|

Kurtuluş
Savaşı'nda hiçbir ırk, mezhep ayırımı gözetmeden tam 253
bin şehidimizin al kanlarıyla yoğrulan bu mübarek vatan
toprakları öyle mukaddestir ki , her taşı bir mâbed-i imandır,
her karış toprağı Kâbe eşiği gibi öpülüp koklanır. Aslında
ona ihanet edenler bile bunun farkındadır da, fitne kök
salmıştır bir kere kafalarında. Farkında olmasalar, her
türlü ihanetleri sebebiyle yurt dışına kaçarak aynı hainliklerine
oralarda da devam ederken ölenler bile, "cenazemi vatan
topraklarına gömün" diye vasiyet ederler mi hiç? Uğrunda
can veren şehidini, Peygamberin kucak açıp beklediği bu
mübarek vatan toprakları üzerinde tarihler devirdik, tarihler
kurduk Türkü'yle, kürdü'yle, laz'ıyla çerkez'iyle... Sünnî'siyle,
alevî'siyle... Aynı toprak , aynı bayrak uğrunda can cana
olduk siperlerinde. Kanlarımızı sebil ettik, fakat vatanın
namusunu çiğnetmedik, bayrağı yere düşürmedik; minarelerden
ezanı, camilerden Kur'an-ı dindirtmedik. Birlikte yatıyor
hep şehitlerimiz bu toprakların kara bağrında koyun koyuna.
Ne güzel ifade etmiş bu toprakların niceliğini Necmettin
Halil Onan: "Dur yolcu!.. Bilmeden gelip bastığın Bu toprak,
bir devrin battığı yerdir. Eğil de kulak ver: Bu sessiz
yığın Bir vatan kalbinin attığı yerdir. Bu ıssız, gölgesiz
yolun sonunda Gördüğün bu tümsek, Anadolu'nda İstiklâl uğrunda,
namus yolunda Can veren Mehmed'in yattığı yerdir. Bu tümsek,
koparken büyük zelzele Son vatan parçası geçerken ele Mehmed'in
düşmanı boğduğu sele Mübarek kanını kattığı yerdir. Düşün
ki: Haşrolan kan, kemik, etin Yaptığı bu tümsek amansız,
çetin Bir harbin sonunda bütün milletin Hürriyyet zevkini
tattığı yerdir." Şairin de dediği gibi anlatılması bile
çok güç olan bir kurtuluş savaşı sonunda kadın-erkek topyekün
bir milletin haşrolan kanı, kemiği, eti; dağlar gibi tümsekler
meydana getirmiş, ama sonunda da hürriyyet ve bağımsızlığın
zevkini tattırmış; şânını, şerefini yaşatmış. Adları bilinen
ve bilinmeyen 253 bin şehidimizin içinde öyle kadın kahramanlarımız
var ki, durup düşünen herkes için hayatları tam birer ibret
levhası...
FATMA
SEHER (KARA FATMA) Belinde fişekleri, omuzunda mavzeri,
ayağında çizmeleri ve elindeki kamçısıyla Erzurum'lu Fatma
Seher (Kara Fatma). Yanındaki 96 yiğitle önce Aziziye Tabyaları'nda
düşmanı darmadağın etmiş; sonra köylü kıyafetiyle gittikleri
İzmit'te, Albay Neşet Bey'in komutasında stratejik konumu
büyük olan "Fındıktepe"yi Yunanlılardan temizlemiş; sonra
da müfrezesiyle birlikte Sakarya Meydan Muharebesi'nde düşmanın
belinin kırılmasında büyük yararlıklar göstermiş. Dört kez
yaralanmış, düşmana esir düşerek esaretin acısını tatmış.
Esaretten kurtulduktan sonra da üsteğmen rütbesiyle taltif
edilerek, "Vatanî Hizmet Tertibi"nden maaş bağlanmış, fakat
maddî sıkıntılar çekmesine rağmen hizmetlerini bir karşılık
sebebiyle değil, vatan aşkı için yaptığını söyleyerek maaşını
Kızılay'a bağışlamış ve 1955 yılında da bu fâni hayata veda
ederek Hak'kın rahmetine kavuşmuş.
RAHMİYE HATUN (TAYYAR RAHMİYE) Osmaniye işgale uğrayınca,
Hüseyin Ağa'nın millî kuvvetlerine katılmak için müracaat
eden Rahmiye Hatun'a Hüseyin Ağa'nın, "Bacım! Bu, er işidir,
sen cephe gerisinde belki daha yararlı olursun" demesi üzerine:
"Vatanın savunmasında hepimiz eriz. Düşman toprağımıza ayak
basmış, harîm-i ismetimizi kirletmek istiyor. Elim silah
tutarken ben nasıl savaşmam?" diyerek cephe ilerisinde göğüs
göğüse yapılan savaşlara katılarak, Hasanbeyli civarında
Fransız kuvvetlerini bozguna uğratan Tayyar Rahmiye. Tayyar,
uçan, demektir. Hasanbeyli civarında Fransızlarla yapılan
bu savaşlarda şehit düşen erlerin düşman çizmesiyle çiğnenmemesi
için siperden uçarcasına fırlayarak bir şehidi geri getirdi
Rahmiye Hatun. Bunu gören arkadaşları da siperlerinden fırlayarak
diğer şehitleri kucaklayıp geri getirdiler ve sonra da ona,
"Tayyar Rahmiye" dediler. 1920 Temmuzunda Osmaniye'deki
Fransız karargâhına düzenlenen saldırıda tereddüt eden arkadaşlarını
görünce, "Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum da, siz
erkek olduğunuz halde yerlerde sürünmekten ve saklanmaktan
utanmıyor musunuz?" diye gürlemiş, bu gürleyişle ayağa kalkan
arkadaşlarıyla birlikte, "Allah Allah" sesleriyle düşmanın
üzerine atılmışlar fakat Tayyar Rahmiye alnından vurularak
şehit düşmüş canından çok sevdiği bu topraklar uğrunda.

YA
DİĞERLERİ...
HALİDE EDİP ADIVAR "Kardeşlerim, Evlatlarım! Bu muazzam,
bu tarihî meydanda, zafer alayları tertip eden ecdadımızın
ruhu bugün sizi seyrediyor. Dünyanın öbür ucuna at süren
nâmağlup Müslüman-Türk tarihinin bedbaht bir kızıyım. Bugün
de dünkü kadar kahraman ve talihsiz Türk Milleti'nin anasıyım.
Millet nâmına, ecdadımızın bizi seyreden ruhlarına yemin
ediyorum. Bugün kolları kesilmiş olan Türk'ün kalbi, eski
cesaret ve gücünü kaybetmemiştir. Yemin ediyorum ki, Osmanlı
sancağına, tarihine hıyanet etmeyeceğim. Osmanlı toprağında
böyle muazzam, böyle tarihi bir gün belki bir daha görmeyeceğiz.
Evlatlarım! Öyle bir gün olur da bir daha toplanamazsak,
Türk'ün İstiklâl bayrağıyla mezarı üzerine geliniz! Benimle
beraber yemin ediniz! Türkiye'nin İstiklâl ve hayat hakkını
alacağı güne kadar hiçbir korku, hiçbir güçlük önünden kaçmayacağız.!
(Vallahi kaçmayacağız" sesleriyle meydan inlemiştir.) Yediyüz
senenin tarihine ağlayan minareler altında yemin ediniz!
Bayrağımıza, ecdadımızın namusuna ihanet etmeyeceğiz! Bu
uğurda can vermekten çekinmeyeceğiz!" Romancı yazar; Kurtuluş
Savaşı'nın Halide Onbaşı'sı Halide Edip Adıvar'ın haykırışlarıdır
bu sözler 23 Mayıs 1919'da Sultanahmet Meydanı'ndaki mitingte.
