|
Daha
önce yayınlanan “Kur’an Kursunda Hafızlık Eğitimi”
başlıklı yazıda (Bk. Diyanet Aylık
Dergi, Şubat 2008 s. 206) hafızlık eğitimi
çok farklı yönleriyle ele alınmıştı. Bu yazıda ise,
meselenin bir yönü ele alınacak. Bu da, Kur’an’ı
öğrenme çerçevesinde hafızlığın yeri meselesidir.
Meşhur
bir hadis-i şerif: “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı
öğrenen ve öğretendir.” (Buharî,
Fedâilu’l-Kur’an, 21) Kur’an’ı öğrenmeden,
onun içindeki mesajı kavramadan dini öğrenmek, dinin
ne olduğunu anlamak mümkün değildir. Onun için
“Kur’an’ı öğrenmek ve öğretmek”, en hayırlı iş
konumundadır.
Dikkat
edilirse, hadis-i şerifte “Kur’an okumayı öğrenen ve
öğreten” değil de, “Kur’an’ı öğrenen ve öğreten”
denilmektedir. “Kur’an’ı öğrenme”, Kur’an’a ilişkin
her tür öğrenme işlemini kapsamaktadır. “Kur’an
öğrenme” kavramı, kapsamının bu genişliği nedeniyle
“Kur’an okumayı öğrenme” işini de içermektedir.
Ancak, “Kur’an okumayı öğrenme”, “Kur’an’ı
öğrenme”nin ilk basamağı; belki bir atlama taşıdır.
Bir başka deyişle, “Kur’an okumayı öğrenme”,
“Kur’an’ı öğrenmenin girizgâhıdır. Asıl iş bundan
sonra başlamaktadır, denilebilir.
Müslüman, anlamını hiç anlamadan da Kur’an’ı bir
ibadet aşkıyla okur ve bu okumadan müthiş bir manevi
haz duyar. Buna kimsenin bir diyeceği olamaz. Ancak
ondaki mümin bilinci, bununla yetinmesine asla
müsaade etmez; onun ne dediğini de anlamak için
çalışmaya sevkeder.
Bu
yüzden, yeni Kur’an Kursu Programında
“Öğrenme-Öğretme Süreçlerinde Uyulması Gereken
İlkeler” arasında şu hususa da yer verilmiştir: “19.
Kur’an öğretiminde Türkçe mealinden okuma
alışkanlığının kazandırılması üzerinde önemle
durularak, Kur’an’ı Arapça metinden okumanın diğer
yanında Türkçe mealinden okumanın da önemi
vurgulanacaktır.” (DİB, Kur’an
Kursları Öğretim Programı, Ankara, 2004, s. 5)
“Kur’an’ı öğrenme ve öğretme” bağlamında hafızlık da
böyledir. Mümin, ibadet aşkıyla Kur’an’ı ezberler,
hafızasına yerleştirir. Bundan büyük bir haz duyar.
Ancak, bu da, “Kur’an’ı öğrenme” işine giriştir.
Kur’an’ı ezberlemek, bireyin Kur’an’ı öğrenme,
anlama, kavrama, yorumlama ve ona göre hayatını
düzenleme işinde kullanacağı bir araçtır. Ama,
önemli bir araçtır. Hafızlık, Kur’an’ın mesajını
öğrenme çabası içindeki müminin, onu bir bütün
olarak görmesine önemli katkı sağlayabilir. Tabiî
ki, sürekli kullanılarak, tekrar edilerek kuvvetli
halde bulundurulan hafızlık, böyle bir rol
oynayabilir.
Kur’an’ın mesajını öğrenmenin yolu ise, onun
üzerinde düşünmekten, onu anlamaktan geçer.
Kur’an’ı, onun ayetlerini derin tefekküre konu
edinerek anlamaya çalışmak, onu öğrenecekler için
kaçınılmaz bir durumdur. Onun için bizzat Kur’an’ın
kendisi, ayetleri üzerinde insanların düşünmesi
gerektiğini belirtir, onları buna davet eder.
Kendisini, üzerinde derin derin düşünülmesi gereken
bir kitap olarak takdim eder. Bunu yapmak, müminler
için öngörülmüş önemli bir görevdir.
(Bk. Nisâ, 82; Muhammed, 24; Muminun, 68; Sad, 29)
Kur’an
okumayı konu edinen hadis-i şerifler incelendiğinde
de, genelde Kur’an’ın manasını düşünmeyi içeren bir
okumadan söz edildiği görülmektedir. Mesela onlardan
birisi şudur: “Sizden kim Vettîni vezzeytuni
suresini okuyup, “Allah hakimlerin hakimi değil
midir?” (ayet, 8) ayetine gelince, “Evet ben buna
tanıklık edenlerdenim” desin. Kim de, Lâ uksimu bi
yevmi’l-kıyame suresini okuyup, “Bu Allah, ölüleri
diriltmeye kadir değil midir?” ayetine (40) gelince,
“Rabbimin izzetine and olsun ki evet” desin. Kim de
Mürselat suresini okuyup, “Artık bundan sonra hangi
söze inanacaklar?” ayetine (50) varınca, “Yüce
Allah’a inandık” desin.” (Ebu Davud,
Salat, 154/887) Bu ve benzeri hadis-i
şerifler, Kur’an okurken müminin, ilahî kelama
muhatap olarak onunla diyalog içinde olmasını
öngörmektedir. Elbette söylenenler anlaşılmadan
onlara karşılık verilemez. Onun için, manası
anlaşılmadan da Kur’an okumak söz konusu olmakla
birlikte, asıl önemli olan, Kur’an’ı anlayarak
okumaktır.
