemelerini emretti. Orduyu Seniyyetü'l-Vedâ'ya kadar uğurladı. Müslümanlardan, bölge halkını İslâm'a davet etmelerini; kabul ettikleri takdirde savaşmamalarını; aksi takdirde Allah'a sığınıp onlarla savaşmalarını istedi. Ayrıca Müslümanlara sözlerinde durmalarını, aşırı gitmemelerini; çocukları,[468] kadınları, yaşlıları ve manastırlara çekilmiş kimseleri öldürmemelerini; hurmalıklara zarar vermemelerini, ağaçları kesmemelerini ve binaları yakmamalarını tembih ve tavsiye etti.[469]

İslâm ordusunun Medine'den ayrılıp kuzeye doğru ilerlediğini öğrenen Şurahbil b. Amr el-Gassânî, kardeşi Sedûs'u bir orduyla onlara karşı sevketti. Meydana gelen savaşta Sedûs'un öldürülmesi üzerine Şurahbil korkarak kalesine sığındı. Müslümanlar yollarına devam ederek Maân'a kadar ilerlediler ve burada karargâh kurdular. O sırada Bizans İmparatoru Herakleios'un Beliy kabilesinden Mâlik b. Zâfile kumandası altında Behrâ, Vâil, Bekir, Lahm ve Cüzâm gibi Arap kabilelerinden oluşan yüz bin (bazı kaynaklarda yüz bini Rumlardan ve yüz bini de adı geçen Hristiyan Arap kabilelerinden olmak üzere toplam iki yüz bin) kişilik bir ordunun başında Maâb'a geldiğini öğrendiler. Müslümanlar Maân'da iki gün kalarak ne yapmaları gerektiğini görüştüler. Bazıları, Bizanslıların büyük bir orduyla geldiklerinin Hz. Peygamber'e bildirilmesini ve ondan gelecek habere göre hareket edilmesini teklif ettiler. Abdullah b. Revâha söz alarak, kendileri açısından asker, silah ve binek sayısının çokluğunun önemi olmadığını örnekler vererek anlattı; savaşmak gerektiğini, ya zafer kazanacaklarını veya şehadete ulaşacaklarını dile getirdi. Sonunda savaşa karar verildi. Maân'dan ayrılan İslâm ordusu, savaşın cereyan edeceği Mûte'ye giderek savaş düzenine geçti .

Savaşta Zeyd b. Hârise'nin şehit düşmesi üzerine sancağı Câfer b. Ebû Tâlib aldı. O da kahramanca çarpıştıktan sonra şehit olunca sancağa Abdullah b. Revâha sahip çıktı. O da şehit düşünce Müslümanlar sancağın Halid b. Velid'e verilmesini kararlaştırdılar. Halid sancağı alır almaz düşman üzerine saldırmaya karar verdi. Bu sırada akşam olmasına rağmen onun bu hareketi tesirini gösterdi. İslâm ordusunun sağ kanat komutanı Kutbe b. Katâde, Hristiyan Arapların komutanı Mâlik b. Zâfileyi öldürdü. Müslümanlar Halid b. Velid'in etrafında toplanarak pekçok düşman askerini öldürdüler. Geceleyin savaşa ara verildi.

Düşman ordusunun sayıca üstün oluşunu göz önüne alan Halid b. Velid değişik bir taktik uygulamaya karar verdi. Ordunun sağ kolundaki askerleri sola, solundakileri sağa, öndekileri arkaya ve arkadakileri öne alarak, düşmanın, Müslümanların geceleyin yardım aldıklarını sanmalarını planladı. Esasında onun asıl hedefi, düşmanın maneviyatını sarstıktan ve şiddetli bir hücum ile onları yıldırdıktan sonra, İslâm ordusunu yok olmaktan kurtarıp emniyet içerisinde geri çekmekti. Düşman askerleri ertesi sabah karşılarında değişik askerleri görünce şaşırdılar ve maneviyatları sarsıldı. İslâm ordusu ani bir hücumdan sonra geri çekildi. Halid'in planı hedefine ulaştı. Düşman askerleri Müslümanları takip etmeye cesaret edemediler. Halid'in kendilerini çöle çekip orada savaşmak istemesinden endişe ettiler. Sonunda iki ordu birbirinden ayrıldı. İslâm ordusu Medine'ye döndü. Peygamberimiz ve Medine'de bulunan Müslümanlar, hatta çocuklar, onları Cürf mevkiinde karşıladılar. Bazıları onlara, firar edenler anlamına gelen "ferrâr" veya "fürrâr" diye hitap ettiler ve soğuk karşıladılar. Mûte savaşından dönen gâziler, Medine'deki Müslümanların kendilerini soğuk karşılamaları yüzünden utançlarından evlerinden çıkamaz hale geldiler. Peygamberimiz ise onların firârî olmadıklarını bildirdi. Kendilerine, döne döne hamle yapan savaşçı anlamında "kürrâr" (veya kerrâr) denilmesini emretti. Onlara teker teker haber göndererek kendilerinin firârî değil, döne döne hamle yapan savaşçı olduklarını bildirdi.[470]