13 Ocak 1920 tarihli Sultanahmet mitinginde ise: "Size memleketin
bir kadını sıfatıyla hitap ediyorum. Fatih'in, Selim'in,
Süleyman'ın mezarlarını, ecdadının ebedî âbideleri olan
camileri, türbeleri bırakıp çıkacak içinizde bir erkek var
mıdır? Ben tasavvur edemiyorum. Çıkmayacağız, bırakmayacağız.
"diyerek 160 bin kişiyi coşturan Nâkiye (Elgün) Hanım da
öyle. (Türk Kurtuluş Savaşı, Kültür Bakanlığı, c.3, s.28-30)
3 Şubat 1921'in karlı-fırtınalı gesesinde askerdeki birliğinden
firar ederek ana ocağının kapısına gelen biricik oğlu İsmail'i
dinine ve vatanına ihanet ettiği için göz yaşları içinde
Hükümet'e teslim eden Mudurnu'lu Fatma Kadın da öyle değil
mi? Ya kağnı arabasındaki mermiler ıslanıp da telef olmasın
diye çocuğunun üzerindeki tek yorganını mermilerin üzerine
örten kar üstündeki çıplak ayaklı adsız Ayşe Ana... Mustafa
Necati'nin Çankırı-Çerkeş önlerinde görüp; görmeyen gözlere,
duymayan kulaklara, hissetmeyen gönüllere, anlamayan kafalara
bir ibret levhası olarak sunduğu ve Fevziye Abdullah Tansel'in
de şiirleştirdiği bu Türk anasına ne demeli? "Bir zâbit
(subay): Ey hemşire (kardeş)! Sarsana şu çocuğu yorgana...
Mosmor olmuş yavrucak; vah zavallı vah, yazık! Köylü kadını:
Doğru emme ey gardaş! Görmez misin boranı? Fişeklerin üstüne
örtmüşüm yorganı. Varsın çocuk ıslansın... O, bunlara alışgın...
Biliyorsun bir silah, bugün bize bir asker, Kadar lâzım...
Onun'çün bozulmasın fişekler! Bugün benden babası silah
ister ötede, Islanmasın fişekler; yanmam çocuk ölse de!"
Bu kahramanların içinde Kastamonu'ya kağnısıyla cephane
taşırken yolda donarak şehit düşen Şerife Bacı'lar var;
boyunduruğun bir tarafına tek öküzünü, bir tarafına da kendisini
koşup kağnı arabasıyla cepheye mermi taşıyan Ayşe Bacı'lar;
Trakya'lı ana-kız Havva-Zehra Soyyanmazlar var; Gördes'li
Makbule Hanımlar, Maraş'lı Senem Ayşe'ler var. Saymak isteseniz
sayamazsınız. Hepsi ruhumuzda, hepsi gönlümüzde... (Daha
geniş bilgi için bkz: Fevziye Abdullah Tansel, İstiklal
Harbinde Mücahit Kadınlarımız, S.28-39)
EN GÜZEL VATANA, EN GÜZEL İDARE ŞEKLİ, CUMHURİYET
Milletin irade ve yetkisini, doğrudan doğruya seçtiği temsilcileri
aracılığıyla kullandığı bir yönetim tarzı, milletin danışarak
ve görüşerek kendi kendisini idare etme biçimi olan Cumhuriyet,
1000 senelik tarihinde hiç esaret hayatı yaşamayıp, hep
kendi irade ve idaresine sahip olan aziz Türk Milleti için
en güzel bir idare şeklidir. Çünkü danışıp görüşerek karar
vermek (istişâre), Yüce Allah'ın emridir. "Onların işleri
aralarında istişâre iledir." (Şûrâ, 38) Bu âyet-i kerime
ile Yüce Allah istişâreyi emrediyor, keyfîliği ve zorbalığı
yasaklıyor. Yine Kur'an-ı Kerim'de Şûrâ (danışma) ile ilgili
başlıbaşına bir sûre mevcut. Peygamberimiz Hz. Muhammed
(s.a.s.)'in vefatından önce Hilâfet Makamı (Devlet Başkanlığı)
için hiç kimseyi işaret etmemesi; ilk Halîfe Hz. Ebû Bekir'in,
sonra Hz. Ömer'in, Hz. Osman'ın ve Hz. Ali'nin, halkın teker
teker biatları ile devlet başkanlığına seçilmeleri, Cumhuriyet'in
özü değilse, nedir? Bir takım dînî kaide ve kuralların açıklanmasında,
"Cumhur Ulemâsı'nın görüşleri"ne de, Müslüman devlet ve
milletler arasında itibar edilegelmiştir hep. Açıklamaların
hulâsasına gelecek olursak, her tarafı düşmanlar tarafından
istilâ edilen mübarek vatan topraklarımızda Mustafa Kemal
Atatürk'ün önderliğinde bir kutlu şahlanış olan Millî Mücadele
ile vatanın her karış toprağı düşmanlardan temizlenerek
yeni bir devlet kurulmuş 29 Ekim 1923'te ve adına da, "Türkiye
Cumhuriyeti" denmiş. Atatürk, "Nutuk" adlı kendi eserinde
bakınız nasıl anlatıyor Cumhuriyet öncesi dönemini: "Durum,
1919'da hiç de iç açıcı değildi. Osmanlı Devleti'nin dahil
bulunduğu grup, Harb-i Umûmî'de mağlup olmuş. Osmanlı ordusu
her tarafta zedelenmiş, şerâiti ağır bir mütârekenâme imzalanmış.
Büyük harbin uzun seneleri zarfında millet yorgun ve fakir
bir halde... Ordunun elinden esliha (silahlar) ve cephanesi
alınmış ve alınmakta... Îtilâf devletleri mütareke hükümlerine
riayete lüzum görmüyorlar. Birer vesîle ile îtilâf donanmaları
ve askerleri İstanbul'da. Adana vilayeti Fransızlar; Urfa,
Maraş, Ayıntap (Antep) İngiliz'ler tarafından işgal edilmiş.
Antalya ve Konya'da İtalyan askerî kıtaları; Merzifon ve
Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta ecnebî
zabit ve memurları ve hususî adamları faaliyette... Îtilâf
devletlerinin muvafakatiyle Yunan ordusu da İzmir'e çıkarılıyor..."
(Nutuk, Gazi Mustafa Kemal, Ankara-1927, S.3) İşte böyle
nâmüsâit şartları müsâit şartlara çevirdi Mustafa Kemal
Atatürk başlattığı Millî Mücadele ruhu ile, ve önce Sakarya
Meydan Muharebesi'nde düşmanın belini kırdı, 30 Ağustos
Büyük Taarruz'unda da düşmanın kırılan beli üzerine vurdukça
vurarak, hâk ile yeksân (toprak gibi dümdüz) eyledi. Ve
sonra da 29 Ekim 1923 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde
görüşülen Cumhuriyet idaresi, "Yaşasın Cumhuriyet" sesleri
arasında ve alkışlarla kabul edildi ve aynı gün yapılan
Cumhurbaşkanlığı seçimi sonunuda Ankara Milletvekili olan
Atatürk, 158 üyenin oybirliği ile Cumhurbaşkanlığına seçildi.
YİNE
YANDI YÜREKLERİMİZ
"Ey şehid oğlu şehid! İsteme benden makber, Sana âğûşunu
açmış, duruyor peygamber."
Mehmed Akif ERSOY
10
Eylül 2001 Pazartesi akşamında, İstanbul Taksim Gümüşsuyu'nda
Çevik Kuvvet polislerinin arasına dalan bir canlı bomba
ile Halil İbrahim Doğan ve Tuncay Karataş adlı iki polisimiz
şehid oldu, 16'sı polis olmak üzere 23 kişi de yaralandı.
