Duyuru Detay

3 Mart 1924 Kanunlarına Yeniden Bakmak

Tarih: 03.03.2009

 

3 Mart 1924 Kanunlarına Yeniden Bakmak

 

03/03/2009 ANKARA

 

 

 

 Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU

 

 Diyanet İşleri Başkanı

 

 

 

 

 

“85. Yılında 3 Mart 1924 Tarihli Kanunlar ve Türkiye” Konulu Panelde yapılan açılış konuşması.

 

Laik ve demokratik Cumhuriyetimizin payidar olmasının hiç kuşkusuz en temel şartlarından biri, kurumlarımızın kendilerini sürekli gözden geçirebilmeleridir. Dahası, bu amaç doğrultusunda bir muhasebe bilincine her zaman açık olmak gerekir. İzin verirseniz ben de bu toplantı vesilesiyle, Başkanlığını üstlendiğim Diyanet İşleri’nin 85. yılında geldiği noktada öne çıkan kimi sorunlarını sizlerle paylaşmak ve kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum.

 

Değerlendirme, eleştiri ve özeleştiri sadece insanlar için değil kurumlar için de gereklidir. Aslında her bir değerlendirme, kurumların kendi misyon ve pozisyonlarını gözden geçirip güçlenmelerine ve hizmet stratejilerini güncellemelerine fırsat yaratır.

 

Siyasi tarihimizde İnkılâp Kanunları adıyla anılan ve 3 Mart 1924’te yürürlüğe giren düzenlemeler dini hayat, milli eğitim ve silahlı kuvvetlerin yeniden tasarlanmasına ilişkin köklü müdahaleleri yansıtır. Saltanat ve Hilafetin sahip olduğu belli başlı statü ve fonksiyonlarının lağvedilmesi ile başlayan bir dizi uygulama din alanındaki yapılanmaların da öncüsü olmuştur.

 

Atatürk’ün önderliğinde kurulan Cumhuriyet’te kapsamlı ve köklü sayılabilecek asıl adımlar, 3 Mart kanunlarıyla atılmıştır. Bu nedenle söz konusu kanunlar, haklı olarak, İnkılâp Kanunları olarak adlandırılmıştır.

 

Hilafetin kaldırılışı, Şeyhülislamlık Makamı’nın lağvedilip yetkilerinin iptal edilmesi, Şer’iye ve Evkaf Vekaletinin ilğası ve yerine Diyanet İşleri Reisliği ile Vakıflar idaresinin ayrı ayrı teşkili gerçekte yeni Türk devletinin din alanına ilişkin perspektiflerini göstermesi açsından oldukça önemlidir. Bu 429 Sayılı kanunun ilerleyen maddelerinde ise Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekaleti kaldırılmış, yerine Genelkurmay Başkanlığı ihdas edilmiştir.

 

Eşzamanlı ve birbirini dengeleyerek yapılan bu inşada baskın olan ana tema, yeni kurulan bu müesseselerin kayıtsız-şartsız bir şekilde siyaset dışında kalması gereğidir.

 

Bugün kuruluşunun 85. yılını idrak ettiğimiz Diyanet İşleri Başkanlığı, geçen bu zaman zarfında laiklik prensibine bağlılık, siyasetin dışında kalma, kendi işini en iyi şekilde yapıp diğer kurumların ve devletin işine karışmama yönüyle, bireysel ve münferit örnekleri dışarıda tutarsak, kurum olarak genelde oldukça başarılı bir sınav vermiştir. Ancak laikliğin iki taraflı yükümlülük getirdiğini, devletin ve siyasetin de din işlerine karışmaması gerektiğini hatırlarsak, kurumun çok uzun sayılmayan tarihinde ikinci yönde aynı başarıdan söz etmek o kadar kolay değildir.

 

Devletin kurumları içinde belki de sivil bir vizyona en çok sahip çıkanı, Diyanet İşleri Başkanlığı olmuştur. Hizmet alanlarının her zaman toplumsal bir zemine dayanıyor olması, onun sivil karakterini de süreklilik içinde pekiştirmektedir. Ne var ki sivil bir vizyonu siyaset alanının dışında sürdürebilmek pek de kolay değildir. Çünkü hem din hem de siyaset gündelik hayat içinde kendine bir karşılık bulma çabasındadır. Bununla birlikte dini, gündelik siyasi çekişmelerin kısırlaştırıcı ortamından uzak tutma çabası başlangıcından beri Diyanet İşleri Başkanlığı’nın en bariz niteliği olmuştur. Bu nedenle, toplumun siyasi talep ve beklentileriyle dini yönelimlerinin kesişme noktalarında kurum her zaman duyarlı olmuş, siyasetin emrinde ya da çekim gücüne kendini kaptırmış bir hizmet stratejisinin daima kurumun itibarını aşındırdığı, sonuçta dinin kuşatıcı rahmetini dağıttığı ve bizatihi dine saygısızlık olduğu fikri ağır basmıştır.