Kaynaklarda Mûte Savaşı'nın Bizans ordusunun yenilgisiyle sonuçlandığını belirten rivayetler bulunduğu gibi,[471] Müslümanlar açısından yenilgi olarak değerlendiren ifadeler de mevcuttur.[472] Şu kadar var ki bu savaş, Halid b. Velid'in savaştığı bölgedeki düşman askerlerinin yenilmesi ve Müslümanların az (sekiz, on bir veya on beş kişi) kayıp vererek geri çekilmesi sonucunda elde edilmiş bir başarı olarak kabul edilmelidir. Bizans ordusu tamamen mağlup olmamakla birlikte, savaşın Müslümanlar açısından zaferle sonuçlandığını söylemek mümkündür. Nitekim Hz. Peygamber'in değerlendirmesinden de bu anlaşılmaktadır.

Mûte Savaşı ile Halid b. Velid ve Müslümanlar Bizans ordusunu, onların savaş taktiklerini ve silahlarını yakından tanımış oldular. Bu tecrübenin, ilerideki yıllarda gerçekleşecek fetihler esnasında faydası olacaktır. Ayrıca Suriye ve Filistin'deki Araplar Müslümanların imanının gücünü ve kahramanlıklarını görmüşler, onları tanımaya başlamışlardır. Hz. Peygamber bu savaşta Halid b. Velid'e "Seyfullah" (Allah'ın kılıcı) lakabını vermiştir.[473]

Bu savaşta Müslümanlar, Hz. Peygamber'in yakınlarını, İslâm'a çok büyük hizmetleri geçmiş şahsiyetleri, Hz. Peygamber'in yakın dostu Zeyd b. Hârise'yi; amcasının oğlu ve daha bir yıl önce Habeşistan'dan dönmüş olan Cafer b. Ebû Tâlib'i ve ensarın büyük şairi Abdullah b. Revâha'yı kaybettiler. Bu kayıplar hem onları hem de Hz. Peygamber'i üzdü ve ağlattı. Peygamberimiz, savaşta şehit düşen Câfer'in ailesinin üzüntülü olduğunu belirterek onlar için yemek hazırlanmasını istedi.[474]

c- Tebük Seferi (9/630)

Suriye'den gelen bazı tüccarlar, Bizans İmparatorunun, Hristiyan Arap kabilelerinin de desteğini alarak Müslümanlara karşı savaş hazırlığına başladığına dair Medine'ye bazı haberler getirdiler. Bunun üzerine Peygamberimiz, Eslem, Gıfâr, Cüheyne, Eşca' ve Süleym gibi diğer Arap kabilelerinin de katıldığı otuz bin kişilik bir ordu hazırladı. O, genellikle sefer için gideceği yeri gizli tuttuğu halde bu sefere çıkarken hedefinin Bizans ordusu olduğunu açıkça beyan etti. Çünkü yol uzun, düşman güçlü ve kalabalık, hava da sıcaktı. Hurmalar olgunlaşmıştı. Halkın meyvelerin altında, ağaçların gölgesinde oturmaktan hoşlandığı bir zamandı. Bu seferin tesadüf ettiği zamana Kur'an dilinde güçlük zamanı (Sâatü'l-Usre), o nedenle de bu sefere güçlük Gazvesi' (Gazvetü'l-Usre), orduya da güçlük ordusu (Ceyşü'l-Usre) denilmiştir.

Aşağıdaki âyetler sefer öncesinde bazı Müslümanların tutum ve davranışlarını yansıtmaktadır: "Ey inananlar! Size ne oldu? "Allah yolunda savaşa çıkın" denilince yere yığılıp kaldınız. Ahiret yerine dünya hayatına mı razı oldunuz? Oysa dünya hayatının geçimliği ahirete göre pek azdır. Eğer savaşa çıkmazsanız Allah sizi elem verici bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir kavim getirir; siz savaşa çıkmamakla ona hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye kâdirdir. Eğer siz Muhammed'e yardım etmezseniz, bilin ki, inkâr edenler onu, iki kişinin ikincisi olarak yurdundan çıkardıklarında, Allah ona yardım etmiştir. Hani o, mağarada arkadaşına "Üzülme; Allah bizimledir" diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi. Görmediğiniz askerlerle onu destekledi ve inkâr edenlerin sözünü alçalttı. Allah'ın sözü en üstündür. Allah yücedir, bilgedir. Hafifiyle, ağırıyla hepiniz yola koyulun ve Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır".[475]