Adana'nın Kozan İlçesi Bucak Köyü'nde 1976 yılı doğumlu
Halil İbrahim Doğan, daha 3 ay önce, Haziran ayında Diyarbakır
Polis Okulu'ndan mezun olup; İstanbul Çevik Kuvvet'te görevine
başladı . Fakir bir aileye mensuptu, ablasının yanında kalıyordu.
Haberi alan acılı annesi, "En büyük isteğin polis olmaktı.
Daha mesleğine doyamadan bizi bırakıp gittin" diyerek ana
yüreğinden taşan göz yaşlarını pınar edip ağladı, ağladı,
ağladı... Samsun'un Çarşamba İlçesinde doğup büyüyen Tuncay
Karataş ise eşi Mine hanım ile daha üç ay önce evlenmişti.
Şehit eşinin tabutuna sarıldı, feryatları yürekleri dağladı...
Yaralı polis Eşref Koçak ise, gözlerini kaybetti. Avustralya'lı
23 yaşındaki Amanda Rigg, Türkçe öğrenmek için gittiği dershaneden
çıkmış oteline giderken canlı bombaya yakalandı; kolu koptu,
ciğerleri parçalandı ve iki gün sonra da vefat etti. (Gazetelerden)
RUHLARI ŞÂD OLSUN... "Cennete girdikten sonra hiçbir kimse
tekrar dünyaya dönmeyi arzu etmeyecektir. Ancak şehitler
böyle değil. Şehit, gördüğü ikramdan dolayı tekrar dünyaya
dönmeyi ve on kere şehit olmayı temennî eder." (Hadis-i
Şerif: Tirmizî, Cihad 25) Sadece bugün değil, her devirde
hep zulme uğradı bu aziz millet. Hem çeşitli terör örgütleriyle
vurup kıydılar, hem de, vurulup kıyıldık, diyerek devletimizi
mahkûm ettirmek istediler iç ve dış bu şer güçler. Yurtiçinde
tam 35 bin canı candan kopardılar, yurtdışında da sadece
1973-1994 yılları arasında 33 Büyükelçilik mensubumuzu şehit
ettiler. Görmeyen gözlere, duymayan kulaklara, sızlamayan
gönüllere ibret olmak üzere, terör olaylarının dünyayı meşgul
ettiği bu günde, yurtdışında şehit edilen bu 33 insanımızın
adlarını, görev yerlerini ve şehit edildikleri tarihleri
bir ibret vesikası olmak üzere burada vermeyi bir vefa borcu
olarak görüyorum. Asker, polis, diğer görevli, sivil bütün
şehitlerimizin ruhları şâd olsun. Yurtiçinde ve dünyanın
dört bir tarafında hunharca katledilen aziz şehitlerimiz!
Sevginiz, yüce Türk Milleti'nin vefâkâr gönlüne işlendi
ilmek ilmek. Artık hep oradasınız ebediyyete kadar. Allah
üzerinizden rahmetini esirgemesin.
DÜNYANIN AHİRETİ DE VAR MUHAKKAK BİR GÜN... "Allah'ın haram
kıldığı insan öldürme fiiline yaklaşmayın." (İsra, 33) "Kim
bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı
cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lânetlemiş ve büyük
azap hazırlamıştır." (Nisâ, 93) "Doğrusu Biz diriltiriz,
Biz öldürürüz, dönüş ancak Bizedir." (Kâf, 43) "Kendinizi,
kendi elinizle tehlikeye atmayın..." (Bakara, 195) "Sizden
önce geçen ümmetlerden birisi içinde bir kişi vardı. Onun
(vücudunda ) bir yarası vardı. Onun elem ve ızdırabına dayanamayıp
bir bıçak almış da onunla elini kesmişti. Fakat kan bir
türlü durmamış, nihayet ölmüştü. Allah Teâlâ; "Kulum kendi
kendisine (ölüme teşebbüs ederek) Benim önüme geçti. Ben
de ona cenneti haram kıldım." (Hadis-i Şerif: Tecrid-i Sarih
Tercemesi, C.9, S.192-193, Hadis No: 1413) "Kim kendisini
yüksek bir yerden atarak öldürürse; o kimse cehennem ateşinde
de ebedi ve devamlı şekilde kendini atarak azap olunur.
Zehir içerek kendisini öldüren kimse de , cehennemde devamlı
zehir içerek azap görür. Kendisini bir demir parçası ile
öldüren kimse ise, cehennem ateşinde devamlı elindeki demiri
karnına saplayarak azap olunur." (Hadis-i Şerif: Buhari;
Cenâiz 84; Tecrid-i Sarih Tercemesi, 12/96, Hadis No: 1940)
"Sizden hiç kimse sakın ölümü temenni etmesin . Çünkü o
sâlih bir kimse ise, hayatta oldukça iyiliklerinin artması
umulur. Şayet kötü bir kimse ise, tevbe edip Cenab-ı Allah'ın
rızasını kazanması umulur" (Hadis-i Şerif: Müslim, Zikr
13; Nesâî, Cenâiz 1) "Ey insanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes
bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise ve bu
şehriniz (Mekke) nasıl mukaddes bir şehir ise; canlarınız
, mallarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.
Muhakkak ki siz, Rabbinize kavuşacaksınız ve o zaman bütün
bu işlerden sorulacaksınız." (Hadis-i Şerif: Buhârî, Megâzi
77 ) Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şerif örneklerini çok daha
arttırmak mümkün. Ancak bunlardan hiçbir yoruma mahal bırakmayan
birkaçını buraya aldım. Herşey ayan-beyan ortada. Bırakınız
insanın kendisini ve başkalarını öldürmesini, buna niyet
edilmesinin dahi İslâm'da yeri yok. "Ebedi Cehennemlikler"
hükmü altına alınmış bu gibi kişiler. Peki , bütün bu hükümler
ortadayken neden bu zâlimlikler? Çünkü dînî inanışlar yok
olmuş, insanî ve vicdanî duygular kararmış; ırkî hırslar,
dînî hükümlerin önüne geçmiş. "Duâ ve ibadet olmasaydı,
ben çoktan çıldırırdım" diyor Mahatma Gandhi. "Mûtedil,
kuvvetli bir inanca sahip olan dindar bir şahıs, sinirlerini,
kötülük yapma hislerini sağlam bir zırhla muhafaza etmektedir"
diyor, Mazhar Osman. Bunları idrak edebildiği gün insanlık,
karanlıklar gündüzler gibi aydınlık, gündüzler de cennet
bahçeleri gibi mutlu ve huzurlu olacaktır.
NEDİR İSTENEN BU MAZLUM MİLLETTEN
Doğu ile Batı'yı birleştiren, Asya ile Avrupa'yı buluşturan
bir köprü durumundaki ülkemiz, konumu itibariyle dünya coğrafyasının
en önemli noktasında bulunuyor. Karadeniz'den Akdeniz'e,
Ege'ye ve okyanuslara açılan iki kapıdır İstanbul ve Çanakkale
boğazları. Ne ticaret gemileri işler, ne de uçak gemileri
geçer bu kapılar açılmadan. Petrol rezervleri yönünden dünyanın
en zengin bölgeleri olan Ortadoğu ve Ortaasya ülkeleriyle
din bağımız, kan bağımız, kültür bağımız var. Üç tarafı
denizlerle çevrili; suları gür ve berrak akan nehirlerimiz,
bereketli topraklarımız, güneşi ve karı üzerinden dört mevsim
eksik olmayan denizlerimiz-dağlarımız, gittikçe büyüyen
yatırımlarımız ve en önemlisi vatanına-milletine, Kur'an'ına-Ezanına,
Devletine-Bayrağına âşık insanımız var. Birliği-Beraberliği
bozulmazsa eğer, dünyanın en güçlü devletleri arasındaki
yerini alacak. İşte bunu gören şer güçler hiç boş durmadılar
bugüne kadar ve bugün de durmuyorlar. Dün, kardeşi kardeşe
kırdırmanın sinsi planlarıyla askerimizi-polisimizi, öğretmenimizi-imamımızı,
ihtiyar ninelerimizi-dedelerimizi, kundaktaki çocuklarımızı
şehit ettiler; köylerimizi yatktılar, bir lokma ekmek peşinde
koşan insanlarımızın iş yerlerini harabeye çevirdiler. Okulda
okuyan masumları, hastanede derman bekleyen çaresizleri
kurşuna dizdiler. Tam otuzbeşbin canı, candan kopardılar,
ama yine birliğimizi bozamadılar, cennet vatanımızın bir
karış toprağını parçalayamadılar. Kıyamete kadar da bozamazlar
ve parçalayamazlar.
