....: WEB KÜTÜPHANESİ :....

Hz. MUHAMMED ve EVRENSEL MESAJI ( İÇİNDEKİLER )

  Yazıcıya Gönder

<<Geri

Sayfa:16/20

İleri >>

[ Hz. MUHAMMED VE BAZI TOPLUM KESİMLERİ ]

1-Çocuklar

Nesli korumak ve geliştirmek, İslâm'ın temel hedeflerinden biridir. Nesli korumak da çocuk sahibi olmak, onu yetiştirmek ve doğumundan başlayıp evlenmesiyle noktalanacak bir süreç içinde onunla ilgilenmekle mümkündür. Hz. Peygamber evliliği, çocuk sahibi olmayı ve çocuk yetiştirmeyi teşvik etmiştir. Diğer aile fertlerinin olduğu gibi çocuğun gözetiminden ve yetiştirilmesinden aile büyüklerinin sorumluluğuna dikkat çekmiştir. Onun bu konuyla ilgili olarak söylediği şu sözü çok meşhurdur: "Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz".[776] Çocuklarına düşkün olan hanımları övmüş ve onları çocuklarına karşı sevgi ve şefkatle davranmaya teşvik etmiştir.[777]

Çocuklara derin bir sevgi ve şefkat besleyen Hz. Peygamber, onları ciddiye alıpseviyelerine inmeyi ve problemlerini dinleyerek yönlendirmeyi öğütlemiştir. O, çocukları kucağına alır, öper ve okşardı. Bir defasında Hz. Peygamber torunu Hasan'ı öperken yanında oturan Akra' b. Hâbis onu görür ve "Siz çocukları öper misiniz? Benim on çocuğum var, hiçbirini öpmedim" der. Bunun üzerine Hz. Peygamber ona "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz" buyurur. Yine "Siz çocukları öper misiniz? Biz öpmeyiz" diyen bir kişiye "Allah senin kalbinden merhameti kaldırdıysa ben ne yapabilirim"[778]buyurur. Çocukları hoş tutmuş ve onların isteklerini yerine getirmeye önem vermiştir. Namaz kılarken ve hutbe okurken bile bu tutumunu değiştirmemiştir. Kaynaklar, torunu kucağında iken namaza geldiğini, çocuğu bırakıp namaza durduğunu, secdede iken çocuğun sırtına binmesi üzerine de secdeyi uzattığını; kızlarından Zeyneb'in kızı Ümâme'yi namazda omuzuna aldığını naklederler.[779]

Hz. Peygamber çocuklarla ilgilenir, selam verir,[780] onların hatırını sorardı. Zaman zaman çocukları ve özellikle torunlarını sırtına bindirirdi. Hoşlanacakları adlar takarak çocuklarla şakalaşır ve onları eğlendirirdi. Bütün bu sıcak yakınlıktan dolayı çocuklar onu çok severlerdi; bir yolculuktan döneceği zaman kendisini karşılamaya çıkarlardı.[781] Hicret esnasında Ebû Eyyûb el-Ensârî?nin evine misafir olacağı sırada Neccâroğullarının küçük kızları def çalıp şarkı söylemişlerdir.[782] Hz. Peygamber onlara "Beni seviyor musunuz"? diye sormuş; onlar da "Evet yâ Resûlallah" demişler, o da "Vallahi ben de sizleri seviyorum" demiş ve bu sözünü üç defa tekrarlamıştır.[783] O Medine dışında da çocuklara gösterdiği ilgi ile ünlü olacak ki, Umretü'l-Kazâ dolayısıyla Mekke'ye gittiğinde Hâşimoğullarının çocukları kendisini karşılamışlar, önünden ve ardından koşuşmuşlardır[784] Hz. Peygamber döneminde çocuklar sosyal hayatın bir parçasıydı. Bayram namazının kılınacağı yere (musallâ) kadınlarla birlikte çocuklar da çıkarlardı.[785] O, savaşlarda kadınların ve çocukların öldürülmemesini özellikle emretmiştir.[786] Çocukların ekonomik yönden güçlü olmalarını, babasının malı varken şuna buna muhtaç düşmelerini önlemek için gerekli önlemleri almıştır. Peygamberimiz, malının tamamını Allah yolunda harcanmak üzere vasiyet etmek isteyen Sa'd b. Mâlik'in bu tavrını hoş karşılamamış, "Çocuklarına ne bıraktın"? diye sormuş, bir şey bırakmadığını öğrenince de malının onda dokuzunu çocuklarına bırakmasını söylemiştir. Sa'd'ın ısrarı üzerine üçte birini vasiyet etmesini istemiş ve onu bile çok bulduğunu belirtmiştir.[787] Malının tamamını bir sefer için bağışlayan Ebû Bekir'e "Çocuklarına ne bıraktın"? diye sorarak çocuklar üzerindeki duyarlılığını bir kez daha dile getirmiştir.[788]

Hz. Peygamber namaz kıldırırken çocuk ağlaması duyunca, ağlayan çocuğun üzülmemesi ve annesinin huzursuz olmaması için kısa sûreler okuyarak namazı çabuk bitirirdi. Hatta zaman zaman namaza dururken uzun sûreler okumayı düşünse bile ağlama sesi duyunca bundan vazgeçerdi.[789] Bu uygulama Hz. Peygamber'in çocuklara ve annelerine merhametini ortaya koyduğu gibi, aynı zamanda onundöneminde camiye kadınların küçük çocuklarıyla birlikte geldiklerini de göstermektedir.

Hz. Peygamber çocukları istismar etme, onları, sözgelimi savaş gibi, yaşına uygun olmayan alanlara sürme ve emeklerini sömürme yoluna asla gitmemiştir. Bedir Seferi'ne çıkarken Medine dışında ordusunu durdurmuş; yaşlarını küçük gördüğü sahâbîleri geri çevirmiştir. Geri çevirdikleri arasında o sırada on üç yaşlarında bulunan Abdullah b. Ömer, Berâ' b. Âzib ve Zeyd b. Sâbit de bulunuyordu. On altı yaşında bulunan Umeyr b. Ebû Vakkas'ı da geri çevirmek istemiş; ancak ağlaması üzerine müsade etmiştir. Uhud Savaşı'na çıkarken de Şeyheyn denilen yerde durup ordusunu gözden geçirerek yaşları küçük olduğu için yirmiye yakın çocuğuşehre geri göndermiştir. Hendek Savaşı esnasında ise, büluğ çağına girmemiş çocukların çalışmasına toprağı kazma işinde müsade etmiş; ancak kuşatma başlayınca onları kalelere, ailelerinin yanına göndermiştir. Halbuki bu savaşta kuşatmacıların sayısı Müslüman askerlerin sayısından üç kat fazla idi ve askere çok ihtiyaç vardı. Bu savaşta cephede kalmaya müsade ettiği çocuklar arasında yer alan Zeyd b. Sâbit'in ve Abdullah b. Ömer'ino sırada on beş yaşında bulunduğuna[790] bakılırsa, bu yaşın altındakileri evlerine gönderdiği tahmin edilebilir.

Medine'ye dokuzuncu hicrî yılda gelen yetmiş-seksen kişilik Benî Temim heyetiyle birlikte o sırada çocuk yaşta bulunan Amr b. Ehtem de gelir. Heyet üyeleri onu eşyalarının başına nöbetçi olarak bırakırlar. Peygamberimiz heyet üyelerine birtakım hediyeler verir. İçlerinde hediye almayan kimse olup olmadığını sorar. Eşyalarının yanında bir çocuk kaldığını söylerler. Hz. Peygamber onun da gönderilmesini ister. Kays b. Âsım adlı heyet üyesi, onun ata tarafından izzeti olmayan bir çocuk olduğunu söyler. Peygamberimiz de "Olsun, o, heyetle birlikte gelmiştir. Bahşiş almaya hakkı vardır" buyurur. Çocuğu getirtir ve bahşişini verdirir.[791]

Hz. Peygamber'in çocuklarla ilgili en önemli düzenlemelerinden biri de kız çocuklarını erkek çocuklarla eşit statüye getirmesidir. İslâm'ın doğduğu sırada, Araplar arasında kız çocuğuna karşı davranışlar sosyal bir problem haline gelmiş ve hatta cinayet şeklini almıştı. Câhiliye döneminde kız çocuğu ailede maddî bakımdan bir yük, sosyal bakımdan da bir utanç kaynağıkabul edilirdi. Ayrıca çocuklar ekonomik ve sosyal endişelerle öldürülürlerdi. Kur'an-ı Kerim'de câhiliye insanının kız çocuğuna karşı tutumu kötülenmiş, çocukların öldürülmeleri şiddetle kınanmış ve yasaklanmıştır.[792] Hz. Peygamber de kız çocuğuna özel önem vermiştir. Kız çocuğu yetiştirenleri özel olarak övmüştür.[793] Kız çocuğunu hakir görmeyi ve ona karşı kötü duygu ve düşünceler beslemeyi yasaklamıştır.[794]

Câhiliye döneminde kız çocuklarını diri diri toprağa gömüp de sonra Müslüman olan bazı kimseler, zaman zaman Hz. Peygamber'in huzurunda toprağa gömme işini nasıl yaptıklarını anlatırlardı. Hz. Peygamber de duyduklarından son derece etkilenir ve ağlardı. Bir gün bir adam Hz. Peygamber'e gelerek kız çocuğunu nasıl diri diri toprağa gömdüğünü anlatır ve şunları söyler: "Ey Allah'ın elçisi! Biz câhiliye döneminde putlara tapan ve çocukları öldüren bir millet idik. Benim bir kızım dünyaya gelmişti. Konuşacak çağa gelmişti; kendisini çağırdığımda sesini duyunca sevinirdim. Bir gün onu yanıma çağırdım ve ardımsıra götürdüm. Sonunda bir kuyunun başına geldik. Kızımın hiçbir şeyden haberi yoktu. Kuyunun başında elinden tuttum ve kuyuya attım. Ondan duyduğum en son söz "Babacığım, babacığım"! diye kuyuda yankılanan çığlıktı". Adam bunu anlatınca Hz. Peygamber ağlar ve elleriyle gözlerinin yaşını siler. Orada bulunanlardan biri "Ey Allah'ın elçisi! Ona üzüldün mü"? diye sorar. Hz. Peygamber ona "Bırak! O kendisini meşgul eden şeyi soruyor" der. Sonra adama dönerek olayı tekrar anlattırır. Adam tekrar anlatır. Olaydan çok etkilenen Hz. Peygamber sakalı ıslanıncaya kadar ağlar ve adamı "Allah câhiliyede işlenen kötülükleri silmiştir. Sen iyi işler yapmaya devam et" şeklinde teselli eder.[795]

Hz. Peygamber savaşesirleri arasında bulunan çocukları bile düşünmüştür. Kurayza esirleri arasında bulunan büluğ çağına ermemiş çocukların annelerinden ayrılmamalarını emretmiştir.[796]

Hz. Peygamber'in sünneti dikkate alındığında çocuğun anne baba üzerindeki hakları, ona güzel bir isim koyma, iyi bir eğitim ve öğretimden geçirme, evlendirme ve çocuklar arasında eşit muamele etme şeklinde özetlenebilir. Hz. Peygamber çocuklara ad koyma konusunda titiz davranılması gerektiğini bildirmişve bu konuda ısrarlı tavsiyelerde bulunmuştur: Onun bu husustaki sözlerinden birisi şöyledir: "Siz kıyamet gününde kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız, güzel isimler koyunuz".[797] Putperestliği çağrıştıran ve İslâm adabına uymayan adların değiştirilmesini tavsiye etmiş ve bu tür isimlerden kendisinin de değiştirdiği olmuştur. Allah'tan başkasına kulluk anlamı taşıyan isimleri koymayı haram kabul etmiş ve bunları başka isimlerle değiştirmiştir. Burada, söz isim konusuna gelmişken, Allah'a mahsus isimlerin "abd" kelimesiyle birlikte olmaksızın kullanılması hususuna kısaca temas etmekte fayda görüyoruz. Esmâ-i Hüsnâ'nın "abd" kelimesiyle birlikte kullanılmaması,zâhiren dahi olsa tevhid inancını zedeleyici mahiyette görüldüğünden, hoş karşılanmamıştır. Ancak Abdülkadir, Abdurrahman gibi isimlerin kullanışıyaygın olmakla birlikte Kadir, Rauf gibi isimler, Arap olmayan Müslümanlar arasında ve özellikle Türkler arasında kullanılmaktadır. Bu da muhtemelen bu isimlerin Abdülkadir, Abdurrauf şeklinde telaffuz edilmesinin güçlüğünden kaynaklanmaktadır. Fakat bu isimleri bu şekilde kullanmanın tevhid inancını zedelediği söylenemez. Çocuğa isim koyarken esas amaç, ismin tevhid inancını zedeleyici bir mahiyet taşımaması ve bunun yanında, çocuğa alay konusu yapılabilecek bir ad konulmaması ve çocuğun taşıdığı isimden utanç duymamasıdır. Milliyet bakımından Arap olmayan kişilerin adları İslâm inanç ve ahlâkına ters düşmedikçe kullanılmasında bir mahzur yoktur ve nitekim bu isimler değiştirilme cihetine gidilmemiş ve kullanılmıştır ve kullanılmaya da devam edilmektedir. Meselâ Alparslan, Tuğrul, Selçuk gibi.[798]

Hz. Peygamber, güzel isim koymanın yanında, iyi bir terbiyeyi, çocuğun babası üzerindeki hakları arasında saymıştır. Terbiyeyi ana babanın çocuğuna bırakacağı en güzel miras olarak değerlendirmiştir.[799] Buradaki terbiyeyi bilinen anlamda terbiyenin yanında, genel olarak çocuğa iyi bir eğitim kazandırma şeklinde anlamak ve değerlendirmek Hz. Peygamber'in çocuk eğitimiyle ilgili uygulama ve sözleriyle çelişmez; hatta paralellik arzettiğini de söyleyebiliriz.