Bazı bedevîler özür beyan ederek sefere katılmak istemediler. Onlar hakkında nâzil olan âyette, kendilerinin bu sefere katılmamak için bahane ileri sürmek üzere Hz. Peygamber'in huzuruna geldikleri ve sefere katılmamalarının uygun bir davranış olmadığı şöyle ifade edilmektedir: "Bedevîlerden, mazeretleri olduğunu iddia edenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler..."[476] Aynı şekilde seksen küsür münafık gelip, mazeretleri olmadığı halde yalandan özür beyan ederek izin istediler. Bunun üzerine şu ayetler nâzil olarak onlara izin veren Hz. Peygamber'i ikâz etti: "Eğer yakın bir dünya malı ve kolay bir yolculuk olsaydı, sana uyup peşinden gelirlerdi. Fakat meşakkatli bir hedef onlara uzak göründü. Bir de 'Gücümüz yetseydi sizinle beraber çıkardık' diye Allah'a yemin ederek kendilerini helak ediyorlar. Halbuki Allah onların yalan söylediklerini biliyor. Seni Allah affetsin! Doğru söyleyenler sence belli olup yalancı olanları öğrenmeden niye onlara izin verdin?"[477] Tevbe Sûresi'nde münafıkların Tebük Seferi ile ilgili tutumlarından ve psikolojik durumlarından bahseden başka âyetler de vardır.

Peygamberimiz zengin sahâbîleri Tebük Seferi'ne binek ve yiyecek temin etmeleri için teşvik etti. Hz. Osman, Abbas b. Abdülmuttalib, Abdurrahman b. Avf gibi Müslümanlar büyük ölçülerde bağışta bulundular. Hz. Ebû Bekir, tamamı dört bin dirhemden ibaret olan parasının hepsini, Hz. Ömer ise malının yarısını bağışladı. En büyük bağışı Hz. Osman yaptı. O, ordunun üçte birini donattı.[478] Bu arada bazı göz yaşartıcı olaylar da yaşandı. Tebük seferine çıkmayı çok arzuladıkları halde fakirlikleri sebebiyle binek bulamayan bazı sahâbîler Hz. Peygamber'e müracaat ederek ondan kendilerine binek temin etmesini istediler. Yedi kişi olan bu grup kendilerine binek temin edilememesi üzerine orduya katılamayacaklarını anlayınca aşırı derecede üzülüp gözyaşı döktüler. Bu kişiler Müslümanlar arasında "Bekkâîn" (çok ağlayanlar) diye anılmışlardır. Bu davranışlarından dolayı haklarında ayet inmiş ve kendilerinin bu durumdan dolayı sorumlu olmadıkları; sorumluluğun ancak zengin oldukları halde Peygamber'den izin isteyenlere ait olduğu bildirilmiştir.[479] Onların bu durumları bazı sâhâbîleri harekete geçirmiş, İbn Yâmîn b. Umeyr ve Abbas b. Abdülmuttalib ikişer kişinin, Hz. Osman da geri kalan üç kişinin binek ve yiyeceklerini temin ederek kendilerinin İslâm ordusuna katılmalarını sağlamışlardır.[480]

İslâm ordusu Huzâa kabilesinden Alkame b. el-Fağvâ' adlı sahâbînin kılavuzluğunda yola çıkarak Medine'ye 778 km. uzaklıkta[481] ve Sûriye yolu üzerinde bulunan Tebük'e kadar ilerledi ve orada karargâh kurdu. Herikleios o sırada Humus'ta bulunuyordu. Bu sefer esnâsında İslâm ordusu düşmanla karşılaşmadı; dolayısıyla çarpışma da meydana gelmedi. Bizans'ın Müslümanlara karşı herhangi bir ordu hazırlamadığı ve Medine'ye ulaşan haberlerin doğru olmadığı anlaşıldı. Hz. Peygamber Şam tarafına ilerleyip ilerlenmemesi konusunda sahabenin görüşlerine başvurdu. Hz. Ömer "Eğer yürümekle emrolundunsa yürü!" dedi. Hz. Peygamber "Eğer emir alsaydım bu konuda size danışmazdım" karşılığını verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer şu sözleriyle görüşünü dile getirdi: "Yâ Resûlallah! Rumlar çok kalabalıktırlar. Oralarda Müslümanlardan tek kişi bile yoktur. Gördüğün gibi onlara yaklaştın. Senin yaklaşman onları korkutmuştur. Uygun görürsen bu yıl geri dön. Yahut Yüce Allah bu konuda bir emir bildirir". Bunun üzerine Hz. Peygamber Tebük'ten ileri geçmedi.