Nitekim
ashabın tutumu da, bu anlayışı açıkça ortaya
koymaktadır. Onlar en fazla on ayet Hz. Peygamberden
alır; onu iyice anlayıp kavradıktan sonra yenilerini
öğrenirlerdi. Onlar için de aslolan, Kur’anın
anlamını kavramaktı. Çünkü onlar, Kur’an’ın
öngördüğü değerleri özümseyip tutum ve
davranışlarını onlara göre belirlemenin önemini
kavramış, bunu özümsemişlerdi.
Bütün
bunları birlikte düşünerek hafızlık meselesine bakış
açımızın ne kadar isabetli, ne ölçüde sahih olduğunu
gözden geçirmemiz gerekmektedir. Ecdadımız,
hafızlığa büyük önem vermiş ve hafızlara son derece
saygılı davranmayı şiar edinmiştir. Hafızı, “Yürüyen
Kur’an” olarak görmüştür. Kimileri saygı anlayışını
alabildiğine ileri noktalara taşıyarak, hafıza
abdestsiz dokunmayı/ onunla tokalaşmayı bile kendine
yakıştıramamıştır. Birtakım rivayetlere dayanılarak,
hafızlığın önemi alabildiğine abartılmıştır. Bu
abartılı hafızlık algısı, hafız olanın, olduğunun
çok ötesinde bir donanıma sahip biri olarak
değerlendirilmesine, dini bilen kişi/hoca olarak
görülmesine yol açmıştır.
Hafızlığın, Kur’an’ı öğrenme bağlamında en hafif
ifadeyle çok şey olduğu kanaati, hafızlar için başka
imkanlar hazırlayıp onların Kur’an’ı öğrenme
çabalarını ilerletmelerini sağlamaya ihtiyaç
duyulmamasına neden olmuştur, denebilir. Çevredeki
bu hafızlık algısı, bizzat kimi hafızların da böyle
bir kanaate kendilerini mahkum ederek Kur’an’ı
öğrenme çabalarını sürdürmelerini önleyebilmiştir.
Oysa,
Kur’an’ı öğrenme, onun mesajını anlayıp özümseme
bağlamında hafızlığın çok önemli bir işleve sahip
olduğu düşünülerek, hafızların dinî ilimler alanında
kendilerini geliştirmelerinin önü açılmalı, onlara
özel imkanlar hazırlanmalıydı. Zira, “Yürüyen
Kur’an”ı, “yaşayan Kur’an”a, “hayatını Kur’an
kılan”/ “ahlakı Kur’an olan” bireye dönüştürmek için
bunun mutlaka yapılması gerekmektedir. Kaldı ki,
hafızlığı unutmamak, onu giderek daha kuvvetli hâle
getirmek için de buna ihtiyaç vardır.
Hafızların çoğu, hafızlığını kullanmasına imkan
vermeyen mesleklere yönelerek, emekleri boşa
çıkarabilmektedirler. Araştırmalara göre, hafızların
%85’i din hizmetleri alanının dışında bir meslek
edinmektedirler. (Bk. Cebeci ve
Ünsal, 2006: 36) Bunların hepsinin isteyerek
başka meslek seçtiğini, sanırım söyleyemeyiz.
Hafızların bir çoğu, çaresizlikten böyle bir
tercihte bulunmuş olabilir. Çünkü yakında yapılan
bir araştırmaya göre, hafızlıktan sonra örgün eğitim
kurumlarında eğitimini sürdürmek isteyenlerden
meslekî din eğitimi kurumlarını tercih etmeyi
düşünen öğrencilerin oranı, % 56’dır.
(Bk. Cebeci ve Ünsal, 2006: 35) Buna
karşılık, Diyanet İşleri Başkanlığında her tür
unvanla görev yapan hafızların sayısı, 2009 yılı
itibariyle 14 443’tür. (Bk. TABLO: 2) Ülkemizde
yüzbine yakın hafız olduğu düşünülürse, bu sayı
yaklaşık % 15’lere tekabül etmektedir. Bu rakamlar,
birçok hafızın istemesine rağmen, meslekî din
eğitimi veren kurumlarda okuyamadığını
göstermektedir, denebilir.