DUR VE DÜŞÜN!.. Bu satırları okuyunca dur ve bu toprakların
nasıl vatanlaştırıldığını, bu Cumhuriyet'in nasıl kurulduğunu
düşün. Tüylerin diken diken olsun, kalbin küt küt atsın,
beynin zonklasın. İstiklal Marşı şairimiz Mehmed Akif ERSOY'un,
"Enbiyâ yurdu bu toprak, şühedâ burcu bu yer, Bir yıkık
türbesinin üstünde, Mevlâ titrer" dizeleriyle kudsiyyetini
çok güzel ifade ettiği bu mübarek vatanının dirliğini, milletinin
birliğini bozmak isteyenlere fırsat verme. Bu kutsal topraklar
üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne sahip çık.
Din, vatan ve millet aleyhtarı çeşitli ırkî mulâhazalarla
birliğine gözdiken bozgunculara; çeşitli mezhep ve dînî
mulâhazalarla arana fitne salmak isteyen fitnecilere yüz
verme. Silahlı terör eylemleriyle vatanını parçalamak isteyenlere,
veya her fırsatta dînî ve millî birliğine saldıranlara,
veya kendilerinden başka kimseyi düşünmeden çalıp-çırpıp
yurtdışına kaçanlara, ya da kaçamayıp yurtiçinde kalanlara;
fakir-fukara, yetim, tüyü bitmemiş demeden çeşitli hilelerle
Devletimizi soyarak ekonomimizi zaafa uğratma gayreti içinde
olanlara karşı uyanık ol. Hatta senin ödediğin elektrik,
su parasını ödemeyerek kaçak kullananlara mâni ol. "Büyük
soygunların yanında bunların lafı mı olur ?" düşencesinde
olma. Unutma ki, küçük hırsızlıklar, büyük hırsızlıklara
açılan kapıdır. Bu vatan senin, bu devlet senin, bu millet
senin, bu bayrak senin. Eğer sen sahip çıkarsan sen vatansız,
devletsiz, milletsiz, bayraksız, Kur'an'sız, ezansız kalmayacaksın.
Yüce Allah hiç kimseyi vatansız, devletsiz, milletsiz, bayraksız;
Kur'an'sız ve ezansız bırakmasın. Silahlı, ekonomik ve sözlü
her türlü tedhiş ve terörle bu millete ihanet edenler zannediyorlarmı
ki yaptıklarıyla huzur içinde yaşayacaklar? Bu gibilerin
hayatlarına bakınız lütfen! Kimisinin vatan hasreti bir
kor gibi yakar gönüllerini de, "Cenazemi vatanımın topraklarına
gömün" diye sayıklar durmadan. Kimisinin vicdanları sıkar,
kemirir beyinlerini, bedenlerini. Bu mazlum, bu cefâkâr,
bu vefâkâr milletin bırakınız canına kast etmeyi; milyarlarını,
trilyonlarını gasp etmeyi; bir damla kanını akıtanların,
bir kuruşunu dahi haksız yiyenlerin sonu hep hüsranla neticelenmiştir
ve neticelenecektir.
Hayat-Ölüm
Çizgisinde Şehitlik Mertebesi

Yaşayan
varlıkların sahip olduğu en değerli şey candır. Türk dilinin,
"Önce can, sonra cihan" şeklinde ifadeye döktüğü bu gerçek
şüphe yok ki, bütün dillerde benzer ifadelere bürünmüştür.
Varlık planına çıkmasında herhangi bir etkisi olmayan, kendini
doğumla birlikte "hayatın içinde" bulan insan, hayatı yalnızca
kendinin sahibi olduğu ve hiç kaybetmek istemediği bir değer
olarak algılama eğilimindedir. Fakat her şeye rağmen ölüm
kaçınılmaz bir olgu olarak hayatın karşısına dikilmektedir.
İnsanlığın tarihi şekillendiren etmenlerin mayasında, hayatın
ve ölümün ne olduğu sorusunu cevaplandırma çabaları yer
alır. Hayatı ve ölümü var eden kuvvetin ne olduğu meselesi
de bu sorunun esasını oluşturmaktadır. Bütün semavî dinler
insanlara bu sorunun cevabını sunan ilahî sistemlerdir.
İlahî vahyin insan planına yönelik son tecellisi olan Kur'an,
son hak din olarak hayatı ve ölümü var eden kudretin, herşeyi
var eden Allah olduğunu ilân eder. Bununla da yetinmez,
insanlığı asıl yaratılış amacına yönlendirirken, bu konuda
onun karşısına çıkacak engelleri ortadan kaldırır. Aklın
önünü aydınlatır. Ona kullanacağı sağlam veriler sunar ve
böylece sağlam sonuçlara ulaşmasını sağlamayı amaçlar. "Mutlak
hükümranlık elinde olan Allah'ın şanı yücedir ve O'nun gücü
her şeye hakkıyla yeter. O, hanginizin daha güzel işler
yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak
güç sahibidir. Çok bağışlayıcıdır."(1) "O diriltendir, öldürendir.
Ancak O'na döndürüleceksiniz."(2) Kur'an hayatın ve ölümün
Allah'ın eseri olduğunu pek çok ayette vurgularken, hayat
verme ve öldürmenin ise sadece tekniğine değinmektedir.
İşin temelinde ruhun bedene "üflenmesi" ve bedenden ayrılması
yatmaktadır. "Allah, yarattığı herşeyi güzel yapan ve ilk
başta insanı çamurdan yaratan, sonra onun soyunu bayağı
bir suyun özünden yaratan, sonra da onu şekillendirip ve
ona ruhundan üfleyen...dir"(3) "Allah ölen insanların ruhlarını
öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne
hükmettiklerinin ruhlarını tutar. Diğerlerini belli bir
süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır. Şüphe yok ki,
bunda düşünen toplum için ibretler vardır."(4) Ne var ki,
ruh hakkında da bilgimizin sınırlı olması sebebiyle, hayat
ve ölüm olayı bir yönüyle insan için hep sır olarak kalacaktır.
Kur'an bu noktayı şöyle ortaya koymaktadır. "(Ey Muhammed!)
Sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki, 'Ruh Rabbimin
emrindendir. Size bu konuda pek az ilim verilmiştir."(5)
Yaratıcı kudret, hayatın ve ölümün sırrı konusunda son sözü
kendine saklamış, ama insana bazı işaretler vererek de onun
merakını adeta kamçılamıştır. ALLAH DİLEMEDİKÇE HAYAT DA,
ÖLÜM DE OLMAZ "Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye ölüm
yoktur. O, vadesiyle yazılan bir yazıdır."(6) Sebep ne olursa
olsun, her şeyde olduğu gibi, ölümde de O'nun izni şart.
Bu noktada, kader konusunun girift soruları ard arda sıralanabilir.
Fakat, hangi açıklamalar yapılırsa yapılsın, ne tür yorumlara
gidilirse gidilsin, varılacak sonuç aynıdır. Ne yerde, ne
gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabb'inden gizli kalmaz"(7);
"Hiçbir yaprak düşmez ki, Allah onu bilmesin."(8) Hayat
ve ölüm alanının müdahale edilemezliği bu kadarla da kalmaz.