Tebük seferi esnasında, çevredeki yerleşim alanlarında oturanlar İslâm hakimiyetine girdiler. Hz. Peygamber, çoğunda Hristiyanların, bazısında ise Yahudilerin yaşadığı Cerbâ', Eyle (Bugünkü Akabe), Ezruh, Maknâ ve Maân bölgelerine birlikler göndererek bu bölgelerin halkını İslâm'a davet etti. Onların temsilcileri Tebük'te bulunan Hz. Peygamber'in yanına geldiler. İslâm'ı kabul etmemekle birlikte yıllık cizye ödemeye razı olarak İslâm devletinin tebaası olmayı kabul ettiler. Peygamberimiz bu yerleşim merkezlerinin herbiri için antlaşma metni yazdırarak kendilerine verdi. Ayrıca Halid b. Velid'in emrine dört yüz süvari vererek önemli bir merkez olan Dûmetülcendel'e gönderdi. Halid oranın Hristiyan yöneticisi Ukeydir b. Abdülmelik'i yakalayarak Hz. Peygamber'in huzuruna getirdi. Ukeydir'in cizye ödemeyi kabul etmesi üzerine Dûmetülcendel de İslâm devletinin hâkimiyetine girdi. Ukeydir de Dûmetülcendel'e geri gönderildi.

Tebük seferi dolayısıyla, Ehl-i Kitapla ilişkilerde önemli yer tutan bir hususa işaret etmek yerinde olacaktır. Bu seferin hazırlıkları esnasında, sefer sırasında ve sonunda Kur'an-ı Kerim'in Tevbe (Berâe) Sûresinin bazı âyetleri nâzil oldu. Hz. Peygamber Tebük'te bulunduğu esnada kendilerine davetçiler gönderdiği Ehl-i Kitap mensuplarına, bu sûrenin 29. âyetinin hükümlerini tatbik etmeye başladı. Buna göre Ehl-i Kitab'a dahil olan zümrelere Müslüman olmaları teklif edilir. Daveti kabul ederlerse Müslüman olurlar; şayet kabul etmeyip kendi dinlerinde kalmak isterlerse İslâm devletine cizye ödemeleri istenir. Cizye ödemeyi kabul ederlerse devletin tebaası olurlar. O takdirde canları, malları, ırz ve namusları ile din ve mabetleri İslâm devletinin himayesine alınır. Kendilerine "Zimmî" denir.

İslâm ordusu Medine'ye döndüğünde halk sevinç içinde Seniyyetü'l-Vedâ'ya koşarak orduyu karşıladı. Hz. Peygamber Mescid'e girip iki rek'at namaz kıldı. Sonra Mescid'de oturdu. Bu arada Tebük seferine iştirak edemeyip Medine'de kalan seksen civarında sahâbî birer birer gelerek özür beyan ettiler. Peygamberimiz onların ifadelerini esas alarak ve iç yüzlerini Allah'a havale ederek mazeretlerini kabul edip kendileri için istiğfarda bulundu.

Ancak sefere katılmayan Ka'b b. Mâlik, Mürâre b. Rebî' ve Hilâl b. Ümeyye adlı sahâbîler yolculuklarına engel teşkil eden bir mazaret ortaya koyamadılar. Bunun üzerine Peygamberimiz ve Müslümanlar bu üç kişiyle elli gün süreyle irtibatlarını kestiler. Sonunda onların affedildiklerine dair âyet nâzil oldu. Bu âyetin meâli şöyledir: "Ve (seferden) geri bırakılan üç kişinin de (tevbelerini kabul etti). Yeryüzü genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah'tan (O'nun azabından) yine Allah'a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hallerine) dönmeleri için Allah onların tevbesini kabul etti. Çünkü Allah tevbeyi çok kabul eden, pek esirgeyendir".[482] Görülüyor ki, mazeretleri olmadığı halde Tebük Seferi'ne katılmayan bu üç kişinin, ihmal sonucu da olsa, Hz. Peygamber'in emrini yerine getirmemeleri ve gerekli durumlarda toplumla birlikte hareket etmemeleri, affedildiklerine dair haklarında âyet inene kadar, dışlanmalarına yol açmıştır.

d- Necran Hristiyanları

Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamber olarak görevlendirildiği VII. mîlâdî yüzyıl başlarında, Mezhic kabilesinin bir kolu olan Benî Hâris b. Ka'b (Belhâris) kabilesinin yaşadığı Necran bölgesinde kalabalık bir hristiyan topluluk oturuyordu. Heyetler yılı (Senetü'l-Vüfûd) diye meşhur olan 9. hicrî yılda (630-631) Necranlı hristiyanlar, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in bir mektubunun kendilerine ulaşması üzerine heyet halinde Medine'ye geldiler. Hz. Peygamber bu mektubunda onları İslâm'a davet ediyor, şayet kabul etmezlerse cizye vermelerini, onu da kabul etmezlerse kendileriyle savaşılacağını bildiriyordu.