TABLO:1. HAFIZ PERSONELİN ÖĞRENİM
DURUMLARINA GÖRE SAYISI (2003)

Diyanet
İşleri Başkanlığı’nda görev yapan hafızların toplam
sayısı, 2003 yılında 10176 iken (Bk.
TABLO: 1), 2009 yılında 14 443’e
yükselmiştir. (Bk. TABLO: 2)
Son altı yılda, personel alımlarında hafızlığın
tercih sebebi sayılması nedeniyle, hafız personel
sayısında % 50 oranında bir artış olduğu
görülmektedir.
Ne var
ki, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndaki bu hafız
görevlilerden İlahiyat Fakültesi gibi dört yıllık
bir yüksek dinî öğretim mezunu olanların sayısı,
toplam içinde oldukça azdır. Sözgelimi, 2003 yılında
Başkanlık’ta görev yapan hafızların % 10’u dört
yıllık dinî yüksek öğretim mezunu iken, 2009 yılında
bunların oranı % 12’dir. Bu oransal artış, son altı
yılda personel alımlarında hafızlıkla birlikte dinî
yüksek öğretim mezunu olmanın da tercih sebebi
sayılmasından kaynaklanmaktadır.
TABLO:2.
HAFIZ PERSONELİN ÖĞRENİM DURUMLARINA GÖRE SAYISI
(2009)

Üstelik, TABLO: 1 ve 2’de görüldüğü gibi,
Başkanlık’ta görev yapan hafızların tamamı, din
hizmetleri alanında görev yapmamaktadır. 2003 yılı
itibariyle hafız olup din hizmetleri sınıfında
görevli olanlardan dört yıllık dinî yüksek öğretim
mezunu olanların oranı ancak % 7.6 iken, bu oran
2009 yılında % 9.6’ya yükselmiştir. Son altı yılda,
Din hizmetlerinde çalışanlardan Açık Öğretim
İlahiyat Önlisans mezunlarının sayısında önemli
artış gözlenmektedir: 2003’te yaklaşık % 5 iken,
2009’da %23’e yükselmiştir. Son altı yılda din
hizmetlerinde çalışanlardan İmam-Hatip Lisesi
mezunlarının oranında yaklaşık % 5’lik bir düşüş
gözlenmektedir.
Bu
rakamlar, hafızlık yapanlardan, dört yıllık dinî
yüksek öğrenim mezunu olanların sayısının oldukça az
olduğunu göstermektedir. Bu fotoğraf şöyle
anlamlandırılabilir:
a-
Hafızlığa önem vermeye devam ediyoruz; ancak
hafızlığın, Kur’an öğrenme çerçevesinde her şey
olmasa da çok şey olduğu kanaatimizi sürdürüyoruz.
b-
Bu eksik hafızlık algımızın da etkisiyle,
hafızlarımızın aynı zamanda Kur’an’ın mesajını
kavramış, İslam dinini çok iyi bilen insanlar
olmalarını sağlayacak önlemleri al(a)mamışız.
c-
Din görevlisinin yeterlikleri konusunda da hatalı
bir anlayışa sahibiz: Hafız olmayı, din görevlisi
olmak için adeta yeter sebep olarak görüyoruz. Bu
yüzden yeterli dinî bilgiye sahip olmasa da her
hafızın din görevlisi olmasını uygun buluyoruz.
Elbette
böyle bir hafızlık ve din görevliliği algısı, bugün
pek hoş karşılanamaz/karşılanmamalıdır. Artık hafız
olacak bireylerin, hafızlık kararlarıyla birlikte
mutlaka en az İlahiyat Fakültesi mezunu olma
kararını da almaları gerekir. Bunun için gerekli
önlemleri almak, bütün imkanları hazırlamak için
çalışmalıyız. Bu yapıldığı takdirde,
a-
Hafızlık için harcanan emekler boşa gitmeyecek
(hafızlık unutulmayacak, hafızlık
kullanılacak/işlevsel hâle gelecek),
b-
Herkes değil de ilgililer hafızlık yapacağından
hafızlık eğitiminin kalitesi yükselecek,
c-
Hafızlar, dinî bilgi bakımından yeterlikleriyle
toplumda daha itibarlı konuma gelecekler,
d-
Hafızlar sayesinde ilahiyat eğitiminin de kalitesi;
dolayısıyla “Kur’an’ı öğrenme ve öğretme” işinin
niteliği yükselecek,
e-
Bilgi ve beceri donanımı bakımından daha yeterli din
görevlilerine sahip olacağız. Böylece toplumda din
görevlisinin saygınlık düzeyi ve buna bağlı olarak
da hizmette verimliliği daha da yükselecektir.
Kaynaklar
Cebeci
Suat ve Ünsal Bilal, “Hafızlık Eğitimi ve
Sorunları”, Değerler Eğitimi Dergisi, 4(11), 27-52.,
İstanbul, 2006.
Not:
Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Haziran 2009 sayısında
yayınlanmıştır.
Prof. Dr. M. Şevki Aydın
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı
|