 

Tıpkı Genelkurmay Başkanlığı gibi siyaset üstü bir kurum olarak tasarlanan Diyanet İşleri Başkanlığı da başlangıçta yüksek itibarlı bir kurum olarak tasavvur edilmiştir. Ancak, 3 Mart Kanunlarının Diyanet İşleri Başkanlığı için öngördüğü itibarlı konum ve sistemin ve bu yöndeki ilk dönem uygulamaların ileriki dönemde çok iyi algılanamadığını, korunamadığını ve kurumun giderek sıradanlaştırıldığını söylersek haksızlık etmiş olmayız. Başlangıçta yeni kurulan devletin itibarını pekiştirerek şekillenen Diyanet İşleri Başkanlığı, ilerleyen süreçlerde maalesef kendi itibarını kendisi üretmek zorunda kalmıştır. Elbette bu gelişmenin birçok açıklaması yapılabilir ve her biri tartışılabilir. Ancak, rahmetli Gazi Paşa’nın 3 Mart Kanunlarını geçici ve muktezay-ı hal bir durum olarak öngördüğünü ve uyguladığını, sonrakilerin ise asıl olması gerektiğini yaptığını ileri sürmek, gerek zihni arkaplan, gerek içerdiği imalar, gerekse doğurduğu sonuçlar yönüyle kabul edilemez.

 

Cumhuriyet’in başta gelen kazanımları arasında saydığımız Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bugün geldiği nokta, baktığımız yön ve sahip olduğumuz duruşa göre birbirine zıt nitelendirme ve değerlendirmelere konu olmaktadır. Avrasya coğrafyasından tarihte birçok acı ve tatlı hatırayı paylaştığımız yakın komşularımıza kadar, Balkanlar, Kafkasya, Rusya, soydaş ve akraba topluluklardan Afrika’nın içlerine kadar geniş bir alanda, özgün, güvenilir, donanımlı ve yol gösterici bir dini tecrübeyi temsil eden, bağlılık ve vefa karışımı bir duyguyla kendisine yönelen bu dünyaya bilgi ve hizmet sunan Diyanet, Avrupa’daki insanımız için sadece bir din hizmetinin değil, adeta bir kimlik ve özüyle varoluş mücadelesinin de adıdır. Başkanlığın dış dünyadaki temsil gücü ve etkinliği, kurumsal inisiyatifin yanı sıra, tarihten bu yana milletimizin bu coğrafyalara götürdüğü hizmet ve ülkemizin dışarıda sahip olduğu önem ve itibarla da bağlantılı bir husustur.   

 

Yurtdışından, özellikle de İslam ülkelerinden bakıldığında Diyanet, Müslümanlıkla modern hayatın, laikliğin ve demokrasinin birbiriyle yarıştırılmadan ve karşı karşıya getirilmeden ahenk içerisinde yaşatılabileceğini gösteren önemli ve özgün bir örnek olarak görülür.

 

Çevresine din konusunda sağlıklı bilgi ve hizmet sunması ölçüsünde rehberlik, saygınlık ve otorite yönü öne çıkan binlerce personeli sebebiyle Diyanet Teşkilatı, ülkemizde, kamuoyunun, dini bilginin ve gündelik dindarlığın, hatta geleceğin şu veya bu yönde oluşumunun baş sorumlusu veya umudu olarak algılanır. İyi günde kötü günde birlik ve beraberliğin, acıyı, umudu ve coşkuyu paylaşmanın en bilinen, Milletin merkezle ve devletle buluşması için açılan ana yol ve köprülerden biridir kurum.

 

Ancak dışardan merkeze doğru gelindiğinde durum hayli değişir. Merkezde, bakarsınız, sıradanlaşan, zaman olur yöneticilerinin iyi giyimli ve uyumlu bürokratlar olması yeterli görülen, Ankara’daki birçok önemli kurum ve kuruluş arasında yer edinmekte zorlanan, önemli yeni bir kurum ortaya çıktığında durumu yeniden gözden geçirilen, 657’nin sistemi içine alınarak ve bürokratik yapısı güçlendirilerek hal çaresi bulunduğu varsayılan, kamusal niteliğini kimilerinin laiklik adına reddettiği, kimilerinin sivilleşmesini ve özerkliğini Cumhuriyet adına tehlikeli gördüğü bir kurum oluverir. Kimilerine göre devletin dini kontrol ve baskı altında tutmasının bilinen en açık yöntemi, kimilerine göre devlet eliyle toplumu dindarlaştırma aracı. Ve bu bakış açıları uzayıp gider.

 

Avrupa Birliğine üyelik ve küreselleşme sürecinin hız kesmeden sürdüğü ve bizi yarınlara hazırlanmaya zorladığı şu günlerde keşke, popüler kültürün bütün değerleri buharlaştıran rüzgarından, kontrolsüz dünyevileşmenin yok edici girdabından, büyük kavramlarla ve iddialı biçimde yaptığımız sığ tartışmalardan, kendimizi merkeze alan önyargılı ve incitici tavırlardan kurtulabilsek. Özgüvenimizi kazanıp, yaşadığımız eski tecrübeleri ve 85 yıllık son tecrübeyi sağlıklı biçimde değerlendirip, iyi yaptıklarımızı geliştirip eksiklerimizi tamamlayabilsek. 21. yüzyılı kendimizce ve öz yararımıza hizmet eder tarzda inşa edebilsek.

 

Kuruluşumuzun 85. yılında bu düşüncelerimi ve umutlarımı sizlerle paylaşmak istedim. Hepinize ayrı ayrı saygılarımı ve en içten iyi dileklerimi sunuyorum.