İnsanın gaybı bilme konusundaki çaresizliği ölümünün vakti
konusunda da onun yakasını bırakmaz. "Hiçbir kimse nerede
öleceğini bilemez"(9)
ÖLÜM-HAYAT İKİLEMiNDE ASLOLAN HAYATTIR
Her
gün sayısız hayat ve sayısız ölüm gerçekleşiyor. Hayat "hazır"
bulunduğu için üzerinde fazla durulmuyor. Fakat ölüm bir
şeylerin elden, gönülden, aile hayatından çıkması demek.
"Ele geçirdiği"nin pek farkında olmayan insan, "yitirdiği"ne
dayanamıyor. O şaşkınlıkla ölüme "yok oluş" damgasını vuruyor.
İşte bu, materyalist dünya görüşünün ölüm noktasında şekillenmesidir.
Kur'an, ölümün materyalist yorumlanma biçimini, Mekke müşriklerinin
diliyle şu şekilde ifadeye koyuyor: "Dediler ki hayat, dünya
hayatımızdan başkası değildir. Ölürüz de, yaşarız da. Bizi
zamandan başka bir şey helak etmiyor."(10) Aynı anlamdaki
bir başka ayet te şudur: "Hayat ancak bizim dünya hayatımızdır.
Ölürüz de, yaşarız da. Biz öldükten sonda diriltilecek değiliz."(11)
Ölüme getirilen bu yoruma Kur'an'ın cevabı net ve kesindir.
"Halbuki bu konuda onların hiçbir bilgisi yoktur. Onlar
sadece (öyle) zannediyorlar."(12) Demek ki, ölüm yok oluş
değildir. Ölüm hayatın bir tür yapı değişikliğine uğramasıdır.
İnsan planında hayat, Hz. Adem ile birlikte başlayan, ölüm
ötesi hayatla süren bir çizgidir. Ortasında ölüm noktasının
bulunduğu, yarısı bir renkte, diğer yarısı başka bir renkte
olan bir çizgi. Değişik bir ifade ile, şimdiki konumumuza
göre, hayatın bir beri yakası var, bir de öte yakası...
İlahî nizam; hayatın beri yakasını önemser. Çünkü asıl hedef
olan öteki yakaya çıkış, beri yakadan olacaktır. Bu sebeple,
bireyin hayatı temel amaç itibariyle tüm insanların hayatlarına
eş değerdedir. "Bundan dolayı İsrailoğullarına (Tevrat'ta)
şöyle yazdık: "Kim bir kimseyi, bir cana, yahut yer yüzünde
fesat çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse
bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onun hayatını
kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur." (13) Başkasını
öldürmek gibi, kendi canına kıymak (intihar) da yasaktır,
büyük bir günahtır.(14)
ÖLÜMÜ GÜZELLEŞTİREN AMAÇ:
ALLAH KELİMESiNiN YÜCELTİLMESİ
Hayata böylesine önem veren ve adından başlayarak her şeyi
ile barış dini olan İslâm müslümanlara, sadece bir durumda,
haksızlığı ve saldırıya uğradıkları zaman kendilerini ve
inançlarını savunmak, böylece Allah'ın adının yücelmesi
ülküsüne hizmet etmek amacıyla saldırgan tarafa karşı direnç
göstermeyi, gerekirse savaşmayı, hatta bu uğurda ölmeyi
istemektedir. Böylesine yüce bir amaç uğruna, gerektiğinde
hayatını ortaya koyacak mümine elbette bir mükâfat verilmeli
ve bu mükâfat, onun yaptığı iş oranında büyük ve yüceltici
olmalıdır. Şehitlik makamı işte bu mükâfatın adıdır. Davalar
önemlerini ve büyüklüklerini kendilerini oraya koyan etkenlerden
ve güttükleri amaçtan alırlar. Müslüman için en büyük ideal,
Allah kelimesinin yüceltilmesidir. İşte bu idealin gerçekleşmesi
bazan insanın en kıymetli şeyini, canını feda etmesini gerekli
kılar. Kur'an'ın ortaya koyduğu müslüman modeli, böyle durumlarda
en küçük bir tereddüt göstermeden gerekeni yapar. Çünkü
o, inanıp bağlandığı, hayat düsturu edindiği kitabın ve
onu Allah'tan alıp tüm insanlığın yararlanmasına sunan yüce
Peygamberin şehitler ve şehitlik makamı hakkındaki yüceltici
ifadelerin, büyük müjdelerini bilmektedir. Bu sebeple o,
Allah yolunda, din yolunda, kutsal değerler uğurunda ölmeye,
şehitlik makamına ermeye aday bir insandır. IŞILTlLI KELİME:
ŞEHİT Şehit kelimesini duyup da yüreğinde farklı bir ürperti
yaşamayan, bir an da olsa manevî bir ruh haline bürünmeyen
müslüman yok gibidir. Arapça bir kelime olan şehit "şehadet"
kökünden türemiştir. Çoğulu, "şüheda" ve "eşhad" şeklinde
yapılır. Sözlük anlamıyla "şehid" "bildiğini söyleyen",
"kesin bir haberi getiren", "bir yerde hazır bulunan", "hazır
olan", "bir olaya şahit olan" ve "şahitlik eden" gibi anlamlara
gelmektedir. (15) Dinî bir terim olarak şehid ise; "Allah'ın
rızasını kazanmak için O'nun yolunda savaşırken öldürülen
müslüman" demektir. Kelimenin sözlük anlamıyla terim anlamı
arasında şu noktalardan bağlantı vardır. Şehidin cennetlik
olduğuna şahitlik edilmiştir. Şehid yüce Allah'ın huzurunda
bulunmakta, yaşamaktadır. Ölümü sırasında melekler hazır
bulunur. Şehid kelimesi -tekil olarak- Kur'an'da 35 yerde,
"şehideyn" şeklinde ikil olarak bir yerde, "şüheda" şeklindeki
çoğuluyla ise 20 yerde kullanılmıştır. Bu kullanımlardan
tekil ve ikil olanların tamamı ile çoğul kullanımların 32
si sözlük anlamıyla şahit karşılığı olarak, üç tanesi ise,
dini terim olan şehit anlamında kullanılmıştır. Şehid, aynı
zamanda Yüce Allah'ın sıfatlarından biridir. Yukarıdaki
sınıflandırmadan da anlaşılacağı üzere Allah'ın bu sıfatı
şahit anlamındadır. Allah, her şeyi hakkıyla görür, her
şeye şahittir, her yerde hazırdır. O'na gizli hiçbir şey
yoktur. Kelimenin bu anlamda kullanıldığı ayetlerden biri
de şudur: "De ki, Ey Kitap ehli! Allah yaptıklarınıza şehid
iken (onları görüp dururken) niçin Allah'ın ayetlerini inkâr
edersiniz?"(16) Yukarıda da değinmiştik: Davalar, yapılan
işler önemlerini güttükleri hedeften alırlar. Gerçekleştirilmek
istenen işin önemi ve büyüklüğü, işe ve onu yapan kişiye
yansır. Din mukaddes değerler ve -bu değerlerin yaşandığı
toprak olduğu için- vatan uğrunda canını feda eden müslüman,
Allah katında peygamberlik mertebesinden sonra en büyük
beşeri mertebe olan şehitlik mertebesini kazanırlar. Bu,
"Eğer Allah'a (O'nun dinine) yardım ederseniz, O da size
yardım eder."(17) şeklindeki ilahî denklemin sonucudur.
Bu sonuç, Allah'ın şehitlere verdiği önemi yansıtan ayetlere
imrendirici bir ışıltıyla yansır.