Anne ve baba, kendilerine ait olan neslin korunması görevini evladının bir yuva kurmasına zemin hazırlamakla yerine getirmiş olurlar. Çocuğun zinaya bulaşarak günah işlemesine yol açmamak için babasının onu evlendirmesi gerektiğine dair Hz. Peygamber'den nakledilen bazı rivayetler mevcuttur.

Hz. Peygamber anne babanın çocuklarına eşit muamele yapmasının onların görevi ve çocuğun da doğal hakkı olduğunu bildirmiştir.[800] Bu konuda çocukların kız-erkek, büyük-küçük, öz veya üvey olması arasında fark yoktur. Hz. Peygamber "Allah'tan korkun ve çocuklarınız arasında adaleti gözetin"[801] buyurmuştur. Çocuklara mal bağışlanmasında âdil davranılmamasını zulüm olarak değerlendirmiştir.[802] Dolayısıyla anne babanın hibe, hediye, miras gibi maddî konularda olduğu gibi, sevgi, ilgi ve şefkat gibi manevî hususlarda da çocukları arasında adaletli davranması gerekir. Aksi halde kardeşlerin birbirini kıskanması ve birbirine karşı olumsuz bazı duygu ve düşüncelere kapılması kaçınılmazdır.[803]

2- Gençler

Hz. Peygamber İslâm'ı tebliğ ederken toplumun yeniliğe açık, idealist ve enerjik kesimini oluşturan gençlerdenbüyük ölçüde destek almıştır. O, tebliğe başladığı ilk andan itibaren kadın - erkek, genç-ihtiyar, zengin-fakir, hür-köle ayırımı yapmaksızın tüm insanları İslâm'a davet etmiştir. Nitekim ilk Müslümanlar incelendiğinde içlerinde toplumun her kesiminden fertlerin yer aldığı görülmektedir. Ancak, bu fertler arasındagençlerin çoğunlukta olduğu bilinmektedir.

Mekke'nin nüfuzlu ve refah içinde yaşayan ailelerine mensup gençler, İslâm'a; yaşlılar, köleler, fakirler, kimsesiz ve zayıf kimselerin duydukları sempati ve ilgiden daha fazla alâka göstermişlerdir. İslâm'ı yayma konusunda Hz. Peygamber'e asıl destek ve yardımcı olanlar gençlerdir. Nitekim ilk Müslümanlardan birkaç kişi, elli yaş civarında, birkaç kişi otuz beş yaşın üzerinde, geri kalan çoğunluk ise otuz yaşın altında bulunuyordu. Mesela genç yaşta İslâm'ı kabul edenlerden Hz. Ali 10, Zeyd b. Hârise 15, Abdullah b. Mes'ud ve Zübeyr b. Avvam 16, Talha b. Ubeydullah, Abdurrahman b. Avf, Erkam b. Ebü'l-Erkam ve Sa'd b. Ebû Vakkas 17, Mus'ab b. Umeyr 18-20, Abdullah b. Ömer 13, Câfer b. Ebû Tâlib 22, Osman b. Huveyris, Osman b. Affan, Ebû Ubeyde ve Hz. Ömer 25-31 yaşlarında idiler. Bunların dışında genç yaşta İslâm'ı kabul eden pek çok şahıs mevcuttur. Bunlar arasından İslâm'ın Mekke ve Medine dönemlerinde ve Hz. Peygamber'in vefatından sonraki zamanlarda çok önemli fonksiyonlar üstlenen şahıslar yetişmiştir. İçlerinden devlet başkanları, valiler, hakimler, öğretmenler ve ülkeler fetheden komutanlar çıkmıştır.

Bu gençlerin faaliyetlerine örnek olmak üzere, Hz. Peygamber'e evini tahsis eden ve 17 yaşında İslâm'ı kabul etmiş olan Erkam b. Ebi'l-Erkam'ın İslâm'ın ilk yıllarında üstlenmiş olduğu role burada temas etmek istiyoruz. Peygamberliğinin ilk yıllarında Hz. Peygamber'in Erkam'ın evindeki faaliyetlerinin önemli bir merhale teşkil ettiği görülmektedir. Bu ev, tebliğ faaliyeti için son derece elverişli idi. Kâbe haremine dahildi. Safâ tepesinin eteğinde bulunuyordu. Hac ve umre maksadıyla dışarıdan gelenlerle dikkati çekmeden burada temas kurma imkanı vardı. Ayrıca Mekkeli Müslümanlar da Erkam'ın evine kolayca gelip gidebiliyorlardı. Hz. Peygamber burada bir yandan sahâbeye dinî bilgiler öğretiyor; diğer yandan İslâm'a davet görevini yerine getiriyordu. Bu evdeki faaliyetler sonucu birçok kişi İslâm'a girmiştir. Hz. Ömer burada Müslüman olanların sonuncusudur. Dârülerkam'ın merkez olarak kullanılması, ilk Müslümanların İslâm'ı kabul tarihlerine bir esas teşkil etmiştir. Nitekim tarihçiler, ilk sahâbîlerin Müslüman oluşlarını, "Resûlüllah'ın Dârülerkam'a girmesinden önce-sonra", "Dârülerkam'da iken" şeklinde tarihlendirilmiştir.

İslâm'ın ilk yıllarında büyük hizmeti geçen gençlerden biri de Hz. Ali'dir. Onun gençliğindeki faaliyetleri herkes tarafından bilinmektedir ki, ün kazandığı kahramanlıklarını gençliğinde, 20 ilâ 30 yaşları arasında gerçekleştirmiştir.

Gençlerin, Mekke döneminde İslâm'ın Arap Yarımadası'nın dışında tanınmasında da önemli faaliyetleri olmuştur. 25 yaşlarında iken Habeşistan'a hicret eden Câfer b. Ebû Tâlib'in, İslâm'ı savunmak üzere Habeşistan hükümdarının, Hristiyan din adamlarının ve saray erkanının huzurunda yaptığı konuşma, edebî yönden ve muhtevâ açısından tarih kitaplarımızı süslemektedir.[804]

Dârü'l-Erkam'da iken Müslüman olan Mus'ab b. Umeyr, I. Akabe Bîatı'ndan sonra Hz. Peygamber tarafından Medine'ye öğretmen olarak gönderildi. O sırada 25 yaşlarında bir genç olan Mus'ab b. Umeyr'in faaliyetleri sonucunda pek çok Medineli Müslüman oldu. Hepsinden önemlisi Üseyd b. Hudayr ve Sa'd b. Muaz gibi iki nüfuzlu kabile reisinin İslâm'a girişini sağladı. Meşhur tarihçi İbnü'l-Esîr, Mus'ab'ın bu faaliyetinin, İslâm'ın yayılmasına yaptığı katkıya vurgu yapmaktan kendini alamaz.[805]

 Medine döneminde de gençlerin faaliyetleri dikkat çekmektedir. Burada Zeyd b. Sâbit'in faaliyetlerine temas etmek yerinde olacaktır. Hz. Peygamber tarafından komşu hükümdar, emîr ve Arap kabilelerine gönderilen mektupların çoğu Zeyd b. Sâbit'in kaleminden çıkmıştır. Keza o, komşu ülkelerden gelen mektupları tercüme etmek ve cevap yazmak için Hz. Peygamber'in emriyle İbranice ve Süryanice öğrenmiştir. İyi bir miras bölüştürücüsü olduğu için savaşlarda ele geçen ganimetlerin taksimine de o memur edilmiştir. Vahiy katipleri arasında yer alan Zeyd, Hz. Peygamber vefat ettiğinde 21 yaş civarında bulunan Zeyd, Hz. Ebû Bekir döneminde Kur'an-ı Kerim'i cem'etmekle görevlendirilmiş ve bu görevi başarıyla yerine getirmiştir.[806] Yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim'i cem'eden bu sahâbînin, böylesine ciddi ve önemli bir faaliyeti gerçekleştirdiği sıralarda 22 yaş dolaylarında olması, İslâm'ın ilk döneminde gençlerin ne derece büyük rol oynadığını ortaya koymaktadır.

İslâm hukukunda kıyasın şer'î delillerden biri ve ictihadın meşrû olduğuna dair Hz. Peygamber döneminden bir olay nakledilir. Buna göre Hz Peygamber Muaz b. Cebel'i Cened'e kadı ve öğretmen olarak gönderirken, kendisine bir dava getirildiği zaman neye göre hüküm vereceğini sorar. Muaz "Allah'ın kitabına göre hüküm veririm" der. Hz. Peygamber "O'nda bir hüküm olmazsa neye göre verirsin?" diye sorar. Muaz "Resûlüllah'ın sünnetine göre hüküm veririm" der. Hz. Peygamber "Eğer Resûlüllah'ın sünnetinde de hüküm bulamazsan ne yaparsın?" deyince Muaz "Kendi görüşüme göre hüküm veririm" der.Hz. Peygamber onun bu cevabından son derece memnun olur.[807] Muaz'ın, Hz. Peygamber tarafından Yemen'e gönderildiği esnada yaşlı başlı bir insanolduğu düşünülebilir.Halbuki Muaz o tarihte 26-27 yaşlarında bulunuyordu.

Hz. Peygamber vahiy katiplerini genellikle gençler arasından seçmiş; gençlerin fetvâ vermesine müsade etmiş; onlardan öğretmenler tayin etmiştir. Hz. Peygamber gençleri asla istismar etmemiştir. Onları muhtemel tehlikelerin kucağına atmaktan kaçınmıştır. Onların heyecanını istismar etme cihetine kesinlikle gitmemiştir. Gençleri çoğu yaşlı sahâbîlerden oluşan ordulara komutan tayin etmiştir. Çoğu savaşlarda sancağı bizzat kendisi gençlere vermiştir. Mesela Tebük Seferi'nde sancağı Zeyd b. Sâbit'e, Bedir'de Hz. Ali'ye, vermiştir. 18 yaşlarında olan Üsâme b. Zeyd'i Suriye'ye gönderdiği orduya komutan tayin etmiştir.

Hz. Peygamber'in kendi gençliği de, hayatının takdir edilecek ve örnek alınacak dönemlerindendir. Hz. Peygamber gençliğinde, 25 yaşlarında iken Mekke'de sadece "el-Emîn" diye anılıyordu. Hz. Peygamber'in çevresine, arkadaşlarına bağlılığı, dostluğa verdiği önem ve doğruluğu gençler için örnektir.

Hz. Peygamber, 20 yaşında iken Hilfülfudûl cemiyetine katılmıştı. Bu suretle Mekke'nin emniyetinin sağlanmasına henüz genç iken katkıda bulunmuştu. Bu hareketiyle haksızlığa karşı olduğunu göstermişti. Hz. Peygamber toplum içinde meydana gelebilecek tefrikaları önlemeye çalışırdı. Gençler de onun bu vasfını örnek almalı, tefrikaya fırsat vermememeli ve tefrikaya alet olmamalıdırlar. Yetişkinler de gençleri tefrikaya alet etmemelidirler.

Hz. Peygamber,kıyamet gününde arşın gölgesi altında mutlu olacaklar arasında, gönlü Allah'a bağlı, severek Allah'a ibadet eden gençleri de saymıştır.[808] Onun için gençler dinin en iyi gençlikte yaşanacağının bilincinde olmalıdırlar.

Gençlik deyince sadece erkek çocuk akla gelmemelidir. Bir toplumda gençlerin yarısını genç kızlar oluşturur. İslâm'ı ilk kabul edenler arasında genç kızların ve kadınların önemli mevkii vardır. Hz. Peygamber'in kız çocuklarına özel itina gösterdiği bilinmektedir.