Necranlı hristiyanlar, bu mektup üzerine ondördü ileri gelenlerinden ve idarecilerinden olmak üzere altmış kişilik bir heyeti Medine'ye gönderdiler. Bunlar arasında âkibleri Abdulmesîh, uskufları Ebû Hârise b. Alkame, seyyidleri el-Eyhem de vardı. Âkib, Necranlıların emîri ve halk meclisinin başkanı; uskuf, dini liderleri, papaz ve bilginlerin başı; seyyid ise ticaret ve seyahat işleri başkanıdır.

Necran heyeti bir ikindi vakti Medine'ye gelerek Mescid-i Nebevî'ye girdiler. Hz. Peygamber ashabı ile henüz ikindi namazını kılmıştı. Bu sırada ibadet vakitleri gelen hristiyanlar doğuya yönelerek ibadet etmeye hazırlandılar. Bazı sahâbiler bunlara engel olmak istediler. Fakat Hz. Peygamber onların serbest bırakılmasını ve ibadetlerini yerine getirmelerine müsade edilmesini emretti. Necran heyeti adına konuşan Ebû Hârise ile Abdulmesîh'i İslâm'a davet etti. Onlar "Biz senden önce Müslüman olduk" diye cevap verdiler. Hz. Peygamber "Yalan söylüyorsunuz. Sizi İslâmiyeti kabulden üç şey, domuz eti yemeniz, haç'a tapmanız ve Tanrı'nın oğlu bulunduğuna inanmanız alıkoymaktadır" şeklinde karşılık verdi. Necranlılar "O halde İsa'nın babası kim?" diye sordular.

Hz. Peygamber bu soruya vahyi beklemek niyetiyle cevap vermeyip sustu. Bu arada Hz. İsa'nın şahsiyeti ve Hristiyanlık hakkında bilgilerin yer aldığı Âl-i İmran Sûresi'nin başından itibaren seksenden fazla âyet nâzil oldu. Hz. İsa hakkındaki soruya bu sûrenin 59. âyetinde Hz. İsa'nın babasız dünyaya gelişine Hz. Âdem'in yaratılışı örnek gösterilerek cevap verilmektedir. Hz. Peygamber Âl-i İmrân Sûresinin 59-61. âyetlerini Necran heyeti mensuplarına okuduktan sonra onları mübaheleye (karşılıklı lanetleşmeye) davet ederek "Eğer size söylediklerimi inkar ederseniz, geliniz sizinle mübahele edeceğim" dedi. Mübahele dinî bir konunun karşılıklı konuşmak suretiyle halledilmesi imkansız hale gelince, meseleyi çözümlemek için her iki tarafın haksız olanın Allah'ın lanetine uğraması için Allah'a dua ve niyazda bulunmalarıdır. Mübâhele ayetinin meali şöyledir: "Artık sana bu ilim geldikten sonra kim seninle onun hakkında münakaşa etmeye kalkarsa de ki: "Geliniz oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım sonra can-u gönülden ibtihal ile dua edelim. Allah'ın lanetini yalancıların boynuna geçirelim."[483]

Hz. Peygamber yanına Hz. Fâtıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Ali'yi alarak Necranlı hristiyanların karşısına çıktı ve kendilerini karşılıklı lanetleşmeye davet etti. Onun bu teklifi karşısında Necranlılar durumu aralarında görüşmek üzere müsade istediler. Sonunda Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamber olduğunu bildiklerinden mübahele yapmamaya karar verdiler. Kendi dinlerinde kalmak istediklerini ve cizye vermeye razı olduklarını bildirdiler. Hz. Peygamber'in bu teklifi kabul etmesi üzerine, bin tanesi Receb, diğer bini de Safer ayında olmak üzere yılda iki bin kat elbise vermeleri şartıyla bir antlaşma kaleme alındı. Aralarında mâli konularda ihtilafa düştükleri zaman Necranlılara hakemlik yapmak üzere Ebû Ubeyde b. Cerrâh bölgeye gönderildi.[484]