ŞEHİTLİĞE GÖTÜREN YOL: GAZA
Asıl olan insanların yaşamasıdır, öldürülmesi değil. Bu
sebeple barışın bozulması, savaşmak sadece zorunlu hallerde
başvurulabilecek yollardır. İşte Kur'an'ın belirlediği bu
durumların gerçekleşmesi halinde, duruma göre gerekenin
yapılması sırasında ölmek ya da öldürmek dahil her şeyi
göze alarak mücadeleye girişmek, savaşmak ta kaçınılmaz
bir görev olur. Bu şartlar altında yapılan savaşa İslâmî
literatürde cihad ya da gaza, bu savaşa katılan müslümana
da mücahit ya da gazi denir. Şu kadar var ki nefse karşı
yapılan da dahil, her türlü mücadeleyi de ifade ettiği için
cihat daha kapsamlıdır. Gazadan sağ dönebilen, Gazilik mertebesine;
ruhunu teslim eden ise şehitlik unvanına kavuşur. Her iki
halde de müslüman Allah ile "alış-veriş" halindedir. Allah
müminlerin canlarını, cennet karşılığında satın aldı. Allah
yolunda çarpışacaklar; öldürecekler ve öldürüleceklerdir.(18)
"Ey iman edenler! Elem dolu azaptan kurtaracak bir ticareti
size göstereyim mi? Allah'a ve Resûlüne iman edersiniz ve
Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla savaşırsınız. Eğer
bilseniz, bu sizin için dana hayırlıdır."(19) Hz. Peygamberin
de bu ve benzeri ayetlerin paralelinde pek çok hadisi vardır.
Bir örnek: "Bir adam Resûlüllah'a gelerek, "hangi insan
daha üstündür diye sordu. Allah'ın Resûlü: "Allah yolunda
malıyla ve canıyla cihad eden kişi" diye cevap verdi." (20)
Bu ve benzeri teşvikler, bütün sahabilerin gözünde, dünya
hayatını, mal ve mülkü hatta hayatı son derece küçültmüştür.
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Resûlüllah şöyle buyurdu:
"Bir kimse Allah'a inanır, Peygamberini tasdik eder ve ancak
Allah yolunda cihad ederse (şehit olursa), Allah o kimseyi
cennete koymaya, gazi olursa sevaba yahut ganimete ulaşarak
evine döndürmeye kefildir. Kudret ve iradesiyle yaşadığım
Allah'a yemin ederim ki, Allah yolunda yaralanan kimse,
Kıyamet gününde, yara aldığı günkü haliyle gelir; rengi
kan rengi, kokusu ise misk kokusudur. Muhammed'in canı kudret
elinde olan Allah'a yemin ederim ki, müslümanlara zor gelmesinden
korkmasaydım, Allah yolunda gazaya giden askerlerden hiçbir
zaman ayrılıp geri kalmazdım." (21) İşte böylesine kutlu
bir emeğin sonunda şehitlik mertebesine ulaşma şansı vardır.
ŞEHİTLER ÖLMEZ Gaza ve cihad hamlesi şehitlikle taçlandırılınca,
o mübarek insan, dünyada kalanların gözünde, ruhunu yitirmiştir,
ölmüştür. Halbuki şehitler ölmez. Başkası değil, Allah böyle
söylüyor: "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma
bilakis onlar diridirler. Rableri katında Allah'ın lutfundan
kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak, rızıklandırılırlar.
Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış)
kimselere de hiç korku olmayacağına ve üzülmeyeceklerine
sevinirler." (22) Bu ayette sözü edilen şehitlerin Uhut
şehitleri, Bedir şehitleri ve Bi'r-i Me'ûne olayında şehid
olanlar olduğu söylenmiştir.(23) Buna göre şehitlerin içinde
bulundukları nimetleri ve güzellikleri dile getiren belli
kişiler hakkında inmiştir. Ancak ayetin iniş sebebinin özel
olması hükmün genel olmasına engel değildir. Dolayısıyla
her ayetin atıfta bulunduğu belli şehitler, hem de onlardan
sonra şehit olanlar ve olacak olanlar da aynı niteliklere
sahiptirler. Şehitlerin yüksek konumunu niteleyen bir başka
ayet de şudur: "Allah yolunda öldürülenler için ölüler demeyin.
Çünkü onlar diridirler, fakat siz farkına varamazsınız."(24)
Bu iki ayetin vurguladığı temel niteleme, şehitlerin ölmedikleri,
diri olduklarıdır. Fizikî şartlarla değerlendirildiğinde
şehitlerin ölü olduklarına hükmetmek gerektiği söylenebilir.
Nitekim, İslâm bilginlerinin büyük çoğunluğunun aksine bazıları
şehitlerin diğer insanlar gibi öldüklerini, onların diri
oluşlarının mecazî olduğunu söyleyenler de olmuştur. Ama
doğru olan ayetin anlamının mecazî değil, hakikat olduğudur.(25)
Zira Kur'an, şehitlerin diri olduklarını haber vermekle
kalmamakta, aynı zamanda bizim bu diri oluşun nasıllığını
kavrayamayacağımızı ifade etmektedir. Eğer söz konusu diri
oluş mecazî anlamda olsaydı, ayet, "siz farkına varamazsınız"
demezdi. Çünkü insanlar mecazen diri olmanın ne demek olduğunun
farkındır. Evet biz, maddî ölçüllerimizle şehitlerin ruhlarını
teslim edip aramızdan ayrıldıklarına şahit oluyoruz. Fakat
bu fizikî şartların gerçekleşmesine rağmen, özel durumlarda
(şehitlere has olarak) ölüm gerçekleşmeyebilmektedir. İşte
Kur'an'ın "siz, farkına varamıyorsunuz" dediği bu durumdur.
İbn Abbas'ın bildirdiğine göre Resûlüllah (s.a.s) şöyle
buyurmuştur: "Kardeşleriniz Uhut'ta öldürülünce, Allah onların
ruhlarını yeşil bir kuşun içine yerleştirdi. O kuşlar cennet
nehirlerine varıp, cennet meyvelerinden yer. Sonra Arş'ın
gölgesinde asılı duran altın kandillere dönerler. En güzel
yiyecek, en tatlı içecek şeylerle karşılaşıp en göz kamaştırıcı
yerlerde istirahat ettiklerinde şöyle derler: "Bizim cennette
sağ olduğumuzu kardeşlerimize kim ulaştıracak ki, onlar
da cennette çeşitli nimetlere kavuşacaklarını bilsinler
de cenneti hafife alıp savaşmaktan çekinmesinler" Bunun
üzerine Allah "Ben haber ulaştırırım dedi ve şu ayeti indirdi:
"Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma. Çünkü onlar,
Rableri katında diridirler ve rızıklandırılmaktadırlar."(Al-i
İmran, 169)(26) Hz. Peygarmber (s.a.s.) yukarıdaki hadisinde
fizik şartlarını aşan bu olayı, günün bilgi ve kültür düzeyini
dikkate alan bir anlatım içinde insanların algı düzeylerine
indirgemeye çalışmıştır. Bunu yaparken de tamamen benzetme
(temsil) ve teşhis (somutlaştırma) yolunu kullanmıştır.
Bunun aksini yani hadisin zahiri lafza dayalı anlamının
esas alınması gerektiğini söylemek, şehitlerin diri oluşlarının
mahiyetini insanların bilebileceği anlamına gelmez.
ŞEHİTLİK MERTEBESİ NELER KAZANDIRIYOR?