Hz. Peygamber'in İslâm kardeşliğine verdiği önem gençlere örnek olmalıdır. Birbirinin düşüncelerine saygılı olmalıdırlar. Gençler ayrıca Hz. Peygamber'in istişâreye verdiği önemden ders almalıdırlar. Başkalarının, büyüklerin tecrübelerinden, birikimlerinden istifade etmelidirler. Hz. Muhammed (s.a.s.), peygamber olduğu halde, başkalarına danışmış, kendisini istişare müessesesinin dışında tutmamıştır. Hatta istişare ona Allah Teâlâ tarafından emredilmiştir. Çünkü herkesin herşeyi bilmesi mümkün değildir. Bazıları, bazı şeyleri daha iyi bilirler. Diğerleri de onların bilgi ve tecrübesinden istifade ederler.

Hz. Peygamber'in sağlığı korumaya verdiği önem, gençler için bir örnektir. O, sağlığın korunmasını ve hastalanmadan önce sağlığın değerinin bilinmesini istemiştir.[809] İnsan sağlığına zararlı olan pek çok alışkanlığa, mesela sigara, içki ve kumara, gençlik döneminde alışılır. Gençler bu konuda dikkatli olmalıdırlar. Büyükler de bu hususlarda gençlere kötü örnek olmamalıdırlar. Eve sürekli sarhoş gelen bir baba,çocuğunu içkinin kucağına düşmekten kurtaramaz.

Hz. Peygamber aile yapısının sağlamlaştırılmasına büyük önem vermiştir. Aile bireylerinin karşılıklı görevlerini açık açık belirttiği sayısız sözleri vardır. Bu sözlerinin yanısıra, mutlu ve huzurlu bir aile ortamının gerçekleşmesini temin için temel esasları yaşayışı ile de göstermiştir. Böyle bir ortamın, gencin ruh ve beden sağlığı açısından önemli olduğu asla unutulmamalıdır. Sağlıklı aile olmadan sağlıklı gençlik olamayacağı bellidir. Aile büyükleri, gençlerin ileriki hayatında örnek alabilecekleri örnek bir hayat tarzı sergilemelidir. Aile bireyleri arasındaki olumsuz ilişkiler çocuklara ve gençlere yansıtılmamalıdır.

 Hz. Peygamber ihtiyarlıktan önce gençliğin kıymetinin bilinmesini istemiştir. Çünkü gençlik çağı değerlendirilmezse faturası ağırdır. Bu, gencin iyi bir eğitim alması ve hayata hazırlanması için önemli olduğu kadar, Allah'a karşı görev ve sorumluluğu açısından da önemlidir. Halk arasında çok sık olarak "gençliğini yaşamak" tabiri kullanılır. Ancak gençliğini yaşamak demek, birtakım arzuların peşinde koşmak anlamına gelmemelidir. Çünkü ibadetin yaşı ve sınırı yoktur. Büluğ çağından itibaren herkes mükelleftir. Üstelik ölümün ne zaman geleceği de belli değildir.

Gençlerin eğitiminde yetişkinlere de görevler düşmektedir. Yetişkinlerin kuracağı sıcak ve mutlu bir aile yuvasında Hz. Peygamber'in aile fertlerine karşı tutumu gençlere hem teorik açıdan öğretilmeli ve hem de genç bizzat kendisi, bunun uygulamasına aile içinde tanık olmalıdır.[810]

3- Yaşlılar

Şüphesiz dünya, hem gençlere ve hem de yaşlılara aittir. Fakat çağdaş bir düşünürün de belirttiği gibi, ahlâkî-dinî ölçülerden mahrum olan ve sırf aklî saikleri tanıyan günümüzün hakim uygarlık anlayışı, dünyayı giderek daha fazla gençliğin ölçülerine ve zevklerine uygun olarak biçimlendirmektedir.[811] Yaşlı kimse, hele değişimin hızlı bir şekilde gerçekleştiği günümüzde, çoğu zaman kendi gençliğindekinden çok farklı ortama ve değerlere uyum sağlamak zorunda kalmaktadır. Yetişme çağında aldığı eğitim bu uyumu güçleştirmektedir. O bakımdan çeşitli alanlarda düzenlemeler yapılırken, yaşlıların durumları, istek ve ihtiyaçları da ciddiyetle dikkate alınmalıdır.

Her konuda i'tidali esas alan Hz. Peygamber, küçüğü korurken, onlara merhameti emrederken, büyükleri ihmal etmemiştir. Bilakis büyüklere saygıyıküçüklere sevgi ile birlikte zikrederek bunların birbirinden ayrılmaz olduğunu gözler önüne sermiştir. Onun konuyla ilgili bir sözü şöyledir: "Küçüklerimize merhamet etmeyen ve büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir".[812] Küçükler sevgiye, yaşlılar da saygıya, her iki kesim de ilgiye ve bakıma muhtaçtır. İşte bu sözüyle Hz. Peygamber, bu iki toplum kesimine karşı gençlere ve yetişkinlere önemli sorumluluk ve görev yüklemiştir. Bu iki hususa, yani küçüklere sevgi, büyüklere saygı hususuna birlikte riayet etmeyen kimselere ağır ithamda bulunmuştur.

Çekirdek aile yapısının günümüzde yaygınlaşması, evlenen çiftlerin ayrı oturması, yaşlıların bir taraftan genç aile üyelerinden ayrılmalarına yol açarken, diğer taraftan da bunların barındırılmalarını önemli bir sorun haline getirmektedir. Doğal olan, kişinin hayatının son evresini evlatlarının yanında, kendi yetiştiği ve bildiği ortamda, yakın çevresi içinde ilgi ve himaye görerek geçirmesidir. Bu ortam onu neşelendirir, hayata bağlar. Öte yandan huzur evleri ise, kendilerine yabancı bir ortamdır. Bununla birlikte, şartlar gereği, kimsesizlikten veya başka nedenlerle, çocuklar için yetiştirme yurdu kadar yaşlılar için huzur evi gibi kurumlara gerek duyulabileceğini de gözardı etmemek gerekir. Ancak aslolan, yaşlıların, ömürlerinin son evresinde kendi evinde, aile içinde yaşamalarıdır. Yaşlılar açısından durum böyledir. Öte yandan bunun bir faydası da şu olacaktır: Bugünün genci, yetişkini, yarının yaşlısıdır. Yeni yetişen nesil ise büyüklere saygıyı en iyi bir şekilde aile ortamında, yani başta kendi ana babası olmak üzere yakınlarının büyüklere gösterdiği davranışlardan pratik olarak öğrenecektir.

Hz. Peygamber'in sözlerinde ve uygulamalarında yaşlıların saygın bir statüsü vardır. O, gençleri yaşlılara saygı göstermeye teşvik etmiştir. Konuyla ilgili bir sözünde şöyle buyurmuştur: "Herhangi bir genç, yaşından dolayı bir ihtiyara saygı gösterirse, Allah da ihtiyarlığında ona hizmet edecek kimseler yaratır".[813] Mekke'nin Fethi'nde Hz. Ebû Bekir yüz yaşına yaklaşmış olan babası Ebû Kuhâfe'yi Hz. Peygamber'in huzuruna getirir. Hz. Peygamber "Yaşlı babanı buraya kadar yormayıp evinde bıraksaydın, ben onu ziyaret ederdim" der. Buna karşılık Hz. Ebû Bekir "Onun size gelmesi daha uygundur" şeklinde cevap verir.[814] Hz. Peygamber'in yaşlı Ebû Kuhâfe'ye karşı bu nâzik davranışı Hz. Ebû Bekir'e karşı iltifatının yanında, yaşlı insanlara duyduğu saygının bir ifadesi olarak değerlendirilmelidir.

Yaşlılar sözkonusu olunca, ana babaya (ebeveyn) karşı görevler konusuna kısaca değinmek yerinde olacaktır. Çocuğun ana baba karşısında hakları olduğu gibi, hiç şüphesiz ana babanın da çocukları karşısında hakları vardır. Kur'ân-ı Kerim'de[815] Allah'a kulluk görevinin hemen ardından genellikle ana babaya karşı saygılı olmanın ve onlara iyi davranmanın bir görev olduğuna dikkat çekilir. Çünkü, ana baba, çocuğun varlık sahnesine çıkmasının sebebidir ve Allah'ın nimetlerinden sonra insanın yetişmesinde en önemli katkıyı da onlar sağlar. O nedenle Kur'ân-ı Kerim'de ana babaya saygısızlığın en hafif şekli ve bir iç sıkıntısının ifadesi olmak üzere "onlara of bile deme"[816] buyurulmuş, azarlanmamaları ve kendilerine güzel söz söylenmesi emredilmiştir. Devamında da[817] merhamet duygusundan kaynaklanan bir tevazu anlayışıyla ana babanın himaye altına alınması istenmiş, onların küçükken çocuklarına gösterdikleri şefkat ve merhamete dikkat çekilmiştir. Bu suretle ana baba ile çocuklar arasındaki duygusal bağın önemi vurgulanmıştır. Hz. Peygamber en önemli amelleri sıralarken vaktinde kılınan namazdan sonra ana babaya iyiliği,[818] buna karşılık büyük günahları sıralarken de Allah'a ortak koşmaktan sonra ana babaya âsî olmayı saymıştır.[819] Ana babanın ölümlerinden sonra hatıralarını yaşatmak üzere onların dostlarıyla ilişkinin devam ettirilmesini istemiştir.[820]

4- Kadınlar

Eğitim, aile, aile hayatı gibi konuları işlerken kadın konusu ve özelliklebu konularda Hz. Peygamber'in kadınlara karşı tutumu üzerinde kısmen durmuştuk. Burada o bölümlerde yer veremediğimiz hususlara temas edeceğiz. Ancak genel olarak İslâm'da ve İslâm tarihi boyunca kadın konusunu tartışmak konumuz dışındadır. Burada Hz. Peygamber nazarında, onun döneminde ve faaliyetlerinde kadının yerini özet olarak ele alacağız.

Önce hanımların İslâm'ın doğuşu esnasındaki hizmetlerini ana hatlarıyla kısaca gözden geçirelim. Onların İslâm'a hizmetleri bu dinin doğduğu yılda değil, ayda değil doğduğu ilk günde başlamıştır. Hz. Peygamber'in ilk vahyi aldığı anda hanımının olumlu ve akıllı tutumunu burada tekrarlamaya gerek yoktur. Ayrıca ilk Müslüman olan kişi kadındır. Hz. Peygamber'in ve Hz. Ebû Bekir'in kızlarının Mekke döneminde iman etmek suretiyle İslâm'a verdikleri desteğin büyüklüğü tartışılamaz. Ammâr b. Yâsir'in annesi Sümeyye işkence sonucu şehit düşen ilk Müslümandır. O yıllar kadınlar açısından öylesine hukûkî boşluğun bulunduğu bir ortam idi ki, Sümeyye'nin katiline hiç kimse hesap da soramamıştır.

İslâm'ın ilk dönemlerinde kocasından önce Müslüman olan, Müslüman olarak müşrik ailesini terkeden hanımlar tanıyoruz. Hz. Ömer'in İslâm'ı kabulünde kızkardeşi Fatıma'nın dinine samimiyetle bağlı oluşunun rolü vardır. Mekke dönemindeki faaliyetlerinde Hz. Peygamber'e halalarının önemli ölçüde destek verdiği görülmektedir. Halasının kızı Ervâ bint Küreyz, Ebû Tâlib'in hanımı Fatıma bint Esed, Hz. Abbas'ın hanımı Ümmü'l-Fadl Hz. Peygamber'in yardım ve desteğini gördüğü ve o sebeple ömrü boyunca daima saygıyla andığı hanımlar arasında yer alırlar.

Habeşistan muhacirlerinin yüzde yirmi beşi hanım sahabilerden oluşuyordu. Bunların içinde İslâm'da sebat konusunda kocasından daha azimli olan birisini, Ümmü Habîbe'yi tanıyoruz. Habeşistan'a hicrette olduğu gibi Medine'ye hicrette de kadınların cesaret ve metanetini müşahede ediyoruz. Ümmü Seleme ailesinin kendisini kocası Ebû Seleme'den ayırması üzerine tek başına Medine'ye hicreti göze alabilecek kadar cesaret gösterebilmiştir. Medine döneminde de Müslüman hanımlar gerektiğinde savaşa katılmaktan çekinmemiş, gerektiğinde yaralıların imdadına koşmuştur. Bunun yanında ibadet olmanın yanında sosyal bir niteliği de olan cemaatle beş vakit namaza, cuma, ve bayram namazlarına katılmışlardır.[821]

Hz. Peygamber erkeklerin yanısıra kadınlardan da biat almıştır. Biatın, yönetici ile yönetilen arasında yapılan, seçim veya bağlılık karakteri taşıyan bir akid olduğunu dikkate alırsak bu, son derece önemli ve çağına göre ileri bir uygulamadır. Bu uygulama devletin halk unsuru ile devlet kademesi arasındaki ilişkilerde Hz. Peygamber'in kadın-erkek ayırımınagitmediğini, bir bakıma yöneticiyi seçmede kadınlara söz hakkı tanıdığını göstermektedir. Gerçi Hz. Muhammed (s.a.s.)'i peygamber olarak seçeninsanlar değil Allah'tır. İnsanlara da onun bu durumunu kabul etmek veya etmemek düşer. O, kendisine tâbi olanlardan biat alıyordu; bu açıdan düşünülecek olsa dahi, Hz. Peygamber'in kadınlara tanıdığı siyâsî haklar ve onları bu haklar konusunda erkeklerden ayırmaması son derece dikkat çekicidir.