Görüldüğü üzere Peygamberimiz döneminde Hristiyanlarla ilişkilerin gerginleşmesine Hristiyanlar tarafından Müslüman elçinin ve davet heyetinin öldürülmesi yol açmıştır. Ayrıca Hristiyan bölgelerinden saldırı haberlerinin gelmesi Medine'de sürekli tedirginlik meydana getirmiştir. Dolayısıyla Peygamberimiz döneminde kuzeye tertiplenen seferlerin sebebi, Hristiyanlar tarafından işlenen uluslararası hukuk ihlalinin cezalandırılmasına ve Hristiyan dünyasından gelecek saldırıları önlemeye yöneliktir ve hedefleri bellidir. Nitekim Mûte seferinde ve Hz Peygamber'in bizzat katıldığı Tebük Seferi'nde kuzeydeki Hristiyan yerleşim merkezlerine gelişigüzel saldırılarda asla bulunulmamıştır. Bu ikincisinde tam tersine birtakım yerleşim merkezleri barış yoluyla İslâm hakimiyetine girmiştir. Hatta Hristiyanların güvenlikleri teminat altına alınmıştır. Yoksa Müslümanlar salt intikam için o bölgeye gitmiş olsalardı bölge farklı uygulamalara sahne olurdu. Sonuç olarak denilebilir ki, Hz. Peygamber'in Hristiyanlarla ilgili politikasına barış hâkimdi. Nitekim Necran Hristiyanları ile ilişkilerde de bu durum açıkça kendini göstermektedir.[485]

_____________________

396. İbn Sa'd, II, 120-123.

397. Vâkıdî, II, 769-774; İbn Hanbel, IV, 203-204.

398. Vâkıdî, II, 786-787.

399. Mümtehine Sûresi 1

400. Makrîzî, s. 363-364.

401. Vâkıdî, II, 805-806.

402. İbn Seyyidinnâs, II, 232.

403. Yûsuf Sûresi 92.

404. Vâkıdî, I, 844-845.

405. İbn Sa'd, II, 142.

406. Vâkıdî, II, 864-865.

407. İbn Sa'd, II, 143.

408. Vâkıdî, II, 863

409. Vâkıdî, III, 875-884; İbn Sa'd, II, 147-148; Abdülkerim Özaydın, "Cezîme b. Amir", DİA, VII, 508 .

410. Vâkıdî, II, 889-890.

411. İbn Hişâm, II, 449; Taberî, III, 77.

412. İbn Hişâm, II, 458; İbn Sa'd, II, 151

413. Vâkıdî, II, 904-905.

414. Tevbe Sûresi 25-27.

415. Vâkıdî, III, 952.

416. Vâkıdî, III, 954-955; İbn Hişâm, II, 491.

417. İbn Hişâm, I, 545; Belâzürî, I, 383.

418. Taberî, III, 123.

419. İbn Hişâm, I, 543-546; İbn Sa'd, II, 168-169; Belâzürî, I, 383; Mustafa Fayda, Hz. Peygamber'in müşrik Araplara karşı siyasetinin son safhası", Ebedî Risalet Sempozyumu, İzmir ts. I, 121-126.

420. Müddessir Sûresi 31; Ankebût Sûresi 46 .

421. A'lâ Sûresi, 18-19.

422. Şuarâ Sûresi 192-197; Ahkâf Sûresi 10.

423. İbn Hişâm, I, 300 vd.

424. İbn Hişâm, I, 547.

425. Âl-i İmrân Sûresi 64.

426. İbn Hişâm, I, 527; Taberî, III, 106.

427. İbn Hişâm, I, 555.

428. İbn Hişâm, II, 47.

429. Enfâl Sûresi 58.

430. İbn Hişâm, I, 552.

431. Vâkıdî, I, 178; İbn Hişâm, II, 48-49.

432. İbn Sa'd, II, 29-30; Belâzürî, I, 308-309.

433. Ebû Dâvud, III, 211.

434. İbn Hişâm, II, 51-58; İbn Sa'd, II, 31-34.

435. Makrîzî, s. 181.

436. Vâkıdî, I, 363-383; İbn Sa'd, II, 57-59; İbn Hişam, II, 190-203; Taberî, II, 550-555; Makrîzî, s. 178-183.

437. Buhârî, VI, 58.

438. Nadîroğullarının Medine'den sürülmelerinin Kur'an-ı Kerim'e yansıması için bk. Vâkıdî, I, 380-383; Emin Işık, "Haşr Sûresi", DİA, XVI, 424-426.

439. Maxime Rodinson, s.165.

440. İbn Hişâm, II, 237.