Şehitlerin sahip olduğu bazı nitelikler ve özel durumlar
vardır ki bunlar, şehitlik mertebesinin yüceliğini açık
bir biçimde gözler önüne sermektedir. Şimdi bunlara kısaca
değinelim: Şehitler cennettedir. Sevgili Peygamberimiz,
"Şehid cennettedir."(27) buyurmuştur. Şehitlerin cennette
büyük bir saygınlıkları vardır. Resûlüllah, bu saygınlığın
derecesini şöyle dile getirmiştir: "Kudret ve iradesiyle
yaşadığım Allah'a yemin ederim ki, Allah yolunda savaşıp
öldürülmeyi, sonra tekrar dirilerek savaşıp tekrar öldürülmeyi,
ardından yine dirilerek savaşıp yine öldürülmeyi arzu ederdim."(28)
Bu arada şunu belirtmeliyiz ki, Resûlüllah Efendimiz son
peygamber olarak cennetteki en yüksek makamın sahibidir.
Şehitlik makamının yüceliğini vurgulamak için bu anlatım
yolunu seçmiştir. Bu sebeple hadisi, "Eğer en yüksek makam
olan Peygamberlik makamında olmasaydım, şehitlik makamının
kazandırdığı bu büyük ayrıcalığı defalarca yaşamak isterdim."
şeklinde anlamak gerekir. Hz. Peygamber'in arzuladığı şeyi
bizzat şehit nasıl arzulamaz? Yine Hz. Peygamber (s.a.s.)
buyuruyor: "Yeryüzündeki her şeye sahip olsa da, cennete
giren hiç kimse tekrar dünyaya dönmek istemez. Ancak şehit,
gördüğü hürmetten dolayı dünyaya dönmeyi ve on kere şehit
olmayı arzu eder."(29) Kul hakkı dışında bütün günahları
affedilir. Resûlüllah efendimiz, şehidin, borç (kul hakkı)
dışındaki bütün günahları affedilir."(30) buyurmuştur. Şehitler
şefaat edeceklerdir. Sahabilerden Ebu'd-Derda'nın rivayet
ettiğine göre Resûlüllah (s.a.s) "şehit, ailesinden yetmiş
kişiye şefaat eder."(31) buyurmuştur.
ŞEHADET DÜNYASINDAN TABLOLAR
İslâm tarihi baştan başa, Allah yoluna can feda eden şehitlerin
göz kamaştırıcı olaylarıyla doludur. Kalbi, gönlü, imanı
devreye sokmadan, o büyük insanların yaptıklarını gereği
gibi anlamak ve anlamlandırnak mümkün değildir. Onlar, başkalarının
yaşamayı sevdiği kadar ölümü seven, gerçek hayatın ölüm
ötesi hayat olduğu gerçeğini tam anlamıyla yakalayabilmiş
farklı insanlardır. Dökülen temiz kanları, çağlayan duru
ırmaklar misali uğruna öldükleri davayı sulayıp büyütmüş
ve yaşatmıştır. Önce şehit ünvanının ilk defa ihdas edildiği
dönemden, sahabiler döneminden örnekler verelim: Tepeden
tırnağa silahlı bir adam Resûlüllah'a gelerek: "Ey Allah'ın
Resûlü! Size yardımcı olarak savaşayım mı, yoksa müslüman
mı olayım?" dedi. Resûlüllah (s.a.s.): "Müslüman ol, sonra
savaş" buyurdu. Adam Müslüman oldu, sonra savaştı ve şehit
oldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber; "Az iş yaptı çok mükafat
kazandı."(32) buyurdu. Cabir (r.a.) anlatıyor: "Bir adam,
"Ya Resûlüllah! Allah yolunda öldürülürsem nerede olurum?"
diye sordu. Resûlüllah: "Cennettesin" cevabını verdi. Bunun
üzerine adam yemekte olduğu hurmaları atıp hemen savaşmaya
koyuldu ve şehit düştü." Onların şehit olup cennete girmek
için, kaybedecekleri vakitleri yoktu. Hemen cihada başlamalıydılar,
belki kendilerine şahadet şerbetini içmek nasip olabilirdi.
Zira şehitlik gerçekten bir nasip işi idi. Büyük İslâm komutanı
Hz. Halid b. Velid'e hasret dolu şu sözleri söyleten bu
"nasip"ten başka bir şey değildi. "Hayatım boyunca yüzden
fazla savaşa katıldım. Vücudumda kılıç ve ok yarası bulunmayan
bir karış yer yok. Fakat buna rağmen işte ben, korkaklar
gibi yatağımda ölüyorum."(34) Sahabilerden Vehb b. Kabus
el-Müzeni (r.a.) kardeşinin oğlu Haris b Akb ile birlikte,
yurtlarından (Cebel-i Müzeyne) çıkıp, Hz. Peygamberi ziyaret
amacıyla Medine'ye gelmişler, Resûlüllah'ın Uhut'ta savaşmakta
olduğunu öğrenince derhal Uhud'a gitmişlerdi. Tam o sırada
İslâm ordusu, çözülme halinde idi. Derhal savaşa başladılar.
Vehb burada büyük bir kahramanlık gösterdi. Onun gösterdiği
bu kahramanlık hem müslümanları hem de müşrikleri hayrete
düşürdü. Müslümanların içine düştüğü bu zor durumda, Vehb,
Hz. Peygamber'e yönelen iki müşrik hücumuna karşı koyup
geri püskürtmüştü. Daha sonra yapılan üçüncü bir düşman
grubunun saldırması üzerine Resûlüllah: -Ya bunlara kim
karşı çıkacak? Diye sorunca, Vehb b. Kabus: -Yine ben ya
Resûlellah! cevabını verdi. Hz Peygamber, Vehb'in bu sözünden
memnun kalarak: -Ey Vehb! Kalk ve cennetle müjdelenenlerden
ol" buyurdu. En büyük amacı Resûlüllah'ın huzurunda şehitlik
mertebesine erişmek olan Vehb, derhal savaşa koyuldu ve
bu sefer şahadet şerbetini içti. Daha sonra Resûlüllah cesedinin
yanına gitti. Ruhuna selam ve dua ettiği sırada; "Ben senden
hoşnudum." dedi. Hz. Ömer (r.a.), "Vehb b. Kabus gibi ölmeyi
canıma minnet bilirim." derdi. (35) Burada, kutlu sahabiler
döneminin sayısız örneklerinden sadece bir kaçını sunabildik.
Birkaç örnek te, İslâm'a adanmış bir tarihten, sunmamız
yerinde olacaktır. Tarihimizden: Burada vereceğimiz örnekler,
somut olarak şehit olma olaylarını değil, müslümana gözünü
kırpmadan ölmeye yönelten ruh halini yansıtmaktadır. Bedir'den
Uhut'a, Hendek'e, oradan, Malazgirt'e, Çanakkale'ye, Sakarya'ya
hakim olan ruh bu ruhtur. Selçuklu İslâm ordusu ile Bizans
ordusu Malazgirt ovasında karşı karşıya 26 Ağustos 1071'e
rastlayan bir Cuma günü Sultan Alparslan Cuma namazı vaktini
bekleyerek taarruzu biraz geciktirdi. Topluca kılınan Cuma
namazından sonra beyaz bir elbise giyinmiş olan sultan,
atının kuyruğunu bizzat bağladı, ön saflarda ordusuna bir
asker gibi savaşacağını belirtmek maksadı ile ok ve yayını
bırakıp kılıç ve topuzunu eline aldı. Sonra ordusuna şu
veciz konuşmayı yaptı: "Biz ne kadar az olursak olalım,
onlar (Bizanslılar) ne kadar çok olurlarsa olsunlar, bütün
müslümanların minberlerde bizim için dua ettikleri şu saatte,
kendimi düşman üzerine atmak istiyorum. Ya muzaffer olur,
gayeme ulaşırım; ya da şehit olur, Cennet'e giderim. Sizlerden
beni takip etmeyi tercih edenler takip etsin. Ayrılmayı
tercih edenler gitsinler. Burada sultan ve emredilen asker
yoktur. Zira, bugün ben de ancak sizlerden biriyim, sizlerle
birlikte savaşan bir gaziyim. Beni takip edenler ve nefislerini
Yüce Allah'a adayanlardan şehit olanlar Cennet'e, sağ kalanlar
ise ganimete kavuşacaklardır. Ayrılanları ahirette ateş;
dünyada alçaklık beklemektedir."(36) Anadolu'nun kapılarını
Müslüman Türk'e, İslâm'a açan büyük zafer, Malazgirt zaferi
işte bu ruh dünyasında kazanıldı. Çanakkale için de aynı
şeyler söz konusudur. Bu sefer bir yabancının, bir Alman
subayının tespitlerine kulak verelim: "Bu ağır sınama döneminde
Türklerle birlikte hareket eden herkes, bu sessiz kahramanlık
karşısında sınırsız saygı ve hayranlık duyar ki, o dürüst
Anadolu insanına karşı bu duyguyu düşmanı bile esirgemeyecektir.