Peygamberimiz kadınların verdiği emanı ve himayeyi kabul ederek onlara hukûkî bir statü kazandırmıştır. Ümmü Hânî Mekke'nin Fethi esnasında bir adam için eman verdiğini ve onu himayesine aldığını gelip Hz. Peygamber'e açıklamış, o da bunu kabul etmiştir. Bu uygulama kadınların yönetici nezdindeki hukûkî statüsünü göstermesi açısından önemlidir. Olay bir hukûkî konudur ve himaye altına alınan kocasının canıyla ilgilidir. Buhârî, bu konuya özel bir kısım ayırmıştır.[822]

Kur'an-ı Kerim'de kadın ve erkek, inanç, Allah'a itaat, tevazu, ibadetler, doğruluk, sabır, yardım, namusu koruma, Allah'ı anma hususlarında eşit olarak kabul edilmiştir.[823] Kadınla erkeği bir arada zikreden âyetler incelendiğinde görülmektedir ki, Kur'an kadın ile erkeğe birbirini tamamlayan, birbirine destek veren, iki inanan, iki insan olarak bakmaktadır. Kadın için de erkek için de Allah katında değer ölçüsü takvadır. Makâsıd-ı şerîa denilen dinin korumayı hedeflediği hususlarda, dini, aklı, nesli, nefsi ve malı koruma konularında kadın erkek ayırımı yoktur. Erkeğin aklı, malı, dini, nesli ve namusu nasıl mukaddes ise, aynı değerler kadın için de mukaddestir. Neslin devamında kadının rolünün erkekten fazla olduğu dahi söylenebilir. Erkek çocuğunu da kız çocuğunu da kadın dünyaya getirir. Her ikisini de önce kadın, yani anne yetiştirir.

Hz. Peygamber ilim öğrenilmesi konusunda kadın-erkek ayırımı gözetmiyordu.[824] Kur'an'ı kadın erkek ayırt etmeden bütün insanlara tebliğ etmiştir. Nâzil olan âyetleri erkeklere olduğu gibi kadınlara da okuyordu.[825]

Hz. Peygamber'in nazarında kadın düşünce ve ifade özgürlüğüne sahiptir. Kadın veya kız istemediği erkekle evlendirilemez. Ayrıca Hz. Peygamber kadınların görüşlerine önem vermiş, onlara birtakım konularda danışmıştır. Bununla ilgili örnekleri aile hayatı ile ilgili bölümde verdiğimiz için burada tekrarlamak istemiyoruz.

Hz. Peygamber kadını bir eşya gibi telakki etmemiştir. "Dünya bir geçimden (metâ') ibarettir. Bu geçim dünyasının en güzel nimeti de iyi kadındır."[826] hadisinde geçen metâ' ise kadının bir eşya gibi telakki edildiğini göstermez ve öyle telakki edilmesini de gerektirmez. Bir erkek için bekar olarak hayatını devam ettirmenin güçlüğü ve bu noktadan bakıldığında bile kadının erkek için önemi ortadadır. Keza kadın için de durum böyledir. Bir yuva kurma arzu ve isteği her iki cinsin de fıtratında vardır. Dolayısıyla kadın erkek için bir nimet olduğu gibi, erkek de kadın için nimettir. Birbirine duydukları ihtiyaç ve faydalanma karşılıklıdır.

Kadın denilince sadece eş anlaşılmamalı ve bu kesim geniş bir yelpaze içinde düşünülülüp değerlendirilmelidir. O, yerine göre bir çocuğun, bir gencin veya bir yetişkinin annesidir, anneannesidir, babaannesidir. Birisinin evlâdıdır, bir dedenin torunudur. Bazen bir yetimdir, çocuktur veya gençtir. Bazen de akrabalarının veya devletin ilgisine ve yardımına muhtaç bir fakirdir. O nedenle Hz. Muhammed (s.a.s.)'in anneye, çocuğa, fakire, yetime, dula, muhtaca... verdiği değer de kadına verdiği değer çerçevesinde mütâlaa edilmelidir.

"Kadınlarla iyi geçinin"[827] âyet-i kerîmesi Hz. Peygamber'in hem aile hayatında uygulama alanındaki yerini almış ve hem de bununla ilgili sözleri sahâbîlere verdiği emir ve tavsiyeler arasında önemli yer tutmuştur. Onun kadınlara haksızlık yapılmasına engel olduğu görülmektedir.

Görülüyor ki Hz. Peygamber ve sahâbîler kadını kendilerinden aşağı, her dediklerine itaat etmek zorunda olan ikinci sınıf bir insan olarak görmüyorlar; onların kendileriyle aynı haklara sahip olduklarını kabul ediyorlardı. Aynı şekilde kadınlar da kendilerini erkekten aşağı, onların emrinde, onların her dediğine ve yaptığına boyun eğmesi gereken kimseler olarak görmüyorlardı.[828]

5- Yetimler, Şehit Aileleri ve Gaziler

Kendisi de bir yetim olarak büyüyen ve içinde yetiştiği toplumda yetimlere yapılan kötü muameleye şahit olan Hz. Peygamber'in üzerine titiz bir şekilde eğildiği toplum kesimlerinden biri, belki de en başta geleni yetimlerdi. Câhiliye döneminde bakımsızlık, boşama kolaylığı ve vefat gibi nedenlerle dul ve yetimlerin sayısı çok fazla idi. Anne ve babanın ölmesi halinde yetimleri gözetmek seyyidlerin, yani kabile reislerinin görevlerinden biriydi. Kabileler arasında sık sık savaşlar meydana geldiği için, vesayet altına giren öksüz kızların sayısı fazlaydı. Bir velinin velayeti altında on-onbeş kadar öksüz kız bulunduğu olurdu. Yetimler kendilerini müdafaadan aciz oldukları için, büyük vârisler onların haklarına riayet etmez, onlara bir şey vermezlerdi.[829] Yetimler vâris olamadıkları için genellikle önemli bir mal varlığına sahip olamazlardı. Teamüle göre bir kimse, velayeti altındaki öksüz kızın üzerine maşlahını atarsa, örfen bu hareket, "bu kız benimdir" anlamına gelirdi. Bu durumda kızın velisinden başka bir kimse onu nikahlamaya asla tâlip olamazdı.Velî, şayet yetim kız hoşuna giderse, kendisi nikahlardı. Bu takdirde kızın emsali arasındaki teamüle göre takdir ve tayin edilen mehiri vermezdi. Bununla birlikte, kızcağızın veraset gereği sahip olduğu malını kendi malıyla birlikte idare eder ve o maldan kendisi istifade ederdi. Yetime ise bir şey vermezdi. Kız hoşuna gitmezse veya dulu nikah etmek istemezse, başkasıyla evlenmesine de engel olurdu. Nikahlamadığını başkasına vermediği gibi, malına bir an önce vâris olabilmek için türlü işkencelerle ağır işlerde kullanırdı.[830]

Görüldüğü üzere yetimlere câhiliye toplumunda uygulanan muameleler, bir sosyal problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sebeple, hem Kur'an'da ve hem de Hz. Peygamber'in hadislerinde, o dönemdeki diğer problemlere olduğu gibi bu hususa da yer verildiği ve üzerinde durulduğu görülmektedir. Nitekim Kur'an'da ve hadislerde yetimlere uygulanan kötü muameleleryerilmiş ve yetim hakları korunarak himaye altına alınmıştır. Kur'an ayetlerinde ve Hz. Peygamber'in hadislerinde, yetimlerle ilgili karşılaşılabilecek her durum için esaslar gösterilmiş; müminlerin bu konuda yapmaları ve kaçınmaları gereken davranışlar geniş bir çerçevede ortaya konmuştur. Konuyla ilgili ayetleri ana hatlarıyla iki kısımda mütalaa etmek mümkündür. Ayetlerden bir kısmı yetime iyi muamele etmeyi emretmektedir. Diğer bir kısmı ise, yetimin malları ve genel olarak yetimle ilgili hukûkî hükümler içermektedir.

Kur'an-ı Kerim'de "O, seni yetim bulup barındırmadı mı?"[831] buyrularak bizzat Hz. Peygamber'in yetim olarak büyüdüğü vurgulanmakta ve Allah'ın, onu yetim iken çeşitli imkanlar yaratarak barındırdığı belirtilmektedir. Aynı sûrede Hz. Peygamber'e, yetime iyi davranması şu ifade ile emredilmektedir: "Yetimi sakın ezme"![832]

Aşağıda anlatacağımız olay, İslâm dininin dul ve yetimlerinhaklarını korumaya verdiği önemi göstermektedir. Ensârdan bir adam (Evs b. Sâbit) ölür, geride bir dul hanım ve üç yetim kız bırakır. Ölen kişinin hiç oğlu yoktur. Amcasıoğulları, onun malının tamamını alırlar. Dul kadına ve yetim üç kıza bir şey vermezler. Kadın, durumu Hz. Peygamber'e şikayet eder. Hz. Peygamber onlara adam gönderir. Vârisler, malın kendilerine ait olduğunu söylerler. Çünkü Arap âdetine göre, mirasa yalnız ölenin erkek akrabası vâris olurdu. Bu olay üzerine şu âyet-i kerîme nazil olur: "Ana babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır; ana babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır..."[833] Hz. Peygamber hemen onlara haber gönderip, Allah'ın kadınlara da mirastan pay ayırdığını bildirir.[834]

İslâm'dan önce insanlar yetimlerin mallarını yerler, onların mallarından faydalanmak için yetimle evlenme, ya da onu oğlu veya kızı ile evlendirme yollarına başvururlardı. "Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar" ve " Rüşd çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın"[835] ayetlerinin nâzil olması üzerine Müslümanlar yetimlerin mallarından el çektiler. Onların mallarını yemek bir tarafa, yetimlerin mallarının kendi mallarına karışmamasına dikkat etmeye başladılar. Öyle ki, yetimin önünden artan yemeği yemekten bile çekiniyorlardı. Evlerinde yetim bulunanlar onun yiyeceğini ve içeceğini ayırdılar. Onlara ayrı bir ev tahsis ettiler. Bu durum, mallarını çalıştırmaktan aciz olan yetimlerin de aleyhine olduğu gibi yetim hâmîlerine de güç geliyordu. Hatta Abdullah b. Revâha Hz. Peygamber'e gelerek şunları söyledi: "Yâ Resûlallah, hepimiz yetimleri oturtacak ayrı bir eve, onlara ayrı yiyecek ve içecek verecek güce sahip değiliz". İşte bu yanlış anlamayı bertaraf edip konuya açıklık getirmek maksadıyla şu ayet-i kerime nazil oldu: "Sana yetimler hakkında soruyorlar. De ki: Onları iyi yetiştirmek daha hayırlıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, bilin ki onlar sizin kardeşlerinizdir..."[836] Bu âyete göre önemli olan, yetimi güzel yetiştirmek, onun malını da kendi yararına ıslah edip geliştirmektir. Aleyhlerine olmamak şartıyla yetimlerle beraber oturmakta, onların mallarını kendi mallarına katıp beraber çalıştırmakta bir sakınca yoktur. Ancak elde edilen gelirden masraf çıktıktan sonra paylarına düşeni onlara vermek veya onların hesabına kaydetmek gerekir.[837]

Yetimlerin toplum içindeki durumlarını iyi bir düzeye getirmek Hz. Peygamber'in başlıca sosyal faaliyetleri arasında yer almıştır. Onun yoksullar ve yetimlerle ilgilenmesi ve onların haklarıyla ilgili düzenlemelerde bulunmaya başlaması peygamberliğinin ilk yıllarına rastlar. Nitekim, Habeşistan'a giden muhâcirlerin başkanı Câfer b. Ebû Tâlib, Necâşî'nin huzurunda İslâm'ı ve Müslümanları savunmak maksadıyla yaptığı konuşmada "Cahiliye döneminde kuvvetlilerin zayıfları ezdiğini" söylemiş, konuşmasının devamında Hz. Peygamber'in emrettiği ve yasakladığı hususları dile getirmiştir. Onun yasakladığı konulardan birinin de "yetim malı yemek" olduğunu söylemiştir.[838] Hz. Peygamber, yetimlerle ilgilenmeyi ömrünün sonuna kadar sürdürmüştür.