441. Abdürrezzak, el-Musannaf, Lübnan 1970-1972, V, 216.

442. İbn Hişâm, II, 240; Taberî, II, 583.

443. Vâkıdî, II, 509-510; Taberî, II, 586.

444. Hz. Peygamber döneminde ve İslam tarihinin daha sonraki dönemlerinde hanımların yaralıların tedavisinde görev aldıkları bilinmektedir. Maxime Rodinson, Rufeyde ile, kendi kültüründen bir hanım, XIX. yüzyılda yaşayan ve bir ara Türkiye'de de hizmet vermiş olan ünlü İngiliz hemşire, arasında benzerlik kurarak Rufeyde'yi şu ifadeyle tavsif etmektedir."...dönemin Flerence Nightingale'i Rufeyde..." (bk. Maxime Rodinson, s. 165).

445. Belâzürî, I, 247; Taberî, II, 587, 588.

446. Hamidullah, Hz. Peygamber'in Savaşları, çev. Salih Tuğ, İstanbul 1981, s. 210.

447. Tesniye, 20/13-14.

448. İbn Hişâm, II, 233- 245; İbn Sa'd, II, 74-78; Belâzürî, I, 347-348; Taberî, II, 581-593; İbn Abdilber, Dürer, 178-182; İbn Seyyidinnâs, II,103-113.

449. Ahzâb Sûresi 26-27.

450. Vâkıdî, II, 634 vd.

451. Vâkıdî, II, 689.

452. Yâkûbî, Târîhu'l-Ya'kûbî, Beyrut ts., II, 56.

453. Vâkıdî, I, 634, 637, 642.

454. İbn Hişâm, II, 329.

455. Vâkıdî, II, 950-952; İbn Hişâm, II, 230.

456. Vâkıdî, II, 676.

457. Vâkıdî, II, 700

458. İbn Hişâm, II, 337.

459. İbn Hişâm, II, 347.

460. Vâkıdî, II, 677-678; İbn Hişâm, II, 337-338.

461. Vâkıdî, II, 707.

462. Hayber'in fethi ve buna bağlı gelişmelerle ilgili geniş bilgi için bk. Vâkıdî, II, 633-721; İbn Sa'd, II, 106-117; Taberî, III, 9-20.

463. Vâkıdî, II, 706-707; İbn Hişâm, II, 343.

464. Vâkıdî, II, 634-635.

465. Vâkıdî, II, 684.

466. Hz. Peygamber'in Yahudilere karşı uygulamalarını gördükten sonra, on dört asırlık İslâm tarihi boyunca Müslümanlarla Yahudiler arasında gelişen ilişkilere kısa bir göz atmakta fayda görüyoruz. İslâmiyet'in doğuşundan XX. yüzyılın ortalarına kadar Yahudiler, Hristiyan dünyası tarafından şiddet ve baskıya maruz bırakılmışlar; buna karşılık Müslümanlar tarafından müsamaha görmüşlerdir. Mesela Suriye bölgesinde yaşayan ve Hristiyan Bizans'ın şiddet ve baskısına maruz kalan Yahudiler ilk İslâm fetihleri esnasında Müslüman fâtihleri kurtarıcı olarak görmüşler ve kendilerine yardımcı olmuşlardır. Yahudiler, zaman zaman çeşitli Avrupa ülkelerinden, daha güvenli hayat şartlarına sahip olabilecekleri Kuzey Afrika ve Osmanlı topraklarına göç etmişler ve bu meyanda II. Murat zamanından itibaren Türkiye'ye yerleşmişlerdir. Bu durum Osmanlıların son zamanlarına kadar devam etmiştir. Sonuç olarak, Müslümanların ve özellikle Türk-İslâm dünyasının tarih boyunca Yahudilere hoşgörülü davrandığını ve hatta Hristiyanlara karşı onları koruduğunu görüyoruz.

467. Vâkıdî, II, 752-753.

468. Hz. Peygamber'in, İslâm ordusunu Mûte'ye gönderirken çocukların (ve genel olarak sivillerin) korunması konusunda verdiği bu talimat son derece önemlidir. Her şeyden önce bu talimat, çocukların öldürüldüğü bir cahiliye ortamının akabinde, çocuk haklarınının en başında yer alan can güvenliğini içermektedir. Bunun yanısıra, orduyu ehl-i kitabın oturduğu bölgelere gönderirken bu talimatı vermesi ayrıca anlamlıdır. Bu da açık bir şekilde ortaya koymaktadır ki, onun nazarında ırk ve din farkı gözetilmeksizin çocukların can güvenliği sağlanmalıdır. Oysa, 2001 yılı itibarıyla, son 10 yıl içinde dünyada savaşlar yüzünden 2 milyon çocuk katledilmiş, 6 milyon çocuk da yaralanmış, ya da ciddi bir şekilde sakatlanmıştır (Bk. Ramazan Özey, Günümüz Dünya Sorunları, İstanbul 2001, s. 123.).