Burada, diğer kültürlü uluslar tarafından şüphesiz gözlemlenen
ama ruh dünyalarında kavranamayan bir "dine kendini adayış''
Türklerde açığa çıkmaktadır ve bu; aynı şeyin başka ulusta
benzer ölçüde görülemeyeceği bir ruh halidir. Her halükârda
Türk insanı gücünü bu özelliklerinden almaktadır."(37) Bir
de, Çanakkale ruhunu iliklerine kadar yaşayan ince bir kaleme,
Mehmet Akif'e kulak verelim. Akif: "Çanakkale Şehitlerine"
adlı sanat harikası şiirinde, Alman subayının söylemeye
çalıştıklarını, işin sahibi bir kimse olarak ne mükemmel
bir biçimde dile getirmektedir. Şiirin nesre çevirisinden
bir bölümünü aşağıda sunuyoruz: "Ey bu vatan toprağı için
vurulup toprağa düşen asker! Dedelerinin ruhu göklerden
inip seni o temiz alnından öpse yeridir. Sen, Bedir savaşının
arslanları kadar şanlı bir askersin. Çünkü, onlar tevhidi
kurtarmak için o gün nasıl canlarını vermişlerse, bugün
de sen, aynı tevhid uğruna al kanınla toprağı sulayıp şehit
düştün. Ey yüce şehit! Herkes gibi seni de bir mezara koymak
isteyeceğiz. Ama sen o kadar büyüksün ki, sana dar gelmeyecek
mezarı kazabilmemiz mümkün değil. "Gel seni tarihe gömelim"
desem, oraya da sığmazsın. Tarih dediğimiz o kitap, değil
senin varlığına, senin yaptıklarının hikayesine bile kafi
gelmez. Öyle anlaşılıyor ki, senin yerin sonsuzluklar olacak.
Sen ancak oraya sığarsın. Ey büyük şehit! Sen, sonsuzluklara
gömülüp uyurken, ''Bu taşındır" diyerek Kabe'yi getirip
başucuna diksem... Ruhumun duyduğu ilahi ilhamları bu taşa
nakış nakış işlesem... Gök kubbeyi bütün yıldızlarıyla getirip
kanayan lahdinin üzerine örtsem... Mor bulutlardan açık
türbene bir tavan çatarak, yedi kandilli Ülker yıldızını
uzatıp bu tavana taksam... Sen bu avizenin altında kanına
bürünmüş yatarken, gece mehtabı alıp yanına getirsem ve
türbedarın gibi sabaha kadar beklesem... Sabahları sonsuz
ışıklarıyla ortaya çıkan güneşi sana avize etsem... Akşamları
ufkun tüllenen kızıl mağribini yarana sarsam... Evet imkan
olsa da bunların hepsini yapabilsem; yine senin şanlı hatırana
Iayık en ufak bir şey yapabildiğimi söyleyemem.''(38) Anafartalar
komutanı Mustafa Kemal Paşa'nın şu sözleri, yukarıdaki duyguların
ne kadar haklı bir sebebe dayandığını açıkca göstermektedir:
"Size Bombasırtı Vakası'nı anlatmadan geçemeyeceğim. Müteakip
siperler arasında mesafemiz sekiz metre, yani ölüm muhakkak.
Birinci siperdekiler hiçbiri kurtulmamacasına kamilen düşüyor,
ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar şayan-ı
gıbta bir itidal ve tevekkülle, biliyor musunuz? Öleni görüyor,
üç dakika sonra öleceğini biliyor. Ufak bir fütur bile göstermiyor,
sarsılmak yok! Okuma bilenler ellerinde Kur'an-ı Kerim Cennet'e
girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şahadet çekerek
yürüyorlar. Bu Türk askerindeki şayan-ı hayret ve tebrik
bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini
kazandıran bu yüksek ruhtur.(39) Şehitler ve şehitlik makamı
için, Allah ve Resûlü'nün söyledikleri, bu konuda başka
söz söylemeye ihtiyaç bırakmayacak kadar açık. Bu iki kaynağın
dışında söylenenleler, bunları söyleyenlerin, duygularını
ve özlemlerini aktarmaya çalışmaktan başka bir şey olmasa
gerek. Benim yapmaya çalıştığım da sadece bu.
1- Mülk, 1-2.
2 -Yunus, 56; Aynı anlam için bkz., Zümer, 80.
3- Secde, 7-9.
4- Zümer, 42.
5- İsra, 85.
6- Âl-i İmran, 145.
7- Yunus, 61.
8- En'am, 59.
9- Lokman, 34.
10- Casiye, 24.
11- Mü'minûn, 37.
12- Casiya 24.
13- Maide, 32.
14- Buharî, Sahih, Tıb, 56.
15- Rağıb el-İsfehani, el-Müfredat, 267 vd.
16- Âl-i İmran, 98.
17- Âl-i İmran, 160.
18- Tevbe, 111.
19- Saff, 11.
20- Buhârî, Sahih, Rikak, 34; Müslim, İmare, 122.
21- Buharî, Sahih, Cihad, 7; Müslim, İmare, 1O3, 107, Nesaî,
İman, 34.
22- Âl-i İmran, 169-170.
23- Şevkanî, Muhammed b. Ali, Neylü'l-Evtar, (Daru'I-Mağrib,
I-V. Beyrut, tarihsiz) I, 399.
24- Bakara, 154.
25- Şevkanî, age, aynı yer.
26- Ebû Davud, Sünen, Cihad, 27.
27- Ahmed ibn Hanbel, V, 58.
28- Buharî, Sahih, Cihad, 7; Müslim, Sahih, İmare, IO3.
29- Buharî, Sahih, Cihad, 21.
30- Müslim, Sahih, İmare, 119.
31- Ebû Davud, Sünen, Cihad, 21.
32- Buharî, Sahih, Cihad,13.
33- Buharî, Sahih, Meğazi, 17; Müslim, Sahih, İmaret, 143.
34- İbnu'l-Esir, Üsdü'l-Ğabe fî Ma'rifeti's-Sahabe, II,
95.
35- Bak., Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i
Hulefa (Doğan Güneş yay. I-IV, Toker Matb. İst.,1969) I.179-180.
36- Bak., İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, I-X,
1, 257, (son üç cilt Enver Ziya Karal'a aittir). Dödüncü
baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1982.
37- Carl Mülhman, Çanakkale Savaşı, Bir Alman Subayının
Notları, (Terc, Sedat Ümran), Timaş Yay. İstanbul, 1998)
s. 164-165.
38- İsmail hakkı Şengüler, Mehmet Akif Külliyatı, (I-IX,
Hikmet Neşriyat, İstanbul, Baskı tarihi yok) III, 425.
39- Ruşen Eşref Ünaydın, Mustafa Kemal Paşa ile Mülâkât
(Kültür Bakanlığı, Ankara, 1981) s. 35.
|