Hz. Peygamber'in yetimlere karşı tutumunun en güzel örneğini, ünlü sahâbî Enes b. Mâlik'e olan davranışlarında bulmak mümkündür. Enes b. Mâlik yetimdi. Babası Mâlik b. Nadr'ın, Müslümanlara karşı olduğu, İslâmiyetin Medine'de yayıldığı ilk günlerde hanımı Ümmü Süleym'in Müslüman olmasına kızarak Şam'a gittiği ve hicretten önce orada öldüğü rivayet edilmektedir. Ümmü Süleym daha sonra Ebû Talha el-Ensârî ile evlendi. Hz. Peygamber Medine'ye hicret ettiğinde henüz on yaşında, okur- yazar ve zeki bir çocuk olan Enes'i, annesi (veya üvey babası) Hz. Peygamber'in hizmetine verdi. Enes, Hz. Peygamber'in vefatına kadar on yıl onun hizmetinde bulundu. Hz. Peygamber'in eğitim-öğretim tarzına, insanlara ve özellikle çocuklara karşı hoşgörüsüne ve diğer ahlâkî davranışlarına dair birçok bilgi Enes vasıtasıyla intikal etmiştir. Enes, Hz. Peygamber'den bir defa bile azar işitmediğini söylemiştir. Hz. Peygamber, bir hatası yüzünden Enes'i ikaz edecek olan hanımlarına "Bırakın çocuğu!"[839] derdi.

Hz. Peygamber, içinde yetim barındıran ve yetime iyi davranılan eve büyük önem vermiş ve şeref atfetmiştir. O, bu konuda şunları söylemiştir: "Müslümanların evleri arasında en iyisi içinde kendisine iyi davranılan yetim bulunan evdir. En kötüsü de, içinde, yetim bulunup da kendisine kötü davranılan evdir".[840] Burada yetimi sadece barındırmak değil; barınma ile beraber ona iyi davranmak da zikredilmektedir. Şayet evde barındırılan yetime iyi davranılmazsa, maddî ve manevî eziyete maruz bırakılırsa, bu tür bir barınma, onun için bir zulüm haline gelebilir.

Ünlü Ebû Hüreyre'nin durumu da İslâm'ın yetimlere verdiği değeri gözler önüne seren en güzel örneklerden biridir. O, kendisinin yetim olarak büyüdüğünü, Büsre bint Gazvân'ın yanında hizmetçi olarak karın tokluğuna çalıştığını; İslâm'la birlikte ise şeref bulduğunu belirtmiştir.[841]

Hz. Peygamber bir yetim ile başkası arasında meydana gelen anlaşmazlıkta, mahkeme yetimin aleyhinde sonuçlansa bile, bağış yoluyla ve gönül rızasıyla yetimi koruma cihetine gitmiştir. Uhud Savaşı'ndan önce ensardan Ebû Lübâbe ile yine ensardan bir yetim arasında bir hurma bahçesi yüzündenanlaşmazlık çıkar. Hz. Peygamber Ebû Lübâbe'nin lehine hüküm verir. Ancak ondan hakkını çocuğa bağışlamasını ister. Kendisine bunun karşılığında cennette bir hurma bahçesi bağışlanacağını söyler. Fakat Ebû Lübâbe buna yanaşmaz. Hz. Peygamber ona gücenir. O sırada İbnü'd-Dehdâha, Hz. Peygamber'e, yetime bir hurma bahçesi bağışladığı takdirde kendisinin ne gibi bir mükâfata erişeceğini sorar. O da cennette bir bahçe bahşedileceğini bildirir. İbnü'd-Dehdâhahurma bahçesini satın alarak yetime bağışlar. Hz. Peygamber onun bu davranışına çok sevinir.[842]

Peygamberimiz yetimleri asla istismar etmemiştir. Amme hizmetinde kullanılacak olsa dahi yetimlerin mallarına el koymamıştır. Hatta onların, mallarını bu iş için bağışlamalarına bile gönlü razı olmamıştır. Sözgelişi Mescid-i Nebevî'nin inşâ edildiği arsa, ensar'dan Es?ad b. Zürâre'nin himayesinde bulunan Sehl ve Süheyl adındaki iki yetime aitti. Bu iki yetim, arsayı mescid yapılması için hibe etmek istemişler; ancak Hz. Peygamber bunu kabul etmemiş ve bedelini ödemiştir.[843]

Hz. Peygamber'in yardım konusunda yetimleri yakın akrabalarına tercih ettiği zamanlar olmuştur. Nitekim bir gün kendisine ganimet malları arasında esirler getirilir. Hz. Feygamber'in amcası Zübeyr b. Abdülmuttalib'in kızları Ümmü'l-Hakem ve Dubâa, bunu duyunca yanlarına Hz. Fatıma'yı da alarak, Hz. Peygamber'e gelirler. İçinde bulundukları durumu anlatırlar ve ondan hizmetçi talebinde bulunurlar. Bunun üzerine Hz. Peygamber "Bedir yetimleri sizi geçti"[844] buyurur.

Beşîr b. Akrebe adlı sahâbî, henüz çocuk iken, babası Uhud Savaşı'nda şehit düşer. Bunun üzerine Hz. Peygamber Beşîr'i ziyaret eder; onun ağladığını görür ve "Ağlama, ben, baban, Aişe de annen olsa istemez misin?" diyerek onu teselli eder. Beşîr de "Evet" cevabını verir.[845]

Hz. Aişe'nin himayesinde yetimler mevcuttu.[846] Bunların dışında bizzat Hz. Peygamber'e vasiyet edilmiş yetimler de vardı. Nitekim Es'ad b. Zürâre vefat ederken Kebşe, Habîbe ve Fâria adlıüç kızını Hz. Peygamber'e bıraktığını vasiyet etmiştir. Peygamberimiz hangi hanımının yanına gidecekse bu kızları da beraberinde götürürdü. Kendisi onların evlilikleriyle de ilgilenmiştir.[847]

Hz. Peygamber yetimle ilgilenmenin dinî bir görev olduğunu; yetimlerle ilgilenenin ahirette mükâfata erişeceğini bildirmiştir. Nitekim bir sözünde "Kim Allah rızası için bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu her saç sayısınca iyilik yazılır. Kim yanında bulunan yetim erkek veya kız çocuğa iyi davranırsa ben ve o, cennette (şehadet ve orta parmağını göstererek) şu ikisi gibidir"[848] buyurmuştur.

Yedi büyük günahı sıralayan hadislerde bu günahlar arasında yetim malı yemek de geçmektedir: Hz. Peygamber şöyle buyurur; "Helak edici yedi şeyden kaçınınız: Şirk, büyü, adam öldürme, riba yeme, yetim malı yeme, savaştan kaçma ve iffetli kadına zina isnadında bulunma".[849]

İbn Mâce, "Kitâbü'l-Edeb"de yetim hakkı konusunda bir bab açmıştır. Burada "İki zayıfın hakkını yemekten sakındırırım: Yetim ve kadın"[850] hadisi dikkat çekicidir. Hz. Peygamber "Kim üç yetimi himaye ederse, gecesini namazla, gündüzünü oruçla geçirmiş, Allah yolunda cihad etmiş gibi gibi olur. Ben ve o, yani yetimleri koruyan, cennette şu ikisi gibi kardeşiz" buyurdu ve elinin iki parmağını birbirine bitiştirdi.[851]

Hz. Peygamber yetim malının korunmasına önem verirdi. Hatta onu koruyacak kapasitede olmayanların bu işi üstlenmelerini istemezdi. Nitekim Ebû Zer el-Gıfârî'ye kendisini zayıf gördüğünü belirterek, yetim malının velâyetini üzerine almamasını tembih etmiştir.[852]

Avn b. Ebû Cühayfe babasından şu sözü nakleder: "Bize Peygamber'in zekat memuru geldi. Zekatı zenginlerimizden alıp fakirlerimize verdi. Ben yetim bir çocuktum. Bana da bir deve verdi".[853] Bu örnek de Hz. Peygamber döneminde devletin yetimleri korumaya gösterdiği itinayı gözler önüne sermektedir.

Hz. Peygamber, yetime, yoksula ve yolcuya infakta bulunan zengini övmüş; onların hakkını yiyeni ise kötülemiştir.[854] "Kim bir yetimin yiyeceğini ve içeceğini üstlenirse, affedilmeyecek günah işlemedikçe Allah onu cennete yerleştirir"[855] buyurmuştur. Yetim yeğenlerezekat vermenin hükmünü soranlara, buna, birisi akrabalıktan dolayı ve diğeri de zekattan dolayı olmak üzere iki kat mükafat verileceğini bildirmiştir.[856] Kalbinin katılığından şikayet eden bir adama, yetime merhamet etmesini, başını okşamasını, yediği yemekten ona da yedirmesini söylemiş, o zaman kalbinin yumuşayacağını bildirmiştir.

Görüldüğü gibi Hz. Peygamber, o dönemde sosyal bir problem olan ve her zaman da problem olabilecek yetim hakkı ve yetimlere iyi davranılması konusunda çok önemli ve köklü çözümler getirmiştir.

Hz. Peygamber, şehitlerin geride bıraktıkları çocuklarına özel ilgi göstermiştir. Onun özel iltifat ve ilgisine mazhar olan şehit çocuklarından birisi Uhud şehitlerinden Abdullah b. Amr XE "Abdullah b. Amr" 'ın oğlu Câbir'dir. Babası şehit olduğunda Câbir on sekiz yaşlarında bulunuyordu. Hz. Peygamber Uhud savaşından bir gün sonra Hamrâaülesed Gazvesi'ne giderken, sadece bir gün önce Uhud'a katılanların gelmesine müsade ettiği halde, babası bir gün önce şehit olan Câbir b. Abdullah'a özel izin vermiştir. Câbir, Hz. Peygamber'e gelerek, Uhud Savaşı'na, kızkardeşlerine bakacak başka kimsesi bulunmadığı için katılamadığını bildirmiş ve sefere iştirak etmek için izin istemiştir. Hz. Peygamber Câbir'e başka zamanlarda da yardımcı olmuştur. Çoğu alacaklıları, hurmaların toplanma mevsimi geldiğinde Câbir'den babasının borçlarını isterler. O da hurma bahçesinden başka gelirleri olmadığını ve o yılki ürünün de borcunu karşılamaya yetmeyeceğini Hz. Peygamber'e bildirir. Hz. Peygamber toplanan hurmaları birkaç öbek halinde yığdırır. Bunlardan en büyük öbeğin yanına oturarak ölçeği eline alır ve herkese alacağı nisbetinde hurma vermeye başlar. Hz. Peygamber'in bir mucizesi olarak Câbir'in bütün borçları ödendikten sonra hurmaların eksilmediği rivayet edilir.[857]

Hz. Peygamber, maddî sıkıntı içinde bulunan şehit ailelerine yardımlarda bulunurken, onları ezikliğe sevkedecek davranışlardan da kaçınmıştır. Buna örnek olarak Câbir b. Abdullah ile aralarında geçen olayı hatırlatmak istiyoruz. Hz. Peygamber'le birlikte Zâtürrikâ' Gazvesi'ne katılan Câbir b. Abdullah, ona maddî sıkıntı içinde olduğunu bildirir. Hz. Peygamber Câbir'den kendisine devesini satmasını ister. Uzun süren pazarlıktan sonra Medine'ye varınca teslim etmek şartıyla deveyi satın alır. Câbir Medine'ye dönünce deveyi teslim etmek için götürdüğünde Hz. Peygamber ona borcunu öder ve deveyi de kendisine hediye eder.Câbir o sırada tanıdığı bir Yahudiye rastlar ve durumu ona anlatır. Yahudi buna hayret eder ve "Demek o senden deveyi satın aldı, parasını verdi, sonra da deveyi sana hediye etti ha"! diyerek bu hayretini gizleyemez. Câbir de "Evet" cevabını verir.[858]

Hz. Peygamber şehit çocuklarına sadece yardımla, maddî ve manevî ihtiyaçlarını karşılamakla yetinmemiş; kendilerinin ileriki yıllarda yalnızca yardımla geçinen insanlar olarak yaşamaktan kurtulup birer iş sahibi olmalarını, geçimlerini kendileri temin etmelerini istemiş ve bunun için teşvik etmiştir. Hz. Peygamber'le Mûte Savaşı'nda şehit düşen Câfer-i Tayyar'ın oğlu Abdullah arasında geçen bir olayı buna örnek olarak kaydedebiliriz. Peygamberimiz bir gün çocuklarla birlikte pazarda satış yapan Abdullah b. Câfer XE "Abdullah b. Câfer" 'in yanına uğramış, kendisiyle ilgilenmiş ve "Allahım! Onun satışını bereketli kıl" diye dua etmiştir. Abdullah b. Câfer Hz. Peygamber'in vefatında 10 yaşında olduğuna göre[859] bu olay, çocuk yedi ilâ on yaşları arasında iken meydana gelmiş olmalıdır.

Hz. Peygamber şehit çocuklarını teselli etmiştir. Ebû Saîd el-Hudrî Uhud savaşı esnasında on üç yaşında bulunuyordu. Babası Mâlik b. Sinan onun gelişmiş olduğunu söyleyerek savaşa katılmasını istemiş, ancak Hz. Peygamber kabul etmemişti. Mâlik b. Sinan Uhud savaşında şehit düşmüştür. Ebû Saîd el-Hudrî, savaştan sonra Medine'ye dönen Hz. Peygamber'i Benî Hudre çocuklarıyla birlikte karşılamaya gitmiştir. Hz. Peygamber onu teselli etmiş ve "Allah babana ecrini versin" diyerek dua etmiştir.