469. Vâkıdî, II, 757-758.

470. Vâkıdî, II, 765.

471. İbn Sa'd, II, 130.

472. Makrîzî, s. 349.

473. Mûte savaşı için ayrıca bk. İbn Hişâm, II, 373-389; İbn Sa'd, II, 128-130; Buhârî, V, 86-88; Taberî, III, 36-42; İbn Abdilber, Dürer, 209-210; İbn Seyyidinnâs, II, 208-213.

474. Vâkıdî, II, 766; İbn Hişâm, II, 381.

475. Tevbe Sûresi 38-41.

476. Tevbe Sûresi 90.

477. Tevbe Sûresi 41-43.

478. Vâkıdî, III, 991.

479. Tevbe Sûresi 92-93.

480. Vâkıdî, III, 993-995; İbn Hişâm, II, 518-519.

481. M. Muhammed Hasan Şürrâb, el-Meâlimü'l-Esîre fi's-Sünne ve's-Sîre, Beyrut 1991, s. 69.

482. Tevbe Sûresi 118. Tevbe Sûresinin Tebük seferi ile ilgili âyet-i kerîmelerinden bir kısmını konuyu ele alırken metin içinde ya meal olarak veya ifade ettiği anlam itibarıyla kaydettiğimiz için ilgili diğer âyetleri ayrıca toplu olarak kaydetmedik. Tebük seferinin Kur'an'a yansıması konusunda toplu bilgi için aşağıdaki eserlere bakılabilir: Vâkıdî, III, 1060-1076; Makrîzî, s. 489; İlhami Güler-Ömer Özsoy, s, 683-686. Tebük seferi hakkında geniş bilgi için verdiğimiz kaynaklar dışında ayrıca bk. İbn Sa'd, II, 165-168; Buhârî, V, 128-136; Taberî, III, !00-111; İbn Abdilber, Dürer, s. 238-246; İbn Seyyidinnâs, II, 292-305; Makrîzî, s. 445-488.

483. Âl-i İmrân Sûresi 61.

484. Buhârî, V, 120; Makrîzî, s. 502; Mustafa Fayda, "Hz. Muhammed'in Necranlı Hristiyanlarla görüşmesi ve mübâhele", A. Ü. İslam İlimleri Enstitüsü Dergisi, II, s143-149, Ankara 1975.

485. Dört halife döneminden itibaren gerçekleşen fetihlerle birlikte İslâm, Hristiyanların hakim olduğu topraklarda büyük ölçüde yayıldı. Bu fetihler esnasında Irak, Suriye ve Mısır'da çok açık bir şekilde görüldüğü gibi barış politikalarının savaştan çok daha fazla yer tuttuğu müşahede edilmektedir. Fakat konuya Hristiyanlar açısından bakıldığında, bunun askerî yönden mağlubiyet olduğu bir gerçektir. Bu mağlubiyet karşısında İslâm dünyasına karşı önce sözlü, daha sonra da Haçlı seferleri gibi askerî saldırıya geçilmiştir; ancak Hristiyan dünyası Haçlı seferlerinden kalıcı bir sonuç elde edememiştir. Tam tersine Müslüman Türkler Avrupa içlerine kadar ilerlemişlerdir. Daha sonraki dönemlerde Hristiyanlar tarafından İslâm, Hz. Muhammed ve Müslümanlar hakkında önceki döneme oranla, nispeten daha ılımlı yaklaşımlar sergilenmiş ve özellikle şarkiyat çalışmaları sırasında daha sağlıklı tespit ve değerlendirmeler yapılabilmiştir. Müslümanlar tarih boyunca hakimiyetleri altındaki Hristiyanlara Hz. Peygamber'in tatbik ettiği evrensel ilkeler istikametinde yaklaşmışlardır. Onların can ve mal güvenliklerini teminat altına almanın yanında, dinî, hukûkî, ekonomik ve kültürel serbestlik tanımışlardır. Buna karşılık, Hristiyan dünyası bu prensiplerin değerini çok geç farkedebilmiştir. Onların İslâm'a ve Müslümanlara karşı olumsuz bakışları, XX. yüzyılın üçüncü çeyreğine kadar, taraflara geçmişi unutmalarını, karşılıklı anlaşma için samimi gayret göstermelerini karara bağlayan II. Vatikan Konsiline (1962-1965) kadar devam etmiştir.

<<Geri

Sayfa:9/20

İleri >>