Hz. Peygamber genç yaşta Uhud'da şehit düşen amcası Hz. Hamza'nın yetim çocukları ile ilgilenmiştir. Hamza'nın kızı olan Ümâme, Umretü'l-Kazâ'da "Amca! Amca!" diyerek Peygamberimizin arkasına düşmüş,o da Ümâme'yi alarak Medine'ye getirmiştir. Çocuğun bakımını üstlenmek için Zeyd b. Hârise, Hz. Ali ve Câfer b. Ebû Tâlib arasında anlaşmazlık çıkmıştır. Bunun üzerine araya Peygamberimiz girmiş; Câfer b. Ebû Tâlib'in hanımı Esmâ,Ümâme'nin teyzesi olduğundan, onun bakımını Câfer'e vermiştir. Ümâme'yi daha sonra Seleme b. Ebû Seleme ile evlendirmiştir. Yine Uhud savaşında şehit düşen Abdullah b. Cahş XE "Abdullah b. Cahş" 'ın terekesinin idaresini üzerine almış; oğluna Hayber'de bir mülk satın alıvermiştir.[860]

Hz. Peygamber'in Medine döneminde sahabenin hemen tamamı gazilerden oluşuyordu. Çünkü Bedir, Uhud, Hendek savaşlarına katılanlar birer gazi idiler. Peygamberimiz Ehl-i Bedir'den övgü ile söz etmiştir.[861] Övgüsünde özellikle Bedir ehlinin faziletinden bahsetmekle birlikte, bu, aynı zamanda onun gazilere verdiği değeri göstermektedir. Mekke'nin Fethi'ne yönelik hazırlıkları müşriklere haber vermek için onlara mektup yazan ve fakat daha sonra bu mektubu ele geçirilen Hâtıb b. Ebû Beltea örneğinde olduğu gibi, bunların bazı suçlarını affettiği görülmektedir.

Hz. Peygamber şehitlerin geride kalan yakınlarını teselli için elinden gelen çabayı sarfederdi. Buna, küçük yaşta şehit düşen Hârise b. Sürâka'nın annesine karşı davranışını örnek olarak verebiliriz. Hârise bir yetimdi ve babası Sürâka hicretten önce ölmüştü. Kendisi de hicretten sonra annesi ile birlikte Müslüman olmuştu. Hârise, yaşının küçük olması nedeniyle Bedir Savaşı'na mücâhit olarak katılamadı. Bu arada savaş alanının gerisinde bir su birikintisinden su içerken atılan bir okla isabet aldı ve bu savaşın ensardan ilk şehidi oldu. Annesi ve kızkardeşiHârise'nin öldüğünü duydular. Annesi Ümmü Hârise, Hz. Peygamber'in gelmesini bekledi ve ondan oğlunun durumunu soracağını, eğer cennette ise ağlamayacağını, şayet cehennemde ise ağlayacağını ifade etti. Peygamberimiz Bedir'den Medine'ye dönünce bu kadın oğlunun durumunu sormak üzere onun huzuruna gelerek "Eğer oğlum cennette ise sabreder, sevabını beklerim; değilse onun için var gücümle ağlarım" dedi. Hz. Peygamber Hârise'nin cennette, üstelik Firdevs cennetinde olduğunu bildirdi. Bunun üzerine annesi oğlu için asla ağlamayacağını açıkladı.[862]

Hz. Peygamber'in bir şehit annesini teselli edişiyle ilgili şu olay da son derece mânidardır: O, Uhud şehitlerini defnettikten sonra atına binerek gazilerle birlikte Medine'ye doğru hareket etttiği sırada ensar kadınları kendisini karşılamak üzere yola çıkmışlardı. Bunların arasında Hz. Peygamber'in atının dizginini tutan Sa'd b. Muaz'ın annesi Kebşe bint Ubeyd de vardı. Bu kadının diğer oğlu Amr şehit düşmüştü. Sa'd b. Muaz, "Yâ Resûlallah! Annem"! diyerek onu takdim etti. Hz. Peygamber Kebşe bint Ubeyd'e "Merhaba"! diye hitap etti. Kebşe Hz. Peygamber'e yaklaşarak "Seni sağ salim gördüm ya, felaket hiç gelir bana" dedi. Peygamberimiz ona oğlu Amr b. Muaz için başsağlığı diledikten sonra onun ve diğer şehitlerin cennetlik olduğunu belirtip şöyle dua etti: "Allahım! Kalplerindeki üzüntüleri gider. Musibetlerinden dolayı mükâfatlandır. Şehitlerin geride bıraktıklarına güzel muamelede bulunacak iyi halefler eyle".[863]

Uhud Savaşı'nda şehit düşen Enes b. Fedâle'nin yetim kalan üç yaşlarındaki oğlu Muhammed Hz. Peygamber'in huzuruna getirilir. Peygamberimiz ona satılmamak ve hibe edilmemek kaydıyla bir hurmalık bağışlar.[864] İslâm ordusu Uhud savaşından Medine'ye döndüğünde kadınlar savaşa katılan yakınlarından haber sormak üzere Hz. Peygamber'in yanına gelirler. Baldızı Hamne bint Cahş'a kardeşi Abdullah'ın ve dayısı Hamza'nın şehit olduğunu söyler. Hamne soğukkanlılık gösterir ve Allah'tan onların bağışlanmasını ister. Hz. Peygamber kocasının şehit düştüğünü söyleyince üzülür ve feryat eder.Bunun üzerine Hz. Peygamber, kadınların yanında kocalarınınayrı bir yeri olduğunu söyler. Ona niçin böyle yaptığını sorduğunda, "Yâ Resûlallah! Yetim çocuklarını hatırladım; beni ürpertti" der.Hz. Peygamber o çocukların iyi yetişmesi için dua eder, onlarla ilgilenir. Hamne'ye Hayber'de yiyecek yardımında bulunur.[865]

Bir sözünde Peygamberimiz, "Dul hanımlarla fakirlerin işlerine koşanlar Allah yolunda cihad etmiş gibi mükâfâta nail olurlar"[866] buyurmuştur. Bu sözün kapsamına şehitlerin geride bıraktıkları dul eşlerine yardımcı olanların da girdiği muhakkaktır. Hz. Peygamber şehit ailelerinden manevî desteğini esirgememiş ve onlar için "Allah'ım! Onların kalplerindeki üzüntüyü gider. Musibetlerini gider. Geride bıraktıklarına iyi halef kıl" şeklinde dua etmiştir.[867]

Hz. Peygamber'in gazilere, şehitlere ve şehit çocuklarına verdiği değerden sahâbe de etkilenmiştir. İbn Hişâm'ın tarih belirtmeden kaydettiği bir habere göre onun en yakın arkadaşı olan Hz. Ebû Bekir kucağında küçük bir kız çocuğunu seviyorken yanına bir adam girer ve çocuğun kim olduğunu sorar. Hz. Ebû Bekir "O benden daha hayırlı olan bir adamın kızıdır. Bu Sa'd b. Rebî'in kızıdır"[868] cevabını verir. Sa'd b. Rebî' ise Bedir Savaşı'na katılmış bir gazi idi; Uhud Savaşı'nda şehit düşmüştü.

6- Fakirler

Toplum içinde gözetilip kollanması gereken kesimlerden birisi de şüphesiz çeşitli sebeplerle fakir düşen insanlardır. Kur'an-ı Kerim'de fakirlere yardım edilmesi, onların yedirilip korunması üzerinde çok sayıda âyet-i kerime mevcuttur. Hz. Peygamber daha İslâm'ın ilk yıllarından itibaren fakirlerin korunup gözetilmesi, fakirlikle mücadele edilip toplumda muhtaç kimsenin bırakılmaması yönünde ciddî adımlar atmıştır. Bu adımlar, muâhât, kölelerin azad edilmesi, muhtaçlara gerek devlet eliyle toplanan ganimet ve zekattan, yani devlet bütçesinden pay ayrılması ve gerekse nafile yardımların teşvik edilmesişeklinde özetlenebilir. Hatta o dönemde gayri müslimlerin fakirlerinin bile korunup gözetildiği görülmektedir. Nitekim maddî gücü yerinde olmayan, çalışmaktan âciz ve yoksul gayri müslimler cizye vermekten muaf tutulmuştur.

Hz. Peygamber'in nafile yardımlara teşviki konusuna bir örnek olmak üzere şu olayı nakletmek istiyoruz: Bir gün Hz. Peygamber'e yalın ayak, yarı çıplak, kaplan postu rengindeki gömleklerini veya abalarını başlarına geçirmiş Mudarlı birtakım adamlar gelir. Onların yoksul halini görünce Hz. Peygamber'in yüzünün rengi değişir. İçeri girip çıktıktan sonra Bilâl-i Habeşî'ye ezan okumasını ve kamet getirmesini söyler.Namazı kıldırdıktan sonra cemaate bir konuşma yapar. Fakirlere yardım edilmesini öngören bir kısım ayetleri okuduktan sonra "Kişi, dinarından, dirheminden, elbisesinden buğdayından, hurmasından, yarım hurma bile olsa sadaka vermelidir" der. İnsanlar seferber olurlar ve para, yiyecek ve içecek gibi ihtiyaç maddelerini getirirler. Öyle ki, yiyecek ve giyeceklerden iki küme oluşur. Hz. Peygamber bu manzara karşısında son derece memnun olur ve şunları söyler: "Kim İslâm'da güzel bir çığır açarsa, onun ve onunla amel edenlerin mükafatı, o çığırla amel edenlerin mükafatından hiçbir şey eksilmeksizin kendisine ait olur. Kim ki İslâm'da kötü bir çığır açarsa, o çığırın ve onunla amel edenlerin günahı, onunla amel edenlerin günahından bir şey eksilmeksizin kendisine ait olur".[869]

Hz. Peygamber, fakirlerin durumunu iyileştirmeye yönelik faaliyetlerde bulunurken onları hiçbir zaman horlama ve aşağılama cihetine gitmemiştir.

Hz. Peygamber'in fakirlik ve fakirlerle ilgili çok sayıda sözü mevcuttur. Bunları iki gruba ayırarak değerlendirmek mümkündür: Birinci grup rivayetlerde fakirliğin lehinde ifadelere yer verildiği görülmektedir. Hatta hadis âlimleri, fakirliğin fazileti ile ilgili bablar açarak bu konuyla ilgili hadisleri derlemişlerdir.[870] Bu rivayetlerde fakirliğin fazileti,[871] sabreden fakirlerin cennete ilk giren gruplar arasında yer alacağı,[872] cennete fakirlerin girebileceği,[873] cennet ehlinin çoğunluğunu fakirlerin teşkil edeceği,[874] Müslümanların fakirlerinin cennete zenginlerinden önce gireceği,[875] fakirliğin utanılacak bir şey değil, insanın manevî hayatı için bazı avantajlar sağlayan bir mertebe sayıldığı,fakirlerin toplumun hayırlı bir tabakasını oluşturduğu,[876] Allah'ın mü'min-namuslu ve fakir kulunu sevdiği[877] belirtilmektedir.

İkinci grup rivayetlerde ise sabredip olgunluk göstermeyen, yoksulluğunu bahane ederek taşkınlık yapan, kötülük işleyen, isyan eden fakirler şiddetle kınanmıştır. Fakirlikten Allah'a sığınılması gerektiği,[878] fakirliğin kişiyi birtakım kötülüklere sürükleyebileceği, hatta nankörlüğe bile sevkedip küfre düşürebileceği[879] belirtilmektedir. Bu grup rivayetlerde fakirliğin aleyhinde ifadeler yer almaktadır.

Fakirliğin lehinde ve aleyhinde görülen bu rivayetler arasında, ilk bakışta çelişki bulunduğu sanılabilir. Halbuki birinci grupta yer alan rivayetlerde yoksulluk karşısında sabır ve metanet gösterilmesi gerektiği ve fakirliğin insan için bir eksiklik olmadığı vurgulanmaktadır. İkinci grup rivayetlerde ise, fakirlikle mücadele ve fakirlerin korunması konusunda gayret gösterilmesinin teşvik edildiği görülmektedir. Bu açıdan bakıldığında iki grup rivayet arasında çelişkiden ziyade uyum bulunduğu ve bu ifadelerin toplumun bu iki unsuru arasında denge sağlamaya yönelik olduğu rahatlıkla söylenebilir.[880]

Hz. Peygamber çeşitli vesilelerle "Veren elin alan elden hayırlı olduğunu"[881] belirtmiştir.

Sosyal dayanışmanın uygulanacağı kesimler içinde fakirler önemli yer tutar. O nedenle fakirlerle ilgili konuyu Hz. Peygamber'in sosyal dayanışmaya verdiği büyük önemi gözler önüne sererek bitirmek istiyoruz. Onun hayatı dikkatle incelendiğinde, Kur'an-ı Kerim'in içerdiği sosyal dayanışma ilkelerini çeşitli alanlarda ve toplumun tüm kesimlerini içine alacak şekilde uygulamaya geçirdiği görülür. Kur'an-ı Kerim'in bu konudaki ilkelerinden birisi şöyledir: "İyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın, kötülük ve zulüm üzerinde yardımlaşmayın".[882] Bu ayet-i kerimede, her türlü iyilik, ihsan, itaat, doğruluk, günahsızlık gibi anlamlara gelen birr kelimesi ile takvâ kelimesinin kapsadığı bütün alanlarda dayanışma istenmektedir.

Toplumun ve bireyin mutluluğu, barış ve huzuru için gereken sosyal dayanışma alanlarını şu şekilde sıralayabiliriz: Hz. Peygamber, bireylerin manevî dayanışma içinde olmalarını istemiştir. Bireyin, hayatın zorluk ve kolaylık anlarında diğer insanların yanında olmasını, başka bir ifade ile onlara psikolojik destek sağlamasını istemiştir. Hasta ziyâreti, ve ta'ziye, davete icabet, hediyeleşme buna birer örnektir. Hz. Peygamber bilgisizi öğrenmekle, bilgini de öğretmekle yükümlü tutarak Müslümanları ilmî dayanışmaya sevketmiştir. Müslümanların yaşadığı topraklara yapılacak saldırılara karşı bütün gücüyle maddî ve mânevî dayanışma içinde bulunması vatan savunmasında dayanışmayı sağlamıştır. Hz. Peygamber ekonomik alanda aldığı tedbirlerle toplumun her kesimini korumayı amaçlamıştır. Zekat, sadaka ve fitre başta olmak üzere boç verme gibi çeşitli konularda getirilen mâlî yükümlülükler Müslümanlar arasında ve hatta Müslüman olmayanlarla bile ekonomik dayanışmanın yollarını açmıştır. Kur'an'da sosyal dayanışmada yakınlara öncelik tanınmıştır. Bundan sonra yoksullar, düşkünler, köleler, borçlular vs.gelmektedir. Kur'an'ın sosyal dayanışma ile ilgili ilkeleri Hz. Peygamber tarafından bizzat uygulanmıştır.[883]

7- Özürlüler

Toplum içinde çeşitli sebeplerden dolayı var olabilecek kesimlerden birisi de özürlülerdir. Hz. Peygamber özürlülerle ilgilenmiş, onlara güçlerinin yetmediği alanlarda görev vermemiş, yeteneklerine göre kamu alanında istihdam etmiş, kendilerine değer vermiş, topluma kazandırmaya çalışmıştır O, özürlüleri bir dilenci kitlesi ve sürekli insanlara muhtaç durumda kalmaya mahkum bir kitle olarak görmemiştir. Şimdi onun bu hususlarla ilgili uygulamalarını örneklerle açıklamak istiyoruz.

Hz. Peygamber'in özürlülerle ilgili uygulamalarını ele alırken bu kesimi bedensel ve zihinsel özürlüler olmak üzere iki kısımda değerlendirmek gerekir. Bedensel özürlülerin başında görme özürlüler (a'mâlar) gelmektedir. Çünkü o dönemde, hastalık sebebiyle ve bunun yanında savaşların ok ve mızrak gibi delici aletlerle yapılmasından dolayı toplumda görme kabiliyetlerini kaybeden insanların hayli fazla olduğu görülmektedir. Kur'an-ı Kerim'de a'mâ kelimesi çoğu yerde manevî körlük, bir kısım âyetlerde de maddî körlük anlamında kullanılmıştır. Abese Sûresi'nde özel olarak körlerin ve genel olarak sakatların haklarına ve onlara gerekli ilginin gösterilmesi gerektiğine dikkat çekmek için Abdullah b. Ümmi Mektum'un adı verilmeden "a'mâ" diye bahsedilmektedir.[884]

 Hz. Peygamber'in hadislerinde daha çok görme özürlülerle ilgili hükümler yer almaktadır. O, gözleri kör olup da sabredenlerin cennetle mükafatlandırılacağınıbildirmiştir.[885] Körlere karşı kötü davrananları, mesalâ, onların yoluna engel olanları kınamıştır.[886] Hz. Peygamber'in görme özürlülere karşı davranışlarında en güzel örneğini ünlü sahâbî İbn Ümmü Mektûm'a karşı tutumunda görmek mümkündür. Onu Mescid-i Nebevî'de müezzin olarak görevlendirmiştir. Bunun yanında, kendisini kamu görevlerinin en üst kademesinde, kendi yerine vekil, başka bir ifade ile devlet başkanı vekili olarak istihdam etmiştir; Veda Haccı'na ve Uhud Savaşı'na gidişi de dahil, çeşitli vesilelerle Medine dışına çıktığında on üç defa Medine'de yerine onu vekil bırakmıştır.[887] Namazlarda onun ve daha başka görme özürlülerin imamlık yapmalarına izin vermiştir. Bunu söylerken bazı kamu görevlerinde istihdam edilecek şahıslarda birtakım özelliklerin aranmasının gerektiğini de gözardı etmek istemiyoruz. Elbette birtakım görevlerin ayrıcalığı olmalıdır. Ancak Hz. Peygamber'in uygulamasında dikkati çeken husus, bir a'mayı devletin en yüksek makamında görevlendirmesidir.

Peygamberimiz özürlüleri bir dilenci kitlesi olarak görmemiştir; onlara dilenci imajı oluşturacak uygulamalarda da bulunmamıştır. Kendilerini yardıma muhtaç, âcizliğe, âtıl olmaya mahkum ve zavallı bir kitle olarak görmemiştir.Durumlarına göre özürlüleri çalışmaktan alıkoymamış, onların ticaret yapmasını kolaylaştırıcı hükümler getirmiştir. Hz. Peygamber'in çalışmaya verdiği önemi ele alırken de temas ettiğimiz bir hususu bu tutumuna örnek olarak kaydetmek istiyoruz. Ticaretle meşgul olan Münkız b. Amr adlı sahâbînin aklî dengesi bozulur ve dilinde bir tutukluk meydana gelir. Buna rağmen ticarî faaliyetlerini devam ettirir. Ancak sürekli aldanır. Hz. Peygamber'e gelerek durumunu anlatır. Hz. Peygamber onun ticaret yapmasını, çalışmasını yasaklama yerine kolaylaştırma yoluna gider; alışveriş yaparken, "aldatma yok" demesini ve satın aldığı malda üç gün muhayyerlik hakkına sahip olduğunu satıcıya söylemesini ister.

 Kur'ân-ı Kerim'de "Âmâya, topala, hastaya güçlük olmadığı"[888] belirtilmiş, bunlara yapamayacakları görevlerin yüklenmeyeceği; ve bunun yanısıra güçlerinin yetmemesinden dolayı yapamadıklarından dolayı da günahkâr olmayacakları belirtilmiştir. Her konuda Kur'ân'ın prensiplerini hayata geçiren Hz. Peygamber de uygulamalarında özürlüleri güç yetiremeyecekleri işlerden muaf tutmuştur. Sözgelişi, Ensardan Selemeoğullarının başkanı Amr b. Cemûh topaldı. Bedir Savaşı'na katılmak istedi. Ancak Hz. Peygamber buna müsade etmedi ve onu savaştan muaf tuttu. Daha sonra Uhud Savaşı'na katılmak istedi. Oğulları Bedir Savaşı'nı örnek göstererek ona engel olmak istediler. Bunun üzerine Amr, Hz. Peygamber'e başvurdu. Peygamberimiz ona, mazereti olduğunu, bu sebepten savaşla mükellef bulunmadığını bildirdi. Ancak Amr'ın ısrarı üzerine izin verdi. Oğullarına da babalarını savaşa gidip gitmemekte serbest bırakmalarını söyledi. Savaşa katılan Amr, sonunda, hep arkasında savaşan ve onu korumaya çalışan oğlu ile birlikte şehit düştü.[889]

 Toplumun her kesimi ile ilgilenen Hz. Peygamber'in zihinsel özürlülerle ilgilenmemesi ve onları ihmal etmesi düşünülemezdi. Nitekim akıl hastalarının dinî yükümlülüklerden muaf tutulduğunu şu sözü ile ifade etmiştir: "Üç kimseden kalem kaldırıldı: Büluğ çağına erinceye kadar çocuktan, uyanıncaya kadar uyuyandan ve şifa buluncaya kadar akıl hastasından".[890] Bu hadis, fıkıh ve fıkıh usûlü kitaplarında akıl hastasının edâ ehliyetini düzenlemede delil olarak kullanılmıştır. İlmihal kitaplarında ibâdetlerin farz olmasının şartları arasında "Âkil" olması gerektiği kaydedilmiştir. Bir çeşit akıl eksikliği ve zayıflığı hali demek olan "Ateh" ile ilgili olarak aile hukukunda düzenleme yapmıştır.[891]

Hz. Peygamber sağlam insanların özürlülere davranışları konusunda ahlâkî düzenlemelerde de bulunmuştur. Nitekim görme özürlüye yol göstermeyi, sağıra ve dilsize laf anlatmayı sadaka olarak değerlendirmişitir.[892]

8- Köleler

Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, köleliği İslâm icad etmemiş; tam tersine Müslümanlar çok eski dönemlerden kalan ve bütün dünyaya yayılan bu müesseseyi devralmışlardı. İslâm açısından kölelik ne bir cezalandırma yolu ve ne ekonomik amaçlarla kendisinden faydalanılan bir savaş ganimetidir. Eskiden köleler insan yerine konulmazken İslâm'la birlikte kimliklerine kavuşmuşlardır.Kur'an'ın köleliği tamamen kaldırma cihetine gitmediği ve doğrudan kaldırmaya yönelik bir çağrıda bulunmadığı doğrudur. Fakat, Kur'an-ı Kerim'de insanların köleleştirilmesine dair bir tek ayet de mevcut değildir. Buna karşılık kölelerin hürriyetlerine kavuşturulması teşvik edilmiştir.[893] Olayları değerlendirirken dönemin şartları dikkate alınmalıdır. Günümüzün hayat tarzına ve anlayışına ters düşen bir hususun o günde yasaklanmış olmasını istemenin gerçeklerle bağdaşmayacağı ortadadır.

İslâmiyet kölelere hukûkî bakımdan yeni haklar tanımış, aynı zamanda bu sınıfın kaynaklarını savaş esirleriyle sınırlamıştır. Hatta düşman ordusu saflarından ayrılarak İslâm karargâhına sığınıp teslim olan savaş esirleri şayet İslâm'ı kabul ederlerse kendiliklerinden hürriyetlerini elde etmiş sayılırlar. Taif kuşatması esnasında Peygamberimiz kaleden çıkıp kendilerine katılan kölelerin azat edileceğini duyurmuş, Bunun üzerine yirmi civarında köle kaleden çıkarak Müslüman olmuş ve Hz. Peygamber onları azat etmiştir. Geçimleri için de herbirini Müslümanlardan hali vakti yerinde olanlara vermiş ve bunlara Kur'an ve sünneti öğretmelerini emretmiştir.[894]

Aslında köleliği doğuran esas sebep savaş ve bunun doğurduğu sonuçlardır. Savaşta ele geçen esire karşılıksız serbest bırakma, kurtuluş fidyesi alınarak veya esirlerin karşılıklı değiştirilmesi suretiyle serbest bırakma veya köle statüsüne koyma işlemlerinden biri uygulanırdı. Hz. Peygamber o dönemin örfüne göre esirlerin köleleştirilmesi statüsünü de yalnız kadın ve çocuklara, onu da son derece sınırlı tutarak, uygulamış, hiçbir yetişkin erkeği köleleştirmemiştir. Kur'an-ı Kerim köleleri özgürlüğe kavuşturmayı teşvik etmiştir.Devlet gelirlerinden bir kısmını köle azadına ayırmıştır. Köleleri serbest bırakmayı bazı günahların keffareti olarak tövbe kapısı ve sevap kazanma yolu haline getirmiştir. Nitekim İslâmiyette kölelerden çok azatlılardan bahsedilir. Hz. Peygamber bütün kölelerini çeşitli vesilelerle azat etmiştir. Sözgelimi amcası Abbas'ın kendisine hediye ettiği Ebû Râfi'i, Abbas'ın Müslüman olduğunu duyunca azat etmiş ve onu câriyesi Selmâ ile evlendirmiştir. Ebû Râfi' vefatına kadar Hz. Peygamber'in yakınları arasında yer almıştır. Azatlılarla hürler arasındaki sosyal statü farkını ortadan kaldırmak maksadıyla Zeyd b. Hârise'yi halasının kızı Zeyneb'le evlendirmiştir.

Bütün bu uygulamaların sonucunda İslâm dünyasında kısa süre sonra köle ve câriyenin kalmaması ve bu müessesenin tamamen ortadan kalkması gerekirdi. Devam ettiği süre içinde de köle ve câriyeler, sahibinin kardeşi, eşi, çocuğu gibi insanca muamele görmesi icab ederdi. Oysa durum böyle olmamış; insanların irade ve isteği Allah ve Resûlünün iradesine uymamıştır. Gelenek bu konuda dinin arzusuna gâlip gelmiştir. Yüzyıllar boyunca hayvan pazarları gibi köle pazarları kurulmuştur.

Hz. Peygamber kölelerini azat etmenin yanında devlet kademelerinde azatlılara görev dahi vermiştir. Örneğin, azatlı kölesi Zeyd b. Hârise ve onun oğlu Üsâme'yi, içinde önde gelen sahâbîlerin de bulunduğu ordulara komutan tayin etmiştir.

Hür erkekten çocuk doğuran bir câriyenin ve çocuğunun hür olması prensibini getirmiştir. Bu uygulama, o dönemin siyâsî ve sosyal şartları dikkate alındığında çok önemli bir gelişmedir. Ünlü Alman yazarı Auguste Bebel (1840- 1913), Arap kültürünün İslâmiyetle birlikte geçirdiği gelişmeleri, özellikle de Hristiyanlığın unutturduğu ortaçağ öncesi kültür mirasını Batı'ya tanıttığı kitabında bu konuda şu insaflı değerlendirmeyi yapmaktadır: "Aslında köleliğe tamamen karşı çıkmak ve köleciliğin yok edilmesini istemek, o yüzyılların anlayışına, kavrama gücüne, örf ve âdetlerine çok aykırı ve fazla ileri gitmiş bir talep olurdu. Bilindiği gibi kölelik Avrupa'da Yeniçağ'a kadar uzanmıştır. Hz. Muhammed (s.a.s.) ayrıca köle bir kadının hür bir kimseden olan çocuğunun da hür olması kuralını getirmiştir. Bu, o dönemlerdeki Avrupa'nın, ya da Almanya'nın bu konudaki anlayışına tamamen aykırı bir yenilikti. Sözkonusu yerlerde aynı konumdaki bir çocuk hürriyetten yoksundu. Öte yandan Hz. Muhammed (s.a.s.) bu konumdaki bir çocuğun annesinin (Ümmü veled) satılabilmesi veya hediye edilebilmesi imkânını da ortadan kaldırmıştır".[895] Günümüzde kölelik müessesesi ortadan kalkmış olduğu için bugün artık savaş esirlerinin köle haline getirilmesi sözkonusu değildir.[896]

______________________

[776]     Buhârî, I, 215.

[777]     Buhârî, VI, 120-121.

[778]     Buhârî, VII, 75; Tirmizî, IV, 318.

[779]     İbn Hanbel, VI, 467; Buhârî, VII, 74-75; İbnü'l-Esîr, Üsd, V, 22.

[780]     İbn Mâce, II, 1220.

[781]     İbn Hanbel, IV, 5; Ebû Dâvud, III, 219.

[782]     İbn Mâce, I, 612.

[783]     Diyarbekrî, Târîhu'l-Hamîs, Mısır 1302, I, 385.

[784]     Buhârî, II, 204.

[785]     Buhârî, II, 8.

[786]     Mâlik I, 447-448; Buhârî, IV, 21.

[787]     Buhârî, II, 82-83; Tirmizî, III, 305-306.

[788]     Vâkıdî, III, 991.

[789]     Buhârî, I, 173-174.

[790]     Vâkıdî, II, 453.

[791]     Vâkıdî, III, 979-980.

[792]     Nahl Sûresi 58-59.

[793]     Tirmizî, IV, 318 vd.

[794]     İbn Hanbel, IV, 151.

[795]     Dârimî, I, 3-4.

[796]     Makrîzî, s. 251.

[797]     Ebû Dâvud, V, 236.

[798]     Özgü Aras, "Ad koyma", DİA, I, 332-333.

[799]     Tirmizî, IV, 337.

[800]     İbn Hanbel, IV, 269.

[801]     Buhârî, III, 133-134; Müslim, II, 1243.

[802]     Müslim, II, 1243.

[803]     Beyza Bilgin, İslam ve Çocuk, Ankara 1997; Hayati Hökelekli, "Çocuk", DİA, VII, 355-358.

[804]     İbn Hişâm, I, 336-337.

[805]     İbnü'l-Esîr, Üsd, V, 182.

[806]     İbn Hanbel, I, 10; Buhârî, VI, 98-99.

[807]     Ebû Dâvud, IV, 18.

[808]     Buhârî, I, 160-161.

[809]     Buhârî, VII, 170.

[810]     Mehmet Aydın, "Gençlik ve Din", Gençlik ve Din, Ankara 1998, s. 219-258.

[811]     Ali İzzetbegoviç, s. 207.

[812]     İbn Hanbel, II, 185.

[813]     Tirmizî, IV, 372.

[814]     İbn Hişâm, II, 405-406.

[815]     Bakara Sûresi 83; En'am Sûresi 151; İsrâ Sûresi 23.

[816]     İsrâ Sûresi 23.

[817]     İsrâ Sûresi 24.

[818]     Buhârî, VII, 68-69; Müslim I, 89; Tirmizî, IV, 310.

[819]     Buhârî, VII, 71; Müslim I, 91; Tirmizî, IV, 312.

[820]     Tirmizî, IV, 313; Mustafa Çağrıcı, "Ana Baba-Ahlak", DİA, III, 101-104.

[821]     Buhârî, VI, 160; Müslim, I, 595, 603, 605-606.

[822]     İbn Hişâm, II, 411; Buhârî, IV, 67.

[823]     Ahzâb Sûresi 35.

[824]     İbn Mâce, I, 81.

[825]     İbn İshak, s. 128.

[826]     Müslim, II, 1090.

[827]     Nisâ Sûresi 19.

[828]     İslam'da kadın konusunda geniş bilgi için bk. M. Tayyib Okiç, İslamiyette Kadın Öğretimi, Ankara ; Hayri Kırbaşoğlu, "Kadın konusunda Kur'an'a Yapılan Eleştiriler",İslâmî Araştırmalar, cilt 5, sy. 4 Ekim 1991, s. 271-283; Rıza Savaş, Hz. Muhammed Devrinde Kadın, İstanbul 1991; a. mlf., "İslam'a Göre Kadının Toplumdaki Yeri", İslam'ın Işığında Kadın,  s. 95-112"Mehmet Aydın, "İslam'ın Işığında Kadın", İslam'ın Işığında Kadın, s. 1-39; Mehmet Hatiboğlu, "İslam'ın Kadına Bakışı", İslâmî Araştırmalar, cilt 5, sy. 4 Ekim 1991, s. 231-235; Salih Akdemir, Tarih Boyunca ve Kur'an-ı Kerim'de Kadın",İslâmî Araştırmalar, cilt 5, sy. 4 Ekim 1991, s. 260-270; Süleyman Ateş, "İslam'ın Kadına Getirdiği Haklar", İslâmî Araştırmalar, cilt 5, sy. 4 Ekim 1991, s. 320-327. Çağımızın ünlü düşünürlerden Ali İzzetbegoviç, günümüzün hâkim olan uygarlık anlayışının kadına bakış açısını şöyle değerlendirmektedir: "Uygarlık, kadını hayranlık veya kullanım objesi yapmış; fakat takdir ve saygıya layık tek şey olan şahsiyeti ondan almıştır. Bu durumla her gün biraz daha fazla karşılaşıyoruz. Fakat bilhassa çeşitli "miss"lerin seçimlerinde ve manken veya fotomodel gibi kadınlara mahsus mesleklerde bu durum apaçık ortaya çıkmaktadır...Uygarlık bilhassa analığı küçük düşürmüştür. Satış, mankenlik, mürebbiyelik, sekreterlik, temizlik işleri gibi meslekleri analık görevine tercih etmiştir. Uygarlık analığı kölelik ilan ederek kadına ondan kurtulmayı vadetmiştir. Ne kadar kadını ailesinden ve çocuklarından ayırarak (o "kurtararak"diyor) çeşitli işlerde çalıştırdığını iftiharla belirtiyor. Öbür tarafta kültür ezelden beri anneyi yüceltmiş, onu bir sembol, bir sır yapmış, mukaddes kılmış, en güzel şiirler, en müessir sesler, en güzel resim ve heykeller ona ithaf edilmiştir". (Ali İzzetbegoviç, s. 211).

[829]     İ. Kafi Dönmez, "Yetim", İA, XIII, 402.

[830]     Zebîdî, XI, 78-79.

[831]     Duhâ Sûresi 6.

[832]     Duhâ Sûresi 9.

[833]     Nisâ Sûresi 7.

[834]     Vâhidî, Esbâbü'n-Nüzûl, tah. Seyyid el-Cümeylî, Beyrut 1990, s. 120-121.

[835]     En'âm Sûresi 152.

[836]     Bakara Sûresi 220.

[837]     Süleyman Eteş, Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri,  İstanbul 1990, I, 379.

[838]     İbn Hişâm, I, 336.

[839]     Buhârî, III, 195.

[840]     İbn Mâce, II, 1213.

[841]     İbn Mâce, II, 817.

[842]     Vâkıdî, I, 281.

[843]     Buhârî, IV, 258.

[844]     Ebû Dâvud, III, 393; V, 310.

[845]     Buhârî, et-Târîhu'l-Kebîr, Haydarâbâd 1941, II, 78.

[846]     Mâlik, I, 251.

[847]     İbn Sa'd, III, 610.

[848]     İbn Hanbel, V, 250.

[849]     Buhârî, III, 195.

[850]     İbn Mâce, II, 1213.

[851]     İbn Mâce, II, 1213.

[852]     Neseî, VI, 55.

[853]     Tirmizî, III, 40.

[854]     Neseî, V, 91.

[855]     Tirmizî, IV, 320.

[856]     Neseî, V, 93.

[857]     Buhârî, V, 32.

[858]     İbn Hanbel, III, 303; İbnü'l-Esîr, Üsd, I, 307-308.

[859]     İbn Hacer, İsâbe, II, 280-281.

[860]     İbn Seyyidinnâs, II, 32.

[861]     Buhârî, V, 9 vd.; İbn Hanbel, I, 105; İbn Mâce, I, 56-57.

[862]     Vâkıdî, I, 65, 94; Buhârî, III, 206; Ali Toksarı, "Hârise b. Sürâka", DİA, XVI, 202-203.

[863]     Vâkıdî, I, 316.

[864]     İbn Sa'd, II, 37; VIII, 342.

[865]     Vâkıdî, I, 291-292.

[866]     Buhârî, VII, 76.

[867]     Vâkıdî, I, 316.

[868]     İbn Hişâm, II, 95.

[869]     İbn Hanbel, IV, 358-359.

[870]     Buhârî, VII, 178; İbn Mâce, II, 1379.

[871]     Buhârî, VII, 178.

[872]     İbn Hanbel, II, 425, 479.

[873]     İbn Hanbel, II, 276.

[874]     İbn Hanbel, V, 259.

[875]     İbn Hanbel, III, 254; Dârimî, s. 735.

[876]     İbn Hanbel, IV, 230.

[877]     İbn Mâce, II, 1380.

[878]     İbn Hanbel, II, 540.

[879]     İbn Hanbel, V, 36.

[880]     Osman Eskicioğlu, "Fakir", DİA, XII, 130.

[881]     Vâkıdî, III, 945; Buhârî, VII, 186.

[882]     Mâide Sûresi 2.

[883]     Ahmet Tabakoğlu, İslam ve Ekonomik Hayat, Ankara 1996, s. 34-42; Seyfettin Erşahin, "İslam'ın Sosyal Dayanışma İlkeleri ve Tarihimizdeki Bazı Uygulamaları", Fakirlik Problemi ve Çağdaş Çözüm Yolları, Ankara 1998, s. 83-107.

[884]     Abese Sûresi 1-10.

[885]     İbn Hanbel, V, 258-259.

[886]     İbn Hanbel, I, 217; 309.

[887]     İbnü'l-Esîr, Üsd, IV, 264.

[888]     Nûr Sûresi 61.

[889]     Vâkıdî, I, 264-265; İbn Hişâm, II, 90-91.

[890]     Buhârî, VIII, 21.

[891]     Buhârî, VI, 169.

[892]     İbn Hanbel, V, 169.

[893]     Beled Sûresi 13; Nisâ Sûresi 92; Mücâdele Sûresi 3; Mâide Sûresi 89.

[894]     Vâkıdî, III, 931-932.

[895]     Auguste Bebel, Hz. Muhammed ve Arap Kültürü, İstanbul 1997, s. 89.

[896]     Hamidullah, İslam Peygamberi, II, 746-750; Ahmet Özel, "Esir", DİA, XI, 382-389.

<<Geri

Sayfa:16/20

İleri >>